"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Artık herkes onun yolunda

20 Ocak 2019

İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

DİRENİŞİN ADI

Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

TARİH HAKLI ÇIKARDI

Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

Yazının devamı...

Türk'ün ağır yükü

13 Ocak 2019

BASINDAKİ makaleleri okumaya başladığım zaman dehşet içinde kaldım. Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Şunu hemen peşinen söyleyeyim: Rumeli’den son gelen muhacirler kendileri de gelmedi. Mücrim ve kıt akıllı Todor Jivkov ekibinin aklınca Bulgarlaştırma kampanyasından sonra 1989’da sınır kapımızın önüne konuluverdiler. Sayıları 350 bindi. O günlerde de birtakım densizler konuşuyordu, “Bu gelenleri ne yapacağız? İçleri ajan dolu” diye. Rumeli Türkiye’si nedir, Osmanlı İmparatorluğu nerede kuruldu? O boş toprakların nüfusunu dolduran Orta Anadolu sürgünleri ne? Anlat ki anlayan çıkarsa...

KURTULAMAZSIN

Türklerin üzerinde büyük bir tarihi yük vardır. Üstelik bunu yurtdışında yaşayanlar daha iyi bilirler, her köşede bihaber Türk’ün olur olmaz adamlar tarafından sorguya çekilmesi şeklinde de tezahür eder. Hiç de milliyetçilikle alakası olmayan bazı arkadaşlarımız ABD’ye göçtükten 40 yıl sonra beni konferanslara çağırmaya başladılar. Hiçbirine gidemedim. “Şu şu eserleri bastırıp okuyun” dedim. Okudular mı okumadılar mı bilmiyorum. Geçen sene Chicago ve Los Angeles’taki konferans turunda gördüm ki ABD’ye göçmekle ve Amerikalılığı benimsemekle bu Türklüğün yükünden kurtulamıyorsun.

‘AHMAK’ DERLER

Anadolu’da, öteden beri gelen göçmenlerle rekabet, istenmeyen misafir havası vardır ama şunu da söyleyelim, bizim buralardan Yunanistan’a göç edenlere göre ister Anadolu Rum’u, ister İstanbul Rum’u ve tabii Karamanlı Hıristiyan Türkler (Karaman Rumları) kadar sıkıntı çekmedikleri de bir gerçektir. Şimdi yeniden bu “muhacir” lafı piyasaya çıktı. Hiç kimsenin Avusturya’da Südet Almanlarına veya Hırvatistan’dan gelip yerleşen etnik Avusturya Almanlarına dil uzattığını görmedim. Böylesine herkes “ahmak” diye bakar. Ama burada zaman zaman ya kahve konuşmalarında ve de şimdi olduğu gibi basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı. Mühim değil. Ayrım galiba kayboldu zannedilen etnik duygulardan ileri geliyor.

YÜZ GÜLDÜRDÜLER

Yazının devamı...

Granada’nın düşüşü-1492

6 Ocak 2019

Elhamra’nın bulunduğu kale ve etrafındaki yeşil alan bugün bile Alanya Kalesi’ni, batıda deniz tarafından seyredermişçesine bir benzerlik hissi verir. İslam medeniyetinin yayıldığı ilk asırlarda (yani miladi 10.-12. yüzyıl arasında) Müslüman coğrafyanın her tarafındaki eserler birbirine benzer. Bu bir tesadüf değildir. Askeri ihtiyaçlar, coğrafyanın savunma ve yerleşme için kullanılması, inşaat usta ve mimarlarının ülkeler arasında gidiş gelişi gibi bugün dahi yeterince tetkik etmediğimiz olaylar bu benzerliklerin nedenidir. Kuşkusuz en büyük benzerlik astronomi ilminin inkişafında bir devir açan gözlemevleridir. Orta Asya’daki Semerkand’dan İran’daki Meraga’ya kadar her yerde bu ilmin hadimlerinin ihtiyacı düşünülerek ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz İstanbul’daki Takiyüddin’in 16. asırda kurulup kısa süre sonra yıktırılan gözlemevi de bu silsilenin içinde olmalıydı.

