"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Kerkük’te Türkçe evlere mi hapsolacak?

26 Mart 2017

BUGÜNKÜ Irak, Birinci Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık hâkimiyetinin bitmesiyle ortaya çıkan ülkelerden biri. Belki Irak açısından süreyi biraz daha kısaltmamız gerekebilir; çünkü Yavuz Sultan Selim, bugünkü Güneydoğu Anadolu topraklarının bir kısmını, Suriye, Filistin, Ürdün ve Mısır’ı almıştı. Gene Çaldıran Zaferi’yle bugünkü Musul ve çevresini, Mısır eyaletini 1514’te imparatorluğa katmıştı. Ancak Bağdat (1534) ve Basra (1546) ise Kanuni Sultan Süleyman devrinde alınmıştı. Her ikisi de Safevilerden ele geçmiştir. 

KUZEY IRAK’TA YAKLAŞIK İKİ MİLYON TÜRK VAR

Anlaşıldığı üzere, İngiliz ajan Gertrude Bell’in kolonyal ofisle birlikte çizdiği harita bugünkü Irak’ın sınırına tekabül ediyor. Nitekim ondan sonra Irak, İkinci Cihan Harbi’ni atlatmasına, Humeyni rejimiyle uzun bir savaşa girmesine rağmen belki de Baas diktatoryası ve Saddam rejiminin sertliği dolayısıyla kısmen ayakta kalabildi. Kuzey Irak’ın Kürtleri Molla Mustafa Barzani’den beri ayaklanıyordu ve son Amerikan müdahalesinden sonra özerkliklerini aldılar. 

Kuzey Irak’taki Kürt rejimi Türkiye ile iyi ilişkiler içinde. PKK’ya karşı kontrol kurmuş durumda. Petrol gelirlerine el attıkları için bölgede refah artıyor. Irak bu bölgeyi elinde tutmak için Kürt nüfusa ve idareye taviz verme yolunu tuttu. 

Yakın zamanda Arapçadan sonra Kürtçe, bölgenin ikinci resmi dili ilan edildi. Yeni düzenlemeler geldi (Ama Ortadoğu’da bu gibi ilhaklarda âdet olduğu üzere ilk görünüm tapu ve nüfus dairelerinde yangın çıkmasıdır. Maksat ortadan silinmesi istenen ve mallarına rahatça el konabilecek grubun hukuki güvencesini ortadan kaldırmaktır).

Şüphesiz bahsetmemiz gereken bir üçüncü grup var: Türkler. Osmanlı’nın Musul vilayeti, Bağdat ve Basra’yla birlikte bugünkü Irak’ın üç ayağından biriydi. Hatta kuzeyde Şehrizor ve bugünkü Hakkâri’yi içeren bir küçük bölge, bu vilayetlere bağlı olmadan sancak statüsünde olup doğrudan merkeze bağlıydı. 

Musul vilayetinin başlıca özelliği Kerkük ve Erbil gibi tamamen Türklerle meskûn olmasıydı. Merkez Musul’da da şüphesiz vardılar. Zaten burası bir milliyetler ve dinler karmasıydı. Adeta Babil Kulesi’ydi. Ne Irak Devleti ne de şimdiki özerk idare kesin bir nüfus sayımı tertiplememekle birlikte Kuzey Irak’taki Türk nüfusu 2 milyondan az değildir. Bunu yerli-yabancı bütün gözlemciler bildiriyorlar. 

Her şeye rağmen Kerkük ve Erbil bölgesinin Türk nüfusu Irak içlerine bilhassa Bağdat’a dağılsa da dış ülkelere hatta Türkiye’ye bile göç etmiş değildi. Ancak Saddam’ın buradaki katliamları sırasında Türkiye’ye gelmişler, büyük bir kısmı da yeniden geri dönmüştür. Zira hem arazi hem de iş güç sahibiydiler. Bu bölgenin Türkleri İran ve Kafkas Azerbaycanı’nın halkına yakın bir şive konuşurlar ama aydın sınıfı her zaman için İstanbul Türkçesini hem konuşur hem okur yazar. 

TÜRKİYE’NİN DURUMU DEĞERLENDİRMESİ LAZIM

Kerkük’teki Türkler gibi, bir gecenin içerisinde kendilerini başka bir memlekette, başka bir idarede bulan halk grupları vardır: Batı Ukrayna’nın Galiçya’sı, Eski Macaristan’ın Romanya’ya düşen Transilvanya’sı (Erdel), Finlandiya’nın Karelya’sı, Batı Trakya’nın ve Güney Bulgaristan’ın ahalisi veya Avusturya İmparatorluğu’nun Romanya’nın kuzeyindeki Bukovina’sı gibi bölgeler cümlesindendir. 

Akşamdan sabaha pasaport değiştirmek zorunda kalan kitlelerin sorunları ve tahammülleri de kendilerine göre olur. Kerkük bölgesi de bunlardandır. Ne var ki artık topraklarını, evlerini kaybetmek durumundadırlar. Kerkük yönetiminin son zavallı çıkışıyla bölgenin bu kalabalık ve en eğitimli halk grubunun dillerini kullanmaları bundan böyle devlet dairelerinin, televizyonun, konferans salonlarının ve asıl önemlisi okulların dışında olacak. Giderayak kahvehanelere ve evlerin içine sığınan bir dilin bir nesilden fazla yaşama şansı yoktur.

Ortadoğu haritası yeniden düzenleniyor. Birinci Cihan Harbi sonrası çizilen Irak bir uydurmaydı. Yakın zamanda sözü edilen Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki haritayı da Pentagon’un ve Amerikan yönetiminin düzenlediği ve planladığı hep söylenir. Böyle bir bölgenin haritasının çizimi, kimsenin peşinen bilip başarabileceği bir iş değildir. Açıkça ortadaki kontrol edilir veya edilemez ama hadiseler, çatışmalar, husumetler ve yeni ittifaklar insanların ve ülkelerin kaderini çizer. Kerkük’ün durumunu kabullenmesi, Türkiye’nin oradaki azınlığa vaat ettikleri ve daha evvel üstlendiği koruma açısından tartışılacak bir durum.

BİZE HATIRALARIMIZI VEREN ADAM

Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik.  Bizim için o devir Amerikan hurda arabalarından ibaret, unutmayı
tercih ettiğimiz bir İstanbul olarak kalacaktı.

ARA Güler’e Türkiye Ermeni Katolik Patrikhanesi tarafından düzenlenen bir törenle ‘Mıgırdiç Beşiktaşlıyan Özel Nişanı’ verildi. Ben de orada bir konuşma yaptım; onun bu ülkeye ve toplumsal hafızamıza neler kazandırdığını anlattım. 

Türkiye’ye fotoğraf, çıktığı anda gelmiştir ama bu fotoğrafların hepsi ne hikmetse aynı yerleri gösterirdi. Ayıp olmasın diye çekilen birkaç Sultanahmet ve Ayasofya fotoğrafı haricinde oryantal odalıklar, öküz arabaları ve sürücüleriyle feraceli hatunlar, Sébah & Joaillier fotoğrafhanelerin çıkardığı turistik panolardı. 

İstanbulun sokaklarına dair çok az fotoğraf vardır. 1920’lere ait National Geographic koleksiyonları bu dediklerimden farklı ama ne de olsa bilgisiz ve hareket kabiliyeti az adamların çekimiydi. 

Karşımızda, ilk defa vatanımızı belgeleyen, onu hafızalarımıza nakşeden bu memleketin bir evladı var. Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik. Bizim için o devir Amerikan hurda arabalarından ibaret, unutmayı tercih ettiğimiz bir İstanbul olarak kalacaktı. İstanbul’un kayıkçıları, hamalları, Aphrodisias’ın el değmemiş doğal hali kadar; o fakir ama güzel şehrin manzarası biz o devri görsek dahi hatıralarımızı uyarıyor. 

Ara Üstat yıllar önce fotoğraf için sokakları arşınladığında; Beyoğlunda yaşayan hemşeriler Suriçi’ndeki İstanbul’u görmeden ölebilirlerdi. Memleket üzerine en çok konuşan ediplerimiz ve sanatçılarımız bile askerlik muameleleri için Fatih’e gittiğinde, onlar için bu zahmetli bir tecrübe olurdu. Kadıköylüler için Süleymaniye, karşı taraftaki bir siluetti. Bugün ise gençler Ara Güler üstadın İstanbul’unu araştırmayı, yeniden bulmayı merak eder oldular. Bu şevk onun basılan albümlerinden geliyor.

Ben kendim de 1954’ten beri tanıdığım, kokusunu aldığım, sevdiğim İstanbul’u belgelemekten acizdim. Fotoğraf çekmezdim. Bu açıdan bize kendi hatıralarımızı verdiği için Ara Güler Üstat’a ayrıca teşekkür etmeliyiz.

