"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Kuyu toplumdaki şefkati ortaya çıkardı

19 Şubat 2017

KUYU, sevimli bir kangal yavrusu. Zaten kangallar öyledir. Hırçınlıkları ve saldırganlıkları kadar savunma güçleri de etkilidir ve çok sadık hayvanlardır. Anayurdu Sivas’ın Kangal’ıdır. Önüne gelenin kangal yavrularını daha emzirme dönemi olan üç ay bitmeden analarından alıp, olur olmaz sıcak iklimlere götürmeleri tam bilgisiz bir zıpırlık.

Hele bazı köpekseverler(!), köpekleri yavruyken alıp üç-dört ay sonra da bulundukları tatil bölgesinde sokağa atıp gidiyor. Nedense “Ben bununla uğraşamam” diyorlar. Köpek bakmanın zorluğu bu insanların aklına üç-dört ay sonra geliyor. İstanbul civarında, bilhassa Mahmut Şevket Paşa gibi ormanlık alanlar, bu şekilde terk edilen köpeklerle dolu. Dahası, köpekler sokağa intibak etmekte son derece başarısız hayvanlar.

Tatil beldelerinde terk edilen bu zavallı hayvanların durumuna baktığımızda bizde bazı kentli ve varlıklı zümrelerin hayvan düşman olduğunu görüyoruz. Hayvan düşmanı olmak için bir köpeği tekmelemek veya kovalamak şart değil, bazısı da severek sokağa atıyor.

DAHA ANLAYIŞLI OLUYORUZ

Bu hafta Beykoz’daki 60 metrelik bir sondaj çukuruna düşen yavru kangal kurtarıldı. Zavallıcık 13 gündür çukurun altındaymış. Kurtarılması mutluluk verici. Her kesimden, her semtten insanlar oraya koştu. Mahalli itfaiye kadar civardan da gelenler oldu. Fedakârca uğraşmaları yanında teknolojiyi de iyi kullandılar ve yavruyu kurtardılar.

Hayvan sevgisi bir zamandır artıyor ve hayvanları besleyenler, sokak hayvanlarına dikkat edenler, bu gibi kurtarma eylemlerini gerçekleştirenler kalabalıklaşıyor. Şehirlerdeki sahipsiz köpeklere gösterilen kötü muameleyi silen yeni bir görünüm bu.

Gerginliğin arttığı bir dönemde toplumumuzun bireylerinin insana ve farklı görüşü olan diğer yurttaşlara gösterdiği anlayış ve saygıda bir düzelme görülüyor. Hayvana karşı lüzumsuz ve yanlış bir taassupla davrananlarda bile bir değişim görülüyor. Bunlar sevindirici olaylar.

CAMİLERE KUŞ EVLERİ YAPAN BİR TOPLUMDUK

ESKİ toplumda, sokakları dolduran sahipsiz ve aç köpek sürüleriyle bilhassa kuduz tehlikesi nedeniyle çok şiddetli ve gaddarca mücadele edildiği olmuştur ama hayvana şefkat gösteren bir tutumumuz da vardı.

Camilerdeki kuş evleri, hatta yakın zamanda Bayezid Camii’nde bilgisiz bir restoratörün içini doldurduğu, kuşların su içmesi için yapılan oyuklar, hayvan yemi için vakfedilen paralar da bu tutumun güzel örnekleri... Geleneksel davranışlar değişiyor; yerini yeni muzır davranışlara terk ediyor. Hayvan haklarına saygı, bir insanlık görevi ve dini vecibe olmasının ötesinde, kirlenen dünyamızı ve yıkılan çevre düzenimizi korumak için vazgeçilmez bir toplum tavrı olmalıdır.

VATANINI TEKRAR GÖRDÜĞÜ İÇİN ŞÜKRAN DOLUYDU

2. Abdülhamid’in ve Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Zeki ve çalışkan bir hanedan üyesiydi. 

GEÇEN hafta kaybettiğimiz 2. Abdülhamid’in torunu Bülent Osman’ı ben Türkiye’de tanıdım. Ülkemizin değerlerine sahipti; onlara karşı saygılıydı. 2. Abdülhamid’in kızı Naime Sultan ile Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın torunudur. Babası Sultanzade Cahid Bey, annesi ise Levrens Hanım’dır.

Bülent Osman, Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün değerlerine saygılıydı. Bununla beraber yetiştiği yıllarda annesinin ve kendisinin Türkiye’ye girmesi yasaktı. Osmanlı ailesinin bütün fertleri gibi o da gençlik yıllarında sıkıntı çekmişti. Fakat Gazi Osman Paşa’nın torunu olduğunu hiç unutmadı.

Çalışkanlık ve zekâsı sayesinde hanedan üyeleri içinde finansal açıdan en iyi noktalara ulaşanlardan oldu. Cömertti, dost canlısıydı, vatanını tekrar görüp yaşayabildiği için şükran doluydu.

