"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

300 budala her cemiyette çıkar

20 Mayıs 2018

YÖK’ün bölüm kapatma kararının isabetsiz olduğunu belirtmeye lüzum dahi yok. Pireye kızıp yorgan yakamayız. 300 tane budala ve küstah her cemiyette çıkar. Siz onlara değil, onlara gülen Fransızlara da bakın. Bir başkasının dini akidelerine ve dua kitaplarına karışanlara aklı başında insanlar hiçbir zaman iyi gözle bakmaz.

XIV. Louis devrinde Fransız hariciyesi önemli bir kararın tatbikine başladı. Fransa’da “Jeux de langue”, Almanya’da “Sprachknaben” denen, Maria Theresia Avusturya’sında taklit edilen okul sistemiyle kabiliyetli gençlere Türkçe, Farsça ve Arapça bir arada öğretiliyordu. Mesela Viyana Muhasarası’nı izleyen yıllarda müthiş nitelikli raporlar yazan Fransız Büyükelçi Girardin bunlardan biriydi ve Türkologdu. Hepimiz biliyoruz ki Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall Türk edebiyat ve tarihi üzerinde ilk önemli eserleri meydana getirendir. Giambattista Toderini Türk edebiyatı üzerinde bunun gibi bilgiler veren İtalyan’dır. 17. ve 18. asırlarda Fransızlara ve Avusturyalılara diplomatik rapor yazan bir anlamda satanlar Venedikli büyükelçiliklerdi ve İtalyan tercümanlardı. Bunların yanlış, yalan bilgi verdikleri malumdur. Çareyi “Kendin dil öğrenmekte bulursun” zihniyetiyle Doğu dilleri eğitimine başlandı.

MEDENİYET DİLİ

Türk imparatorluğu daha çok Fenerli Rum beylerini (mutlaka Helen asıllı olmaları şart değil) ve bunların içinde İtalya ve Fransa’da okuyanları kullanmıştır. Bizde Fransızca eğitimi ve dilinin öğrenilmesi bir diplomatik savunmadan çok bir medeniyet problemi olarak ortaya çıktı. Orduyu ıslah ediyorduk, mühendislik, tıp ve baytarlık eğitimi için, idareyi ıslah ettiğimiz zaman hukuki metinleri okuyup yorumlayabilmek için Fransız dilini öğrendik. Fransızca Türk Batılılaşmasının anadilidir. Felsefeyi ve edebiyatı okumak askeri ve idari zaruretin arkasından geldi. Edebiyatımızda Ahmed Midhat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi”, Ömer Seyfettin’in “Asilzadeler” gibi tipleri Tanzimat devrinin çürükleri içinde çıkar.

DİPLOMASİ DİLİ

Tanzimat’ın büyük adamları sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa gibi, halkın içinden çıkıp kalemde, memuriyete başladığı zaman bin zahmetle Fransızcayı öğrenen hem de çok iyi öğrenen kimselerdir. Bu sadrazamın kaleminden çıkan Fransızca veya Mustafa Reşit Paşa’nın kullandığı üslup yabancıların da hayranlığını çekmiştir. Diplomasi önemlidir, diplomasinin dili olan Fransızcayı kullanmak daha da önemidir. Zamanla bu iş diğer Avrupa dillerine yayıldı. İngilizce bahriyenin diliydi. Enver Paşa’nın bütün nesli Almancayı öğrendi. Prusya askerinin nizamını kapmak için başka çare yoktu. Son halife Abdülmecid Almancayı bilirdi. 1930’ların Türkleri bilimi öğrenmek için Almanca öğrenmekten kaçınmadılar.