Yazının devamı...

Avrupalı liderlerin çok makul insanlar olduğunu sanmayın

19 Mart 2017

1990’ların başında Avrupa’da ‘Sosyal Bilimlerin Gelişmesi’ başlıklı iki günlük bir UNESCO seminerinde Türkiye adına Sayın Bozkurt Güvenç’le birlikte bulunduk. Genellikle Avrupa’da sosyal bilimlerin muhasebesi yapılıyordu; Avrupa çağında bu gibi araştırmaların nasıl yapılıp örgütleneceği tartışılıyordu. Tebliğlerin çoğunun iyi olmadığını hatırlıyorum. UNESCO’nun kendi idari zaafları da açığa çıktı. BM’nin çalışma dillerinden biri olmasına rağmen Rusça tercüme yapılmıyordu. Halbuki Sovyetler Birliği dağılmıştı; Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Belarus gibi yeni cumhuriyetlerden temsilcilerin hemen hiçbiri İngilizce konuşacak durumda değillerdi. 

Konferansın son gününde o zaman eski Britanya Dışişleri Bakanı sıfatındaki Lord David Owen gökten zembille iniverdi. Lord Owen konuşmasında hemen Avrupa kıtasının bütün ülkelerini saydı ve bunların gelecekteki birliğin üyeleri olacağını, hepsine ahlaki borçları olduğunu belirtti. Belarus, Ukrayna ve Moldova’ya kadar saydı. Fakat Türkiye’nin kesinlikle üye olamayacağını söyledi. Muhtemelen salonda Türkiye delegelerinin bulunduğunu hesaba katmamıştı. Çıkarken kendisini arkuru (önünü keserek) bir şekilde selamladık. “Aa Türkiye burada mıydı?” dedi. Fazla üstünde durmadan “Açıksözlülüğünüzden memnun olduk, çünkü diplomatlar bu konuda bizimkilere yalan söylüyorlar. Müraî diyaloglarla iki tarafın kamuoyu yanıltılıyor” dedik. Doğru bilgilendirilmeyen kitleler Türkiye’de Avrupa konusunda histerik bir yapılanmaya giriyorlar. 

İHTİYAR AVRUPA’DA POPÜLİZM DE İŞE YARAMIYOR

Bu memleket petrol yataklarıyla zenginleşmedi. Bütün bir nesil koruyucu gümrük duvarlarıyla, tüketim kıtlığı çekerek yapılan barajların yarattığı enflasyonla yetiştik. Aslında son otuz yılda gelen iktidarlar Türkiye’nin birikimlerini hoyratça harcadılar. Halkımız etraf coğrafyaya göre çalışkandır. Girişimciler noksanlarına rağmen dört kıtaya yayılmış vaziyette. Kaldı ki mükemmel holdinglerimiz var. Tıp, mühendislik dalında adı geçen bir ülkeyiz. 

Doğrudur, Avrupa’da seçmenin davranışı, niteliği düşen eğitimle birlikte iktisadi kriz olduğunda en çılgın adaylara rey vermeye müsaittir. Bize kalırsa şu son seçimlerde Fransa, Almanya, Hollanda gibi ülkelerdeki popülist milliyetçi adaylar İkinci Cihan Harbi öncesindeki totaliter milliyetçileri aratmayacak zihniyet yapısına sahipler. Bu tip gruplara göre tek çıkmazları nüfusun değişen yapısı, yani ihtiyar Avrupa’da faaliyet göstermeleri. Dinamizmini kaybeden kitlelerle bu tip hareketlerin söylemi ve stratejileri bazen eskilerin mudhik (grotesk) dedikleri gülünçlüğe kadar düşebiliyor. Buna rağmen adamların şansı rehavet ve hatta uyuşukluğa düşmüş sosyal demokratların varlığı karşısında daha fazla.

FRANSA, ORTA SINIFINI DAHİ EĞİTEMİYOR

Müslümanlık Batı toplumlarında ürkütücü görülmeye başladı. Âli mahkeme olarak Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın tesettür konusunda eski rahat ve hukukçu tavrını terk ettiği görülüyor. Hollanda’da her Batı Avrupa toplumu gibi kendine göre çıkmazlar var. Orada, alışveriş ve pazarlık yapılacak alanlarda küstahlığın kazanç getireceğine dair bir öğrenim vardır. Bu bazı ahvalde pazarlığı aşacak düzeye de gelebilir. Almanya’da bakanlara konan yasağı, Hollanda’daki başbakan, peşinen ve balkona çıkan kabadayı edasıyla açıkladı. Bu tip kadro ve gruplarla tartışmaya girişilmez. Alınacak tedbirlerin etkili olacak biçimde düzenlenmesi gerekir. 

Bugünkü Avrupa’nın içine girdiği kriz mazidekilere benzemiyor. Toplumlar ihtiyarladı. Emekli fonlarını karşılayacak bir genç nüfus yapısı söz konusu değil. Üretimde çeşitlilik ve icatlar devri sona ermiş değil ama büyük gerileme var. Avrupa rafine insan gücünü devamlı istihdam edemeyecek ideoloji ve dünya görüşüne sahip. Mesela Hindistan’dan ve Rusya’dan gelen bilgisayar yazılımcıları ayrımcı tavır yüzünden Batı Avrupa’da barınamıyorlar ve soluğu Kuzey Amerika’da alıyorlar. Üretimin yapısı ve gelişme imkânları bunları beslemeye müsait değil ama zihniyetin geriliği daha önemli bir gelişme engeli. 

Gelenlerin yerel kültürüne önem verilmedi ama ortaya çıkan gençlik, onların kültürünü de tam manasıyla benimsemiş değil ve bu çatışmaya sebep oluyor. Biz bunu kendi ülkemizden tanıyoruz. Toplumsal çatışma için üretimde kontrol gücünün nesillerden gelen zenginlik ve fakirlik kadar, coğrafi ve kültürel ayrıma da bağlı olduğunu hatırlamak gerekir. Bazı ahvalde bizde olduğu gibi kültürel yapı ve yabancılaşma da kitlesel çatışmayı besleyebilir. Bu çatışmanın arkasında mesela çok üstün bir Fransız kültürü veya buna intibak edemeyen Mağribi göçmenler gibi bir model düşünmeyin. Bugünün Fransa’sında proletaryayı bırakalım, orta sınıf halka dahi eskisi gibi bir kültür veremeyen eğitimin varlığı biliniyor. Mağribi Fransız entelektüellerin bir kısmı ise Fransızların çoğundan daha üstün derecede eğitimli. 

DİKKATLİ KONUŞALIM

Avrupa, kültürel kalıplara dayanan bir çatışma ortamı içerisinde. Bizim Avrupalılığımız ise uyum arayan bir tenkit döneminde benzer bir çatışma ortamına dönüşüyor. Karşımızdakilerin çok makul adamlar olduğunu sanmayın. Hatta Trump tipindeki bir Amerikan zihniyetiyle dahi mukayese edilmeyecek kadar çağdışılar. Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin partisi Liberal Parti seçimi önde bitirdi. Partinin liberalliği sözde kalsa da şu anda merkez sağ rolünü oynuyor. Eski bürokrat Günter Verheugen’in sözleri ilginç, “Hollandalı politikacıların aşırı tavırlarının ve sözlerinin iç politikadaki zaaf ve rekabetten kaynaklandığını” belirtiyor. 

Seçime katılım oranı yüksek ama Rutte’nin partisinin aldığı oy oranı çok da yüksek değil (yüzde 21.3). Uygun bir partnerle koalisyon yapmak zorunda; kuşkusuz bu ortaklardan biri, kutlanacak bir başarı kazanmış olsa da mecliste üç sandalye alan Türk partisi DENK olmayacak. Rutte’ye yakın bir parti olan Özgürlük Partisi ise aslında Rutte’nin başdüşmanı. İki cambaz bir ipte oynamaz. Nitekim kaba söylemleriyle öne geçmeye çalışan parti lideri Geert Wilders seçimden önce Rutte’ye “Seninle koalisyon yapmayacağım” demişti. Avrupalı çevrelerde Hollanda’nın Türkiye’ye ağır iktisadi yaptırımlar uygulayacağı dedikoduları dolaşıyor. Mamafih şunu belirtmek lazım: En mantıksız ve gülünç pazarlık üslubu ve blöfler de tipik Hollandalı tavrıdır. Her halükârda lütfen dikkatli konuşup, seçim üslubu dışında tavırlar sergileyelim.

ZOR DURUMDA KALANLARIN SIĞINAĞI TÜRKİYE

TARİHÇİ Kitabevi’nin çıkardığı Büyükelçi Ender Arat’ın çalışması... İsmi ‘Türklere Güvendiler-Tarih Boyunca Türk Topraklarına Sığınanlar’.  

