"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Uğursuz şafak

11 Kasım 2018

Bugün bundan 100 sene önce 11 Kasım 1918’de saat 11.00’de muzaffer, yorgun Fransa, Batı Cephesi’nde Almanya’yı yenmiş ve vatanı kurtarmıştı. Bu bir kuşatma savaşı değildi. Fransa’ya saldırmak ve onu yutmak isteyen ordunun takati kesilene kadar ülke savunulmuştu. Harp başladığı zaman Alman ordularının durumu şuydu: 

11 MİLYON ASKER

Her an 11 milyon askeri silah altına alacak durumdaydılar. Silah ve donanım daha üst seviyedeydi. Asker ve malzeme sevkine yarayan demiryolları bakımından, iki taraf eşit üstünlükteydi. Almanya, harbin başında Rusya’ya karşı Tannenberg Savaşı’nı kazandığı için doğudan bazı kuvvetlerini daha batıya sevk edebilmişti; buna karşılık Avusturya-Macaristan’ı Galiçya’da Ruslara karşı desteklemek durumundaydı. Avusturya-Macaristan orduları ise 59 milyonluk bir imparatorlukta bir milyon askeri hazırlayabilmişti. Komutanlar göze batacak üstünlükte değillerdi. Üstelik değişik etnik gruplar hem savaşın sevkinde zorluk çıkarıyor hem de sık sık Rus ordusuna Slav kökenlilerin birlikler halinde iltica etmesi söz konusu oluyordu. Fransa ise müttefiki İngiltere’nin karada etkili bir desteğine sahip değildir. Buna rağmen 2 milyon evladını bu savaşta yitirmiş ve Almanya’yı Marne ve Verdun cephelerindeki inatçı savunmasıyla Fransa’ya sokmamıştır.

ÇOK UZUN 4 YIL

Yazının devamı...

Kamplar... İşkence korkunç

4 Kasım 2018

Birleşmiş Milletler (BM) dünya nüfus hareketliliği haritasını elinde tutuyor. Bu sayede mevcut ülkelerin içindeki köyden şehre göçler gibi hareketlere müdahale etmenin dışında etnik göçleri veya göç zorlamalarını önlemeyi amaçlıyor. Tabii çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da BM mikrofonunun sesleri hakiki gücün çok üstünde. Teşkilat Afrika gibi karşılıklı katliamların (mukatelenin) görüldüğü, kiralık askerler vasıtasıyla Batı devletlerinin cirit attığı, kültürel ve etnik haritası değişiklikler gösteren Mali, Gine, daha önceleri Ruanda’da müdahaleyi doğrusu çok yapamadı, işler olacağına vardı. 

GAZ-MADEN KAYNAĞI

Söz galiba daha çok birkaç ülkeye geçiyor ve ora hedefleniyor. Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde bu baskıyı görmek mümkün. Bölgeye herkes giremiyor. Ancak BBC gibi çok kuvvetli yayın organlarının getirdiği bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor.


AP’nin fotoğrafı: ÇİN’in binlerce Uygur Türkü’nü tuttuğu kamplardan birinde kalan Kazak Müslüman Omir Bekali, 7 Nisan 2018’de AP ajansına verdiği röportajda yaşadığı psikolojik şiddetin çok ağır olduğunu ağlayarak anlatmıştı. Bekali, kamptaki 20. günün sonunda kendini öldürmek istediğini söylemişti. AP, dünyaya söz konusu kamp ve orada kalanlarla ilgili bu fotoğrafları servis etmişti.

Yazının devamı...