İNGİLİZCE YETMEZ

Fransızların Türkçeyi ne kadar öğrenebildikleri ve ne kadar önem verdikleri hiç mühim değil. Fransız Türkolojisinde bir durulma olduğunu kendileri de söylüyor ama Fransa’da Türkçe çok uzun zamandan beri öğretiliyor. INALCO (Institut national des langues et civilisations orientales) yani Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü veya EHESS (Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales) bunlardan biri. Üstelik yeni nesil Türkologlar daha da meraklı ve sebatlı ama dedik “siz kendinize bakınız”. Fransız dilini öğrenmek ve öğretmek zorundayız. Sırf Amerikan İngilizcesiyle dışa açınılmaz. Küt kafalı insanlarla açılıma girmemek için Batı dillerinin bir ikisini daha bilmek gerekir.

Yazının devamı...

İki 19 Mayıs

13 Mayıs 2018

O vakte kadar İttihatçılığı unutulan, zaten İttihat ve Terakki ile ilişkileri de epeydir soğuyan Cihan Harbi’nin tanınan genç komutanlarından Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti adına bölgede asayişi sağlamak için olağanüstü yetkilerle gönderilmiştir. Bu olağanüstü yetkileri derhal sivil ve askeri mevkilerdeki komutanlar ve bürokratlarla bağlantı, yerel halkla görüşme programına çevirdi. İşgale karşı yürüyüş başlamış sayılıyor.

19 Mayıs 1935’te ise bir hafta evvel yaptığı motosiklet kazasından aldığı yaralar sonucu Arap İsyanı’nın ünlü organizatör ve kışkırtıcısı Thomas Edward Lawrence İngiltere’de öldü. 20. asır Britanya’sının en ilginç tiplerinden biridir ve şüphesiz ki Ortadoğu tarihinde yakın dostu Gertrude Bell ile birlikte ilginç bir ikiliyi meydana getirmektedir. Lawrence’ın motosiklet kazasındaki ölümü, daha doğrusu kazanın kendisi ikna edici bulunmadı. İyi bir motor kullanıcısıydı, gizli servis ise bu tip trafik kazalarını tertiplemekte ustaydı. Niçin bir tertibe kurban gitsin diye sorulabilir; Arap İsyanı’ndaki rolü sadece Britanya’nın verdiği bir görev olarak kalmadı, daha fazlasını yaptı, çok daha fazlasını hayal etti ve Şerif Hüseyin’e vaatlerde bulundu.

ALDIĞI BÜTÜN RÜTBELERİ BIRAKTI

Britanya’nın ise bu gibi vaatleri gerçekleştirmeye hiç niyeti yoktu. Kaldı ki Ortadoğu’yu Sykes–Picot Antlaşması (1916) yoluyla Fransa ile bölüşmüşlerdi. Suriye Lawrence’ın isteği hilafına Fransa’ya bırakıldı. Hiç şüphesiz ki Şerif Hüseyin’in sülalesi ve bağlı aşiretler Lawrence’ın emellerine ve İngilizlerin tertibine riayet etmişlerdi ama bütün Arap dünyası için aynısı söylenemezdi.

Lawrence aldığı bütün rütbeleri bıraktı. Protestoları, İngiliz makamlarını tenkitleri, hatta tehditlerinin sonu yoktu. Susturulması gereken bir ünlü olarak görülmüş olabilir. 19. asır İngiltere’sinin çıkardığı karakterlerdendi. İyi bir tahsil görmüştü. Bugün sınırlarımız içinde olan, Suriye sınırındaki Karkamış Geç Hitit Kenti’nde ilk kazıyı yapanlardan biridir. Arapçayı iyi biliyordu, bunun yanı sıra Yunancası da iyiydi. Homer’in Odysseia’nı çevirenlerden biriydi ve onun çevirisi hâlâ İngiliz okullarında kullanılır, yani tam anlamıyla klasiktir. Bölgedeki arkeolojik bilgisi ve Arap urbanı üzerindeki ilgisi ve her sınıftan temas kurabilmesi hayranlık uyandırıyor ama bu hayranlıkta çöl isyanını anlattığı “Bilgeliğin Yedi Sütunu” (Seven Pillars of Wisdom) kendi abartmaları ve “Şeyh uçmaz mürit uçurur” darbı meselinin örneklerini de görmek mümkündür. Belirtiğimiz gibi Lawrence gibileri onlarca değildi ama yarım düzine kadar Lawrence vardı. Birisi zengin bir sanayici ve belediye başkanın kızı olan Gertrude Bell, bizim Davut Paşa dediğimiz David Urquhart samimi bir Osmanlı taraftarı ve Rusya İmparatorluğu’nun aleyhtarıydı.

