"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Herkes bu kadar olamaz

20 Ekim 2019

Sahamızda diğer önemli tarihçi Geza David ile birlikte birçok değerli çalışma yapmıştır. Sadece kitapları değil “1520-1541 Arasında Macaristan’a Karşı Osmanlı Siyaseti” başlıklı önemli makaleleri gibi, tamamen arşiv araştırmalarına dayalı yayınları da vardır. Nitekim Osmanlı bahriyesindeki değişiklerin 1590-1592 arasındaki çalışmaları önemli bir örnek. Saymakla bitmeyecek yayın listesi içinde en son çıkan kitaplarından biri İngilizceden İmparatorluk Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı olarak Özgür Kolçak tarafından çevrildi.

YORUMLAR İSABETLİ

Klasik Macar tarihçilerinin detaya ve vesikaya bağlı bilgi serimlemeleri yanında yeni tarihçilerin başvurduğu yorumlamalar da var. Bu yorumlamalarda Pal Fodor isabetli ama herkes bu kadar olamaz. İmparatorluk Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı esas olarak Macar Krallığı’nın tamamlanamayan bir fetih ve Osmanlı İmparatorluğu’nun mali ve fizik kaynaklarının bu yanlış fetih politikası dolayısıyla heba edildiği görüşünü ele alıyor. Heba edilmemesi için nasıl bir hedefe gidilebilirdi: Orta Avrupa yerine İtalya mı veya Güney Rusya mı? Hepsi tartışılabilir. Her halükârda ünlü ve usta bir Macar tarihçinin saygıdeğer, bir Osmanlı uzmanının ehil bir tercümesiyle çıkan okunacak bir kitap olduğunu söylemeliyiz. 

FACİANIN ANATOMİSİ
20 Ekim 1827 günü yani bundan 192 yıl önce Navarin Limanı açıklarında demirleyen Britanya, Fransa ve Rusya donanmaları gerçekten üstün bir kuvvet olarak körfezdeki Türk donanmasını içinde Mısır donanması da olmak üzere adeta imha ettiler. 60 kadar gemi birkaç saat içinde açılan top ateşiyle yandı. 6 bin kadar Türk-Mısırlı levent şehit düştü, 4 bin levent de yaralandı.

19. yüzyılda Türk İmparatorluğu önemli bir vilayetini kaybetme sürecine girdi ama asıl önemlisi 18. asırdan beri kısmen ıslah edilmekte olan donanmanın bu önemli hamlesi, Yunan isyanı dolayısıyla Navarin’de mahvoldu. Bu tahribi ne 7 Ekim 1571’deki İspanya Prensi Don Juan d’Austria’nın komutasındaki Birleşik Haçlı Donanması’nın İnebahtı’da Osmanlı donanmasını tahribiyle ne de Kırım Savaşı arifesindeki Sinop baskını gibi iki trajik olayla mukayese etmek mümkündür.

Yazının devamı...

Avusturya seçimlerinin şifreleri

6 Ekim 2019

Aşağı yukarı 10 yıla yakın bir müddet Avusturya’da seçimler ve hükümetin teşekkülü, Kuzeybatı Avrupa’nın alışılmış seçim ve koalisyon oluşumlarına uymuyor. Almanya ve Avusturya’da yeni partiler çıktı. Merkez sağ ve sola uygun olmayan hatta 1970’ler sonunun ürünü Yeşiller Partisi’ni bile bir tarafa iteleyen atılımlar bunlar. O memleket insanlarının ve siyasal grupların da söylediği gibi Nazizm kalıntısı partiler sistemin içinde. Alışılmıştan uzun geçen koalisyon görüşmeleriyle oluşan son Alman hükümetinden sonra Avusturya’da merkez sağla aşırı popülist ve milliyetçi FPÖ’nün (adı Avusturya Hürriyetçi Partisi) koalisyonu umulmadık bir şekilde bayağılık kokan bir skandalla çatırdadı. Bu oluşumu ustalıkla dağıtmayı bilen merkez sağ parti (Avusturya Halk Partisi) seçimlere gitme kararı aldı. Sonuçlar pazar günü ortada. Merkez sağ parti % 37.1’e yükselmiş, aşağı yukarı 4 puan fark. Ayrıldığı ortağı ise % 10’a yakın bir kayıp veriyor.