Türkçesi dışarıda, bilhassa Fransa’da büyüyen gençlerimiz gibi aksanlıydı ama yeterliydi. Fransızcası ise mükemmeldi. Michelin lastiklerinin Uzak Asya Genel Müdürü’ydü. Galiba Hindiçin Savaşı’nda da göze çarpan bir yararlık gösterdiği için Fransız devleti ona nişan vermişti.

Eşi Jeanine de kendisi de Türkiye’de oturmaya dikkat gösterdiler. Türk vatandaşlığını da aldı. Salı günü Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi. Fransa’da aldığı nişanların gereği kendisine tertiplenecek bir askeri töreni değil, dedelerinin yaptırdığı ve Gazi Osman Paşa’nın yattığı Fatih Camii’ndeki cenaze törenini tercih etmiştir.

Fotoğraf: Bülent ÖZALP

BU OLMADI SAYIN BAŞKANIM!

Kabataş’taki ‘Martı’ projesinde denize doğru uzatılan ve kazıklar üstüne inşa edilen transfer istasyonu, ‘tarihi yarımada’nın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor.

BÜYÜKŞEHİR Belediye Başkanımız Kadir Bey gayretli ve mütevazı bir kişiliktir. Şahsen Topkapı Sarayı Müzesi’ni yönettiğim yıllarda, bağlı olduğumuz Kültür Bakanlığı’ndan görmediğimiz ianeyi, desteği onun sayesinde belediyeden gördük.

Küçümsenmeyecek hizmetleri var. Mesela uzak semtlerin ulaşım problemini çözen metro hatları gibi. Gülhane Parkı’nı cavalacoz bir yer olmaktan çıkardı. Hiç şüphesiz bu şehirde olan birtakım münasebetsiz yapılar ona mal edilemez. Fakat Haliç Köprüsü’nün biçimsizliği ve bilhassa Kabataş’taki martılı proje için aynı şeyi söyleyemeyiz. Hele denize doğru uzattıkları ve kazıklar çakarak üstüne inşa ettikleri transfer istasyonu; Dolmabahçe sahili, saraylar ve önünde muhteşem bir manzara halinde yatan Topkapı’yı, yarımadanın görünüşünü önemli ölçüde kesiyor. Sarayın yapılışına ve konumuna aykırı bir işlem. Maalesef başka müteşebbis(!) kafadarlar da Dolmabahçe Sarayı’nın önüne Savarona için girdili çıktılı kazıklı iskele çakmak gibi bir işgüzarlığa soyundu. Bu iki olay bütün yapılan olumlu işleri de silecek bir anı olarak kalır. Derhal durdurulması gerekir, İstanbul’un siluetini altüst etmesi bir yana bu projenin ulaşım için yararlı olamayacağını uzmanlar da defaatle söylüyor.

Yazının devamı...

Doğu’nun iki büyük hükümdarı

12 Şubat 2017

TÜRKİSTAN hâkimi Emir Timur, 1405 yılının 18 Şubat’ında Çin Seferi’ne hazırlanmaktayken öldü. 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra esir ettiği Bayezid Han’ın hemen arkasından ölmüş sayılır.

Timur cihangirdi; İslam’ı yaymayı amaçlıyordu. Türk soyundandır ama eşinin Moğol prensesi olduğunu ileri sürerdi ki doğruydu. Cengiz Han soyunun devamı olduğunu ısrarla belirtmiş, bu yüzden de kendini emir ve küregen (gürgan) damat unvanlarıyla anmıştır.

Timur, 35 yıllık hanlığı süresinde çok geniş fetihlerde bulundu. Hiçbirisi Haçlılar dünyasına karşı değildi. Rusya içlerine kadar sokulan Altınorda Hanlığı’nı yenerek, bu büyük Müslüman devlete ciddi bir darbe vurdu. Osmanlı Devleti’nin de Avrupa içlerine ilerlemesini adeta durdurdu. Yine de Osmanlılar, Ankara yenilgisinden sonra gelen 12 yıllık fetret döneminde Rumeli hâkimiyeti sayesinde toparlanabildiler.

TÜRK VATANINA HEDİYESİ İZMİR’İN FETHİ

Emir Timur’un Türk vatanına tek hediyesi, Hıristiyanlardan aldığı tek yer olan İzmir’dir. Ama o Türk tarihi için farklı açılardan daha önemlidir. Örneğin askerî stratejisi dâhiyaneydi. İlmi araştırmaları da teşvik etmiştir. Torunlarından Uluğ Bey, Semerkand’da kurdurduğu rasathaneyle İslam dünyasındaki ilimlerin son temsilcisi haline gelmiştir.

Timur’un kurduğu devlet teşkilatı mükemmeldi ama Osmanlı İmparatorluğu’na göre bir zaafı vardı: kabilelerin federasyonu olmaktan kurtulamaması. Bu şekilde devletinin devam etme ihtimali yoktu, nitekim öyle de oldu. Bugün Özbekistan tarihçileri Emir Timur’un Osmanlı’yı ve Altınorda’yı (Toktamış Han’ı) yenerek Avrupa’nın talihini değiştirdiğini ileri sürüyorlar. Timur’un asıl yönü Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı mimaride birleştirmesidir. Hatta daha fazlasını da yaptı: Fars kültürünü yarattı.

