"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Mehçhul şehide dua

21 Nisan 2019

BAKÜ’den Şamahı’ya gidiyoruz. Yaz-kış rüzgârlı ve bazen bunaltıcı olan Bakü’nün 19. asırdan beri devamlı imar edilen bir başkent olduğunu belirtmek gereksiz. Kafkaslar’ın başladığı merhaledeki Şamahı ise sükûneti ve temiz havasıyla yaz-kış ruhların dinlendiği bir yer. Şehrin binaları genellikle bizim Bitlis-Ahlat’a özgü yapılarla eş gibi.

‘MÜTTEFİK’LE SAVAŞ

Yanımda Behçet ve Sultan Gözükara var. Bakü’nün kültür alanındaki öncülerinden Tenzile Rüstemhanlı Hanım’ın misafiri olarak yol alıyoruz. Yolda 1918 yılında Bakü’ye giren Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun şehitliği göze çarpıyor. 1130 subay ve askerin şehit düştüğü bu önemli çarpışma noktasında vuruştuğumuz ordu ne Rusya’ydı ne İngilizlerdi fakat doğrudan doğruya müttefikimiz Almanya’ydı. Onlar petrol alanlarına el atmak için, bizimkiler ise Bakülülerin imdat feryadına koşarak oradaydılar. Şehit subaylardan birinin kabri başındayız.

ÖMER EL-HALVETİ

Buradan Şamahı’ya doğru yöneliyoruz. Kafkas Dağları’nın eteğindeki bu 60 kilometre Türklerin son 1000 yıllık tarihinin abidesi. Şamahı’nın kenarındaki Avahil köyünde Halvetiye tarikatının kurucularından Sirâcüddîn Ömer el-Halveti’nin mezarının önündeyiz. Dumanlı dağların eteğindeki köyün kıyısında bir ulu ağacın altında yatan şeyh, İran’ın Gilan bölgesi Lahican şehrinde doğdu. Tabiatın dinginliği ve büyük metropolün bile el süremediği kadar doğal sükûneti bu mezarda heykelleşmiş gibi. Türk tarihinin 1397 ve 1918 arasındaki yürüyüşünde sadece Asya’nın içinden küçük Asya’ya ilerleyen ordular değil beraberindeki göçebeler, sanatçılar, zanaatkârlar, şairler ve Ömer el-Halveti gibi tarikat önderleri var. Aynı yolun üzerinde çağdaş Azerbaycan’ın tarihini çizen iki abide yer alıyor.

CANLI KALINTILAR

Yazının devamı...

Şah'tan Putin'e Türk operası

14 Nisan 2019

Her şeye rağmen fakir Cumhuriyet’in bozkırda o zamanki Ankara Halkevi’nde (bugün Devlet Resim ve Heykel Müzesi) İran Şahı’nın ziyareti sırasında, büyük Atatürk’ün emriyle, 19 Haziran 1934’te İran ve Turan üzerine yazılmış bir libretto ile “Özsoy Operası” Adnan Saygun tarafından bestelendi ve sahnelendi. Kadroda Semiha (Berksoy), Nimet Vahit, Nurullah Şevket (Taşkıran) vardı.

Bu tek perdelik operayı birlikte seyreden İran Şahı Rıza Pehlevi dönüşte İran’da operayı kurma çabasına girişti. O olay Türkiye’de devlet operacılığının hatta daimi opera kurumunun başlangıcı olmuştur. Yoksa İstanbul operetleri ara sıra gelen yabancılar aracılığıyla bir nebze tanınıyordu. Carl Ebert’in çabalarını devamlı denetleyen ve destekleyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün opera binasında bu temsilleri göremediği açık.

OLUMLU GELİŞMELER

Dünya sahneleri temsiller için geçici veya uzun kontratlarla istihdam edilen Türk opera sanatçılarıyla dolu. Bazıları tanınıyor ve tutuluyor. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Mehmed Karahan da bunların başında geliyor. Kendisine Verona’daki opera şenlikleri sırasında sokaktaki halkın, seyircinin nasıl tezahüratta bulunduğunu herkes gibi ben de gördüm. Belki mutlaka yeterli destek yok ama yeni nesiller bu sanatı benimsiyor ve üstün yetenekliler... 1934 Haziranı’ndaki Ankara’daki “Özsoy Operası” denemesinden sonra geçen hafta Moskova’da Bolşoy Tiyatrosu’nda Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sergilediği “Troya Operası” Moskovalıların hayranlığını kazandı. Orada değildim ama bana telefonla birçok dostum haber verdi. Sıradan bir protokol desteği değil galiba devler reisleri bulunmamış ama Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy ve Rusya Kültür Bakanı Vladimir Medinskiy operayı izlemişler. Semiha Berksoy’un, Nurullah Şevket’in ardından 85 yıl sonra Türk operası, opera sanatının zor izleyicisinin karşısında başarılı bir temsil veriyor. Bunlar olumlu gelişmeler.