SOSYALİST HEZİMET

Sosyalist parti tarihinin en büyük yenilgisini aldı (% 21.5) ve onun hitap edemediği kitleler Yeşiller’e ağırlık verdiler ve oyu % 10 arttı. Bunda Avusturya Cumhurbaşkanı Van der Bellen’in sempatik, mutedil, herkesi hayran bırakan kişiliğinin de tavrı var. Bazen bağımsız bir kişilik sergileyen devlet başkanının partisi bu sayede rey kazanabiliyor. Koalisyonda merkez sağ yine eski ortağıyla bir araya gelebilir (bunu istemeyen seçmenler kadar isteyenler de var) ve bu koalisyon devam ederse Avusturyalılar çevre sorunlarının ve bilhassa gelişmiş endüstriyel bir topluma yakışmayacak görünümdeki çocuk fakirliğinin çözüme kavuşturulması hayal olur diyorlar. Çevre sorunları ve iklim değişimi ise bütün insanlık için bir facia olmaya doğru giderken maalesef büyük endüstri ülkeleri bazı halde de sanayileşmiş orta boy ülkeler (bunların küçüğü olmaz) vurdumduymazca davranabiliyor.

TÜRK KATILIMI %7

Durum Avusturya’daki Türk nüfusu için çok zor olacağa benziyor. Maalesef çifte vatandaşlık işini ortaya koyduk, çok avantajlı gibi görünüyor, oysa Avusturya-Almanya blokunda çifte vatandaşlık hoş görülen, kanunen kabul edilen bir statü değil. Bu anlayışa ve yapılanmaya müdahale edecek beynelmilel bir hukuk sistemi ve anlayış da mevcut değil. Zaten oradaki yurttaşlarımızın bu konuda kendilerinin bile hareket yolunu seçtikleri söylenemez. Türkiye seçimleri için konsolosluklardaki sandıklara gidiyorlar. Hatta havaalanlarında ve Trakya’daki sınırda rey veriyorlar ve bu Avusturya’daki Türkler arasında % 70’e ulaşıyormuş. Doğrusu bunun anayurda duyulan ilgi ve bağlılığın dışında çok yararlı ve yaratıcı mekanizma olduğu kanısında değilim. Sebepleri muhteliftir. Fakat başka bir korkunç rakam var ki o insanı çok düşündürür. Avusturya’daki Türkler bilhassa çifte vatandaşlık statüsü dolayısıyla bu ülkenin yurttaşlığını aldığı halde seçimlere katılma oranı % 7. Şu manzaraya bakınız.

SOĞUKLUK HAVASI VAR

Kendilerini en çok ilgilendirmesi gereken koalisyon, iktidarı elinde tuttu ve tutacağa benziyor. Öbür partilerin buna ne kadar karşı çıkacağını bilemiyoruz. İnsanlarımız yarım asırdır hatta daha fazla bir süre orada yaşıyor, giden genç işçilerin artık torunları yetişkin adamlar oldular. Dördüncü kuşağa geçiyorlar, çalışıyorlar, iftihar edelim; suçluluk oranları çok düşük, çalışıp biriktiriyorlar ve bulundukları memleketin ekonomisine önemli katkıları var. Buna rağmen bence hak etmedikleri bir muamele, hiç değilse soğukluk havası var. Bu durumda bu kitlenin pazar sabahı sandık başına gitmemesi hangi duygu ve sorumlulukla açıklanır. Normalde bir azınlık grubun sistemli bütünleşmesi kendini kabul ettirmesi için göstereceği büyük atılım siyasettir.

İBRETLİK BİR DURUM

Yazının devamı...

Muhteşem sokullu

29 Eylül 2019

OSMANLI tarihinin en uzun süreyle sadaret yapan veziridir (1565-1579). Kanuni Sultan Süleyman devrinde sarayda, Enderun’daki memuriyetinden başlayarak zekâsı ve saltanat karşısındaki dürüstlüğüyle dikkati çekti ve hızla tırmandı. Muhteşem Süleyman’ın sadrazamı oldu.