SARNIÇ ŞEHİRLER

Mısır’ı Amr bin Âs 642’de fethetmişti ve İslam adeta Mısırlılaştı. Ta Firavunlardan ve Helenistik dönemden kalan medeni yapının bu kadar ustalıkla benimsenip geliştirilmesi ardından Ukbe bin Nafî’nin Kuzey Afrika fethini daha bugünkü Cezayir’e kadar götürmesi ilginç bir gelişimdir. Ukbe bin Nafî Tunus’taki Kayrevan gibi büyük sarnıç şehirler meydana getirdi. Bu mimarinin ve sistemin esasları Mısır’dan geliyordu. Afrika’daki İslam’da yerli Berberilerin büyük payı var, öncü kuvvet onlardı.

BANLİYÖ ŞEHİRLER

Andalusya’ya muhtemelen Vandal kelimesinden gelen bu toprak parçasına çıkan kuvvetlerin başında da Tarık bin Ziyad vardı. İspanya’ya dönmemek üzere gemilerini yakarak çıktı. Bu, tarihte stratejik bakımdan yer alan bir ilk olaydır. Andalusya aşağı yukarı bugünkü İber Yarımadası’nın yeni ismi olmuştu. Nitekim Portekiz bölümüne de Garb-el Andalus deniyordu. Yeni şehirler kurmadılar çünkü kuzey Afrika’nın aksine Endülüs toprağı yerleşmelere müsait, su sistemlerinin kuruluşu bakımından Mısır’daki Fustat ve Tunus Kayrevan’daki sarnıç şehirlere ihtiyaç göstermiyordu. Vizigot Krallığı’nın bıraktığı miras hiç kuşkusuz ki ziraat bakımından önemliydi ama kuzey Afrika’dan da yeni teknikler getiriliyordu. Kullanılan şehirlerin yanına Kurtuba’da olan Medinetü’l-Zehra gibi banliyö şehirler ilave edildi. Asıl önemlisi Müslüman nüfusun yanında Yahudiler de beraber gelmişlerdi ve daha evvel gelenler doğudan gelenlere intibak ettiler. Doğrusu ilk dönemden itibaren İspanya’nın Hıristiyanları içinde yeni dini kabul edenler çoktur, bunlara “Muvelledun” deniyor fakat asıl bugüne kadar kalan tabirler başkadır.

MOZARAB ŞAPELİ

İslamiyet’i din olarak değil ama yaşam biçimi, edebiyat, sanatlar olarak benimseyen bir Hıristiyan nüfus da vardı. Bunlar Araplaşmış yani musta’arib’den bozma bir tabirle “Mozarab” diye adlandırılıyor. Mozarab Hıristiyanlaşan Araplar değil, Arap dinine ve medeniyetine hayran yeni bir takım demektir. Sevil piskoposu İzedor “Hıristiyan gençlerimiz Latince bir Pater Noster duası bile okuyamazken Arap edebiyatından şerhler, Kuran üzerinde çeviriler ve kaynaklarla meşguller” demişti. Nitekim bugün Toledo’daki Hıristiyan fethinden sonra dikilen büyük kilisede bile bir Mozarab Şapeli var.

Yazının devamı...