Danıştayımız

28 Ekim 2018

1799’da Napoleon Bonaparte anayasal rejimin gereği ihtilalin sekizinci yılında birinci konsül olarak “Conseil d’Etat”ı (Devlet Şûrası’nı) kurdurdu. Tayin edilen yargıçlar yemin ettiler. İlk mecliste her şey gibi konuşmaları da zapta geçti. Bu şûranın iki görevi vardır, ilki devletin idari metinlerinin üzerinde çalışılıp düzeltilmesi ve geliştirilmesi. İki, idareyle vatandaşlar arasındaki nizayı halletmek için hükümlerin gözden geçirilmesi. Bütün eski devletlerde idarenin karar ve eylemi aslında bir gözden geçirme ve temyize tabidir fakat bunun düzenlenmesi ve yeni kurulan monarşinin yerini alan rejimin bir nevi denetim ve düzenlemesi, hukukçu kadrolara verilmiştir.

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR, AMA...
Bugün Fransa’da en popüler kitaplar veya Larousse’un iki cildini bile ele alsanız içindeki Conseil d’Etat maddesi ve işlemleri uzun uzun incelenir ve selis bir Fransızcayla anlatılır. “Adalet mülkün temelidir” ama bu temellerine ne ilahlar ne de iyi saatte olsunlar berkitmez. Temel hukuki kurumlar, mahkeme ve Danıştay, hâkimler ve kanunlarla gerçekleşecektir.

16 YAŞINDA İNSAN SARRAFI

Yazının devamı...

‘Kavga’daki manidar hediye

21 Ekim 2018

Basın, Moskova Patrikliği’yle Fener Ekümenik Patrikliği arasındaki kavgayı ‘Kilisede kavga’ başlığıyla verdi. Kiliseler kavgası gerçi bizi ilgilendirmez; lakin Roma Ortodoks Kilisesi ülkemizde yaşayan ve Yunanistan’da halen pasaportumuzu taşıyan Helen asıllı Rum vatandaşlarımızın ve yurtdışında da aynı dine ve kiliseye bağlı Türk soydaşlarımızın (Gagavuzların sayıları yüz binleri geçer) dolayısıyla bizi ilgilendirmenin ötesinde yoğun olarak meşgul etmelidir. 

EŞİTLERİN BİRİNCİSİ

Ruslar ve Ukraynalılar daha Kiev’in Rus başkenti olduğu dönemden itibaren yani 10. miladi asırdan beri Konstantinopol Patrikliği’nin ve Doğu Kilisesi’nin etkisiyle Hıristiyan oldu. Önce Kiev’de sonra Moskova’da ortaya çıkan ve kuzey Slav dünyasının ruhani liderliğini yapan ruhaniye başepiskopos unvanı verildi. İstanbul fethedildikten sonra Rusya hükümdarları kendilerini çar, başpiskoposu da patrik ilan etmek için uğraştılar. Bu otosefal yani özerk patriklik o tarihte henüz Fener’de değil, Fatih Çarşambası’nda olan Rum patriği tarafından da tasdik edildi. Çok eskiden beri özerk olan Kıbrıs Başepiskoposu İskenderiye, Kudüs ve Antakya patriklerine bir dördüncüsü daha ilave edilmişti. İstanbul hepsinin arasında ‘Primus inter pares’ (eşitler arasında birinci) olarak yerini aldı. Bu ekümenik konumunu da bütün kiliseler tanımıştır.