II. Selim devrinde imparatorluğu adeta o yönetiyordu. Bazılarının kolayca kalem oynattıkları gibi II. Selim’in keyfine ve işrete düşkünlüğü, tembelliği gibi mesnetsizliklerin değil, vezirin hükümdarı iyi bilgilendirmesi, emirlere harfiyen uyması ve saltanat karşısında yalan ve kendi çıkarına sır saklama merakında olmamasındandır.

III. Murad devrinde ise dönem değişti. Burada kendi kabahati de var. Osmanlı hanedanının hiç hoşlanmadığı biçimde bir nepotizme geçtiği görüldü. Yakınlarına devlette paye vermesi rahatsızlık yaratmış olmalı ki halen izah edilmeyen bir nedenle Divan-ı Hümayun toplantısında yani halkla vezirlerin en çok temasa geçtiği bu alanda bir mecnun derviş tarafından şehit edildi.

İTİDAL SAHİBİYDİ

Unkapanı Köprüsü’nün başında Mimar Sinan’a yaptırdığı caminin adı Azebhane Camii’dir. Sokullu’nun kaptan-ı derya olduğu döneme aittir. Sultanahmet’in altında Marmara’ya bakan kesimdeki kendisinden sonra tamamlanan caminin adı ise Şehit Mehmed Paşa diye anılır.

Ekseri ırkdaşları gibi uzun boylu bir Bosnalıydı, Sırp asıllıydı. Tavil (Uzun) Mehmed Paşa diye anılırdı. Bir yanıyla da geldiği bölgenin adıyla Sokoloviç, Şahinoğlu diye anıldığı için tarihimizde Sokullu Mehmed Paşa olarak kaldı. İtidal sahibiydi. Döneminde kolay düşünülemeyecek projeleri vardır. Ne var ki bu isabetli coğrafi stratejik düşünce 16. asır Osmanlı dünyasının inşaat teknolojisi ve imkânlarıyla bağdaşamadı. Volga-Don kanalı projesini yeniçerilerin ve savaş esirlerinin tamamlayacağı düşünülmüştür. Proje hüsranla bitti. İkinci defa bu kanalı açmaya teşebbüs eden Stalin Rusya’sı olmuştur. II. Dünya Harbi’nden sonra gerçekleşen ve Rusya coğrafyasını birleştiren bu kanalın iki tarafında binlerce siyasi mahkûmun kan ve teri vardır. Ancak 21. yüzyıl teknolojisiyle kolaylıkla yapılacak bir atılımdı.

ÇOK ERKEN BİR TEŞEBBÜS

Yazının devamı...

8 yılın müthiş padişahı yavuz sultan selim

22 Eylül 2019

UZUN süre sancak şehzadeliği yaptı. Biyografisinin şu andaki en başarılı yazarı Prof. Dr. Feridun Emecen’e göre hicri 875 (1470’te) babası II. Bayezid’in sancak beyliği yaptığı Amasya’da doğdu. Annesi Alâüddevle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Hatun’dur. İleride Dulkadiroğluları’yla savaşılırken Alâüddevle Bey de bu muharebede ölmüştür.

EN KORKUNÇ KAVGA

En korkunç kardeş kavgası dönemidir. Bilgin bir şehzade olan Şehzade Ahmed ve diğer kardeşi Korkut’la karşı karşıya geldi. Korkut, Manisa’dan Burdur’a doğru dağlara sığındığı halde bulup katlettirtti. Şehzade Ahmed’le karşı karşıya geldi, bilgin şehzade de bu muharebede kayboldu, yenildi. II. Bayezid, Yavuz Selim’i istemeyerek taht vârisi ilan etmek zorunda kaldı. Bu, serdarlık rütbesi verilerek oldu.

AKIL ALMAZ SEFERLER

8 yıllık saltanatı içinde İran Safevilerini tamamıyla Anadolu’dan püskürttü. Bu aynı zamanda Anadolu’dan birçok Alevi Türkmen’in de İran’a göçüne neden olmuştur. Şahsevenler İran içinde çok önemli bir gruptur. Şah İsmail Safevi’nin yenilgisiyle bir şey açıkça ispat edildi: Türk imparatorluğu ateşli silahlar devrine ve Rönesans dünyasına askeri teknikler ve harp nizamı bakımından uyum sağlamıştır. Şah İsmail’in savaşçı Türkmenleri ve İranlıların fazla bir şansı yoktu. Aynı durum 1517 Ridaniye Zaferi’yle biten Mısır Seferi için de geçerlidir. Bunlar o devir için akıl almaz seferlerdi. Sadece karşısındaki Safeviler ve Mısır Memluklarıyla değil devletlularla da çatışmak zorunda kaldı.