20. YÜZYIL ANLAMINDA BİR KULİSÇİDİR

Yazının devamı...

Üniversite anane ve etiket demektir

6 Mayıs 2018

Bugün yapılan şey ise daha vahim bir hata getirecek durumdur. İstanbul Üniversitesi’ni savunan ve bu ismi taşımak isteyenler haklıdır. Üniversite anane ve etiket demektir. Çok fazla büyüyen İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi gerekiyorsa bile bir büyük çatının altında özel kanunla bölünmesi gerekir.

1900 senesinde İstanbul Dârülfünûnu kuruldu. Dârülfünûn-ı Osmani; tıp, edebiyat, fen, hukuk mektebi gibi bölümlerden oluşuyordu. Burada bir Dârülfünûnu Emini (rektörü) vardı. Dârülfünûn profesörlerine müderris deniyordu; muavinleri de doçentin karşılığıydı. Anane sadece isimlerde değil, yapıda da görülüyor. Mesela Ziya Gökalp Bey edebiyat bölümüne Yahya Bey’i (Kemal Beyatlı) tayin etti. Bu doçentin, yüksek tahsil diploması yoktu. Ancak Fransızcası mükemmeldi, edebiyat bilgisi mükemmeldi, tarih ve siyasetle ilgili yazıları mükemmeldi. Genç dâhi Fuad Köprülü de aynı şekilde Dârülfünûn’a alındı. Köprülü eserleriyle tanınıyordu. Türk tarihçiliğine Durkheim’cı bir sosyoloji görüşü de onun sayesinde girdi. Aynı zamanda tarih ve edebiyat kaynaklarının değerlendirilmesinde isabetli görüşleri vardı, nesilleri etkiledi. Çok çocuk yaştan beri tarihi edebi metinleri okuyan, yazmalara inen bir garip gençti. II. Meşrutiyet devri vakayiname, lügat ve edebi metinler bakımından başka hiçbir devirde görülmeyecek kadar çarpıcı tarihi kaynakların gün yüzüne çıkarıldığı ve kullanıldığı bir devirdir. Türklerin milliyetçilik düşüncesi mi bu kaynakları açığa çıkarıyordu, yoksa bu kaynaklar Türklerin milliyetçiliğini mi yaratıyordu, tartışılır. Dârülfünûn zaten var olan tıp, hukuk gibi dalları toparladı. Bazıları yine de üniversitenin dışında kaldılar.

İstanbul Üniversitesi’nden alınarak yeni kurulacak üniversiteye bağlanması gündemde olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri önceki gün de eylem yaptı.

 

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ORİJİNAL ARKEOLOJİ BÖLÜMÜ 1933 reformunda ise üniversitede değil de müzenin içinde faaliyet gösteren arkeoloji bilim dalı (sadece asistanların müdür Osman Hamdi tarafından eğitildiği) belki de dünyanın en güçlü orijinal arkeoloji bölümlerinden biri üniversiteye dahil oldu. Hitler’in önünden kaçanlar İstanbul ve Ankara’da iki tane orijinal bölümün bu üniversiteye ve Türk irfanına kazandırılmasında yardımcı oldular. Tıp mektepleri Türkiye irfanının ve fenninin yeni gördüğü kurumlar değildi. Ta II. Viyana Kuşatması’ndan beri Avrupa’nın ulaştığı askerlik ve fenni sayesinde tıp ve baytarlık gibi dallarda yarışmak ve de mühendisliğin süratle reforma edilmesi, ordunun modernleşmesi için okullaşması gereği hiç tartışılmadı.