TÜRK VE FARS KÜLTÜRÜNÜ BİRLEŞTİREN BABÜR

Bir başka şubat gününde, 1483’ün 14 Şubat’ında Babür, Fergana’da doğdu. Maceralı ve mücadeleci hayatının en karanlık ve yenik safhasında Hindistan’a girmeyi akıl etti ve bu dâhiyane strateji ile 16’ncı asrın en büyük imparatorluklarından birini kurdu. Az şey değil, Hindistan’daki Babürlü hâkimiyeti hiç şüphesiz ki çağdaş dünyayı şekillendiren bir gelişmedir.

Bu büyük gelişmeyi sağlayan hükümdarın kim olduğuna bir göz atalım. Babür, Türkçe, Farsça ve Moğolca bilirdi. Etnik olarak Moğollarla bir irtibatı olmamasına rağmen, Cengiz Han soyundan gelme iddiacılığı bu imparatorluğun ‘Mughal’ diye anılmasına neden olmaktadır. Babür’ün tıpkı büyük atası Timur gibi Türk ve Fars kültürünü birleştiren bir faaliyetin başında olduğu açık. ‘Vekâ-yi Babür’ diye bilinen biyografisi, bir devlet adamının kaleme aldığı siyasal anlatının dünya edebiyatındaki en parlak örnekleri arasında sayılır.

Babür’ün yarattığı kültürel gelenek de çok ilginçtir. İslam ile Hind’deki dini akımların birleşme çabası Babürlüler devrinde başlamıştır. İran, Turan, Hindistan orada bir araya gelmiştir. Torunu Ekber’in mimari sanatlar, edebiyat ve din üzerindeki bilgisi muhteşemdi ve işin tuhafı Ekber (1542-1605) okuma yazma bilmezdi.

HİNDİSTAN AĞIR BEDEL ÖDEDİ

Babür 1530’da genç yaşta öldü. O devirde Timurlu soyu, Afganistan’ı dünyasının incisi haline getirmişti. Herat hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın edebiyat geleneği dönemindeki Ali Şir Nevai gibi şairler, Behzat gibi minyatürcüler ve edebiyat meclisleri, Osmanlı edebiyatı dahil tüm Doğu’da bir geleneğin başlangıcıdır. Bugün bu dünya fakirliğin, terörün ve yabancı orduların işgali altında inliyor.

Hindistan ise gittikçe zenginleşen, ilimlerin geliştiği, ülkenin teknokrat ve aydınlarının dünyanın her tarafını ele geçirdiği bir kıta. Ama bu ülke de eski eserlere ve kültürel mirasa dikkat kesilmemenin bedelini çok ağır ödedi. En çok da Babür İmparatorluğu’na ait eserler üzerinden.

KANAYAN YARA ESKİ ESER KAÇAKÇILIĞI

Doğulular hep tarihi eserleri tahrip etmekle suçlanır. Ama mesele tarihi eserlerse Batılılar önce kendine baksın. Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıkları tarihte ciddi yaralar açıyor. 

BUGÜNE kadar Batı dünyası Doğuluların eski eserleri tahrip ettiğini, gündelik hayat gereçleri olarak kullandığını ve sattığını söyler. Doğrudur ama olaylar o kadar da basit değil. Piramitleri ve eski Mısır’ın zenginliklerini, mumyaları alıp, Londra akşamlarında teşhir edip parçalayarak para kazanmaya çalışanlar fakir fellahlar değildir.

Balık baştan kokar; zamanında Hindistan’da İngiliz vali yönetimi Tac Mahal’in mermer plakalarını bile satmaya kalktı. Ancak Londra piyasasında para etmeyince vazgeçmişlerdi. Mısır’daki yağma hiç şüphesiz ki İngiliz işgal yönetiminden işportacılara kadar yayıldı. Bugün dahi Tahrir Meydanı olaylarında Avustralyalıların utanmazca Kahire Müzesi’ni soydurdukları açığa çıktı. 300 parça eser neyse ki geri getirilebildi.

DANİMARKA’YA DİKKAT

Başka örnekler de var. Irak işgalinde Mezopotamya arkeolojisi ve dilleri alanındaki çalışmalarıyla övünen ABD ordusunun eski eserler konusunda hiçbir ciddi tedbir ve örgütlenmeye sahip olmadığı anlaşıldı. Irak tarihinin en değerli eserleri Batı’da el altından satıldı.

Danimarka bu açıdan çok dikkat çeken bir ülke. Mardin Artuklu eserlerinden çaldıkları yanında (meşhur Artuklu maden işçiliği olan, Cizre Ulu Cami’nin kapı tokmağı bunlardan sadece biri) Palmira kentinden IŞİD’in söküp pazarladığı birtakım parçalar Danimarka ve İsviçre’de ele geçirildi. İslami terör, bağnazlıktan dolayı orayı yağmalamıyor; utanmaz Batılı ortaklarıyla işbirliği halinde soyuyor.