Bir dost ve bilgeyi kaybettik

30 Aralık 2018

Elizabeth A. Zachariadou zarif, mütevazı ama kişilikli çehresiyle konuştuğu vakit tenkitlerinde haklı, çok cömert olmadığı methiyelerinde katkılıydı. Doğu Akdeniz ve Balkanlar’da kendi toplumu ve kendi tarihi için bu kadar ölçülü ve objektif olmayı bilene rastlamadım. 1932 yılında Atina’da doğdu. Anadolu’da Ürgüp asıllı Karamanlı bir aileden (yani Türk Hıristiyanlardan geliyor), mübadelede kaybettiğimiz, özümüzden değerli bir cemaatin üyesiydi. Gördüğüm kadarıyla hayat boyu din konusunda bir aydınlanma dönemi münevverinin taviz vermez yaklaşımıyla yoluna devam etti. Nikolaos Oikonomides’le Bizans-Osmanlı tarihinin en karanlık müşterek çemberini yani 14. asrı aydınlatmakta en büyük adımı atanlardandır. Yunanistan’da yetiştirdiği öğrenciler gibi bizde de Melek Delilbaşı olmak üzere modern Yunan tarihini ve geç Bizantin tarihi kuran arkadaşları da yetiştirmiştir. Çağdaş Yunanistan’da Konstantinos Thiseos Dimaras gibi bir profesörün yetiştirdiği iki bilginden biridir. İngiltere’de de okudu. Kısa zamanda yaptığı araştırmalar polemiğin dışında tamamen arşivlere dayalı belgesel yönü kuvvetli monografi ve kitaplardır.

1453-1821 BOŞLUĞU

Elizabeth A. Zachariadou daha lise sıralarında ülkesinde tarih öğrenirken 1453’le 1821’in arasının adeta boş bırakıldığını görmüş ve bunu çok küçük yaşlarından sorgulamaya başlamıştı. Aynı keyfiyet bütün Balkanlar ve hatta Türkiye için de söz konusudur. Bulgaristan’da 15. ve 18. asırlar, Türkiye’de 18. asır boşluk konusudur. İmparatorluğun gayrimüslim milletlerinin tarihi üzerinde dikkatli bir çalışma ve ders kitaplarına girmiş tutarlı bir özet yoktur. 1967’de eşiyle birlikte albaylar cuntasının yönettiği Yunanistan’ı bırakarak Kanada’ya geçmiş ve gönüllü sürgünden geri döndüğü 1974’ten itibaren Türk tarihini, Osmanlı tetkiklerini ve geç Bizans-Osmanlı tarihini öğretmek için akademik bir örgütlenmenin gereğini anlamışlardı. Zachariadou dostlukları ve aforozları haklı sebeplere ve kesin çizgilere dayanır. Benimsediği meslektaşları ve talebeleriyle Girit Üniversitesi’nin Rethymnon’da kurduğu Anadolu Araştırmaları Enstitüsü kısa zamanda Osmanlı-Yunan tarihini ve Doğu Akdeniz hakkında bilgileri değiştirecek faaliyetlere girişti.

İNALCIK HOCAYLA ÇALIŞTI

İlk sempozyum Via Egnatia yani Arnavutluk Draçında başlayıp Selanik’te biten Roma yolu ve bunun Osmanlı dönemindeki uzantısı olan İstanbul’a giden hat üzerindeki tarihi sosyal değişmelerdi. İkincisi Osmanlı İmparatorluğu’ndaki doğal felaketler üzerineydi, üçüncü sempozyumun konusu Kapudan Paşa ve donanmanın idari yapısı ve etkileriydi. Elizabeth A. Zachariadou 14.-15. asır üzerinde burada tek tek ele almamız mümkün olmayan Venedik, Osmanlı, Rodos şövalyeleri, ilk Osmanlı sultanları hakkındaki tarih ve menkıbe ve bunlar hakkındaki bazı kroniklerin tenkitli basımını ele alan, Osmanlı Sultanları Kroniği gibi eserleri kaleme aldı. Her bilimsel kongrede en dikkati çeken tebliğ onunkiydi. Halil İnalcık hocayla birlikte çalışmaktan hiç vazgeçmemiştir. Çünkü ikisinin de tarihçi yöntemi birbirine benzerdi. Sempozyumlarına davet ettiği vakit elimden geldiğince katıldım ve yazı vermeyi bir borç bildim ama onunla ve eşi profesör Nikolaos Oikonomides ile Atina’da, Ankara’da, İstanbul’da veya herhangi bir yerde oturup konuşmak, bir şeyler yiyip içmek unutulmaz hatıralardandır. Türklerin ve Yunanların arasında bu tip aydınların sayısı arttıkça ilişkilerin gerçek anlamda rayına oturacağı ve müşterek tarihin ne olduğunun anlaşılacağına şüphe yok.