Osmanlı İmparatorluğu 18. asırdan beri mühendis yetiştiren, modern tabip ve cerrah yetiştiren, baytar ve eczacı yetiştiren bir ülke haline gelmiştir. Tıp eğitimi ve tabiplerin duruşu fevkalade istisnai ve saygıdeğerdir. Ordunun baytar, veteriner ve hekimleri arasında çağdaş tıbbın uygulamasına yaklaşanlar, bazı metotlar bulan ve geliştirenler, bazı icatları olanlar vardır. Bunların hepsini burada yazmak mümkün değil. Nitekim 1933 reformunda gelen Almanlarla en çok çatışan ve rekabete girenler hekim hocalardı. 1933 reform komisyonunda bulunan Fuad Köprülü ise Türkoloji Bölümü’ne Hellmut Ritter ve Karl Süssheim’in dışında pek bir adam uğratmamıştır. Mesela pek uğratılmayanlar Andreas Tietze, Robert Anhegger ve Almanya’da Piri Reis üzerine çalışmalar yapan profesör Paul Kahle’nin yanında, Osmanlı eyalet idaresi üzerine mümtaz bir talebe olarak doktora yapan, İstanbulluların Fransız kültürüyle tanıdığı Mehmet Ali Haşmet Kırca (merhum Coşkun Kırca’nın babasıydı) idi.

İstanbul Üniversitesi arkasında üniversite olarak kurulmadan çok öncesini taşıyan bir manevi mirasla ve büyük olaylarla bugüne kadar geldi. Hatırladığım kadarıyla hukukçu çevrelerin ve bazı diğer çevrelerin tasvip etmediği iki tıp fakültesi ortaya çıktı. Keşke 1960’larda yapılan bu ikinci fakülte operasyonu ile bir ikinci devlet üniversitesi kurulma yoluna gidilseydi.

Bugün yapılan şey ise daha vahim bir hata getirecek durumdur. Çok fazla büyüyen İstanbul Üniversitesi’nin bölünmesi gerekiyorsa bile bir büyük çatının altında özel kanunla Paris Üniversitesi (Université de Paris) gibi bölünmesi gerekir. Yani Paris Üniversitesi 1, Paris Üniversitesi 2, Paris Üniversitesi 3 gibi İstanbul Üniversitesi 1, İstanbul Üniversitesi 2, İstanbul Üniversitesi 3 şeklinde bölünme gerçekleştirilir. Bölünmelerde sağlık bilimleri, doğa bilimleri, mühendislik bilimleri, sosyal bilimler, tarih ve filoloji ekseni etrafında aynı üniversitenin mensubu olarak ayrı ayrı külliyeler haline dönüştürülebilir. Böylelikle bu camia, bu isim ve bu anane parçalanmamış olur.

Yazının devamı...

Onbaşıdan Führer’e Hitler’in ‘ölüm’ü

29 Nisan 2018

Weimar Cumhuriyeti’ni teşkil eden Alman sosyal demokratları Avusturya’dan farklıydılar ama yenilginin şartları içinde vaatlerini yerine getirmeleri mümkün değildi.

KOMÜNİZME MEYİL

Almanlar komünistlere meyletti. Bugün bizim gözlediğimiz Alman zihniyetine ve davranışına uymayacak bir durum; Alman komünistleri Avrupa’da en kuvvetli partiydi ve Stalinizm’in demir bileği gelene kadar da Rusya’nın bütün komünistleri gerçek bir ihtilalin Alman komünistlerin ittifakı ve hatta önderliğiyle gerçekleşebileceğine inanıyorlardı. Oysa Alman komünistleri zayıf bir stratejinin içine girdiler. Yok edilen imparatorluğun kalıntıları ve sermayedarlar Almanya’yı pek bırakmak niyetinde değillerdi. Harp sonrasının ağır şartları içinde Alman işçi sınıfı zor hayat şartlarından çok, işsizlikten hatta daha da beteri işini kaybetmek korkusuyla yaşayan bireylerden oluşuyordu.