Kapaktaki fotoğraflarından bir tanesi Akim Tamiroff, öbürü Troçki. Yanında Türkiye’nin unutmadığı hukukçu Ernst Hirsch var. Kapakta ilginç bir resim daha bulunuyor; Rusya’nın eski şarkıcısı Yevgenia Plevitskaya... Çarist ordunun işgalde Almanlara çalışan mülteci generallerinden, Yevgeny-Ludvig Karlovich Miller’i kaçırma olayında eşiyle birlikte suçlu bulunmuş ve galiba Paris’te hapishanedeyken ölmüş. Rus mültecilerin içinde geri dönenler de az değil. Türkiye’deki Alman mültecilerden de dönenler olduğu gibi Edward Zuckmayer gibi kalanlar da oldu. İnanılmayacak sayıda siyasi mülteci var. Türkiye bir iltica ülkesi ve çalkantılı siyaset yaşayan bütün ülkelerden gelip sığınanlar olmuş. Mesela İspanya... Endülüslü Araplar ve Yahudilerle başlayan göç macerası uzadı; 1936-1939 iç savaşında cumhuriyetçilere sempati duymamıza rağmen Madrid’deki büyükelçiliğimize sığınanlar içinde Franco taraftarları da vardı. Bunlardan yıllarca büyükelçilikte misafir edilen 712 kişilik bir grup sefareti her ziyaret ettiklerinde önce o devirden kalma Kavas Mustafa Topaloğlu’na sarılırlarmış. 

Türkiye, Macarların ve Polonyalıların tarihi bir sığınma noktasıdır. Küçük Karadağlılardan gelenler gibi Afganistan Kral Hanedanı’ndan ve ayandan gelenler de vardı (Mahmud Tarzi ve çocukları gibi). Irak’tan kaçan Kürtler Türkiye’ye sığındılar ve geri döndüler. Kuzey Irak’ta Türkiye sevilir. Örneğin Abhazlar gibi, Kafkasya’nın birçok bölgesinde yaşayan halkların nüfusunun iki-üç misli Türkiye’de yaşar. İranlı mülteciler Türkiye’dedir; hatta Humeyni bile Şah zamanında Bursa’da yaşamıştı. Ender Arat’ın kitabı konu için çok öğretici, malzemesi bol ve sürükleyici.

Yazının devamı...

Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi?

12 Mart 2017

İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi maalesef ona saygınlığını kaybettirecek bir ısrarın içinde. Kabiliyetsiz bir mimarın (bizim mimarların çoğu statik de bilmiyor; okul programları bunu gösteriyor) çok tartışılan ‘Martı Projesi’ her şeyden önce büyük Mimar Sinan’ın eseri, Molla Çelebi diye bildiğimiz sahilin süsü caminin önünü örtüyor. 

Çaktıkları kazıklara uyguladıkları teknik belli ki 13’üncü asırdaki Venedikli mimar ve ustaların veya 17’nci asırdaki Yeni Cami inşaatının dolgusunu hazırlayan Dalgıç Ahmed’in bilgisine ve maharetine sahip olmaktan çok uzak. Bu yüzden binaya da zarar verdikleri ortaya çıktı. Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.

TÜRKİYE’DEKİ İTALYA

AVRUPA’da her şeye rağmen iyi ilişkilerimizi sürdürdüğümüz iki ülke İtalya ve İspanya’dır. Tabii İtalyan kültürünün Türk tarihindeki rolü hiçbir Avrupa ülkesiyle mukayese edilmeyecek kadar yüklüdür. Bugünlerde dünya İtalyanları İstanbul’da... Küresel İtalyan Girişimciler Konfederasyonu (CIIM), 2004’te Roma’da kurulan ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan 65 milyon İtalyan’ı temsil eden iş insanlarının derneğidir. 

İtalya güzel bir ülke ama çocuklarını geçmişte besleyemiyordu. Birleşmeden sonraki dönemde bile 30 milyon İtalyan vatanlarını terk ederek bütün dünyaya yayıldı. Ama gittikleri her yerde bilim, sanat, ticaret hayatında yerlerini aldılar. Bazı insanlar sırf Chicago mafyası ve Al Capone’u hatırlar ama mimariden iş hayatına ortalığa çekidüzen veren İtalyanları da anmak gerekir. 

Türkiye de 19’uncu asırda yoğun bir İtalyan göçüne uğradı. İstanbul ve İzmir’in şık binalarında çalışan basit sıvacıdan mimara, müzisyenlerden ressamlara Türkiye’ye katkı sundular. 1848 İhtilali’nde Avusturya’ya karşı savaşan İtalyanlar da gelip bize sığınanlar arasındaydı. Bir ara TÜSİAD başkanlığını da yapan Sayın Aldo Kaslowski de işte böyle bir aileden geliyor. 

Bu cuma, İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesi gibi çalışan İtalyan Mutfak Akademisi bir ziyafet verdi. Pazar günü de CIIM adına bir toplantı düzenlendi ve değerlendirmeler yapıldı. Yurtdışında yaşayan 65 milyon İtalyan kolay erimiyor ve İtalya’nın kendi nüfusundan daha kalabalıklar. Bizde bir zamanlar nüfusu 100 binin üstünde ifade edilen İtalyan kolonisinden bugün sadece 3 bin kişi kalmış. Ama bu nüfus bile bizi İtalya haricinde 65 milyon İtalyan’ı barındıran dünyayla bağlamaya muvaffak oluyor. CIIM’in 12 ofisinden biri Türkiye’de ve başında da Aldo Kaslowski var.Türkiye açından bir zenginlik ve fırsattır. Değerini bilmek lazım.

8 MART’TA BİR SKANDAL: BU VURDUMDUYMAZLIĞIN SONU İYİ DEĞİL

TÜRKİYE’de çalışma hayatının her alanında kadınlar zorluklarla karşı karşıya. Bazıları aşıldı ama önemli bir kısmı halen aşılamıyor. Akademik hayatta, Türk kadınları pek çok ülkenin gıptayla bakacağı durumda. Basın hayatında Avrupa ve Amerika’daki hemcinsleri gibi zorluklar yaşıyorlar. Sanat hayatında parlak yerleri var. Bilhassa klasik musikide dirençli çalışmaları nedeniyle çok uzun yıllar öndeydiler.

Dezavantajların kendini çok daha fazla gösterdiği alanlara da bakalım. 14 yaşına kadar pamuk toplayan, mevsimlik işçilikle geçinen kız çocuğu bir yerde 19’uncu asır Avrupa’sındaki emek istismarına uğrayan kadının da ötesinde sorunlarla karşı karşıya. Kent hayatına ve ücretli emek alanına girildiğinde, erkeklerimizin geleneksel hayattaki koruyuculuğu ve sorumluluğu da kayboluyor.

Emeği istismar edilen kadının kişiliği de istismar ediliyor

İkinci çocuğuna hamile kalan kadını, kucağındaki ve karnındaki çocukla bırakıp kaçan adam mı ararsınız; 13 yaşındaki zavallı kızı gelin alıp ailece köle gibi kullananları mı; yoksa ağır şartlardaki karısını “Boşanırsan suratına kezzap atarım” diye tehdit eden sapıkları mı?

Hepsinin üstüne 8 Mart’a hiç yakışmayan bir skandala da şahit olduk bu yıl. Bilgi Üniversitesi’nin kampusunda 8 Mart’ı kutlayan genç kızların üstüne saldıran delikanlı müsveddeleri... Gazetenin haberine göre saldırganların bazılarının aynı üniversitede öğrenci oldukları ileri sürülüyor. Rektör vekili oralı olmamış. Soruşturma açılmamış. Bu vurdumduymazlık nereye gider söyleyelim. İnsanlar adaleti kendileri tecelli ettirmeye doğru yol alsın isteniyor! Çok korkunç bir gelişme. Kendimize gelelim!

TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ NEREDEN NEREYE GELDİ?

YAKIN tarihimiz üzerine otuzu aşan, kırka yanaşan araştırmalarıyla Orhan Koloğlu ne spekülasyon yaptı ne günlük politikaya hizmet etti, ne bir kör kozmopolitizm, ne de kaba bir ulusalcılık izledi. Bilinmeyen doğruları tespit edip değerlendirmeyi tercih etti. Tarihçi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı ‘Türk-Arap İlişkileri Tarihi’, Koloğlu’nun yaptığı araştırmaların son halkası. Enerjik ve çalışkan tabiatıyla kendisine daha nice uzun araştırmaları tamamlamasını temenni ediyoruz.