YAVUZLUĞUNUN İZAHI

Osmanlı devlet adamı iyi bir bürokrattır ve iyi de komutandır. Devlete ve padişaha sadık olmak zorundadır ama gözünün yemediği kendi mevkiini tehlikeye atacak atılımlardan çok çekinir ve bunun için padişaha dahi direnir. Yavuz’un projelerinin inanılmazlığından dolayı çok devletlunun kellesi gitmiştir. Piri Mehmed Paşa’dan başlayarak, İdris-i Bitlisi’nin tarif ettiği üzere devletlularla çatışması, bir çırpıda İskender Paşa, Tâcîzâde Câfer Çelebi ile Sekbanbaşı Balyemez’in boyunlarını vurdurması bu şiddetin, yavuzluğun izahıdır. Bu kadar kısa zamanda yaygın bir coğrafyayı, bütün İpek Yolu’nun geçtiği Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’yu imparatorluğa katması kolay olmamıştır.

Yazının devamı...

Affedilmez hata

15 Eylül 2019

YARINKİ tarihle 16 Eylül’de 130 yıl önce Japonya’nın Kuşimoto yakınlarında kayalara çarpan Ertuğrul Fırkateyni denizcilik tarihimizin önemli kazalarından biri olarak 550 denizcimizin kaybına da sebep olmuştur. Bu 550 denizcinin içinde seçkin 56 subay ve muhtelif gemilerden seçilen mürettebat da vardı. Asıl önemlisi o yıl Bahriye Mektebi’ni bitiren genç teğmenlerin tamamı da gemideydi. Bu maalesef Hamidiye dönemindeki bahriyenin başarısız eylemlerinden biri sayılır. Bir diplomatik ve iyi niyet gezisi için ne kadar önemli olsa da bütün bir kuşağın adaylarını uzun bir deniz yolculuğu için bir sefineye yüklemek ve tehlikeye atmak affedilmez hatalardandır.

UYARIYORLAR AMA

Gemi ahşaptı, bu bir kusur sayılmıyor çünkü o dönemde bilhassa okul gemilerinin ahşap olduğu ve buhar dönemine rağmen bu gemilerin yelkenle sefere çıktığı biliniyor. Ne var ki makine ve dümen aksamı ve kazan dairesinin aynı derecede titizce kontrol edilmediği rapor ediliyor. Bir diğeri Prens Komatsu’nun İstanbul ziyaretine karşı bir ziyaret olarak Ertuğrul Fırkateyni’nin gidişi isabetli bir karardır ama gezinin organizasyonu için aynı şey söylenemiyor. İstanbul’dan 11 ay sonra Japon adalarına ulaşan, 7 Haziran 1890’da Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaşan Ertuğrul aynı ay heyet başkanı Osman Paşa’nın imparatoru ziyaretiyle dönüş hazırlığına başladı. Ne var ki eylül ayının, beklenen tayfun dolayısıyla uygun olmadığı Japon bahriyesince kendilerine bildirildiği halde muhtemelen bürokratik kurallar dolayısıyla bu tembihe riayet edilemedi.

DOSTLUĞUN NİŞANESİ

Japon-Türk dostluğunun nişanesi olarak Ertuğrul Fırkateyni hem Japonya’da abideleşen bir ziyaret anısı hem de birtakım doktora ve master düzeyindeki tarihçi araştırmalarına konu olmuştur. Şurası da ilginçtir: Japonya ve Türkiye Osmanlı İmparatorluğu, Cumhuriyet’e kadar diplomatik ilişki kurmadılar. Japonya tabii ki böyle bir ilişki istedi. Babıâli ise bunu kapitülasyon haklarından Japonların da yararlanacağı gerekçesiyle hasır altı etti. İkincisi Japonya İstanbul’da kurduğu sefaret ilişkilerini Ankara’ya nakletmekte de çok geç davrandı. Bunlar iki ülkenin diplomatik ilişkiler tarihinde ilginç noktalardır.