YAHUDİ DÜŞMANLIĞI

Derde çare, Almanya’nın haklarının yendiğini haykıran ve bütün yenilgi ve krizi Yahudi sermayesine bağlayan Luther’den beri devam eden tarihi Alman-Yahudi düşmanlığını kışkırtan bir partinin yürüyüşü olarak görüldü. Adolf Hitler 20 Nisan 1889’da Avusturya’nın Alman sınırında Braunau am Inn’de doğmuştu. Ama o dönemin Alman Avusturyası’nda görüldüğü üzere Alman milliyetçisiydi. Hayatının Avusturya imparatorluğunda ve Viyana’da geçen kısmı da hiç mutlu görünmüyordu. Herkes bir suçlu arar. Bu dönemde aranan suçluyu Alman Avusturyalılar buluyordu. İmparatorluk Viyanası’nda şehrin imarı ve örgütlenmesinde çok başarılı görünen ve ilk defa halktan gelen belediye reisi Dr. Karl Lueger şiddetli bir Yahudi düşmanıydı. Onun Viyana Belediyesi’nin imkânları çerçevesinde geliştirdiği yayın faaliyeti ve öğretimle alt-orta sınıf gençliği Yahudi düşmanı bir Pangermenizm’i benimsedi.

‘NAZİ’YE DESTEK

Adolf Hitler de onlardan biriydi. 1920’lerin başında onun kurduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi kısaca NAZİ diye bilinen hareketli ve saldırgan partinin başarı grafiği çok düşüktü. Yıkımdan zarar gören, şaşkın eski imparatorluk seçkinleri, işlerini yürütemeyen orta sınıf esnaf ve yarınlarından emin olmayan alt-orta sınıf bu partiyi destekledi. Ama asıl gelişimi sağlayan Almanya’nın müttefikler karşısındaki feci durumu ve dünya iktisadi buhranıydı.

Yazının devamı...

İstibdatsız ‘Hall’

22 Nisan 2018

‘Hall’ fetvasını kaleme alan Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, Talat Paşa tarafından zorlanarak bu fetvayı yazmıştır. Yine de bizim siyaset bilimi literatürümüzde, ilk defa profesör Ümit Hassan’ın dikkati çektiği üzere ‘hall’ nedenleri arasında ‘istibdat’ sayılmaz.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra bir yıl bile geçmeden başkentteki avcı taburları isyan etti. Başlarında zabit yoktu. İstanbul’daki 1. Ordu padişahtan ne bu isyanı bastırmak için ne de ilginç bir gelişme olarak isyancıların başlattığı mektebli subay katliamını önleme amaçlı başkente yürüyen Hareket Ordusu’na direnmek için bir emir almadı. Yakın tarihimizin en karmaşık olayıdır. Bu olayı yargılayabilmek için verilerin azlığı nispetinde de büyük spekülasyon yapılır.

DERVİŞ VAHDETİAvcı taburlarının isyanını “Volkan” gazetesi ve Derviş Vahdeti’nin kışkırttığı, kendisinin İngiliz ajanı olduğu veyahut padişahın bu olaya göz yumduğu ve medet umduğu tekrarlanır. Bütün olayın padişahın bilgisi dışında doğup gelişen bir isyan olduğu veya bir komplo tertiplendiği de söylenir. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nu İstanbul’da padişaha sadık olan 1. Ordu’nun bastırması çok güç olmadığı halde padişahın neden emir vermediği de muamma.

MECLİS-İ MİLLİ-Yİ UMUMİNeticede Hareket Ordusu’nun yaklaştığı ve Yeşilköy’e girdiği sırada Mebuslar Meclisi ve Ayan üyelerinin bir kısmı oraya giderek orduyu karşıladı ve Yeşilköy’de ilk defa olarak Meclis-i Milli-yi Umumi halinde toplandılar. Bu deyim yerindedir, tarihimizde ilk defa geçmektedir. Meclis tarafından Hareket Ordusu desteklenmektedir. Padişahın ‘hall’i üzerine (tahtan indirilmesi konusunda) bir karar alındıysa da gizli tutuldu. ‘Hall’ fetvasını kaleme alan Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, Talat Paşa tarafından zorlanarak bu fetvayı yazmıştır. Yine de bizim siyaset bilimi literatürümüzde, ilk defa profesör Ümit Hassan’ın dikkati çektiği üzere ‘hall’ nedenleri arasında ‘istibdat’ sayılmaz. Çünkü İslam hukukçusu ‘istibdat’ı Latincedeki ‘dictatura’ gibi zorunlu halde üstlerinden bir sıfat ve becerildiği takdirde bir meziyettir.

