Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran

İran, Asya’dan bizim tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan bir yer. Safeviler devri İsfahan’ı, Rönesans İtalyası’nı tanıyan ve taklit eden bir merkez ama arkasındaki 2.000 yıllık geleneği terk etmeden; o yüzden de muhteşem. “İsfahan’ı görmeden hayat ve ölüm anlaşılmaz” demiştim. İsfahan bu, herkesi çarpar; eğer İstanbul olmasaydı.

Haberin Devamı

Haziranın ilk yarısında birkaç yıllık özlemimi gidermek için beş günlük bir İsfahan seferi yaptım. Tabii hiç yeni yerler keşfetmeye niyetim yoktu ama İsfahan gibi yerde ister istemez keşfediliyor. Selçuklu İsfahanı’nın başkentliğinden kalma Cuma Mescidi Mahallesi ve bizzat mescidin kendisi ilgili bölümleriyle bildiğimiz (mütearife), muhafaza ettiğimiz bilgileri değiştirmeyi gerektiriyor. Yeryüzü mimarisinde merkezi kubbe, 533’teki Ayasofya’dan sonra sanat tarihinde büyük bir gelişme göstermedi. Ayasofya çok özgün bir Roma yapısıydı ama Cuma Mescidi’nde kubbenin kullanılışı Roma’daki Pantheon gibi değil; yeni bir teknik arayışı var. Selçuklu devri mimarisi ise uzun bir geçiş dönemini temsil ediyor.

Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran

İSFAHANLILAR ŞEHRİ KORUYOR

Haberin Devamı

İran, Asya’dan bizim tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan bir yer. Safeviler devri İran’ı ise Türk medeniyetinin 12.-13. asrını (Selçukî) ve Safeviler devrini (16.-18. asrı) temsil ediyor. Safeviler devri İsfahan’ı, Rönesans İtalyası’nı tanıyan ve taklit eden bir merkez ama arkasındaki 2.000 yıllık geleneği terk etmeden; o yüzden de muhteşem. Şehirde artık Türk grupları görüyorsunuz ve tek tek gezinen Türkleri. Yeni Türkiye’nin insanı değişiyor; başka şeylere bakıyor.

Bu geziyi organize eden, Aktüel Tarih Dergisi’nin yazarlarıyla birlikte Shahzadeh N. İgual’dı. Çok tanıdığımız ve gördüğümüz yerleri bile yeniden gezmekte fayda var. 1990’ların sonunda Almanya Eski Federal Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker’i İsfahan’da gördüğümde, “Daha evvel gördünüz mü?” soruma “Hayır” cevabı vermişti. “Bu büyük bir gecikme, İsfahan’ı görmeden hayat ve ölüm anlaşılmaz” demiştim. Dudak büktü. Öğleden sonra kendisine Mescid-i Cuma’da rastladığımda şehrin derin bilgili genç baş mimarını dinlemekteydi. “Çok bilgili bir adamdır” dedim. “Evet, hatta çok çok bilgili” dedi. “Siz öğleden evvel söylediğinizde haklısınız” diye devam etti. İsfahan bu, herkesi çarpar; eğer İstanbul olmasaydı. Ama şunu söylemeyelim; İsfahanlılar şehirlerini İstanbullulardan çok daha titizce ve bilgece koruyorlar.

Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran

Bugünlerde İran Azerbaycanı’ndaki Türk etnik grubu kendilerine “Azeri” denmesinden şikâyet ediyor. Azerbaycanlı, Azeri demek değil, haklılar. Bu yanlışı, konuşma arasında herkes yapabilir. Ama kasıtlı ve tutarlı olarak kullanmak ve yazmak kabul edilebilir bir tutum değil. Coğrafyada Azeriler var; Hazar Denizi’nin güney kıyısında Bender Enzeli ve Gilan çevresinde yaşayan tatlı dilli, Sasaniler’den kalma bir grup. Böylelerine İran içlerinde de (İsfahan civarında) Kirman’da da rastlanıyor ama Azerbaycanlıların bu vasıfla hiç alakaları yok. Onlar bildiğimiz Oğuz Türkleri grubu. Terörist aktivitelere katılmayan, böyle niyetleri olmayan, tahripkâr (destructive) milliyetçilik yapmayan, İran’ın Fars kültürünü çok iyi bilen ve kullanan ilginç bir grup.

Haberin Devamı

BİRLİKTELİKTEN BARIŞ DOĞAR

Mehemmed Hüseyin Şehriyâr Farsçayı ne kadar ustalıkla kullanıyorsa “Haydar Baba” da Türk şiirini o kadar muhteşem kullanıyor. İran’da rastlanan Azerbaycanlılar kadar orijinal, yapıcı, katkılı, renkli ve geçimli bir nüfus bulunamaz. Nüfusa dayanan bir zorbalık ve ucuz politikaya hiçbir zaman katılmadılar. Bunu herkesin bilmesi gerekir.