ABD’deki Metropolitan Müzesi dürüst bir kuruluş değildir, lakin ABD’de hırsızlık eserleri almayan Smithsonian gibi kuruluşlar da var. Mesela Yunanistan’daki Benaki Müzesi ilginç bir kurum. 18’nci yüzyıla ait bir Edirne mihrabını dünyanın dört bucağından çeşitli yollarla ele geçirerek müzede bir araya getirdi. Bu gibi nadir iyi örnekler, Batı müzelerinin ve özel koleksiyoncuların ve hatta hiçbir şey olmayan kendini bilmez orta sınıf ya da yeni zengin toplayıcıların bilinçsiz yağmacılıklarını açıkça ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

Bu saatten sonra haç ve hilal gerilimi çok şeye mal olur!

5 Şubat 2017

GÖÇ tarihi demek, insanlık tarihi demektir. Mahlukat içinde en çok göç eden, muhtelif yerlerdeki geniş kıtaları aşan sadece insandır. İntibak gücümüz de yüksektir. Siyasi göçler önlenemiyor, Suriye tek örnek değil. Bazı ülkeler etnik haritalarını bu yolla değiştirmek istiyor. Ne var ki Birleşmiş Milletler’in göç haritaları ve kontrolleri etkisiz çünkü BM borusunu ancak küçük devletlere karşı öttürebiliyor. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı, Avrupa’nın uyguladığı politikalar, şimdi de Trump’un yapmak istediklerine kimsenin söz ettiği yok. Tahmin ederim ki son örnekte, Avrupa Birliği’nin sesi Trump’a karşı da yeterince yüksek çıkmayacak. ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ hesabı...

ABD BU MOTİFLE KURULMADI

Oysa Birleşik Devletler, dinleri ve dilleri yüzünden yerinden olan insanların kurduğu bir ülkeydi. Bugün Trump ülkeye kimlerin giremeyeceğine dair bir liste yayınladı. Bir de ilave ediyor: “Bu ülkelerden gelenler ancak Hıristiyan ise içeri alınacak.” Anlayacağınız, Suriyeli göçmenin ‘Pater Noster’ duasını ağlamaklı sesle ezberden okuması istenen ve tertiplenen bir manzara bu ama bir yandan da Birleşik Devletler’in tarihinde de görülmemiş bir herze. Çünkü ABD bu motifle kurulmadı.  

Şimdi bir bakalım. Amerika’nın hem kuzeyi, hem güneyi göçlerle örülmüştür. Kuzeye gelenler, Siyuları, Apaçileri ve Çayanları yok edip arazilerine yerleşerek işe giriştiler. Güneydeki İspanyollar ise İnka, Maya, Aztek imparatorluklarının birçok yönleriyle o çağdaki Avrupa’dan daha öne geçmiş uygarlıklarını ve haklarını yok ettiler. Amazonlarda yerlilerin yaşam alanı hâlâ tahrip ediliyor.

Bugünkü İtalya 19’uncu asırda kurulduktan Mussolini iktidara gelene dek 30 milyon evladını Amerikalara yolladı. Aynı şeyi bütün Avrupa ülkeleri için söylemek mümkün. Halen dünyadaki İrlandalıların en kalabalık kesimi ABD’de yaşıyor. Bütün Rusya’nın, Doğu Avrupa’nın Yahudiliği oraya ABD’ye akmıştır. Amerika, Yahudilerin altın ülkesiydi; yaratıcılıklarını orada ortaya koydular. Herkes oraya eksileri ve artılarıyla göç etti. 

Dahası var. Örneğin Türkiye gibi bazı ülkeler, onlarca sene okuttuğu insanları bir hayrını görmeden Amerika’ya yolladı. Özellikle İran Devrimi’nden sonra bir anda İran’ın milyonlarca münevveri ve zenginlikleri de oraya yöneldi. Bunu anlayan Amerikalı çoktur ama Trump’çıların çığlıklarından belli olan ki anlamaya niyet etmeyen de çok. Şöyle bakmalı, 1930’ların başında da bir sürü insan Almanya’nın ne olacağını anlamıyordu.

Yalnız şunu da not etmeli. Amerika göçlerle oluştu ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın dışarı atmak istediği ve birçok ülkenin almadığı Yahudi nüfusundan, ABD’ye başvuranların çoğu da geri çevrilmiştir. Ülke, o zamanki kotasının çok altında göçmen kabul ederek, bir anlamda Avrupa’daki politikayı tasdik ettiğini göstermişti. O yıllar, ülkenin göç tarihinde ayıplı bir sayfa addediliyor.

ABD TÜM SURİYELİ GÖÇMENLERİ BİLE ALABİLİR Mİ?

Halbuki ABD’ninki koca bir göç tarihidir. Afrika kıtası geçmişte üç asır boyu, haydutların örgütlediği zenci ticareti sonucu büyük bir göç dalgası yarattı. Doğu Avrupa Yahudiliği Avrupa’yı oluşturdu. İskandinavya ve Almanya’nın seçkinleri Anglosaksonlar ile birlikte bildiğimiz Protestan beyaz Anglosakson ABD kültürünü yarattı. Bu göç dalgaları sonucunda Amerika kendi sınırına ulaştı mı? Amerika gerçekten fakirleşti mi? Göçmen alamayacak durumda bir ülke haline mi geldi? 