SELANİK’E SÜRGÜNHareket Ordusu avcı taburları dışında ciddi mukavemetle karşılaşmadı. Başkente hâkim oldu ve komutanlığı üstlenen Mahmud Şevket Paşa gayet sert tedbirler, Divan-ı Harbi Örfi’nin toplanması ve idam kararları vermesiyle asayişi sağladı. 1909’un 27 Nisan günü padişaha Meclis-i Milli’nin teşkiline dikkat ettiği üzere Osmanlı milletlerinin hepsini temsil eden bir heyet Meclis’in ‘hall’ kararını bildirdi. Arnavut Esad Paşa Toptani, Yahudi mebuslarından Emanuel Karasu (Carasso), Ermeni mebuslarından Aram, Bahriye feriki Laz Arif Hikmet’ten oluşan heyet Abdülhamid’e ‘hall’ edildiğini bildirdiğinin akşamına padişahın Çırağan Sarayı’na çekilme teklifi de kaale alınmadı. Selanik dışında Alatini Köşkü’nde mecburi ikametine karar verildi. Ailesinden yakınları ve maiyeti ile ta Balkan Harbi’ndeki çekilmeye kadar burada oturdu.

ARZU ETMEDİĞİ SAVAŞII. Abdülhamid’in Selanik’te Alatini Köşkü’ndeki ikameti onun açısından son derece sıkıntılı bir zamanı kapsar. Bu sıkıntılı üç yıl boyunca da zamanın meselelerini mütalaa imkânı buldu. Dışarıyla teması ve ziyaretler son derece de sınırlıydı. 1 Kasım 1912’de Alman sefaretinin SMS Loreley gemisiyle Beylerbeyi’ne nakledildi. Beylerbeyi’ndeki ikameti onun 1918 Şubatı’ndaki ölümüne kadar sürdü. Arzu etmediği bir savaş, ilanını tasvip etmediği cihat fetvası gibi olayların onun halet-i ruhiyesine uymadığı görülüyor.

BİSMARCK DEVLETLUSU

Yazının devamı...

GSÜ Hukuk final turunda

15 Nisan 2018

Bu beynelmilel müsabakanın ne olacağı tahmin edilebilir: Farazi dava yarışması. 50 yılı aşkın süre tertiplenen bu prestijli yarışma ortaya atılan bir uyuşmazlık davasının taraflar davalı ve davacı, iddia ve savunma makamı olarak gerçekçi ve ikna edici şekilde oluşturularak sunulmasına dayanır.

COLUMBIA’YI YENDİLER

90’dan fazla ülkenin gençleri ulusal finallerden çıkardıkları şampiyon takımı Washington DC’deki uluslararası finale katılmaya gönderir. 130’dan fazla seçilmiş üniversitenin 32’si final turuna çıkar. Bu sene ilk defa olarak 2012 yılından beri bu yarışmalara katılan ve finale doğru yükselen Galatasaray Üniversitesi hukuk takımı (2. sınıf öğrencileri Pınar Özcan, Atakan Arslan ve Berkay Arslan ile 3. sınıf öğrencileri Zeynep Ekinci ve Berk Demir) 32 takım arasına girdi ve ileri turlara kaldı.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ilk etapta ABD Columbia Üniversitesi’nin hukuk takımını yenip final turlarına geçmişti ve ilk 16 takım arasına girdi. Danışmanlık ve yöneticiliğini Dr. Bleda Kurtdarcan’ın yaptığı ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerimizden oluşan takımın bu başarısında bazı noktalar önemli. Uzun yıllar hukuk fakülteleri talebe deposu olarak düşünülürdü. İlk defa Galatasaray Üniversitesi’nin özel kanunu ile az sayıda öğrencinin kabul edildiği bir hukuk fakültesi ortaya çıktı. Kontenjanları baskı ile arttırmak mümkün değildi.