Bütün sorun şu: Şayet Kültür Bakanlığı bu dalı güçlendirmekte sıkıntı çekiyorsa bütçeyi arttırmalı hatta tiyatro ve operayı ayrı bir birim olarak teşkilatlandırmalı. Gerek konservatuvar mezunları gerekse dışarıda yetişen sanatçı adaylarını yetkili kurumların temsilcilerinden oluşan jürilerle bu sanatın kadrolarının içine almalı.

İYİ BİR DOĞUŞ

Opera ve tiyatro Cumhuriyet Türkiyesi’nde iyi bir doğuş gösterdi. Maalesef çocuğun büyümesi geciktirildi ama bu çocuk yine sağlıklı şekilde büyüyor, artık beklediği sadece bütün akrabaların, bütün sülalenin desteğine bağlı. Kastettiğimiz millet ve çocuk da Türk operası ve orkestraları...

Yazının devamı...

Bu imparatorluk olmasaydı Mimar Sinan olmazdı

7 Nisan 2019

15. asrın sonunda Karaman eyaleti Karamanoğulları’nın yönettiği bölgenin adıydı. Bunun merkezinde Konya ve mülhakatı yer alıyorsa da bugünkü Niğde, Aksaray, Nevşehir, hatta İçel, Isparta’nın bir kısmı ve Akşehir de bu büyük eyaletin parçasıydı. Toroslar kuzeyi ve güneyiyle neredeyse Karaman’ın elindeydi. Eyaletin ahalisi ve ileri gelenleri Osmanlı için hassasiyet arz eden bir zümreydi. Çünkü iki beyliğin rekabeti imparatorluğun olgunlaştığı döneme kadar devam etmiştir. Bunun en belirgin sonuçlarından biri İstanbul dahil fethedilen Rumeli bölgelerine Karaman halkının “sürgün” yöntemiyle yerleştirilmesiydi.

İSTİHKAMCIYDI

Karaman eyaletine kısmen giren Kayseri’nin Ağırnas köyü Sinan’ın doğduğu köydür. Sinan bir devşirmedir. Geldiği mıntıkada Anadolu’da 16. yüzyılda yani Yavuz Selim devrinde devşirme alımına başlanmıştır. Özellikle bazı zanaatlara yatkınlığı olan gençler (yani çocuklar değil) tercih ediliyordu. Sinan bir taş ustası olarak istihkam birliklerine girdi. Yeniçeri Hassa Mimarları Ocağı’na girişinin tarihi, kendi biyografisini anlatan (Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye) Sâi Mustafa Çelebi’den elde ediliyor. Osmanlı mimarı herhalde bugünkünden çok farklıydı.

‘DÜNYA’YI GÖRDÜ

Yavuz Sultan Selim’in seferlerine katılmak demek, içinde 3 bin yılın mimari eserlerini barından bir dünyayı gezmek demektir. Suriye’nin Emeviye devri eserleri, Roma devri eserleri, Bizans’ın kalıntıları, Haçlı döneminin kaleleri, bugünkü Lübnan’da yani Trablusşam ve Cunya İskelesi’nin civarında Baalbek’te 3 büyük Roma mabedi ve Finike döneminin kalıntılarını ama asıl önemlisi Firavunlar devri Mısır’ından Bizans döneminin sonuna kadar bir yanda piramitler, bir yanda çöldeki manastırlar, Memluk Kahiresi’nin ince eserleri, her yerdeki köprüler ve doğup büyüdüğü Anadolu’daki Selçuklu kervansarayları hepsi bu çocuğun zihnine kazınmıştır. Genç yaşlarda Kanuni’nin seferlerine katıldı. Bütün Balkanlar ve Avrupa’nın, eski Yunan’ın, Roma’nın ortaçağ Bizans’ının yapılarını inceledi. Roma mimarisinin merkez kubbeli eserleri bütün incelikleriyle onun zihnine çakıldı.