20 MİLYONLUK KİTLE

Ortodoksların çatışma içinde olduğu 11. asırdan beri Roma Katolik Kilisesi’dir. 20. yüzyılda iki taraf birleşmemekle birlikte birbirlerini tanıyorlar. 19. asırda Sırbistan-Romanya, sonra Atina Başepiskoposluğu ve nihayet Bulgaristan Eksarhiası da böyle özerklikler elde ettiler. Amerikalar ve Avustralya’daki Ortodokslar ise başepiskoposluk olarak Fener’e bağlıdır. Patrik Bartholomeos cenapları Rusya’daki Moskova Patriği kadar olmasa da 20 milyon kadar bir kitleye ruhani liderlik yapıyor ve diğer kiliselerin de önünde yer alıyor. Moskova Patrikliği ile bir müddetten beri aralarının gerilimli olduğu bir sır değil. Kilisenin adıyla Konstantinopol’ün öncülüğünü, üstünlüğünü pek tahammülle karşılayamıyorlar. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra önce Estonya Ortodoks Kilisesi İstanbul’a bağlandı. Bu bağlılığın kabul edilmesi Moskova’yla bir gerilim yarattı. Üstüne 45 milyonluk Ukrayna’da eski Moskova Patrik Vekili Filaret’in (Denysenko) patrik olarak ilan edilmesi ve Fener’e müracaatı gerilimi daha da arttırdı. Sorun o kadar kolay değil, Ukrayna’daki Rus asıllı ve bazı Ukraynalı kalabalık bir kitle Moskova’ya bağlıdır ve başlarında bir başepiskopos vardır. Kiev’deki “mağara manastırı” denen bölge dahil sayısı binleri bulan papazlıklar yani kiliseler başmetropolite bağlıdır. Patrik Filaret’in kontrol ettiği yerel kiliselerin sayısı ise 25 yıldır devamlı artış gösteriyor. Üçüncü bir Ukrayna kilisesi ve patriği vardı, başında Dimitri bulunuyordu. O galiba hemen hemen eridi.

Yazının devamı...

Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘ 

14 Ekim 2018

BENİM çocukluğumda ve ilk gençliğimde Ankaralıların meşgalelerinden birisi de dünyanın dört bir köşesinden gelenleri karşılamaktı. Devlet ve hükümet başkanları sadece komşu ülkelerden değil, artık uzaktan bile gelmeye başlamıştı. Birinin abartmasını hatırlıyorum: “Bir Çin’den geliyorlar, bir Maçin’den”. İlkokuldayken Çankaya’da Pembe Köşk’ün önüne dizildik. Bunun için şehrin ta öbür ucundan getirilmiştik. Ellerimize Irak bayrakları verdiler. Birkaç yıl sonra feci bir akıbete uğrayacak olan genç kral Faysal, Celal Bayar’ın arabasında önümüzden geçti. Masallardaki çocuk kral imajımıza uygundu. Elimizdeki Irak bayrağını salladık. Dwight D. Eisenhower geldiğinde Ankara’da yoktum. Yer yerinden oynamış. O zamanlar Türkler arasında Amerikan hayranlığı doruktaydı.

HERKESİN ELİNDE AMERİKAN BAYRAĞI

İran Şahı Rıza Pehlevi geldiğinde millet Prenses Süreyya’yı görmek için yollara döküldü. Hâlâ sebebini anlayamadım; arkada bir arabada Reşide Hanım’la veya Adnan Menderes’le gelebilecekken İran Şahı, Prenses Süreyya ve Celal Bey’le makam arabasının arkasına sıkışmışlardı. Yine elimizde bayraklar vardı. Kavaklıdere’nin üst kısmına okullar dizilirdi. Kızılay ve bugünkü Millet Meclisi arasındaki yolun iki kenarına gönüllü karşılayıcı yığılırdı. Keza Esenboğa’dan yola çıkan konvoyu Dışkapı, İsmetpaşa ve Ulus’ta da karşılayanlar çok olurdu. 1962 yılı ağustos sonunda büyük popülarite sahibi John F. Kennedy’nin başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson geldi. Kendisini karşılayan Başbakan İsmet Paşa’ydı. Ortalık yıkıldı. Ulus yine doluymuş, konvoy zor ilerliyor dediler. İsmet Paşa’nın elinde iki bayrak, arabada dikildiği yer İş Bankası’nın önüdür. Johnson’ın da elinde iki bayrak vardı. Konvoy Kızılay’a geldiği zaman seyirciler arasında ben de vardım. Gerçi millet Johnson’dan çok İsmet Paşa’ya tezahürat yapıyordu. Ankara o tarihlerde şiddetli CHP taraftarıydı. İsmet Paşa hatta yer yer tezahüratı kesiyordu. İkisi de arabada dikilmişti, çünkü araba ilerleyemiyordu. Herkesin elinde Amerikan bayrağı vardı.