YUNAN’A OSMANLI’YI ÖĞRETTİ

Yunanistan’a Osmanlı’yı o öğretti. Osmanlı araştırmaları Evangelia Balta ve diğerleriyle devam ediyor. Kandiye Şer’iyye Sicilleri’nin tercümesi, Batı dünyasındaki Osmanlı vesika tetkikleri ve değerlendirmeleri için bir örnektir. 1990’da Ankara Üniversitesi kendisine onursal doktora payesi verdi. Bu önemli bir akademik olaydır. Her zaman söylediğimle konuyu noktalıyorum: Elizabeth A. Zachariadou vesikaya ve delile titizlikle uyan bir Yunan Osmanist uzmandır. Yunanistan’a gerçek Osmanlı tetkiklerini getirdi. Öğretici kişiliğinin yanında sert hocalığının payı da vardır. Bu yanımız müşterek. Bizim milletlerimiz sert hoca olmaksızın ne doğruyu öğrenir ne de güzel iş çıkarır. Zachariadou 15 gün önce yaşlı insanların çoğunun başına gelen şeyi yaşadı, düştü ve kalça kemiğini kırdı. Bu hafta 27 Aralık günü aramızdan ayrıldı. Hâmûşân alayının arasına girdi, artık onu yazdıklarıyla anacağız. Elizabeth hocayı eğilmez karakteri ve sıcak dostluğuyla her zaman hatırlayacağız.

Yazının devamı...

Taşocağı çok mu elzem

23 Aralık 2018

Sosyal medyada Süleyman Duman adlı emekli astsubay ve tarihsever arkadaş (Twitter adresi @msuleymanduman) Kurtuluş Savaşı’ndaki meydan muharebelerinin ve halihazırda siperlerinin durumunu takip ediyor ve elindeki imkânlarla sosyal medyadan fotoğraf paylaşarak ilgilenenleri bilgilendiriyor.

1921’de 10 Temmuz-25 Temmuz arasındaki Kütahya ve Eskişehir’in terkinden sonra, bütün birlikler yeni ricat düzeniyle Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmişti. Ama dünyanın bozuk dengelerinin ortasında, yeni Türkiye stratejik yönden bir dehayla hayata doğmaktaydı. Sakarya Nehri’nin doğusunda başlayan direniş, 100 kilometre genişliğindeki cephede atılan topların yer yer Ankara’dan duyulmasına bile sebep olmaktaydı. 23 Ağustos ile 13 Eylül arası, yani 22 gün 22 gece süren savaş 900 yıllık Türkiye tarihi açısından en kanlı ve en inatçı direnişti. Fatihlerin torunları ana yurdu savunmayı da bilmişti.

GAZİ UNVANI, MAREŞAL RÜTBESİ

Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki strateji, daha gevşek olan Yunan güney hattına gizlice yönelmekten ve kuvvetleri süratle yığmaktan geçiyordu. TBMM ordusunun sayıca tek üstünlüğü olan süvari kuvvetlerinin süratli ve ani hareketiyle, iki tarafın inatçı savaşı çok kısa sürede Yunanların gerilemelerine neden oldu, ama bu gerilemenin Eskişehir’in ötesinde Afyon hattında durduğu da bir gerçektir. Ordunun donatımı başlamıştı. Mühimmat ve teçhizat sıkıntısı içindeki Meclis Hükümeti bu zaferle kendine geldi. İstanbul Hükümeti’nin azlettiği ve hakkında idam fetvası verdiği Mustafa Kemal Paşa, muzaffer ve güçlü kumandan olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden “Gazi” unvanını ve Müşir (Mareşal) rütbesini aldı.

Demiryolu Ankara’da bitiyordu. Binaenaleyh demiryolundan yararlanmak, ikmal ve nakil işlemlerini düzgünce yürütebilmek için son uygun nehirlerinden biri burasıydı. Sakarya Meydan Muharebesi ordunun direnişi yanında demiryolcuların da zaferidir. Savaşın sonunda Yunan ordusu batıya doğru geriledi. Kısa süre önce Eskişehir’i dahi boşalttı. Bir yıllık süreden sonra da Başkumandanlık Meydan Savaşı’yla Kocatepe’de zafer noktalandı.