Koloğlu üstat, 1982 yılında Libya’da bir seminere gittiğimizde oradaydı. Türk-Arap ilişkileri hakkında bir konferansı hazırlayanlar arasındaydı. Sözü geçen alandaki bilgisinin derinliğine hayran olmuştum. Üç yıla yakın Libya’da yaşadı. Babası soyadından da anlaşılacağı gibi Anadolu’dan çıkıp Trablusgarp eyaletine yerleşen yeniçerilerden birinin soyundan geliyor. Bu yüzden Libya, bağımsızlığını kazanır kazanmaz Türkiye’de Mülkiye’de okuyan ve kaymakamlık yapan bu Türk gencini, Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak istedi.

ARAP DÜNYASINI TANIMAMIZ LAZIM

Orhan Koloğlu çalışkan bir devlet görevlisidir, Basın Yayın Genel Müdürlüğü zamanında bunu gördük; vazifeşinas bir araştırmacıdır. Mütevazıdır; sorulan soruların hepsine cevap verir. Bağnaz değildir. Ne Araplar için peşin hükümlü olanlardan ne de Arap politikasını her daim haklı ve yüce gösterenlerdendir. 

Koloğlu’nun bu kitabında 19’ncu asır ve bilhassa II. Meşrutiyet yıllarına dair yanlış bilinenlerin nasıl farklı verilerle değerlendirildiğini göreceğiz. Asıl ilginci, özellikle Cumhuriyet döneminin Arap dünyasıyla ilişkilerine bu kitaptan bakma imkânı bulmamız. Kütüphanenize katmanız gereken bir eser.

Yazının devamı...

Cezayir’i neden daha iyi tanımalıyız? 

5 Mart 2017

Geçtiğimiz hafta Cezayir’e bir konferans turu yaptım. Başkent Cezayir’in (Algir) Batı yakasındaki Oran ve Tilimsan’la doğudaki Konstantin’de konferanslar verdim. 

Cezayir, Afrika’nın en büyük devleti. Bir zamanların Fransız Afrikası denen bölümün en uzun kıyı şeridi ve çölün en büyük bölümü bu ülkede. Petrol, gaz ve fosfat var. Bu zengin madenlerin bulunduğu bütün ülkeler gibi sanayi kalemleri ülkenin ihracatında çok az yer alıyor. İran gibi mazide ve haldeki sanat ve sanayi kapasitesi yüksek olan bir ülkeden tutun da dünyanın sanayi devlerinden Rusya’da dahi durum aynı. Yeraltı zenginlikleri üretimi daraltan mekanizmalar yaratıyor.

Gelecek aydınların renkli kültüre sahip olan ülkelerindir

Burası, Fransızcanın halen en zengin, en güzel şekliyle konuşulduğu ülkelerden biri ama 20-30 yıl öncesine göre halk, Arapça’sını oldukça geliştirmiş. Bağımsızlığa kavuştukları zamana göre eğitimin bu konuda büyük ilerlemesi var. Fransa’nın kasten bastırdığı Arapça ve Arap kültürü direnişte ve dirilişte. Gençlik Fransızcayı terk ediyor, bu kaçınılmaz ama muhafaza etmeleri de arzu edilir. Bütün dünya gibi beynelmilel bir dil olarak İngilizceyi öğrenseler de öbürünü de yanında tutmaları kendi lehlerinedir. Gelecek, aydın sınıfı renkli kültüre sahip olan ülkelerindir. 

Fransızlar hem özgürlüğü öğretti hem işkence etti

Cezayir’in başkentindeki en büyük kitapçısı tamamen Fransızca yayın satıyor. Öbürleri Fransızca yanında Arapça’ya yer veriyor. Çocuk edebiyatı üzerine Arapça, Fransızca ve İngilizce kitaplar var. Arapça ve İngilizce bu yolla öğreniliyor. 

Genç Cezayirliler, milli kurtuluş savaşları ve Fransa konusunda çok hassaslar, haklılar da. Konstantin şehrinde Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve Lycée Domain gibi ünlü okullarda zamanında Cezayir’in en seçkin aydınları yetişmiş. Hepsine de mutlaka aydınlanma devrinin ve ihtilalin eşitlikçi, özgürlükçü, adaletçi fikirleri ve Fransa’nın bu konudaki katkıları öğretilmiş ama liselerinin yanıbaşındaki kışlada özgürlük savaşçılarına yönelik bitmeyen işkenceler yaşanmış ve bu savaşçıların birçoğu 1957-1958 yıllarında giyotinle idam edilmiş. 

 Çezayir’de kalan Fransızlar kimdir? 

Başkent Cezayir (Algir) Batı yakısındaki Oran ve Tilimsan ve doğudaki Konstantin’de konferanslar verdiğimi söylemiştim. Tilimsan, Cezayir’deki Endülüs kültürünü ve yaşamını temsil eden bir şehir. Onun yakınındaki Oran ise kıyıda yer alıyor ve İspanyol muasır kültürünün bir zaman çok etkili olduğu bir bölgeydi. Bugün bu izler silindi ama 16’ncı asırda İspanya orayı aldıktan sonra yakınlığı dolayısıyla koruyabildi ve Fransızlar Cezayir’i aldıktan sonra da karakteri İspanya gibi kaldı, bugün artık İspanyol çok az. 

‘Kurtuluş’tan sonra (1962) Cezayir’de Fransız nüfus da süratle azaldı. Bugün kalanlar yedi yıllık Cezayir Savaşı boyunca anavatanları Fransa’nın emellerini değil, Cezayir halkının kişiliğine ve bağımsızlığına saygı duyan Fransızlar. Gitmemiş, kalmışlar, hatta mücadeleye Cezayir yanında katılmışlar. Cezayirliler de onlarla bir kavim halinde yaşıyor.

Muhteşem Kasbah’ı tırmanmak

Kasabalarda bir düzen ve temizlik hâkim. Eski eserlere düşkünlük var. Tilimsan’da Romalıların Pomaria dediği bölgede şehir meydanındaki Ulu Cami ve Sidi Hasan Camii’nin civarı birçok Ortadoğu ülkesindekinin aksine oldukça düzenli. 

Başkentteki Barbaros Sarayı ve sahildeki Bey Sarayı gibi Garp Ocakları devrinden kalma binalara yerel sanat ve mimariyi iyi aksettirdiği için önem veriliyor. Fakat Cezayir’de üçüncü Napolyon devrinde İmparatoriçe Eugenie’in isteğiyle tasarlanan semtler, ünlü geleneksel semt Kasbah’ı bir hayli yerinden oynatmış. Yine de beledi sorunları olan iki milyonluk başkent Cezayir’in Kasbah’ı (kasaba demek) muhteşem, göz alıcı binalar ve sokaklarla dolu. Onun korunması Kuzey Afrika’nın tümü için çok önemli.

 Sahil kendini nasıl koruyacak?

Cezayir’in bir başka önemli sorunu düşen petrol fiyatları. Bu arada yollar yapılmış, fakat ülkenin büyük merkezleri arasında havayolu kullanmak şart. Güneydeki çöl mıntıkası kuzeye doğru yavaş yavaş ilerliyor. Sahil kendisini değişen dünya şartları içerisinde nasıl koruyacak, bu düşünülecek bir konu.

Cezayir’in bir küçük sorunu daha var. Son dört yüzyıllık tarihini incelerken Fransa dönemi tarihçilik açısından bir sorun yaratmıyor fakat Osmanlı dönemi için en büyük engel Türkçenin kendisi. Son zamanlarda Cezayir Milli Arşivleri’nin girişimiyle Türk arşivleriyle aralarındaki ilişkiler artmış ama asıl sorun Cezayirli tarihçi gençlerin Türkiye’de ihtisas yapmaması. 

 Kuzey Afrika’nın en güzel ortamı

Hem başkentin hem de ülkenin adı Cezayir. Cezayir (Algir) sempatik bir şehir. Konstantin’i Fransızların istilasına rağmen yedi yıl daha savunan Emir Abdülkadir’in heykeli etrafındaki sokakları gezmek, bizim TİKA’nın Nuran Kara Pilehvarian hocaya restore ettirdiği Keçova (Keçiova) Camii’nin etrafında çarşıyı dolaşmak ve oradan Kasbah’ı tırmanmak, tadına doyum olmaz bir gezi. Keçova Camii Fransız devrinde katedrale çevrilmişti. Böyle bir eseri tarihi zedelemeden, her unsuruyla restore etmek ne kadar zahmetli ve sağlam sinir gerektiren ustaca bir iş. Bütün Kuzey Afrika’nın Tunus’taki Zeytinuye Külliyesi ile birlikte en tipik, en güzel ortamı burasıdır.  

Cezayir yaz-kış gezilecek, görülecek bir ülke. Şartlar çok rahat değil, yorucu olabilir ama büyük problemlerle karşılaşılacağını zannetmiyoruz. Doğrusu başkent Cezayir ve Konstantin civarındaki muhteşem Roma kenti Tiddis’in harabelerini gezmek (ki burası Roma’nın kuzey Afrika’daki metropolü sayılır), Türkiye tarihini anlamak için de gerekli. 