MİMARIN PORTRESİ

Doğu Akdeniz’in inşaatta çalışan çocuğu zaten çok şey öğrenir ama buna ilaveten şayet dört bucakta fütuhat peşinde koşan bir imparatorluğun istihkam bölüklerinin köprücüleri arasındaysa çabuk olgunlaşır, çok şey görür hele bir müddet sonra bir imparatorluğun mimar başı ağası (ağa yeniçeri generali demektir) olarak dört bir taraftaki tasarımlarıyla ünlenirse mimarın portresi ortaya çıkar. Nedendir bilinmiyor, hiçbir köprüye onun adını vermedik. Yine nedendir bilinmiyor, bir zamanlar banknotların üstündeki portresi başkalarıyla değişti. Mimar Kemaleddin dünyanın önüne çıkarabileceğiniz bir mimar değildir, kuşkusuz bizim mimari tarihimizin önemli bir ustası olabilir ama banknotlara resmi basılanlar dünyanın hiç değilse tarih, coğrafya meraklısının tanıdığı kimseler olmalıdır.

Yazının devamı...

Diplomatik başarı

31 Mart 2019

30 Mart 1856 tarihinde Paris Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Osmanlı tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Maalesef 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Ayastefanos Antlaşması’nı reddetmek konusunda sözde arkasında durulmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü Paris’te garanti edildiği için Berlin’de bir kongre daha toplanmıştı. Hepimiz hatırlayacağız; Ayastefanos Osmanlılardan Bulgaristan lehine önemli toprak ilhakı öngördüğü halde Berlin’de bu tip kopmalar otonom Bulgar Prensliği veya Bosna-Hersek’te Avusturya işgali, Kıbrıs’ta Britanya işgali gibi ek statülerle Osmanlı’nın Balkanlar’daki toprak bütünlüğü bir hayli korunmuştu. 1912’den itibaren Avrupa devletlerinin Paris Antlaşması’nda öngörülen Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü koruma ve bunun gereği olan bir Avrupa Uyumu (Concert of Europe) statüsünü ise artık korumadığı görülmektedir.

İKİNCİ DERECEDEYDİK

1848-49 mülteci olayları yani Polonyalı ve Macar asker ve sivil mültecilerin ilticacıların topraklarımıza sığınması ve ardından Kudüs’te Beytüllahim Kilisesi’nde başlayan Hıristiyan kiliseler arasındaki kavganın, Fransa ve Rusya tarafından büyültülmesi üzerine, Devlet-i Aliyye, Rusya ile harbe girdi. Şurası bir gerçek, Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa büyük bir güç gösterisinde bulundular ama aynı zamanda da savaşa çok aktif olarak katıldılar ve büyük can kaybı verdiler. Yeni kurulan İtalya krallığı (Piemonte) beynelmilel bir olayın dışında kalmamak ve yakın gelecekteki İtalyan birliğinde güçlü konuma girmek için savaşa bir ölçekte katıldı. Osmanlı İmparatorluğu ise modern ordusunu henüz kurmaktaydı fakat askeri ıslahatın ordunun nizamını sağladığı bize iltica eden Polonyalı Macar subayların fevkalade yararlı işler gördüğü bu savaşta anlaşıldı. Savaşın yükünü çekmekte biz ikinci derecedeydik.

ACIMASIZ ÇATIŞMALAR

Bununla birlikte ordunun cesareti ve yeni düzene intibakı herkesin takdirini kazandı. Kırım Savaşı harp düzeninin değiştiğini gösteren acımasız bir çatışmalar bütünüydü. Buhar kuvvetini demiryollarına uyduramayan Rusya savunmada epey güçlük çekti. Asker sevkıyatında üstün konumda olan Fransa ve İngiltere ise maalesef savaşta sağlık konusunda zorluklarla karşı karşıyaydılar. İlk düzenli sağlık hizmetini veren hastane Selimiye Kışlası’dır. Fakat muharebe alanından çok uzaktaydı. Can kaybı yüksektir. Tıpkı Solferino (Avusturya-İtalya ve Fransa arası) Savaşı’nda olduğu gibi Kırım Savaşı da modern Kızılhaç’ın ve sahadaki sağlık hizmetlerinin gelişmesine neden olan savaşlar bütünündendi. Kırım Savaşı’yla İstanbul ahalisi asırların getirdiği sert bölünmede bir yumuşama yaşadı. Ne de olsa Rusya’ya karşı savaşa giden gençler Hıristiyan dünyasındandı ve çetin bir savaşa gidiyorlardı.