HENDEKLERİ KORUMAK GEREK

Yazının devamı...

Ortaçağ bilgini Ali Kuşçu

16 Aralık 2018

15 Aralık 1474’te Ali Kuşçu öldü. Osmanlı topraklarına birkaç yıl evvel Babürlülerin elçisi olarak gelen Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in astronomi ve coğrafya bilgisine olan hayranlığı dolayısıyla ikna edildi ve burada kaldı. Bir ara salt bir kitabın Nasîrüddîn-i Tûsî’nin “Tecrîdü’l-kelâm” adlı felsefe okumasını hatmetmek için gittiği Kirman dışında ömrünü Semerkand medreselerinde geçirmişti. Ali Kuşçu onu her zaman derinlikle okuyup dinlediği Kadızade Rumi aracılığıyla Bursa’yı tanımıştı. Fatih devrinde bir hayal gibi güzel ve çekici olan bu Osmanlı’nın kurucu başkenti Ali Kuşçu’yu da kendine bağladı. 1473’te Fatih, Uzun Hasan üzerine yaptığı Otlukbeli Seferi’ne giderken onu da yanında götürmüştür. Hükümdarla Ali Kuşçu’nun diyaloğu ve düşünce değişimi sonsuzdur. Ali Kuşçu İstanbul’un enlem ve boylamını yeniden tespit etti. 15 Aralık 1474’te de vefat etti ve Eyüp Sultan’ın etrafına defnedildi.

Torunu Mirim Çelebi ve II. Bayezid döneminde hayli büyük bir tartışmaya götüren yani Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’e üstünlüğünü iddia eden Molla Lütfi talebeler arasında meşhurdur. Ali Kuşçu Semerkand’da Emir Timur’un torunu ünlü Uluğ Bey’in ve Anadolu’dan oraya giden Kadızade Rumi’nin öğrencisi olmuştur. Bir medeniyetin üstünlük asrı iki şeyden bellidir; aynı kültürel değerleri paylaşan komşu milletlerin hükümdarları kavga etse bile âlimleri devamlı ilişkidedirler. Avrupa Rönesansı’nda birbirleriyle didişmeyen hükümdar yoktu ama âlimlerin ve filozofların vatanı bütün Avrupa’ydı.



ULUĞ BEY’İN ÖĞRENCİSİ

15. asra Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar yaşayan Türk kavimleri Timur, Yıldırım Bayezid kavgasıyla girdiler ama torunları olan büyük âlimler coğrafyalara rağmen bir arada bulundular, çocuklarını bir arada yetiştirdiler. Bilimsel etkinliklerin sona ermesi ve bilim sanat adamlarının ayrı coğrafyalara düşmesi o medeniyetin de sonu olmuştur. 15. yüzyıl Timur’dan Fatih’e Türklerin İslam medeniyet ve kültürünü taşıdıkları bir çağdır. Ondan sonra bu beraberlik de onun getirdiği ışık da söndü.

Uluğ Bey, Timur’un torunu olarak taht kavgaları arasında hükümranlığına başladı. Yine bir siyasi çekişme dolayısıyla Şahruh’un oğlu olan o büyük hükümdar 1449 Ekimi’nde suikasta kurban gitti. Uluğ Bey İslam medeniyetin son rasathanesini Semerkand’da kurmuştur. Anadolu, talebesi Ali Kuşçu sayesinde onun ilmini aldı. Dünyanın yüzeyi, meridyenler ve paralellerin hesaplanması onun getirdiği bilgilerdir. Semerkand’daki Registan Meydanı etrafındaki üç medreseyle onun zamanında dünyayı aydınlatmıştır. Bu meydan onu takip eden asırlarda ise sadece şık bir pazaryeri olarak hayatına devam etti.

Yazının devamı...