Noam Chomsky gibi münevverlere bakarsak, Birleşik Devletler’in daha işlenmeyen o kadar çok arazisi ve o kadar çok imkânı var ki, bu potansiyel için zaten insan alması gerekiyor. Chomsky, “Mesela tüm Suriyeleri süründürmektense Amerika’ya yerleştirebiliriz” diyor. Yani böyle bir ülkede göçün kontrolü, biraz utanmazca bir talep olmanın ötesinde, ülkenin asıl işlevini yitirtecek bir işlem haline gelir. 

ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat işi abartmayalım; iktisadi krizler kapıyı çalınca kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz. 

İzliyoruz. Trump, New York Bölge Yargıcı Ann Donnelly’nin yasak kararnamesini reddetmesiyle ilk darbeyi yedi ama Amerikan halkı Trump’a mı hukukçularına mı dur diyecek, göreceğiz. Bir şeyler değişiyor gibi. Yeryüzü tarihinin bu saatinden sonra Haç ve Hilal gerilimi çok şeye mal olur!

YAKINDA TÜRKİYE’DEN DE GÖÇLER OLABİLİR

GÖÇÜN hızı değişmedi. Aslında nedenleri de değişmedi. Kaynakları gittikçe kirlenen ve kurumaya başlayan dünyamız insanları yerinde tutamıyor. Tarihteki göç efsanesi geçerli değil ama bugün artık Orta Asya’da göllerin kurumaya başladığı bir gerçek. Yakın gelecekte Türkiye’den de göçler olabilir. Konya Ovası’nda su sorunu başladı. Uzun yıllar büyük bir enflasyon pahasına gerçekleştirdiğimiz barajların birikimi Urfa ovasında hoyratça kullanılıyor ve toprakta tuzlanmaya sebep oluyor. Bu durum ileride göçlere yol açabilir.

75 YIL ÖNCE İNALCIK HOCA...

GEÇEN yıl kaybettiğimiz Halil İnalcık Hoca yaşasaydı bu sene doktorasının 75’inci yılını kutlayacaktık. Bir bilginin doktor unvanını alışının 50 ve 75’inci yıldönümleri onun bilim dünyasıyla evliliği kadar önemli bir olaydır. Avrupa üniversiteleri bunu hep kutlar. O bilginin şerefine müşterek ilmi yayınlar çıkarıp armağan ederler. 

Halil Hoca, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 75 yıl evvel kendisine Balkanlar çapında tarihçi şöhreti kazandıran tezinde (‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’) 19’uncu yüzyıldaki milli Bulgar isyanlarını toprak meselesine bağlayarak izah etmişti. Genç tarih bilgininin bu isabetli görüşü, sonraki araştırmaları için de bir başlangıç teşkil etti. 

Geçen sene kaybettiğimiz İnalcık’ın 75’inci doktora yıldönümü şerefine, ilgili makaleleri ‘Osmanlı ve Avrupa’ (Kronik Kitap) başlığı altında ilk defa bir araya getirildi. Avrupa tarih ve toplumundaki Osmanlı Türkiye’sinin yerinin tartışıldığı bu kitap hiç şüphesiz ki bazı önemli noktalara dikkati çekiyor. “15’inci ve 16’ncı yüzyıllar Avrupa’sı, zamanın büyük politik-ekonomik gücü Osmanlı’yı hesaba katmadan anlaşılamaz” diyen İnalcık Hoca kitabında Osmanlı’nın modern Avrupa’yı şekillendirmedeki etkileriyle birlikte Batı tarihindeki yeri, Doğu Avrupa hâkimiyeti için Rusya ile mücadelesi ve Kırım Hanlığı’nın durumu gibi ana meseleleri ele alıyor. 

Yazının devamı...

Aya İrini’ye acilen restorasyon gerek!

29 Ocak 2017

ROMA doğuya kayıp İstanbul’un başkent (Nea Roma) ve resmen Hıristiyan olmasının ardından şehrin en önemli kiliselerinden biri Aya İrini’ydi. Dördüncü yüzyıldan gelmektedir. 532 yılındaki büyük yangında bütün ahşap kiliseler gibi o da yandı ve 548 yılında bugünkü formuyla yeniden yapıldı. 

Yapıda avlu, atrium, kilisenin girişi (narteks) ve geniş bir ana mekân (naos) yer alır. Yarım bir kubbenin altında apsis bölümünde onlarca ruhaninin oturduğu bir ikonastisis de vardı. Koronun bulunduğu mihrap fevkaladedir ve birhaç salona hâkimdir. 