GÖÇE ZORLANANLAR

Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devleti, Müslüman devletin gayrimüslimlere verdiği hakları kendisinin üstlendiğini bunun Avrupa Uyumu’nun (Concert of Europe) himayesine verilemeyeceğini belirtti. Bu nedenle Tanzimat Fermanı’nın getirdiği hükümler ve uygulamaları daha da pekiştiren bir Islahat Fermanı 1856 yılında çıkarıldı. Muharebeye katılmayan fakat Rusya’yı tehdit eden Avusturya İmparatorluğu bu savaşta Rusya’nın Balkan ilhakını önleyen önemli tedbirlerde müttefikleri destekledi. Kars, Silistre ve Tuna limanları bizde kaldı. Hepsi de kahramanca savunulmuştu. Bu bölgeye, Kırım Savaşı sırasındaki müttefik yardımları dolayısıyla baskı altına giren Kırım’ın Müslüman ve Yahudileri ve Kafkasya halkları müteakip 2-3 yılın içinde Rusya’dan göçe zorlanınca iskân edildiler.

Yazının devamı...

Definecilik tarihi afet

24 Mart 2019

TÜRKİYE’de kumarbazlık zaman zaman felaket halinde alarma geçilen kumarhaneler veya gizli barbut atılan köşelerden çok görünmeyen bir heyuladır; karanlık bir bilgisizliğin ve boşluğun hâkim olduğu Anadolu kasabaları ve gençliğe eğitim veremeyen büyük şehirlerin aile hayatını da silip süpüren bu facianın adı defineciliktir. Girişimci nitelikleri olmayan küçük zanaatlar ve üreticilik dalında beceri edinememiş veya başarı gösterememiş adamlar bütün gün otururlar define ve gömü altınlardan bahsederler. Maalesef dünya tarihinin en zengin eserlerini yeraltında ve yerüstünde barındıran küçük Asya kıtası yani Türkiyemiz bu hayalperestlerin cirit attıkları bir ambar gibidir.

ALBAYIN HARİTASI!

İşin garibi imparatorluklar dahil küçük Asya’yı bütünüyle bir arada tutan ülke de tarihte sadece Osmanlı ve Türkiye olmuştur. Hayalperest insanların görünmez avcıları vardır. Mesela bir gün birisi adamakıllı cahil ve ahmak kılığında bu işe meraklı falanca abinin karşısına çıkar; “Abi, Genelkurmay’dan bir albay bir harita gösterdi. Adam fırsat arıyor, biz üstüne düşünce ürktü, haritayı bize satıp kaçmayı düşündü. Bende bugün kendisiyle buluşacağım” der. Falanca abi, ihbarcı delikanlı bir müddet sonra bitpazarından satın alınmış battal bir üniforma giyen subay kılığında biriyle görünür, civara ait sözde sarartılmış bir haritayı acele elden çıkarıp defineciye ilk kazık atılır. Bir daha o albayı gören olmaz.

GERİ DÖNEMEYENLER

Kazı heyeti yola düzülür. Uzun uğraşlardan sonra meyus meyus dönülür. Her vakitte dönülmez, bazı ahvalde kazı heyetini daha çok aşka getirmek için bazı dolandırıcıların kazı alanının bir köşesine öylesine gömdükleri bir avuç altın buldurulur ki kazı devam etsin. Fakat genelde bu arada kanlı cinayetle sonuçlanan kavgalar da olur. Bazı definecilerin bir daha dönmediği biliniyor. Başarısız seferlerden sonra hayalperestler yeni bir sefere daha hazırlanırlar. Elde avuçtaki arsalar, babadan dededen kalma evler satılır. Aile perişan olur. Yıkıma uğramış insanlar, çilekeş Türkiye’nin panoramasını zedeleyecek tarihi harabelerin altını üstüne getirecek muzır kazılar yaparlar. En çok da dinamite başvurulur. Eski eser kaçakçılarının da destekleriyle bu kazıların hedefi ne sadece eski Yunan’dır ne Hititler’dir ne Yunan-Roma veya Bizans’tır, hatta Selçuklu eserleridir.