ÖNEMLİ BİR BAŞLANGIÇ

Türk deniz tarihçiliğinde Ertuğrul Fırkateyni dolayısıyla şehit düşen komutan, leventler ve genç subayların eksikliği uzun zaman hissedilmiştir. Fakat ilk defadır ki Kanuni dönemindeki Cava Seferi’nden sonra Türk donanması Hint Okyanusu’nu geçerek Pasifik’e doğru yol almış ve Japonya da kendisini göstermiştir, bu önemli bir başlangıçtır.

Yazının devamı...

Ağır kusur bedeli

8 Eylül 2019

İKİNCİ Dünya Harbi şu ana kadar yeryüzünün en uzun ve fasılasız süren toplu savaşı; tarihte ismi geçen 30 Yıl Savaşları, 100 Yıl Savaşları veya Peloponnesos Harpleri gibi savaşlar büyük ölçüde mevzii muharebelerden oluşan, fasılalı ve kuşkusuz kullanılan silahların 20. yüzyıl hatta 15.-16. yüzyıllarda bile ile mukayese edilemeyecek kadar masum sayılması gereken savaş araçlarıdır. İkinci Cihan Harbi, 4 yıl süren Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun olduğu gibi cepheler çok daha geniştir, çok kanlı ve fasılasız topyekûn bir harp olmuştur.

3’TE 1’İ YOK OLDU

İnsan kaybının sonu yoktur. Gariptir ki ordu ve sivil halkın kaybı bakımından Britanya İmparatorluğu Birinci Cihan Harbi’nde daha çok sıkıntı çekmiştir ama Kıta Avrupası uzak Japonya için bu durum aynı değildir. Bilhassa Birleşik Devletler ilk defa eski dünyaya bu kadar aktif olarak karışmıştır ve genç askerler büyük fedakârlıkla, büyük kayıplarla savaşın yönünü değiştirerek çarpışmışlardır. Sovyetler Birliği’nin asker ve sivil kaybı son derece yüksektir. Fransa savaştan erken çekildiği ve teslim olduğu için Birinci Cihan Harbi’ndeki kayıplarının çok altında kalmıştı. Polonya gibi bir ülke ise nüfusunun üçte birini kaybedecek kadar hem ordunun savaşı hem de sivil halkın maruz kaldığı katliam bakımından önde gelendir. Bir noktanın tartışmasız kabul edilmesi gerekir. Türkiye İkinci Cihan Harbi’ne katılsaydı çok şey kaybedecekti ve varlığı da başka türlü tezahür ederdi. Bu bakımdan bu savaşı önleyen diplomasimizi olumlu bir şekilde değerlendirmeliyiz.

SALDIRGAN AZINLIKLAR

Birinci Cihan Harbi’nden sonra mevcut anlaşmaların içinde en uzunu Lozan oldu. Öbürküler ki hepsi de Paris civarında yapılan ve o yerlerin adını taşıyan anlaşmalardır, tatminsiz ülkeler ortaya çıkardı. Bütüncül bir milliyetçilik dediğimiz intikamcı ve organize hareketler arttı. Yıkılan imparatorlukların eski komutanları yeni bir dünyayı hazırlamak için yeraltı faaliyeti tipinde oluşumların içine girdiler. Almanya İmparatorluğu ile Avusturya’nın sınır dışı kalan azınlıkları müthiş tatminsizdir. Hatta Südetler bölgesindeki eski Avusturya tebaası olan Almanlar Çekoslovak Cumhuriyeti’nde oldukça iyi bir muamele görmelerine rağmen saldırgan bir azınlık politikası güttüler. Aynı şey 1.5 asırlık fasıladan sonra kurulan ve alman Reich’dan bazı eski topraklarını bu nedenle geri alan Polonya için de söz konusudur. Polonya’nın deniz toprakları Almanların elinde kalmıştır. (Königsberg -halen Kaliningrad- ve Litvanya’daki kısım.) Denize sadece özel statüdeki Danzig (Gdansk) şehrinden açılan koridorla ulaşılabiliyordu.