Aya İrini 8’inci yüzyıldan kalma en eski ikonoklast kilisedir. Bu dönemi yansıtan en büyük yapıdır. ‘Put kırıcılık’ kavgasında başkentin en belirgin kilisesi konumundaydı. Fetihten sonra da camiye çevrilmedi. Osmanlı ordusunun zaferlerden elde ettiği sancak ve bayrakların saklandığı bir depo haline geldi. Sonraları askeri silahların toplandığı, 1840’ta ise Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın gayretiyle de eski eserler müzesi olarak kullanılan bir bina oldu. Arkeoloji müzemiz (Müze-i Hümayun) kurulduktan sonraysa sadece silahların saklandığı bir yere döndü. 

Aya İrini 8’inci yüzyıldan kalma en eski ikonoklast kilisedir. Bu dönemi yansıtan en büyük yapıdır. ‘Put kırıcılık’ kavgasında başkentin en belirgin kilisesi konumundaydı.

12 ASIRDIR CİDDİ TAMİRAT BEKLİYOR

Aya İrini, 8’inci yüzyılda son yapılışından beri, neredeyse 12 asra yakın bir zaman kısmi tamirlerin dışında ciddi bir restorasyondan geçmedi. Bugün burası İstanbul’un ve dünyanın izlediği konserlerin verildiği bir ‘concert hall’ vazifesini görüyor. Bu ihtişama söylenecek şey yok; ne var ki acil bir restorasyonun gerekliliğini sadece uzmanlar değil, her Allah’ın kulunun gözü görüyor. Acil ve maalesef uzun sürecek bir restorasyon gerekli. Kimse oralı değil, restorasyon için kapatıldığında da “Orayı kapatıyorlar” gibi itirazlar ileri sürmenin pek anlamlı olacağını zannetmiyorum. Önce tarihin bize emanet ettiği binayı kurtaralım.

TARİHTEKİ DÖNÜM NOKTASI: PARİS BARIŞ KONFERANSI

1919’un ocak ayında zaferlerini ilan etmek için toplanan İtilaf Devletleri’nin aralarındaki anlaşmazlıklar dünyanın kaderini yeniden çizdi. 

BİRİNCİ Dünya Savaşı’nı kazanan İtilaf Devletleri, 18 Ocak 1919’da büyük, orta boy ve küçük müttefikleri, aylarca sürecek bir konferans için Versailles’da (Versay) topladı. Almanya’dan 1878’deki zaferin ilanen intikamını alıyorlardı. Dünya tarihinin çok önemli bir dönüm noktasıdır. 

Büyüklerin söyledikleri öbürlerine dikte edilecekti ama şurası da açık ki bir Fransız-İngiliz gerilimi burada açığa çıktı. Kurnaz Fransa Başbakanı Georges Clemenceau yenilen Berlin’e bazı tavizler vererek istikbalde Fransa sınırlarını garantiye almak için ayrıca gizliden temasa geçti. İtalya hiç memnun değildi. Akdeniz’de umduklarını şimdi İngiltere, Yunanistan’a veriyordu. 2.5 milyonluk Yunanistan’ın Trakya, Güney Bulgaristan, Pontus kıyıları, Bursa, Balıkesir, İzmir ve Muğla’yı içeren, hatta Kıbrıs’ı da kendine isteyen bir model için nasıl cüret ettiği tartışılır.

Verseler acaba elde tutabilir miydi? Nitekim Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos’un muhalifi, kralcı olan ama askeri stratejik bilgeliği herkesçe kabul edilen General Meteksas, “Bizim küçük Asya’da işimiz yok” diye kanaatini bildirmişti. “Karşı tarafın orduları nasıl olsa toplanır ve komutanları var; bu bir maceradır” diyordu. 

Paris Barış Konferansı’nın ilk kademesinde Osmanlı’nın fikrini soran olmadı.

İTALYANLARI KÜSTÜRÜNCE 

Barış Konferansı’nın bu ilk kademesinde Osmanlı’nın fikrini soran olmadı. Hatta Georges Clemenceau ileride gelecek Osmanlı delegelerine “Siz vahşi bir milletsiniz, idareniz altındaki milletlere hiçbir şey vermediniz; Almanlarla işbirliği yaparak bizlerden bazı şeyler koparmaya kalktınız” gibi hakaretamiz bir nutuk çekmişti. Bu politikacı tutumuna İstanbul’a Fransız işgal komutanı olarak çıkan Louis Franchet d’Espèrey’de rastlamak mümkün değildi.

Keza İngiltere Başbakanı Lloyd George’un düşman ve hayalperest hallerini de İstanbul’daki askerlerde görmek mümkün değildi. Uzun harp yılları bu askerleri daha realist görüş ve değerlendirmelere sevk etmiştir. 