9 Aralık'ın İngilizleri

9 Aralık 2018

9 Aralık 1949 tarih ve 303 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Araplar ve Yahudiler arasında özellikle Ürdün ve İsrail arasında kalan eski Kudüs’ün ortak statüsünü kabul etti. Araplar ve İsrail arasındaki savaş ve İsrail devletinin 1948’de ilanından sonraki Arap-İsrail savaşı bu şekilde bitmiş demektir. Surlar içindeki Kudüs, Şam Kapısı’nın çıkışındaki Selahaddin Caddesi, Golgota ve doğu tarafında Zeytin Dağı, Ürdün’ün elinde kalıyordu. Lakin Corpus Separatum ilkesine göre milletler arası statüye alınan Kudüs’ün bu durumunu İsrail kabul etmedi. 23 Ocak 1949’da Kudüs’ü ebedi başkent ilan etti ve civarındaki bazı mekânlara devlet dairelerini nakletti. Bunların arasında İsrail Parlamentosu, ileride kurulacak olan İsrail Müzesi ve yeni parlamento binası, Kudüs Belediyesi de yer almaktadır. Siyonist ofisin de yer aldığı bu bölge yeni Kudüs olarak adlandırıldı. Surların içindeki Kudüs de yukarıda saydığımız bölgeler içinde Ürdün’ün elinde kalacaktır.

BAŞARISIZ 32 YIL

9 Aralık 1917 günü imparatorluğumuz Kudüs’ü Alman müttefiklerinin de telkiniyle adeta açık şehir ilan etmişti, İngiliz bombardımanına terk etmektense teslim töreni yapmadan Kudüs’ü belediye reisine verilen bir teslim belgesiyle askeri kuvvetlerini çekti ama Kudüs surları dışında aylarca savaşa devam etti. 9 Aralık Edmund Allenby’nin şehre girişidir. 1949 yılı 9 Aralık’ta ise İngiltere Kudüs’ü fiilen terk etmektedir. Başarısız bir 32 yıl. Britanya’nın Filistin’deki hâkimiyetini nitelemek için en doğru tabirdir. İlk başta Yahudi yerleşimcilere sempati duyan ve istikbal vaat eden bir Balfour Deklarasyonu, bir müddet sonra Yahudi yerleşimcilerle çatışma, hatta özellikle kamplardan çıkan insanları kabul etmeme gibi tavırlar Siyonist terörü de arttırdı. İhtiyar İngiltere’nin Arapların henüz örgütlenemeyen mücadeleci protestoları ve Siyonistlerin örgütlenen terörüyle baş edebilme imkânı kalmamıştı.

KAOSA TERK ŞEHİR

Osmanlı hâkimiyeti üzerine gelen manda idaresi yerini yeni bir kaosa terk etti. Karmaşık harita surların dışında, ta tepede Cemal Paşa’nın karargâhı ve ona bitişik olan Kudüs Üniversitesi, Ürdün çemberi içinde kalmıştı. Birleşmiş Milletler her hafta üniversiteden girişi ve çıkışı zırhlı bir konvoyla sağlıyordu. Bu sırada Kudüs İbrani Üniversitesi kütüphanesindeki kıymetli kıymetsiz kitapların hepsi yeni Kudüs’ün dışında kurulan kampusa taşınabildi. 1967 savaşıyla da bugünkü coğrafya ortaya çıktı. Bir ara Kudüs’ün her iki tarafı arasında sınırlı bir trafik, gidiş-geliş vardı. İntifada hareketinden beri bu da kesildi. Kısacası Kudüs’te barış hâlâ yerleşemedi. Kudüs için ortak statüyü hem İsrail hem de Ürdün reddetmişti. İlginç bir nokta, Suriye, Birleşmiş Milletler yönetiminde bu statünün yürüyeceğini iddia ediyordu ama en mühimi uzlaştırma komisyonunun planı İngiltere ve ABD tarafından desteklendiği halde hiç de istenildiği gibi yürümedi. Olaylar 1967 savaşını süratle davet etmiştir. Uzlaşma bölgesinin ömrü sadece 18 yıl sürecektir.

Yazının devamı...