UĞURSUZ BİRİ DİYE BAKILIYORDU

İki yıl sonra İnönü, ünlü sözünü etti; bu sefer başkan olan Johnson’un mektubu ölçüyü taşırmıştı. Zaten uğursuz biri olarak bakılıyordu. Sevilen Kennedy’nin arkasından gelmişti. Fail-i meçhul cinayetin arka planındakileriyle bir arada ismi anılıyordu. Doğruyu yalanı kim bilebilir. Kıbrıs meselesi için yazılan tehditkâr, küçümseyici ve sınırlayıcı ifadeli mektuba karşılık İsmet Paşa da ünlü lafını etti: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır.” Bir müddet sonra yeni dünya kuruldu mu bilmiyorum. İsmet Paşa dış seyahat için Amerika’dayken koalisyonun Yeni Türkiye Parti’sinden (YTP) ortağı Ekrem Alican ve arkadaşları istifa edip koalisyonu dağıtıverdiler. Sadece bakanlarından Fahrettin Kerim Gökay istifa etmemiş ve YTP’den ayrılmıştı.

ALMANLARI SEVMEZ İNGİLİZLERE BAYILMAZDI

İsmet Paşa Almanları sevmedi, İngilizlere fazla bayıldığını da söylemek mümkün değil ama yeri geldiğinde tercih etmiştir. Stalin Rusyası’yla gerildiğinde Batılılara daha çok yanaştı ama bu birlikte harbe girecek ölçüde olmadı. Yakın çalışma arkadaşı olan Numan Menemencioğlu gibi diplomatlara alenen Alman partisinde partizan rolü oynamayı telkin ettiği anlaşılıyor. En azından dönemi inceleyen Selim Deringil’in kitabında bu böyle açıkça görülüyor (Denge Oyunu-2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası). Zaten Numan Menemencioğlu niçin Almancı olsun ki? Böyle bir altyapısının bulunması için ne Cihan Harbi’nde onlarla müttefik olmuştu ne de Alman kültürüne yakınlık duyan Türklerdendi. Her şey bir mizansendi. İsmet Paşa NATO’ya girmeyi hatta savaştan sonra herkes kadar istedi ama su söz doğrudur: “Almak istediler de girmedik mi?”

Yazının devamı...

Bilgi ve tevazunun sonsuzluğu Andreas TIetze

7 Ekim 2018

1972 yılı ekim ayında Viyana Üniversitesi Oryantalistik Bölümü’nde asansörde karşılaştığım mütevazı bir beyefendiye enstitüdeki bir sınıfı sordum. Cevap verdi, konuştuk. Doğrusu hiç Orta Avrupa’nın âdetlerine uygun bir tanışma değildi. Daha çok Balkan ve Ortadoğu ülkelerinde rastlanan bir selamlaşma, ardından aradığımız yeri sorma ve “Burada ne yapıyorsunuz?” gibi sorularla sohbeti uzatma üzerineydi. İsmini de sordum. “Andreas Tietze” deyince uyandım. Literatürden tanıdığım bir isimdi. Birden vaziyet aldım. Karşımdaki çok alçakgönüllü bir büyük adamdı. Kütüphanede çalışıyordu. ABD’den o yıl yurduna ve okuduğu üniversiteye misafir öğretim üyesi olarak gelmişti. Ertesi gün devam ettiğim Osmanlı diplomatikasıyla ilgili sorular sordum.