İtalya İzmir ve çevresinin, Bursa’nın klasik Aydın vilayetinin ve Hüdavendigâr’ın Yunanlılara bırakılmasını hiç hoş karşılamadı. Bir yıl sonra Ankara’da ortaya çıkan TBMM hükümetini desteklediği gibi silah yardımında bile bulundu. Sur içi İstanbul’u işgal edecek olan Fransa ise Anadolucuların ve Mustafa Kemal Paşa’nın mukavemet hareketlerine karşı fazla direniş göstermedi. Bilhassa Çukurova, Maraş ve Antep’teki milliyetçiler karşısındaki yenilgiden sonra anlaşmaya gittiler. Yani Sevr’e giden Osmanlı heyetinin fazla karamsar ve aciz olduğu anlaşılıyor. Ne doğudaki Fransız işgal bölgesi; ne Ermenistan ve Kürdistan modeli gerçekleşemedi. Yunanistan’ın aşırı hayalci projesi de daha uzun bir savaştan sonra (3 yıl daha) tamamen suya düştü.

UNUTULMAZ BÜYÜKELÇİMİZ VAHİT HALEFOĞLU

Geçen hafta kaybettiğimiz Vahit Halefoğlu, Tanzimat’tan bu yana devam eden diplomasi ekolünün seçkin üyesiydi.

1919 yılının 19 Kasım’ında doğdu. Doğum yeri Antakya, Osmanlı İmparatorluğu olarak gösteriliyor. Antakya, o sırada Fransız işgal bölgesindeydi ama Protektora idaresi nedeniyle ve barış anlaşmaları henüz yapılmadığından, oralarda Devlet-i Aliyye henüz hayattaydı. 

Halefoğlu, 21 Ocak Cumartesi gecesi vefat etti. Cenazesi, pazartesi Teşvikiye Camisi’nden cenazesi kaldırıldı. Soğuk Savaş döneminin başarılı bir diplomatıydı. Moskova’da büyükelçilik ve diplomatlık yapan birçok hariciyecinin aksine diplomat olduğunu hiç unutmamıştır. Yani gerilim yaratacak davranış ve tavırlardan çekinmiş, bilhassa 1982’deki Moskova büyükelçiliği sırasında iki ülke ilişkilerinin sıcak ve uyumlu gitmesinde büyük rolü olmuştur. 

BEYRUT’TA ÇOK SEVİLDİ

Bonn Büyükelçiliği’nde de uzun süre görev yaptı (1972-82). Alman diplomatları arasında, daha da zoru Almanya’daki yerel idari makamlar ve basınla bir arada yaşamak çok zordur. Büyükelçi Halefoğlu bunu mükemmelen yerine getirdi. Ama asıl önemlisi Türk diplomatlar için hiç de sıcak bir ortam olmayan Beyrut’ta ilk büyükelçilik görevini yaparken hem politikacıların hem halkın sempatisini kazanmasıdır. Eşi Zehra Hanım’ın da bu görevde ona çok yardımcı olduğu bilinir. 

Yorumlarını dinlemek her zaman için büyük bir kazançtı. 1980’den sonra ilk Anavatan Kabinesi’nde dışişleri bakanlığı yaparak da Türkiye’ye hizmet etti. Tanzimat’tan bu yana devam eden diplomasi ekolünün seçkin üyesiydi. Unutulmayacak büyükelçilerdendir. 

Yazının devamı...

Yakın tarih eğitimi müfredata girmeli mi?

22 Ocak 2017

ŞU sıra okullarda müfredat programı yeniden düzenleniyor. Bu program her ülkede düzenlenir ama bunun Türkiye kadar beceriksizce ve sık tekrarlandığı bir ülke bulmak zordur. Çarpıklığı sadece az gelişmişlikle ve fakirlikle açıklayamazsınız. İktisaden bizden daha az gelişmiş veya zor durumda olan ülkelerde bile okul ders programlarına daha ciddi ve zengin muhteva gözeten, münevver bir yönetim hâkimdir.

Bizde ilginç örnekler var. Bundan yıllarca önce rahmetli Cahit Arf, Siyasal Bilgiler’de bir konferans vermiş, orada “Modern matematiği liselere sokan benim ve yaptığım işten doğrusu pek memnun değilim” demişti. Bu dallarda çok konuşmak istemem ama tarih eğitimindeki kepazelik açıkça ortada.

YAKIN TARİH ORTAÖĞRETİME SOKULMAMALI

Benim zamanımda ortaokul birinci sınıf tarih dersinde bir sömestr eski Şark’a, ikinci sömestr tamamen Yunan ve Roma’ya aitti. Bunlarda tercüme edebiyatın ağırlık bastığı doğrudur ama bu herhalde bugünün tarih ders müfredatından birçok konuyu şuursuzca çıkarmaktan akil bir tutumdur. Türk tarihinin bir dünya tarihi olduğunu söylüyoruz ama dünya tarihini öğrenmemekte ve öğretmemekte ısrar ediyoruz.

Son zamanlardaki müfredat değişiklik programı ilan edildiği haliyle, eski densizliklere parmak ısırttırır. Zaten durum, bir müddettir yakın tarih konusunda siyasetçilerin ve onlardan beslenen birtakım medya organlarının ilan ettikleri uyduruk sözde tarihi belgelerden de anlaşılıyor. Bendeniz ‘Bu ülkede yakın tarihin ortaöğretime sokulması yasaklanmalıdır’ tezimde maalesef haklı çıkıyorum.