İzmir'i fetheden mareşal

2 Aralık 2018

1336 yılında Keş (Şehr-i-Sebz) yakınlarında Türk tarihinin sayısız mareşalleri içerisinde en ilginç kişilik dünyaya geldi. Kullandığı takvim dahi eski Türk takvimiydi. Çağatayca devletinin ve ordusunun dili olan lehçeydi. Moğollarla hiçbir bağlantısı olmadığı halde anasının Cengiz Han soyundan geldiği iddiasıyla bu hanedana yakınlığını ilan etti. Hiçbir zaman da han unvanını kullanmadan “emir”, “gürgen” (küregen) unvanıyla saltanatını sürdürdü. Bu saltanat 69 yıllık bir yaşamın sonunda Çin seferine çıkan ordusunun başında bitti.

ARALIK 1402

Bir cihangirdi ve cihangir olmayı çok genç yaşta planlamıştı. Ateşli silahlar çağına geçmeyen bir düzende büyük bir mareşal oldu. Politikası ilginçti. Cihangirin Asya’yı bir baştan bir başa geçip Rusya steplerine hatta Ege kıyılarına ulaştığı malum. İran üzerinden Suriye’ye geçti. Şam’da İbn-i Haldun’la görüştü. Bütün asırların en dâhi sosyoloğu onu teshir etti, büyüledi, o da İbn-i Haldun’u... Ortaçağda Arapça ve Farsça konuşan dünyada İbn-i Haldun kadar Türk tarihini bilen birisine çok az rastlanır. Çin seferine giderken bugünkü Kazakistan’daki Otrar şehrinde öldü. Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı, bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.

PARLAK MEDENİYET

Rodos veya St. Jean Şövalyeleri dediğimiz takım kolay teslim olacak birileri değildi. Hele kale savunmaları Fatih Sultan Mehmed’e dayanmış ve onun başaramadığı Rodos fethini ancak Kanuni uzun bir muhasarayla ve virayla yani savunmacıları gemi ve silah ve paralarıyla serbest bırakarak tamamlayabilmişti. Rodos Şövalyeleri’nin Timur’un kurnaz politikalarından ve amansız, hızlı saldırılarından yeterince haberdar olmamaları İzmir’in kolay teslimini sağlamıştır. Timur devleti garip bir imparatorluktu. Orta Asya onun zamanında ve hatta kendisinden sonra daha yarım asır İslam kültür ve ilminin hatta dünyadaki bilimsel gelişmelerin içinde öncü ve müstesna yeri olan bir bölgeydi. Semerkant’ın medreseleri ve yapıları bu parlak medeniyetin izlerini taşır. Torunu Uluğ Bey ise Doğu medeniyetinin son büyük astronomi, matematik uzmanıydı.

KAZANDIRAN TAKTİKLER

Yıldırım Bayezid’le 1402’de Çubuk civarındaki meydan muharebesi Atatürk tarafından tahmin edilen Esenboğa Havaalanı’nda cereyan etmiş, alan inşası sırasında savaşın kalıntısı olan oklara rastlanmıştır. Bu savaş politik bakımdan tam bir başarıydı. Yıldırım Bayezid’in kavrayacağı bir dünya değildi. Osmanlı ordusunun güvendiği bütün kuvvetler çoktan Emir Timur tarafından elde edilmişti. Muharebe için yorgun argın gelen Osmanlı kuvvetleri meydana çöktüklerinde adamakıllı da açtılar. Timur tarafından anında verilen işaretle Yıldırım Beyazıt Han kuvvetlerinin parçalandığı görüldü. Savaş teknikleri Cengiz Han ordularınınki gibiydi. Ama bu teknik ve taktikler çok değişmiş ki Toktamış’ın Altınorda ordusunu da gene kolaylıkla yendi. Kendinden bir evvelki kuşağın savaş taktik ve tekniklerini unutan Toktamış Han, Timur’un çok iyi özümsediği o silahlar ve stratejiyle yenildi ve Altınorda’nın da çöküntüsü başladı.

Yazının devamı...