İbn-i Haldun Arapça’sı öğrenmek

Tilimsan’da İbn-i Haldun’un ünlü Mukaddime’sini tasarlayıp yazdığı medresenin civarındayız. Diğer bir Endülüslü tasavvufun önderi Sidi Ebu Medyen’in çok ziyaret edilen türbesi de burada. İnşallah yakın gelecekte Tilimsan’ın kalabalık öğrenci nüfusu civardaki çölün Arapçasıyla da temas ederek İbn-i Haldun gibi bir Arapçaya sahip olacaklar. Kabil dediğimiz Berberilerin dili ise artık serbest bırakılmış. Cezayir, Fransa’dan önceki geçmişini araştırıyor. Zira Kanuni Sultan dönemiyle 1830 arası tam üç yüz yıl ediyor. Bu üç yüz yılda Cezayir, bugünkünün aksine çok denizci bir devletti. Ülkenin askeri kuvveti buydu ve açıkçası Kanuni Sultan Süleyman döneminden sonra oldukça bağımsız, imtiyazlı bir beylikti. 

Fransa’dan gelen yeni bir moda var. Osmanlı kolonyalist döneminden bahseden tarihçiler ortaya çıktı. Maalesef ülke içindeki kaynaklara ve geçmişin bilgilerine dikkat etmeyen bir tarihçilik yanlış yorum yapıyor. Cezayir’in milli arşivleri düzgün. Halkı Türklere yakın. Bürokrasinin, ilk kurtuluş zamanlarındaki kırgınlığı yavaş yavaş geçiyor. Cezayir bürokrasisi içinde etkili olduğunu gördüğüm büyükelçimiz Mehmet Poroy bu ülkeyi iyi tanıyan bir diplomat, eşi müze doçenti Ayşegül Hanım da öyle; doğrusu konferans verdiğim üç eyerde de bölgeyi tanımadaki becerilerini gördüm. 

İtalya ve İspanya’ya bakmak lazım

Topkapı surlarındaki düğün salonu konuşuluyor.  Büyük metropolün tepesindeki sayısız kurulun bu şehre yaraşır bir biçimde çalışmadıkları açık. Biraz Roma’daki ve İspanya şehirlerindeki kurulların çalışmalarına bakmak lazım.

İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu 12 Mayıs 2016’da verdiği kararla Topkapı Surları’nın üzerine portatif çatılı, her ne kadar surlara çakılmıyorsa da onlara istinad eden bir düğün salonu için izin verdi. Müracaatı yapan Fatih Belediyesi ama izni veren 2 Numaralı Koruma Kurulu. 

Koruma kurulları maalesef İstanbul için dikkati çekecek derecede yanlış kararlar alan, söylentilere neden olan kuruluşlar haline dönüştü. Yetkili uzmanların ve akademisyenlerin yer aldığı bu kurulların büyük şehrin kıymetli arazileri üzerinde yapı faaliyetinde bulunacaklara kanunları hatırlatıcı ve koruyucu kuruluşlar olarak yön veremediği açık. 

Bu düğün salonu gibi tasarrufun kendilerince gerekçeleri olabilir; yaz sıcağında, açık alanda organizasyon yapmak isteyen insanlara imkân vermek gibi. Tabii şehirde yeşil alan ve açık hava bırakmayanların yüzünden çaresiz kalan halk bunu ister, belediye de ne yapacağını şaşırır. Koruma kurullarının bu gibi istekleri değil, surları, İstanbul’un görünümünü ve profilini gözetmeleri gerekir. Büyük metropolün tepesindeki sayısız kurulun bu şehre yaraşır bir biçimde çalışmadıkları açık. Biraz Roma’daki ve İspanya şehirlerindeki kurulların çalışmalarına bakmak lazım. Onların çalışmalarından ara sıra okuyucularımızı sıkmayacak örnekler vereceğiz.

Yazının devamı...

Türkiye’nin sembolüydü

26 Şubat 2017

İSTANBUL 19’uncu yüzyılda uluslararası su yollarının kavşak noktası haline geldi. Her şeyden önce Süveyş Kanalı kuzeydoğu Atlantik’teki ağır trafiğin bir kısmını bu bölgeye çekmişti. Bundan başka Rusya ve Tuna havzasının Akdeniz trafiğine girişi de bir etki yaratıyordu. Emin bir liman olan İstanbul, gemilerin sadece Haliç ve havzasına demir atıp karayla sadece sandal ve alamana yük kayıklarıyla ilgi kurduğu bir yer olmaktan çıktı. Yolcu gemileri artık Galata rıhtımına yanaşıyordu. Bu dönemde Cumhuriyet, yolcu trafiğinin artmasının gerektirdiği ilk eseri de ortaya koydu. Şehre yakışan bir yolcu salonu, mimar Rebii Gorbon’un projesine göre yapıldı. 

MEMLEKETİNİZE HOŞ GELDİNİZ

Yapılır yapılmaz da bu yolcu salonu, İstanbul hayatının ve tarihinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Gümrük buradaydı, polis buradaydı. Yolcu salonuyla beraber Karaköy derhal ilginç restoranlar ve dükkânlarla doldu. Dünyanın dört tarafından insanlar buraya akmaya başladı.

Mesela 1940’larda hanedanın üyelerinin girişi yasak olduğu halde Mısır veliaht prensinin eşi Neslişah Sultan şehre bu salondan girdiğinde spontane bir manzara doğdu. Kendisini selamlayanlar, “Memleketinize hoş geldiniz” diyenlerin yanında bir köşede homurdananlar da vardı ama Türkiye’nin tecrübeli ve olgun bir memleket olduğunun fotoğrafı da adeta bu salonla aynileşti.

Gorbon’un yolcu salonundan gelen geçenleri resmetsek adeta New York’un Ellis Adası’nı aratmaz. İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’dan gelen mülteciler, Ortadoğu ülkelerinden gelen devlet büyükleri burayı İstanbul’un en canlı tarih alanlarından biri haline getirdi.

TEHLİKELİ İŞLER BURADA CEREYAN EDERDİ

İstanbul’un her zaman olduğu gibi Türkiye’nin üretim merkezi olduğu malum. Zengin bir ülke değildik ama olabilecek gösterişli tüketim buradan geçiyordu. Ağırlıklarını takarak yurtdışına veya başka limanlara giden şık hanımlar, yurtdışından bavullarıyla gelenler hepsi bu salondan geçmiştir.

Karaköy Yolcu Salonu aynı zamanda ‘tehlikeli’ işlerin cereyan ettiği yerdi. O vaktin paparazzileri hangi beyefendinin eşini kiminle aldatarak Avrupa’ya seyahat ettiğini burada gözlerlerdi. Doğrusu Türk cemiyetinin hayat tarzının, hayat ve ahlak anlayışının zamanın rüzgârıyla ne kadar aşındığı bu salonda görülürdü. Hoş, gazetelerden evvel, vapurdaki diğer yolcular kulaktan kulağa gördüklerini anlatırdı. 

Devirler değişti; havayolu gemi yolculuğunun yerini tuttu. Gemiler ön planda, bavulcu Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği yolcularının kullandığı araç oldu. Karaköy Yolcu Salonu da tekrar bu manzaraların rastlandığı bir mekâna döndü. Salonun etrafı bu turistlerin seyahat öncesi uğradıkları lokantalarla son alışverişlerin yapıldığı dükkânlarla doldu.

UYUM SAĞLAYARAK HAYATINA DEVAM EDEBİLİRDİ

Derken Galataport Projesi ortaya çıktı. Ne olursa olsun; 1940’ın başlarında ünlü mimar Rebii Gorbon’un yaptığı bina korunmalıydı. Değişen liman fonksiyonlarına aykırı hiçbir konumu yok, uyum sağlayarak hayatına devam ederdi. Ama başka örnekler gibi onu da kolayca yıktılar. Yıkanların bu binadan daha evvel yıkılan güzel görünümlü binaların adeta intikamını aldığını söyleyebiliriz. İstanbul’a eskinin yerine hoyratça yeni bina diken her mimarın bu manzaradan ibret alması lazım.

Eskiden bu halkı küçümseyerek iş yapanların ‘halka yabancılaşmış bürokratlar ve sözde aydınlar’ olduğu tekrarlanır dururdu. Şimdi o işi yapanlar artık halkın içinden geldiklerini söyleyenler... Üstelik yöntemleri de çok vurdumduymaz. 

Galataport Projesi bir büyük tırmık, etrafı hızla ayıklayacağa benziyor. Sakın “Kıyılar açılıyor” diye sevinmeyin, yerine neler yapılacağına bakın. Nusretiye Camii’nin yanındaki yeni sözde müze binası ve Denizcilik Bankası’nın yeri için yapılan planlardan kimsenin haberi yok. Bu gibi yıkım ve yapımların hemşerilere de ilan edilmesi ve tartışılması gerekmez mi?