Yazının devamı...

Türkler ve Ermeniler için büyük kayıp

17 Mart 2019

8 MART günü Türkiye Ermenilerinin 84. Patriği Mesrob Mutafyan’ın vefat ettiği ilan edildi. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye Ermenilerinin tarihi içinde uzun Sultan Hamid devrinde kalabalık Ermeni toplumuna ruhani reislik yapan Patrik Ormanyan’dan sonra Mutafyan akademik yönden ilginç bir kişilikti. Patrik Ormanyan Ermeni Katolik bir aile içinde doğmasına ve Ermeni Katolik kisveti giymesine rağmen Papa II. Pius’un “infallibilite” yani Papa’nın yanılmazlık doktrinine itiraz ederek kiliseden ayrılanlardandı. Batı dünyası ve kültürüyle çok yakın ilişkisi vardı. Aydın ve bilgili genç rahip ananevi Ermeni Kilisesi’ne geçti ve kısa zamanda patrikliğe yükseldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun selameti için devletle ilişkilerde klasik yolu takip etmiştir.

LAİKLİĞE SAYGILIYDI

Geçtiğimiz hafta aramızdan ayrılan Mesrob Mutafyan, 1956 yılında İstanbul’da doğdu; varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Geleneksel olarak semtindeki Ermeni okulunu, ardından hemen British High School denen Nişantaşı’ndaki İngiliz Erkek Lisesi’ni bitirdi. Almanya’da ve ABD’de tahsiline devam etti. İngilizcesinin mükemmel olduğunu, Almancasının da iyi olduğunu biliyorum. Hatta bir ara Boğaziçi’nde bile okumuş olduğunu zannediyorum. Sosyoloji ve felsefedeki lisansından sonra galiba o yıllarda rahip olmaya karar verdi. Hayata bağlı bir gencin bu dönüşümü ilginçtir. Mutafyan veya ruhani kisvetiyle Mesrob Srpazan, Türkiye’nin laiklik ilkelerine her zaman saygı duymayı bilen Ermeni Ortodoks ruhani lideriydi.

İBRANCA DA BİLİYORDU

Ömrünün 21. yılında rahip olarak takdis edildi. Kudüs Üniversitesi’nde Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi ve teoloji gibi dallarda derinleşti. İbranca da biliyordu. Hatta bazı hususi notlarını İbran harfleriyle eski Ermenice veya aksine Ermeni harfleriyle İbranca tuttuğu söylenirdi ki böyle bir deneyimi bana gösterdi. Cemaati vaazlarını çok tutardı. Batı Ermenicesi denen lehçeyi çok güzel bir şekilde kullandığı ve bunu anadili Ermenice olanlardan çok yabancıların takdir edeceği açıktı; konuşması ve tınısı güzeldi.

Batılıların “scholar bishop” dediği bilgin ruhanilerdendi. Patrikliği aşağı yukarı bir yıllık bir süre içinde kesinleşti. Hatta bir ara siyasi bir münakaşa konusu oldu. Oysaki gerçekçi ve Türkiye’nin varlığının Türkiye Ermenilerinin varlığı için önemli olduğunu anlayan bir aydındı.

HASTALIK YAKALADI

Yazının devamı...

Venedikli Türk dostu kaybettik

10 Mart 2019

Yayın listesinden de görünüyor, üretkendi. En önemli kitaplarından biri Türkçede Türk Tarih Kurumu tarafından, “In Nome Del Gran Signore” yani “Padişah Adına” unvanıyla basıldı. Kitap İstanbul’un fethiyle Girit kuşatması arasında Venedik’e yollanan Osmanlı fermanlarının metin ve tahlillerini içeren çalışmasıdır. Osmanlı-Venedik tarihi üzerinde Türkiye’de Tayyib Gökbilgin, bilhassa hocamız Şerafettin Turan ve bizim kuşaktan Mahmut Şakiroğlu çok meşgul olmuştur. Memnuniyetle belirtelim ki İtalyan arşivlerine girmeye başlayan genç Türklerin sayısı artıyor.