KIRCA’NIN PAYI BÜYÜK

Kopya ile bu kuruma girenler, öbürkülerin arasında derhal fark ediliyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu konuda tedbir alındığı söyleniyor, galiba doğru. Galatasaray Üniversitesi öğrencisinin dil bakımından bir yetişmişliği vardır, bu sadece Fransızca değildir, başka dilleri de öğrenirler. Eğitim ciddi olarak Türk hocalar tarafından Türkçe, Fransız hocalar tarafından Fransızca yapılır. Bu kurumun başarısında kurucu kanunu ve teşkilatlanmayı merhum Coşkun Kırca’nın yapmasının büyük payı vardır. Bu statüyle devam etmesinde büyük fayda görülüyor. Nitekim bazı vakıf üniversiteler de bu istisnai devlet üniversitesi yapısını izlemeye başladılar, bunun en iyi sonucu, hukuk fakültelerine giren yeni asistan kadrolarında ve uluslararası davaları takip eden avukatlar arasında göze çarpmaktadır.

 

Yazının devamı...

Sanmayın ki ben öldüm

8 Nisan 2018

Milliyetçilik münevverlere has bir ideoloji ve bilinç olmaktan çıkmış, bu kanlı cihan savaşında vatanı yeniden kurmaya yarayacak bir genel bilinç haline dönüşmüştür. Belki de bizim olmayan bu savaşta kendimizi yeniden yaratmaktaki tek unsur bu oldu.

GEÇEN pazar Çanakkale Kitap Fuarı’nda bir konferans verdim. Bir gece de kaldığım Gelibolu Yarımadası’nın ucunda Seddülbahir mevkiini gezebildim. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’yla temasım oldu. Başkan İsmail Kaşdemir Bey bazı yeni mezarların daha doğrusu şehitliklerin keşfedildiğini söyledi. Bunların şüphesiz abide olarak düzenlenmesi gerekecek. İlginç mezar taşları (şahideler) da bulundu. Seddülbahir Kalesi restore ediliyor, sit alanları daha iyi korunuyor ve yeni inşaatlara müsaade edilmiyor. 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı’nı bu yıl yine coşkuyla kutladık.

İNGİLİZLER FRANSIZ GEMİLERİNİ HARCAMIŞ!

Hiç kuşkusuz ki Nusrat mayın gemisinin döşediği mayınların Boğaz girişinde Britanya ve Fransız donanmasını durdurduğu açık. Ama bunların asıl yaralanmaları ve geri çekilmeleri doğrudan Boğaz savunmasından ileri gelir. Burada bilhassa Britanyalı gemilerin ilk andaki ileri hareket için Fransız donanma gemilerini kullanması ve bunun neticesi olarak Gaulois, Bouvet gibi gemilerin aldığı ağır yaralarla tamamen savaş dışı kalmaları Fransızlar arasında, İngiliz nefretine de neden oldu. Fransızlar, gemilerinin İngilizler tarafından harcanacak şekilde bir strateji düzenlendiği iddiasındaydılar.

YURT BİLİNCİYLE YAPILAN SAVUNMA

1915 yılı kanlı bir şekilde başlamıştı. Müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçemeyeceği anlaşıldı. İmparatorluğun Anadolu ve Rumeli’yi bağlayacak donanma düzeni mükemmel olmaktan uzaktı. Fakat doğrusu Gelibolu Yarımadası’nın ve Çanakkale tarafının savunma sistemi umulandan daha çabuk monte edildi. Ağır toplar ve bunun teknik bilgisi çok kısa zamanda subaylara, çavuşlara ve erlere öğretilebildi. Ordunun kurmay sınıfının kuvvetli oluşu, her yeniliği çabuk kavramalarına ve tatbik etmelerine imkân veriyordu. Asker ise dayanıklıydı. Artık Anadolu çocuklarının daha dün Balkan’dan göç edenlerin bu savunmayı bir yurt bilinciyle yaptığı anlaşılıyor. Nevrekoplu bir mülazımın mezar taşı en anlamlısıdır.