BU YOLLA DOLMABAHÇE'YE BİLE YIKIM KARARI VERİLİR

UYARLAYARAK kullanan zihniyetin yerini kolayca yıkanlar aldıkça kimsenin kalıcı bir eseri ortada görünmez. Zamanında bu memleket idaresi Mimar Sinan mescitlerini bile “Yol yapacağım” diye yıkmakta tereddüt göstermemiştir. “Efendim, bina tehlike arz ediyor, mail-i inhidam (çökmeye meyilli)” sözü bu şehrin her binasına uygulanabilir. Arkadaki otelleri, gökdelenleri ve stadyumu görmeden Dolmabahçe Sarayı için de aynı raporu verebilirsiniz. Karaköy Yolcu Salonu’nun ne kadar güzel bir eser olduğu tartışılır. Yalnız o sıradaki daha çirkin eserler ve Fındıklı’nın diğer gökdelen gecekonduları ortada durdukça insanlar artık eskiyi arar oldular. Bu eser tescilli yapı; gerçi gudubet İstanbul Belediye Sarayı da tescillidir. Yine de bazı yapıları çok abartmadan yeniden kullanmanın yolu araştırılmalıydı.

NUTUK NEDEN ÇOK OKUNUYOR?

Mustafa Kemal Atatürk’ün eseri Nutuk bugünlerde çok okunuyor ve talep ediliyor. Böyle bir olaya acaba ne denir? Evvela düşününüz. Demek ki bazıları “Acaba” diye sorsalar da çoğu gülünç karalamaların bu toplumda geçerli olamadığı görülüyor.

ULU Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta Kurtuluş Savaşı’nı Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’da başlatıyor. Eserin hemen girişinde tarif ettiği Türkiye’nin durumu vahim; ülkemizin bütün kıyı bölgeleri, verimli ovalar işgal altında, ulusal varlığımız İç Anadolu’ya kapatılmış vaziyette. Atatürk bu durumu ve büyük mücadelesini Nutuk’ta kurmaylıktan yetişen 19-20’nci yüzyıl mareşallerinde rastlanan açık ve etkili muhteşem bir dille gelecek nesillere anlatmaktadır.

Bütün bunlara rağmen doğrusu Nutuk’un yeniden çok okunuyor olması, listelere girmesi benim için büyük bir sürpriz oldu. Nutuk liseden mezun olurken bile hediye edilen kitaptı. Galiba birçok okulda talebelere dağıtılırdı. Bazı kurumlar çalışanlarına hediye ederdi. Bununla beraber onun evlerde kütüphanelerin rafında kaldığını, çok azının okunduğunu söyleyebiliriz. Şimdi okunuyor ve talep ediliyor. Bazı çokbilmişlerin Atatürk’ün kültü(!) üzerinde bilüzum yazdıklarını ve sözde analizler yaptıklarını biliyoruz. Böyle bir olaya acaba ne denir? Evvela düşününüz. Demek ki bazıları “Acaba” diye sorsalar da çoğu gülünç karalamaların bu toplumda geçerli olamadığı görülüyor. 

Yazının devamı...

Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı

19 Şubat 2017

KUYU, sevimli bir kangal yavrusu. Zaten kangallar öyledir. Hırçınlıkları ve saldırganlıkları kadar savunma güçleri de etkilidir ve çok sadık hayvanlardır. Anayurdu Sivas’ın Kangal’ıdır. Önüne gelenin kangal yavrularını daha emzirme dönemi olan üç ay bitmeden analarından alıp, olur olmaz sıcak iklimlere götürmeleri tam bilgisiz bir zıpırlık.

Hele bazı köpekseverler(!), köpekleri yavruyken alıp üç-dört ay sonra da bulundukları tatil bölgesinde sokağa atıp gidiyor. Nedense “Ben bununla uğraşamam” diyorlar. Köpek bakmanın zorluğu bu insanların aklına üç-dört ay sonra geliyor. İstanbul civarında, bilhassa Mahmut Şevket Paşa gibi ormanlık alanlar, bu şekilde terk edilen köpeklerle dolu. Dahası, köpekler sokağa intibak etmekte son derece başarısız hayvanlar.

Tatil beldelerinde terk edilen bu zavallı hayvanların durumuna baktığımızda bizde bazı kentli ve varlıklı zümrelerin hayvan düşman olduğunu görüyoruz. Hayvan düşmanı olmak için bir köpeği tekmelemek veya kovalamak şart değil, bazısı da severek sokağa atıyor.

DAHA ANLAYIŞLI OLUYORUZ

Bu hafta Beykoz’daki 60 metrelik bir sondaj çukuruna düşen yavru kangal kurtarıldı. Zavallıcık 13 gündür çukurun altındaymış. Kurtarılması mutluluk verici. Her kesimden, her semtten insanlar oraya koştu. Mahalli itfaiye kadar civardan da gelenler oldu. Fedakârca uğraşmaları yanında teknolojiyi de iyi kullandılar ve yavruyu kurtardılar.

Hayvan sevgisi bir zamandır artıyor ve hayvanları besleyenler, sokak hayvanlarına dikkat edenler, bu gibi kurtarma eylemlerini gerçekleştirenler kalabalıklaşıyor. Şehirlerdeki sahipsiz köpeklere gösterilen kötü muameleyi silen yeni bir görünüm bu.

Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvana karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor. Bunlar sevindirici olaylar.

CAMİLERE KUŞ EVLERİ YAPAN BİR TOPLUMDUK

ESKİ toplumda, sokakları dolduran sahipsiz ve aç köpek sürüleriyle bilhassa kuduz tehlikesi nedeniyle çok şiddetli ve gaddarca mücadele edildiği olmuştur ama hayvana şefkat gösteren bir tutumumuz da vardı.

Camilerdeki kuş evleri, hatta yakın zamanda Bayezid Camii’nde bilgisiz bir restoratörün içini doldurduğu, kuşların su içmesi için yapılan oyuklar, hayvan yemi için vakfedilen paralar da bu tutumun güzel örnekleri... Geleneksel davranışlar değişiyor; yerini yeni muzır davranışlara terk ediyor. Hayvan haklarına saygı, bir insanlık görevi ve dini vecibe olmasının ötesinde, kirlenen dünyamızı ve yıkılan çevre düzenimizi korumak için vazgeçilmez bir toplum tavrı olmalıdır.

VATANINI TEKRAR GÖRDÜĞÜ İÇİN ŞÜKRAN DOLUYDU

2. Abdülhamid’in ve Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Zeki ve çalışkan bir hanedan üyesiydi. 

GEÇEN hafta kaybettiğimiz 2. Abdülhamid’in torunu Bülent Osman’ı ben Türkiye’de tanıdım. Ülkemizin değerlerine sahipti; onlara karşı saygılıydı. 2. Abdülhamid’in kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın torunudur. Babası Sultanzade Cahid Bey, annesi ise Levrens Hanım’dır.

Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Bununla beraber yetiştiği yıllarda annesinin ve kendisinin Türkiye’ye girmesi yasaktı. Osmanlı ailesinin bütün fertleri gibi o da gençlik yıllarında sıkıntı çekmişti. Fakat Gazi Osman Paşa’nın torunu olduğunu hiç unutmadı.

Çalışkanlık ve zekâsı sayesinde hanedan üyeleri içinde finansal açıdan en iyi noktalara ulaşanlardan oldu. Cömertti, dost canlısıydı, vatanını tekrar görüp yaşayabildiği için şükran doluydu.

Türkçesi dışarıda, bilhassa Fransa’da büyüyen gençlerimiz gibi aksanlıydı ama yeterliydi. Fransızcası ise mükemmeldi. Michelin lastiklerinin Uzak Asya Genel Müdürü’ydü. Galiba Hindiçin Savaşı’nda da göze çarpan bir yararlık gösterdiği için Fransız devleti ona nişan vermişti.

Eşi Jeanine de kendisi de Türkiye’de oturmaya dikkat gösterdiler. Türk vatandaşlığını da aldı. Salı günü Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi. Fransa’da aldığı nişanların gereği kendisine tertiplenecek bir askeri töreni değil, dedelerinin yaptırdığı ve Gazi Osman Paşa’nın yattığı Fatih Camii’ndeki cenaze törenini tercih etmiştir.

Fotoğraf: Bülent ÖZALP

BU OLMADI SAYIN BAŞKANIM!

Kabataş’taki ‘Martı’ projesinde denize doğru uzatılan ve kazıklar üstüne inşa edilen transfer istasyonu, ‘tarihi yarımada’nın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor.