Pedani (maalesef 66 yaşında geçtiğimiz hafta bu dünyadan ayrıldı) ölümüne kadar bu konuyla uğraşan ve İtalya’da uzun bir süre durgunluğa giren Osmanlı tetkiklerini dirilten hocadır.

MUTFAĞI DA YAZMIŞTI

Denizcilik araştırmalarının vazgeçilemez üyesiydi. Beynelmilel komitelerde gerek İtalya’da gerek Türkiye’de çıkan dergilerde daima seçkin üyelerden biri olarak yer alırdı. Tarih Kurumu üyesi olduğu gibi Mülkiye Dergisi’nde bile makaleleri görülür. Birçok İtalyan aydını gibi çeşitli yönleri vardı. Mutfakla da, müzikle ve tiyatroyla da ilgilenmiş ve ürün vermiştir.

Sayısız eserleri İtalyanca ve İngilizce çıktı, Türkçeye de çevrilen “Doğu’nun Kapısı Venedik” gibi bir kitabı daha var. Bu arada Osmanlı mutfağıyla ilgili eser kaleme almayı da unutmamıştı. Bu güler yüzlü, yardımsever, talebeleriyle meslektaşlarını ayırt etmeyen asil ve âlicenap Venedikliyi hiçbir zaman unutmayacağız. Venedik’teki Türkoloji Enstitüsü, Türkiye’yi birçok farklı yönüyle tanıtmaya çalışan uzmanlardan oluşuyor. San Marco Cumhuriyeti’nin bu seçkin âlimi uzun zaman anılarımızda ve literatürde yaşayacak.

DEĞİŞEN ORTA AVRUPA

Yazının devamı...

Halifelik

3 Mart 2019

Abdülmecid Efendi son veliaht olarak mütareke döneminde padişahı açıkça tenkit etmek, İngilizlere uzak durmak ve Anadolu’ya sempatisini belirtmekle tanınmıştır. Saltanatın lağvedildiği 1 Kasım 1922 tarihinde TBMM iki fırkalı bir kanunla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak saltanatı kaldırmıştır. Sultan Vahdeddin bu olaydan sonra dahi cuma selamlığına hem halife hem de padişah olarak çıkıyor. Bu olay üzerine 16 Kasım’da İhanet-i Vataniye ile TBMM tarafından suçlandırılıyor ve bu nedenle de 17 Kasım’da Malaya Zırhlısı’yla Türkiye’yi terk ediyor.

İSTEKLERİ BIKTIRDI

19 Kasım günü de TBMM Abdülmecid Efendi’yi yalnız halife olarak seçti. Bu, İslam tarihinde bir ilktir. 15 aydan fazla sürecek hilafeti sırasında Abdülmecid Efendi Batı dilleri arasında Almancayı Fransızca kadar iyi bilen, Arapça ve Farsçayı mükemmel bir edip, ressam, müzisyen bir kişilik olarak öne çıktı. Lakin saltanatın lağvını bir türlü kabul edememiş, hilafet ve saltanatın ayrılmasını da anlamamıştır. Bu ayrımı zaten başkalarının da fazla anladığı söylenemez. Gösterişli selamlık törenleri ve Ankara ile eskisinin aksine ihtilaflı konulara girişi, mali sıkıntıları için sürekli ek tahsisat talebi hoş karşılanmadı.

SÜRGÜNÜ TANIMADI

Netice itibariyle 3 Mart’ta çıkarılan hilafetin lağvı ve sürgün kanunuyla kendisi İstanbul valisi tarafından yüz yüze tebliğ edilen “24 saat içinde ülkeyi terk etmesi” kararına uymak zorunda kaldı. Kızı (Dürrüşehvar Sultan), oğlu (Şehzade Ömer Faruk), onların öğretmeni Keramettin Bey, kâtibi, iki eşi ile birlikte Sirkeci’ye değil Çatalca’ya götürülmüş, oradan hareket etmiştir. İsviçre vizeli tek yönlü pasaport, 2 bin sterlin tahsisatla sürgüne gidiyordu. Torunları, gelini ve Osmanlı Hanedanı’nın şehzade ve sultanlarının (prensesleri) sürgünü ise 15 gün kadar sonra gerçekleşti. Halife Abdülmecid İsviçre’de daha ilk günkü basın toplantısında kararı tanımadığını bildirdi. “Hükümsüzdür” dedi.

ALEYHTE ÇALIŞMADI

Yazının devamı...