O TAŞ AĞADERE MEVKİİNDE BULUNDU

Yazının devamı...

Gazi Osman Paşa

1 Nisan 2018

Çar II. Alexander esaretin başında onun kılıcını almadı, kendisine iade etti. Üstün askeri nişanlarla taltif edildi. 1878 yılında esaretten döndüğü vakit İstanbul halkı onu muhteşem bir tören ve nümayişle karşılamıştı. Abdülhamid, Almancı genç subayların tavrını tenkit ettiğinde gerçek komutanın Gazi Osman Paşa olduğunu belirtirdi. Gazi Osman Paşa, Sultan Abdühamid’ci değildi, fakat 1875 yılı darbesini hazırlayanları tutmadığı da biliniyor.

TOKATLI Yağcıoğulları’nın tek erkek çocuğu olarak 1833’te doğdu. Ailecek İstanbul’a göç ettiler. Askerlik hayatına Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nde küçük yaşta başladı. Osmanlı subay sınıfının yetiştirilmesi en geç ortaokul sıralarında başlar. Askerliği yüksek tahsille bağdaştırmak bu mesleğin talim yönünü ciddiye almamaktır.

TÜRK ORDUSUNA MAHSUS KARİYER

Mekteb-i Harbiye’yi 1853 yılında bitirdi. Erkân-ı Harb sınıfına kayrıldıysa da Kırım Harbi çıktığı için asteğmen rütbesiyle gittiği savaşta üsteğmenliğe yükseldi ve Kırım Savaşı sonrasında Erkân-ı Harb eğitimini tamamladı. Kadastro usulünde haritanın yeniden çizilmesi gibi teknik bir hizmette sivrildi. Zamanın ordularında görülmeyen münhasıran Türk ordusuna mahsus bir kariyer izlemiştir. Suriye’de başlayan ayaklanma sebebiyle Cebel-i Lübnan’da, 1866’da Girit İsyanı’nda adadaydı. Buralarda temayüz etti, yani başarılarıyla göze çarptı. Ardından Yemen’de tuğgeneralliğe (mirlivalığa) çıktı. İki yıl sonra Rumeli’dedir. Sancak dediğimiz Yenipazar tümen komutanı, İşkodra ve Bosna komutanlıkları, ardından tekrar Niş ve Vidin komutanlıkları ve Sırp prensliğinin 2 Temmuz 1876’da Osmanlı’ya savaş ilan etmesi dolayısıyla sıcak harbin kahramanlığına yükseldi. Rusya’nın var gücüyle ve komutanlarıyla destekliği Sırbistan’ı ve gönüllü müttefikleri üst üste yendi, asıl şöhreti burada kazandı.

SAVAŞLARI KAZANDI AĞIR KIŞA YENİLDİ

Osmanlı-Rus Savaşı 24 Nisan 1877’deki harp ilanıyla başladı. 7 Temmuz’da kendi kolordusuyla Plevne’ye ulaştı. Rus kuvvetleriyle yaptığı 3 Plevne Savaşı’nda da bu saldırıları kırdı. Ancak ağırlaşan kış şartları ve ikmal sistemindeki aksamalar dolayısıyla aralık ayında kuşatmayı yarma teşebbüsü kesintiye uğradı. Paşa yaralandı ve 40 bin kişilik kuvvet ağır kayıplar verdi. Bundan sonrası Osman Paşa’nın Plevne’de kazandığı gazilik unvanı ve mareşal olarak anılmasıdır.

ÇAR, SAYGISINDAN KILICINI ALMADI

Yazının devamı...