ASİSTANLIĞINI YAPTIM

Burada bile ancak rahmetli Nejat Göyünç ve Halil Sahillioğlu’nda rastlayacağım bir tevazu ve sabırla yardım etti. Bir hafta sonra “Siz nasıl olsa okuyorsunuz, bana yardım eder misiniz?” dedi. Gelibolulu Mustafa Âli’nin “Nushat’üs Selatin”i ve “Halât-ı Kahire”si gibi metinler üzerindeki karşılaştırmalı çalışmasının bir süre için asistanlığını yaptım. Bilgisi gibi tevazuunun da sonu yoktu. Bir müddet sonra Salomon Schweigger’dan ünlü seyahatnamenin İstanbul kısmının çevirisi için bazı terimleri sordum. Sadece bir Türkolog değil Germanist’ti. Slavistik’te profesör Frantisek Vaclav Mares’in dersine devam etmeye karar vermiştim; eski Slovenceyle ilgili sorduklarıma cevap verdi. Viyana Üniversitesi’nde Slav dilleri de okumuştu. Ta ABD’den kendisini gelip arayanlar çıktı. Bir tanesi Bizantinist’ti. Etrafta rastlanmayacak bilgisi silo dolusu buğday gibiydi. Türkoloji’nin yüzünü güldüren son simalardan biri olduğu apaçık ortadaydı. Bilgisinin derinliğiyle herkesi hayrete düşüren adamda bir dervişin tevazuu ve gülümsemesi vardı. Kısa bir müddet sonra ailesini tanıdım. Eşi Süheyla Hanım ikisi kız, ikisi oğlan dört çocuğuyla bir aileydiler.

TÜRKOLOJİ’NİN BAŞINA

Ben tanıdığımda 50’li yaşların sonundaki bu dinamik ve sağlıklı bilgin büyük bir sabır ve enerjiyle kütüphane, arşiv ve kendisine profesör Duda’nın verdiği oda arasında koşuşurdu, devamlı lügat ve makaleleri üzerinde çalışırdı. Ertesi yıl Herbert W. Duda’dan boşalan Türkoloji’nin başkanlığına tayin edildi. ABD’den yurduna döndü. Türkiye’ye ve Türkoloji’nin kaynaklarına daha çok yakınlaşmıştı. Verimli lügat çalışmasını bir ara gerçekten mesleki dünyasına hizmet için kesti. Herkesin bildiği fakat kendisinden sonra kimsenin devam ettiremediği “Turkologischer Anzeiger” serisine başlamıştı. Muhtelif dallarda Türk tarih ve edebiyatıyla ilgili Türkoloji dünyasındaki makalelerin künyelerini taratıp tasnif ediyordu. Herkes yardıma koşmuştu. Ben de elimden geldiği kadar literatürü tarayıp toplayanlardan biri olmayı boynuma borç bildim.

EN DEĞERLİ ÇALIŞMA

Yazının devamı...

150. yıl

30 Eylül 2018

Bu okul, imparatorluğun reformist kadrosu ki ön planda Mehmed Emin Ali Paşa ve Fuad Paşa gibi 19. asrın diplomasi tarihinde de çok önemli yeri olan devlet adamları sayesinde hayata geçmiştir. Sultan Abdülaziz Türk tarih biyografisindeki özensiz ve bilgisiz çizimin aksine Türkiye’nin Batılılaşmasında öncü sayılacak bir devlet adamıdır. Kardeşi Sultan Abdülmecid’in hükümdarlığı (1839-1859) sırasında okulun kuruluşu tasarlanmıştır.

KURULUŞ 1 EYLÜL 1868

1 Eylül 1868’de tedrisata başlayan okulda eğitim Türkçe ve Fransızcadır. Bu önemlidir, imparatorlukta Fransız okulları vardı, büyük ölçüde Katolik Lisesi’nin rahipleri ve rahip olmayan frerler tarafından kurulmaktadır. Bu okullarda bütün dersler Fransızca yapılmaktaydı veya 19. yüzyıl başından beri Maarif Nezareti’nin kurduğu ilk ve orta dereceli okullar Türkçe tedrisat yapmaktaydı. Galatasaray ismi buradaki binanın yani eski Galata Sarayı Enderun Okulu’nun adını taşımaktadır. Bu eski saray Enderun okullarının en yükseği Topkapı Sarayı’ndadır. Bu okulla 1868’deki Galatasaray Sultanisi’nin program ve ruh bakımından fazla ilgisi yoktur. Galatasaray Sultanisi (Lycee Imperial) imparatorluğun idaresi için Fransızcaya ve Avrupa eğimine çok önem veren bürokratların inisiyatifiyle kurulmuştur ve bu adamların bir tek emeli vardı: Fransızca ve Fransız eğitimini misyoner mekteplere değil kendi maarifimize yaptırmamız. Galatasaray Lisesi’nde seçmeli olarak Arapça, Farsça, Yunanca, Bulgarca, İtalyanca gibi diller de okutuluyordu.