Adlandırma teknikleriyle etnik politika gütmek, belirli grupları bu şekilde örtmek çok yanlıştır ve istenmeyen tepkiler yaratır. Şüphesiz ki Seyyid Ahmed Kesrevî gibi önemli bir filozof ve çağdaş İran tarihçisinin bu konuda farklı görüşleri vardır ama geçerliliğini ciddi tarihçi metotlarla ispat etmiş değildir. Eski çağ tarihleri ve yeni zaman tarihçiliği ikna edilmek için farklı tarihyazıcılık yöntemlerine muhtaçtır; galiba Kesrevî’de bu yoktu.

Haberin Devamı

İran-Türkiye ilişkileri, Amerika ve Rusya eksenindeki çatışmanın dışında. Böyle olması hatta daha yakınlaşması her iki tarafın da çıkarına uyar. Ortadoğu tarihinin gelenekleri, kültürel yapısı ve toplumsal kompozisyonu dünyada tanıdığımız sorumsuz global kuvvetlerin çatışmasından çok farklıdır. Üstelik İran ve Türkiye küçük devletler camiasında olmadıkları için onların makul birlikte hareketi, gerilimlerinden daha yararlı ve barışçıl sonuçlar getirir.

HARİCİYECİ BİR ÇİFTİN 40 YILI (1980-2020): DİPLOMASİ CEPHESİ

"HARİCİYECİ Bir Çiftin 40 Yılı”
(Remzi Kitabevi) benim için çarpıcı bir başlık. İlk gençliklerini hatırladığım öğrencilerimin emekli büyükelçiler olarak hatırat çıkarmasını kastediyorum. Şu sıralarda diplomatlarımız “hatırat”larını kaleme alıyor (mesela Murat Ersavcı yazmakta). Büyükelçi Tunç Üğdül, eşi Büyükelçi Aslı Üğdül ile senkronize olarak “Diplomasi Cephesi” başlığıyla talebelik ve meslek hayatlarını Tunç’un kalemiyle tasvir ediyorlar.

Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran

Tunç Üğdül’ün önemli görev yerleri Varşova ve Rabat; Aslı Üğdül’ün ise Afrika ve Bratislava. Karı koca iki kişinin hatıratı, Osmanlı döneminde Selanik, Yemen, Konya valilikleri ve Kudüs Mutasarrıflığı’nda bulunan Mehmed Ziyaeddin Bey ve eşi Rezzan Hanım’ı çağrıştırıyor. Üğdüllerin hatıratında önemli bir tespit daha var. Kitapta Aslı Üğdül’ün aktardığına göre Fatma Şahin Hanım’ın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndaki görevindeyken yaptığı bir tespit; Dışişleri Bakanlığı dışında sivil teşkilatımız da bildiğimiz ve olması gereken bürokratik yapılanmaya ve çalışma kurallarına sahip değil. Her şey şahıslara bağlı, geliyor ve gidiyor.

Haberin Devamı

HAYRAN BIRAKAN İNCELEME

Girişte Tunç Üğdül’ün okul ve eğitim yıllarını anlatmasındaki samimiyet; gerek kendi gerekse eşinin ailesinin tarihinden bahsetmesi, Türkiye’de bir bürokratın ve bir politikacının hangi çizgilerden ve nasıl geniş bir ananeden geldiğini göstermesi bakımından ilginç. Bunu yazabilmek mühim. Diplomatlarımız Sovyetler Birliği ve yeni Rusya’da olduğu gibi ihtisas bölgelerine bağlı değiller. Bu onlara bir hareketlilik, dünyayı tanıma şansı veriyor.

Merkeze dönüşler de Ankara başlığı altında ele alınmış. Girişi dikkatle okumanızı, ardından bazı ezberleri değiştirmek için Brüksel’deki yılları dikkatle incelemenizi tavsiye ediyorum. Benim en çok ilgimi çeken, bu ülkedeki Fransızca ve Flamanca kavgasının zikredilmesi oldu. Burada üzerinde çok duramayacağız fakat paralel olarak Polonya, Slovakya; yani Varşova ve Bratislava büyükelçilikleri Üğdüllerin müşterek kaleme aldıkları bir bölüm. Birbirlerine çok yakın iki dil konuşan bu toplumların anatomik incelemesi beni hayran bıraktı. Tunç Üğdül’ün yaşadığı yerler ve görev aldığı alanlar Selanik ve Filibe ile başlıyor, New York, Montreal’le devam ediyor. Tunç Bey Rabat’ta, Aslı Hanım Afrika’da; Dakar’da. İkisi de Fransız hâkimiyetinin kalıntılarını taşıyan iki farklı Afrika ülkesi.

Haberin Devamı

Dışişleri Bakanlığımız şu günlerde feci bir yapı değiştirmesi yaşıyor. Eski liyakat imtihanları bir tarafa bırakılmış durumda; bunun vahameti üzerinde konuşacak değilim. Eskinin ne kadar geçerli bir sistem olduğunu lütfen Tunç Üğdül’ün Bakanlığa giriş sınavlarını anlatışından takip ediniz.

Kısacası Üğdül’ün “Diplomasi Cephesi” adlı kitabı, karı koca iki başarılı diplomatın kaleme aldığı, Dışişleri Bakanlığımızı ve dış politikamızı, umumen memuriyeti ve devleti tanımak isteyenler için sık başvurulacak bir eser.

Yazarın Tüm Yazıları