UTANMAZ PROVOKASYON

Almanya bu koridoru hazmedemedi ve Polonya da bu noktadan sonra tavizi vermedi. Netice utanmaz bir provokasyonla sınır ihlali yaptıkları gerekçesiyle Almanya, Polonya’ya savaş ilan etti. Daha evvel aynı şeyi Çekoslovakya’ya yapmışlardı. Bu saldırıyla elde ettikleri bölge ve ilhak maalesef büyük devletlerce tanındı. Britanya’nın bu ağır kusurunu sonradan ödeyeceği çok açıktı. Polonyalılar eğitime, sağlığa ve kalkınmaya yönelik bir politika gütmüşlerdir. Ordularını yeterince motorize edememişlerdir. İyi bir komutan olan Mareşal Jozef Pilsudski bile böyle bir barışçı politikayı takip etti. Dolayısıyla Alman birliklerinin motorize ve donanımı aktif saldırısına rağmen Polonyalılar tanklara karşı süvarilerle vatanı savunmak gibi bir şövalyelikle tarihe yazıldılar.

Yazının devamı...

Yanık ülke Kula

1 Eylül 2019

YAZ sonu gezilerinin en uygun zamanı Ege Bölgesi’ndekilerdir. Tarihi ve coğrafi bakımından ilginç bölgeler ve noktaların hepsi Ege’de yer alır. Burada kaydedilecek bir rota hiç şüphesiz ki İzmir’den çıkarak Salihli yoluyla İzmir, Salihli, Kula’yı takip etmektedir. Sardes Harabeleri bu güzergâhtadır. Hiç şüphesiz ilkçağın Helenistik hatta Helen öncesi döneminden başlayarak Roma devri sonuna kadar en renkli merkezlerindendir. Lidya gibi bir zenginlik İran İmparatorluğu’nun da iştahını ve bu bölgeye yerleşmesini celp etti. Şahlar şahı Kuruş (Kyros) ile zenginliğin, ağababalığın sembolü sayılan Krezus, (Kroisos, şarklılar Karun der), ‘Karun hazinesi’, ‘Krezus serveti’ gibi deyimlerin nedenidir. Bu bölgede İran ve eski Yunan medeniyetinin kaynaştığını görürsünüz. Fakat hiç şüphesiz Yunan öncesi Anadolu’nun kalıntıları arkeolojik bakımdan bar bar bağırıyorlar. Bütün mesele yapılacak kazılar ve kazılardan elde edilen malzemenin filolojik yönden değerlendirilmesidir.

Bu yola Cumhuriyet devrinin yetiştirdiği iki büyük bilim insanımız başlamış sayılıyor. Dünyanın üzerinde durdukları bu âlimlerin birisi ordinaryüs profesör Ekrem Akurgal, diğeri Hititoloji’nin önde gelen isimlerinden merhum profesör Sedat Alp Hoca’dır. Onların yazdıklarını okumak Türkiye’deki tarih meraklıları için bir farz.

ÖZGÜNLÜĞÜ İSİMLERDE

Bölge volkanik kalıntının renkliliğine sahiptir. Meyve ve sebzenin zenginliği ‘Yanık Ülke’ denen Kula’nın civarında açıkça ortadadır. Kula’nın kendisi de Osmanlı Batı Anadolusunun en tipik yerleşimlerinden biriydi. Bugün dahi bütün ihmale ve çekişmeye rağmen bunu haykırıyor. Hem de sadece binalarıyla değil içindeki yerleşik halkla da. Bu hafta başında oradaydım, her zamanki gibi bir tur yaptım. Daha eski şehrin içine girdiğinizde rastladığınız ilk sokak ismi bu özgünlüğü veriyor. Yörük Hasanların Halil Ağa Sokağı gibi. Sokağın biraz ötesinde Zabunlar Konağı gibi bir isimle karşılaşıyorsunuz veya Şahanların Gazi Mehmet Çavuş Sokağı. Burada yanık taşlardan yapılmış bir ev var. Kenan Evren’in doğduğu ev diye müze şeklinde düzenlenmiş. Hepsinin kendine göre renkli görünümleri var. Bilhassa Zabunlar Konağı’nı Anemon Şirketi restore ederek turizme açtı. Gerek konakların gerek sokakların adı bir görüşü güçlendiriyor. Türk şehrinde mahalle, ailenin ve sülalenin yerleşimi etrafında düzenlenir. Küçümsenmeyecek bir istisna hiç şüphesiz ki 1293 (1877-78) ve Balkan Savaşı’ndan sonra Batı Anadolu’yu dolduran Rumeli muhacirleri ve bunların bazılarının oluşturduğu mahalleler hatta kasabalardır. Buralarda aileler sülaleleriyle birlikte değil buldukları yere yerleşmişler veya köy halinde kendilerine verilen toprağa tıpkı Çerkes kabilelerinde olduğu gibi yerleşmişlerdir.