BÜYÜKŞEHİR Belediye Başkanımız Kadir Bey gayretli ve mütevazı bir kişiliktir. Şahsen Topkapı Sarayı Müzesi’ni yönettiğim yıllarda, bağlı olduğumuz Kültür Bakanlığı’ndan görmediğimiz ianeyi, desteği onun sayesinde belediyeden gördük.

Küçümsenmeyecek hizmetleri var. Mesela uzak semtlerin ulaşım problemini çözen metro hatları gibi. Gülhane Parkı’nı cavalacoz bir yer olmaktan çıkardı. Hiç şüphesiz bu şehirde olan birtakım münasebetsiz yapılar ona mal edilemez. Fakat Haliç Köprüsü’nün biçimsizliği ve bilhassa Kabataş’taki martılı proje için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hele denize doğru uzattıkları ve kazıklar çakarak üstüne inşa ettikleri transfer istasyonu; Dolmabahçe sahili, saraylar ve önünde muhteşem bir manzara halinde yatan Topkapı’yı, yarımadanın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor. Sarayın yapılışına ve konumuna aykırı bir işlem. Maalesef başka müteşebbis(!) kafadarlar da Dolmabahçe Sarayı’nın önüne Savarona için girdili çıktılı kazıklı iskele çakmak gibi bir işgüzarlığa soyundu. Bu iki olay bütün yapılan olumlu işleri de silecek bir anı olarak kalır. Derhal durdurulması gerekir, İstanbul’un siluetini altüst etmesi bir yana bu projenin ulaşım için yararlı olamayacağını uzmanlar da defaatle söylüyor.

Yazının devamı...

Doğu’nun iki büyük hükümdarı

12 Şubat 2017

TÜRKİSTAN hâkimi Emir Timur, 1405 yılının 18 Şubat’ında Çin Seferi’ne hazırlanmaktayken öldü. 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra esir ettiği Bayezid Han’ın hemen arkasından ölmüş sayılır.

Timur cihangirdi; İslam’ı yaymayı amaçlıyordu. Türk soyundandır ama eşinin Moğol prensesi olduğunu ileri sürerdi ki doğruydu. Cengiz Han soyunun devamı olduğunu ısrarla belirtmiş, bu yüzden de kendini emir ve küregen (gürgan) damat unvanlarıyla anmıştır.

Timur, 35 yıllık hanlığı süresinde çok geniş fetihlerde bulundu. Hiçbirisi Haçlılar dünyasına karşı değildi. Rusya içlerine kadar sokulan Altınorda Hanlığı’nı yenerek, bu büyük Müslüman devlete ciddi bir darbe vurdu. Osmanlı Devleti’nin de Avrupa içlerine ilerlemesini adeta durdurdu. Yine de Osmanlılar, Ankara yenilgisinden sonra gelen 12 yıllık fetret döneminde Rumeli hâkimiyeti sayesinde toparlanabildiler.

TÜRK VATANINA HEDİYESİ İZMİR’İN FETHİ

Emir Timur’un Türk vatanına tek hediyesi, Hıristiyanlardan aldığı tek yer olan İzmir’dir. Ama o Türk tarihi için farklı açılardan daha önemlidir. Örneğin askerî stratejisi dâhiyaneydi. İlmi araştırmaları da teşvik etmiştir. Torunlarından Uluğ Bey, Semerkand’da kurdurduğu rasathaneyle İslam dünyasındaki ilimlerin son temsilcisi haline gelmiştir.

Timur’un kurduğu devlet teşkilatı mükemmeldi ama Osmanlı İmparatorluğu’na göre bir zaafı vardı: kabilelerin federasyonu olmaktan kurtulamaması. Bu şekilde devletinin devam etme ihtimali yoktu, nitekim öyle de oldu. Bugün Özbekistan tarihçileri Emir Timur’un Osmanlı’yı ve Altınorda’yı (Toktamış Han’ı) yenerek Avrupa’nın talihini değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Timur’un asıl yönü Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı mimaride birleştirmesidir. Hatta daha fazlasını da yaptı: Fars kültürünü yarattı.

TÜRK VE FARS KÜLTÜRÜNÜ BİRLEŞTİREN BABÜR

Bir başka şubat gününde, 1483’ün 14 Şubat’ında Babür, Fergana’da doğdu. Maceralı ve mücadeleci hayatının en karanlık ve yenik safhasında Hindistan’a girmeyi akıl etti ve bu dâhiyane strateji ile 16’ncı asrın en büyük imparatorluklarından birini kurdu. Az şey değil, Hindistan’daki Babürlü hâkimiyeti hiç şüphesiz ki çağdaş dünyayı şekillendiren bir gelişmedir.

Bu büyük gelişmeyi sağlayan hükümdarın kim olduğuna bir göz atalım. Babür, Türkçe, Farsça ve Moğolca bilirdi. Etnik olarak Moğollarla bir irtibatı olmamasına rağmen, Cengiz Han soyundan gelme iddiacılığı bu imparatorluğun ‘Mughal’ diye anılmasına neden olmaktadır. Babür’ün tıpkı büyük atası Timur gibi Türk ve Fars kültürünü birleştiren bir faaliyetin başında olduğu açık. ‘Vekâ-yi Babür’ diye bilinen biyografisi, bir devlet adamının kaleme aldığı siyasal anlatının dünya edebiyatındaki en parlak örnekleri arasında sayılır.

Babür’ün yarattığı kültürel gelenek de çok ilginçtir. İslam ile Hind’deki dini akımların birleşme çabası Babürlüler devrinde başlamıştır. İran, Turan, Hindistan orada bir araya gelmiştir. Torunu Ekber’in mimari sanatlar, edebiyat ve din üzerindeki bilgisi muhteşemdi ve işin tuhafı Ekber (1542-1605) okuma yazma bilmezdi.

HİNDİSTAN AĞIR BEDEL ÖDEDİ

Babür 1530’da genç yaşta öldü. O devirde Timurlu soyu, Afganistan’ı dünyasının incisi haline getirmişti. Herat hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın edebiyat geleneği dönemindeki Ali Şir Nevai gibi şairler, Behzat gibi minyatürcüler ve edebiyat meclisleri, Osmanlı edebiyatı dahil tüm Doğu’da bir geleneğin başlangıcıdır. Bugün bu dünya fakirliğin, terörün ve yabancı orduların işgali altında inliyor.

Hindistan ise gittikçe zenginleşen, ilimlerin geliştiği, ülkenin teknokrat ve aydınlarının dünyanın her tarafını ele geçirdiği bir kıta. Ama bu ülke de eski eserlere ve kültürel mirasa dikkat kesilmemenin bedelini çok ağır ödedi. En çok da Babür İmparatorluğu’na ait eserler üzerinden.

KANAYAN YARA ESKİ ESER KAÇAKÇILIĞI

Doğulular hep tarihi eserleri tahrip etmekle suçlanır. Ama mesele tarihi eserlerse Batılılar önce kendine baksın. Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıkları tarihte ciddi yaralar açıyor. 

BUGÜNE kadar Batı dünyası Doğuluların eski eserleri tahrip ettiğini, gündelik hayat gereçleri olarak kullandığını ve sattığını söyler. Doğrudur ama olaylar o kadar da basit değil. Piramitleri ve eski Mısır’ın zenginliklerini, mumyaları alıp, Londra akşamlarında teşhir edip parçalayarak para kazanmaya çalışanlar fakir fellahlar değildir.

Balık baştan kokar; zamanında Hindistan’da İngiliz vali yönetimi Tac Mahal’in mermer plakalarını bile satmaya kalktı. Ancak Londra piyasasında para etmeyince vazgeçmişlerdi. Mısır’daki yağma hiç şüphesiz ki İngiliz işgal yönetiminden işportacılara kadar yayıldı. Bugün dahi Tahrir Meydanı olaylarında Avustralyalıların utanmazca Kahire Müzesi’ni soydurdukları açığa çıktı. 300 parça eser neyse ki geri getirilebildi.

DANİMARKA’YA DİKKAT

Başka örnekler de var. Irak işgalinde Mezopotamya arkeolojisi ve dilleri alanındaki çalışmalarıyla övünen ABD ordusunun eski eserler konusunda hiçbir ciddi tedbir ve örgütlenmeye sahip olmadığı anlaşıldı. Irak tarihinin en değerli eserleri Batı’da el altından satıldı.

Danimarka bu açıdan çok dikkat çeken bir ülke. Mardin Artuklu eserlerinden çaldıkları yanında (meşhur Artuklu maden işçiliği olan, Cizre Ulu Cami’nin kapı tokmağı bunlardan sadece biri) Palmira kentinden IŞİD’in söküp pazarladığı birtakım parçalar Danimarka ve İsviçre’de ele geçirildi. İslami terör, bağnazlıktan dolayı orayı yağmalamıyor; utanmaz Batılı ortaklarıyla işbirliği halinde soyuyor.