KARDEŞ LİSE GİBİ

Bunun gibi bir müesseseyi 19. yüzyılın başında (1812) Çar I. Aleksandr, Petersburg civarında kurdurdu. Çar, büyük şair Puşkin, Rusya’nın büyük diplomatı dışişleri bakanı Aleksandr Mihayloviç Gorçakov gibi dâhilerin yetiştiği bu okulda Fransızcayı ve Batı eğitimini Rusya’nın seçkin sınıflarına ve çocuklarına kendinin vermesi gerektiği düşüncesiyle kurmuştur. Bugün bu mektebin adı Alexander Lisesi değil Puschkin Gymnasium’dur. Batılılaşan birçok ülkede bu tip çifte karakterli, çifte dilli karma bir eğitim görmek pek mümkün değildir. Demek ki Galatasaray Lisesi’nin bugün Petersburg’daki faal olan Puschkin Gymnasium ile bir kardeş lise kadar benzediği, özgün oldukları açıktır.

2 PRENSİBE DAYANIR

Yazının devamı...

Hanım eli değmiş

23 Eylül 2018

15 Eylül 2018 tarihinde Türkiye-Azerbaycan İşadamları ve Sanayiciler Birliği’nin (TÜİB) ve TRT’nin davetiyle Bakü’ye gittim. Asıl gidiş nedenim Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’ye girişinin 100. yıl kutlamalarını görmekti. TÜİB’in Başkanı Hüseyin Büyükfırat’ın tertip ettiği toplantıda katılanlar ilgiyle hayli soru sordular. Ertesi gün fahri doktoru olduğum Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Tarih Enstitüsü Başkanı Yakup Mahmudov hocanın daveti üzerine orada da bir konferans verdim. Azerbaycanlı tarihçi ve bilginlerin çok meşgul oldukları bir konu. Son günde de Nizami Gencevi onuruna kurulan Azerbaycan Edebiyatı Müzesi’ne bir ziyarette bulundum ve kıymetli edebiyatçı tarihçimiz Rafael Hüseynov ile bazı konuları görüştük. Azerbaycan Edebiyatı Müzesi, kütüphanesi ve mimarisiyle ünlüdür. 15 Eylül’de Nuri Paşa kuvvetleri Bakü’ye girdikten sonra Gence’deki Azerbaycan kuvvetleri bu şehre intikal etti ve Azerbaycan Edebiyatı Müzesi Azerbaycan hükümetinin üyelerinin yerleştiği bina olarak uzun zaman kullanıldı.

ZENGİNLİĞİN MERKEZİ

Bakü öteden beri Kafkasya’da zenginliğin merkezi. Petrol zenginliği pek ilginçtir ki yerli müteşebbislerin el atıp geliştirdikleri bir dal. Zeynelabidin Tagiyev, Nagiyev Aşurbeyli gibi milyarderler çar imparatorluğunun bu dalına el atmışlardı. Aynı şey Kazan Tataristanı’nda Akçurin gibi aileler için söz konusu. Rusya Çarlığı’nın Avrupa kolonyal kuvvetlerinden farklı bir yapısı var. Birinci Cihan Harbi Rusya için Bolşevik İhtilali, Ekim 1917 ve Rusya’nın harpten çekilmesiyle bitti. Bu tek taraflı çekilmeyi Avusturya-Macaristan’da imparator da istedi (VI. Karl). Türkiye’de de veliahd-ı saltanat Yusuf İzzeddin Efendi istemiştir. Harpten çekilmek kolay bir iş değildi. Nitekim Rusya’da bu ancak Bolşevik İhtilali’yle gerçekleşti. 1918’deki Brest Litovsk Antlaşması’yla Rusya İmparatorluğu’nun Baltık eyaletleri elden çıktı. Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan da bağımsızlıklarını elde ettiler. Çok geçmeden Volga boyundaki Başkırlar ve Tatarlar ve Orta Asya devletlerinden Türkistan da bu devletleri takip etti.