Yazının devamı...

Zaferin 97'nci yılı

25 Ağustos 2019

BİRİNCİ Cihan Savaşı bittiği zaman İtilaf Devletleri (İngiltere-Fransa-Rusya) orduları tarihte görülmeyecek kadar topyekûn modern silahlara dayalı uzun süreli bir savaşın mağlupları ve galipleriydi, Rusya ise ihtilal ile elenmişti. Mağlupların ve galiplerin hepsinin ortak bir yanı vardı: Roma askeri edebiyatından kalma “Pirus Zaferi” deyimi. Savaş sonrası Avrupa’nın acınacak hali galiplerin durumunun da çok feci olduğunu gösteriyor. Altına dayalı para sistemi ama asıl önemlisi eski cemiyetin değerler ve hiyerarşi sistemi dağılmıştı. Nüfus altüst olmuştu. Büyük devletlerin yorgun orduları, mağlupları kontrolden acizdi ve İtilaf Devletleri kendi aralarında güvenilmez bir ilişkinin içine girmekteydiler.

‘DAĞILDI DEDİĞİNİZ ORDULAR BİR SABAH KARŞINIZA ÇIKAR’
İstanbul’a giren, yetenekli bir asker olan Fransız işgal kuvvetleri komutanı Franchet d’Esperey, İngilizlerin Türk imparatorluk topraklarını ve payitahtı kontrol için Yunanları kullanmasına fevkalade karşıydı. İtalyanlar ise işgalin ilk anında yaşadıkları şok nedeniyle Anadolu hareketini desteklemeye başlamışlardı bile. Bununla birlikte durum hiç de iç açıcı değildi. Uzun harbi yaşayan askerler ve komutanlar büyük ölçüde şartlara boyun eğmek taraftarıydılar. Kurtuluşu zamana bırakıyorlardı. Anadolu’ya geçen az sayıdaki general, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere etraflarında kendilerine bağlı karargâh mensupları ve birliklerce ve bürokrasinin içinde kendilerini takip edenlerce desteklendi. Franchet d’Esperey’in “Jön Türkleri, ihtiyar Türklere tercih etmesi” daha da önemlisi iyi bir kurmay olan ve Venizelosçularla hiç bağdaşmayan General Meteksas’ın “Bizim küçük Asya’da işimiz yok. Adamların dağıldı dediğiniz orduları bir sabah karşınıza çıkar” demesiydi.

Kaçınılmaz sonun ne olacağını bizdeki ve dışarıdakiler görmeye başlamıştı. Ama muhteşem sona doğru bu kadar yıkımın ortasından nasıl gidilecekti? 1921 Sakarya Savaşı, Yunan ordusunu durdurdu hatta geri hatlara itti ama Anadolu’daki düşman kuvvetini takip edip dağıtacak, imha edecek gücün olmadığı açıktı. Bu nedenle bir yıl bekleme dönemine girildi. Bu bekleme dönemi olağanüstü milli müdafaa vergileri, bütün milletin bağış ve silah imalatına, teçhizat üretimine katılmasıyla sürdü. Şurası açıktır ki milletin morali düzelmişti.

MUHASSALAYI YAPAN MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’YDI

Büyük Taarruz tam da bu toparlanma sonrasındaydı. Üstelik ordumuz askeri savunma ve hücum özelliklerinin ikisini de haiz durumdaydı. Gerçekten iyi hazırlanmış, planlanmış bir savaştır. Karşıdaki ordunun ne yapacağı tahmin edildiğinden tam anlamıyla bir kurmaylar muharebesi olduğu söylenebilir. O planı yapanların içinde sadece bir kumandan, bir görüş yoktur, bir sürü görüş vardır. Onların muhassalası (elde edilen sonuç) söz konusudur. O muhassalayı yapan adam ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır.

DÜNYA TÜRKLERE İNANMIYORDU FAKAT BEKLEMEDİKLERİ OLDU

Yazının devamı...