ABD’deki Metropolitan Müzesi dürüst bir kuruluş değildir, lakin ABD’de hırsızlık eserleri almayan Smithsonian gibi kuruluşlar da var. Mesela Yunanistan’daki Benaki Müzesi ilginç bir kurum. 18’nci yüzyıla ait bir Edirne mihrabını dünyanın dört bucağından çeşitli yollarla ele geçirerek müzede bir araya getirdi. Bu gibi nadir iyi örnekler, Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıklarını açıkça ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

Bu saatten sonra haç ve hilal gerilimi çok şeye mal olur!

5 Şubat 2017

GÖÇ tarihi demek, insanlık tarihi demektir. Mahlukat içinde en çok göç eden, muhtelif yerlerdeki geniş kıtaları aşan sadece insandır. İntibak gücümüz de yüksektir. Siyasi göçler önlenemiyor, Suriye tek örnek değil. Bazı ülkeler etnik haritalarını bu yolla değiştirmek istiyor. Ne var ki Birleşmiş Milletler’in göç haritaları ve kontrolleri etkisiz çünkü BM borusunu ancak küçük devletlere karşı öttürebiliyor. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı, Avrupa’nın uyguladığı politikalar, şimdi de Trump’un yapmak istediklerine kimsenin söz ettiği yok. Tahmin ederim ki son örnekte, Avrupa Birliği’nin sesi Trump’a karşı da yeterince yüksek çıkmayacak. ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ hesabı...

ABD BU MOTİFLE KURULMADI

Oysa Birleşik Devletler, dinleri ve dilleri yüzünden yerinden olan insanların kurduğu bir ülkeydi. Bugün Trump ülkeye kimlerin giremeyeceğine dair bir liste yayınladı. Bir de ilave ediyor: “Bu ülkelerden gelenler ancak Hıristiyan ise içeri alınacak.” Anlayacağınız, Suriyeli göçmenin ‘Pater Noster’ duasını ağlamaklı sesle ezberden okuması istenen ve tertiplenen bir manzara bu ama bir yandan da Birleşik Devletler’in tarihinde de görülmemiş bir herze. Çünkü ABD bu motifle kurulmadı.  

Şimdi bir bakalım. Amerika’nın hem kuzeyi, hem güneyi göçlerle örülmüştür. Kuzeye gelenler, Siyuları, Apaçileri ve Çayanları yok edip arazilerine yerleşerek işe giriştiler. Güneydeki İspanyollar ise İnka, Maya, Aztek imparatorluklarının birçok yönleriyle o çağdaki Avrupa’dan daha öne geçmiş uygarlıklarını ve haklarını yok ettiler. Amazonlarda yerlilerin yaşam alanı hâlâ tahrip ediliyor.

Bugünkü İtalya 19’uncu asırda kurulduktan Mussolini iktidara gelene dek 30 milyon evladını Amerikalara yolladı. Aynı şeyi bütün Avrupa ülkeleri için söylemek mümkün. Halen dünyadaki İrlandalıların en kalabalık kesimi ABD’de yaşıyor. Bütün Rusya’nın, Doğu Avrupa’nın Yahudiliği oraya ABD’ye akmıştır. Amerika, Yahudilerin altın ülkesiydi; yaratıcılıklarını orada ortaya koydular. Herkes oraya eksileri ve artılarıyla göç etti. 

Dahası var. Örneğin Türkiye gibi bazı ülkeler, onlarca sene okuttuğu insanları bir hayrını görmeden Amerika’ya yolladı. Özellikle İran Devrimi’nden sonra bir anda İran’ın milyonlarca münevveri ve zenginlikleri de oraya yöneldi. Bunu anlayan Amerikalı çoktur ama Trump’çıların çığlıklarından belli olan ki anlamaya niyet etmeyen de çok. Şöyle bakmalı, 1930’ların başında da bir sürü insan Almanya’nın ne olacağını anlamıyordu.

Yalnız şunu da not etmeli. Amerika göçlerle oluştu ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın dışarı atmak istediği ve birçok ülkenin almadığı Yahudi nüfusundan, ABD’ye başvuranların çoğu da geri çevrilmiştir. Ülke, o zamanki kotasının çok altında göçmen kabul ederek, bir anlamda Avrupa’daki politikayı tasdik ettiğini göstermişti. O yıllar, ülkenin göç tarihinde ayıplı bir sayfa addediliyor.

ABD TÜM SURİYELİ GÖÇMENLERİ BİLE ALABİLİR Mİ?

Halbuki ABD’ninki koca bir göç tarihidir. Afrika kıtası geçmişte üç asır boyu, haydutların örgütlediği zenci ticareti sonucu büyük bir göç dalgası yarattı. Doğu Avrupa Yahudiliği Avrupa’yı oluşturdu. İskandinavya ve Almanya’nın seçkinleri Anglosaksonlar ile birlikte bildiğimiz Protestan beyaz Anglosakson ABD kültürünü yarattı. Bu göç dalgaları sonucunda Amerika kendi sınırına ulaştı mı? Amerika gerçekten fakirleşti mi? Göçmen alamayacak durumda bir ülke haline mi geldi? 

Noam Chomsky gibi münevverlere bakarsak, Birleşik Devletler’in daha işlenmeyen o kadar çok arazisi ve o kadar çok imkânı var ki, bu potansiyel için zaten insan alması gerekiyor. Chomsky, “Mesela tüm Suriyeleri süründürmektense Amerika’ya yerleştirebiliriz” diyor. Yani böyle bir ülkede göçün kontrolü, biraz utanmazca bir talep olmanın ötesinde, ülkenin asıl işlevini yitirtecek bir işlem haline gelir. 

ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat işi abartmayalım; iktisadi krizler kapıyı çalınca kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz. 

İzliyoruz. Trump, New York Bölge Yargıcı Ann Donnelly’nin yasak kararnamesini reddetmesiyle ilk darbeyi yedi ama Amerikan halkı Trump’a mı hukukçularına mı dur diyecek, göreceğiz. Bir şeyler değişiyor gibi. Yeryüzü tarihinin bu saatinden sonra Haç ve Hilal gerilimi çok şeye mal olur!

YAKINDA TÜRKİYE’DEN DE GÖÇLER OLABİLİR

GÖÇÜN hızı değişmedi. Aslında nedenleri de değişmedi. Kaynakları gittikçe kirlenen ve kurumaya başlayan dünyamız insanları yerinde tutamıyor. Tarihteki göç efsanesi geçerli değil ama bugün artık Orta Asya’da göllerin kurumaya başladığı bir gerçek. Yakın gelecekte Türkiye’den de göçler olabilir. Konya Ovası’nda su sorunu başladı. Uzun yıllar büyük bir enflasyon pahasına gerçekleştirdiğimiz barajların birikimi Urfa ovasında hoyratça kullanılıyor ve toprakta tuzlanmaya sebep oluyor. Bu durum ileride göçlere yol açabilir.

75 YIL ÖNCE İNALCIK HOCA...

GEÇEN yıl kaybettiğimiz Halil İnalcık Hoca yaşasaydı bu sene doktorasının 75’inci yılını kutlayacaktık. Bir bilginin doktor unvanını alışının 50 ve 75’inci yıldönümleri onun bilim dünyasıyla evliliği kadar önemli bir olaydır. Avrupa üniversiteleri bunu hep kutlar. O bilginin şerefine müşterek ilmi yayınlar çıkarıp armağan ederler. 

Halil Hoca, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 75 yıl evvel kendisine Balkanlar çapında tarihçi şöhreti kazandıran tezinde (‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’) 19’uncu yüzyıldaki milli Bulgar isyanlarını toprak meselesine bağlayarak izah etmişti. Genç tarih bilgininin bu isabetli görüşü, sonraki araştırmaları için de bir başlangıç teşkil etti. 

Geçen sene kaybettiğimiz İnalcık’ın 75’inci doktora yıldönümü şerefine, ilgili makaleleri ‘Osmanlı ve Avrupa’ (Kronik Kitap) başlığı altında ilk defa bir araya getirildi. Avrupa tarih ve toplumundaki Osmanlı Türkiye’sinin yerinin tartışıldığı bu kitap hiç şüphesiz ki bazı önemli noktalara dikkati çekiyor. “15’inci ve 16’ncı yüzyıllar Avrupa’sı, zamanın büyük politik-ekonomik gücü Osmanlı’yı hesaba katmadan anlaşılamaz” diyen İnalcık Hoca kitabında Osmanlı’nın modern Avrupa’yı şekillendirmedeki etkileriyle birlikte Batı tarihindeki yeri, Doğu Avrupa hâkimiyeti için Rusya ile mücadelesi ve Kırım Hanlığı’nın durumu gibi ana meseleleri ele alıyor. 

Yazının devamı...