ALMANLARLA SAVAŞ

Bir anarşi devri başlamıştı. Bolşeviklere düşman olan Çar taraftarları ve Krenski cumhuriyetçileri Kafkasya’da Almanların ilerlemesine karşı durmak zorunda kaldılar. Ermeni Taşnaklar ise Almanlarla işbirliğini tercih etti. Ukrayna’da Pavlo Skoropadskyi Almanlarla işbirliği yaparak 1.5 yıl bağımsız bir Ukrayna yönetti ama sonunda başarısız oldu. Almanlar Gürcistan’a sızmaya başladılar, yavaş yavaş Azerbaycan’a yöneldiler. Müttefikleri sadece Taşnak taraftarı Ermenilerdi. Bu durum Azerbaycan’ı ve Enver Paşa’yı alarma geçirdi. Hızlıca gönüllü ordu kuruldu. Neferleri terhis edilenlerden, subayları emeklilerden seçildi. Nuri Paşa albayken ordunun başına geçti. Bu ordunun 1.5 kolordudan daha fazla mevcudu olmadığı anlaşılıyor. Üstelik de karşısında çarpışanlar ihtilal çarpıklığı içindeki, nüfuzu kırılan Ruslar veya Kafkasya’da pek çarpışmaya niyeti olmayan iki bölükten ibaret İngilizler değildi. Almanlara katılan Ermeniler ise iyi savaşçı değillerdi, disiplinleri yoktu, talimata dikkat etmiyorlardı. Almanlar ise donanımlı ve etkili savaşçılardı.

Sözün kısası dört yıllık müttefikle çetin savaşa girildi ve kazanıldı. 20 Haziran’da Gence, ardından önemli Azerbaycan şehirleri ve nihayet Bakü 15 Eylül 1918’de Kafkas İslam Ordusu tarafından işgalden kurtarıldı. Ne var ki 1.5 ay süren bu hava içerisinde Azerbaycan Milli hükümeti Bakü’de teşkilatlandı. 1918 yılı içinde harf inkılabı yaptı, Bakü Devlet Üniversitesi’ni kurdu, kadın haklarını ön plana çıkardı. 30 Ekim 1918’deki Mondros’ta imzaladığımız mütareke üzerine Osmanlı ordusu Bakü’den çekildi, bu tarihimizdeki en hazin ayrılıklardan biridir.

Kafkas Cephesi’nin ve dönemin tarihini en iyi okuyacağımız eser Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Suyu Arayan Adam’ kitabıdır. Çünkü o doğu cephesinde yedek subaydı, esir düşmüştü, galiba Nargin Adası’ndan firar etmişti. Türk esirleri kaçırmakta petrol milyarderi Zeynelabidin Tagiyev’in kurduğu mekanizma çok etkili olmuştu. 2.5 aylık Bakü hâkimiyetini o çok etraflıca anlatıyor. İkinci bir kitap Firuz Kazımzade’nin ‘Transkafkasya İçin Mücadele 1917-1921’ kitabıdır. Azerbaycan’ın cumhuriyet kuruluşu ve iç savaşta ilk etapta kaosun dışında kalması Nuri Paşa kuvvetlerinin sayesindedir. Bu ordu da sadece Osmanlı ordusundan değil Azerbaycan’ın kendi gençlerinden önemli sayıda nefer ve subay vardı. Bu müşterek tarihin kutlaması çok candan oldu ve anlaşılıyor ki Kafkaslar’da hiç de öğle şoven bir hava değil sadece tarih şuuru var.

Yazının devamı...