EN KORKUNÇ DÜŞMAN ALTERNATİF TARİH

Türkiye’ye özgü bir durum değil. 1980’lerin sonunda Berlin’de ders veriyordum. Siyaset Bilimi’ndeki öğrencilerin, modern Alman toplumunu şekillendiren kademelerden 1648 Vestfalya Antlaşması’nı hemen hemen hiç bilmediğini fark ettim. Birçok Fransız liselisi de Bourbon hanedanının önemli krallarını ve dönemin başbakanlarını düzenlice saymaktan acizdiler. Bu vahim durumun nedeni sorulduğunda, faşizm tehlikesine karşı çağdaş tarihin öğretimine ağırlık verildiği söylendi. Amma da mazeret!

Çağdaş tarih öğretiminde bu tip tutumların ve böyle çocukların dimağını hedefleyen eğitimin en korkunç düşmanı evdeki veya gençlerin devam ettiği gruplardaki alternatif tarihtir; bazı slogan ve palavralar orada gelişir.

Oysa gençlere önce tarih öğretilir. Kronoloji cetveli, iki ayrı mekânda veya ülkedeki olayları eşzamanlayarak değerlendirme, karşılaştırma gerekir. Tarihi coğrafyanın ve şahıs isimlerinin ezberlenmesi ve daha doğrusu coğrafya ile tarihin bir arada değerlendirilmesi icap eder; gerisi insanoğlunun kendi yaşamındaki okumaları, duyumları ve görgüleri ile dimağına yerleşir. Hiç şüphesiz ki ileride sık sık ele alacağımız ve tam değişiklik planını gördükten sonra üzerine daha çok değerlendirme yapacağımız müfredat üzerinden bu konuları değerlendireceğiz. Yalnız bir şeyi önemle belirtmeliyim: Kendi keyfinize göre yakın tarih öğretmeye kalkarsanız, top döner sizi bulur. Yaşlılar, çocukların oyununa karışmamalıdır, torunuyla top oynamaya kalkışan veya ona ağaca tırmanırken eşlik eden ihtiyarların ani krizlerle terk-i dünya ettikleri malumdur.

TARİH BİLİNCİ NOKSAN NESİL YETİŞİRSE NE OLUR?

GAZETENİN biri Atatürk’ün dahiliye vekili Şükrü Kaya’ya İsmet İnönü’ye hitaben bir mektup yazdırttı. Mektup TBMM rumuzluydu. Yalnız rumuzun o tarihtekiyle dizgi biçimiyle bir alakası yoktu; bilgisayardan çıktığını herkes anlardı. Şükrü Kaya, İsmet Paşa’ya, “Atatürk sizi öldürtecek, ben koruyayım” diyormuş.

Tavukların bile güleceği ahmaklıkta sahte bir belgeydi. Şimdilerde bir de Kâzım Karabekir Paşa’yla Türkiye Mareşali Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı (Atatürk) birbirine karşı getirmeye çalışıyorlar. Bu gayretin hedefinin kimler olduğu doğrusu beni ilgilendirmiyor, ama ardında yatan başka özlem var ve bu özlem sahipleri seslerini bu gibi oyunlarla yükseltmeye çabalıyor. Bir Demokrat Parti efsanesidir geziyor, DP döneminin 27 Mayıs bildirilerinde olduğu gibi kurusıkı karalanamaz olduğu açık ama bir DP efsanesi de yaratılamaz. Böyle bir tutum en azından çilekeş İstanbul’a karşı ayıp olur.

Şimdi bütün bir 40-50 senenin tarihi ele alınacak. Herkes kendi hikâyesini bozuk akortlu çalgılarla dile getirecek. Milleti bölmek, çoluk çocuğu tarih düşüncesinden ve yönteminden uzak iflah olmaz adamlar halinde yetiştirmek istiyorsanız çok esaslı bir girişim. Hedef kitle bir müddet sonra size oy vermez. Mensup olduğunuz muhtelif partilere ve görüşlere itimat etmez. Sonuçta ortaya çıkan tarih bilinci noksan, inatçı kitlelerden önce kendiniz yaka silkersiniz.

Mustafa Kemal Atatürk , Başvekil İsmet İnönü ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, 26 Eylül 1932 tarihinde Birinci Dil Kurultayı’nda birlikte... 

ZORLANAN SAAT

BU yıl yaz saati uygulamasından vazgeçilmedi ve Türkiye kışı, ait olduğumuz meridyenlerin içindeki saatle değil, Moskova gibi, ait olduğu meridyene göre bir saat ileride geçiriyor. Şu anda en uzun geceyi bir ay daha solladık. Ama daha karanlık kışa iki ay tahammül etmek zorundayız. Bu uygulama inşallah seneye tekrarlanmaz.

Galiba gerekçeyi de Moskova’daki ruhta aramak gerekiyor. Rusya İmparatorluğu’nun ta doğudaki Kamçatka’yla, nispeten yoğun bir nüfusu olan Volga boyundaki topraklarla ve bütün bir Sibirya ile saat aralığı bakımından da bağlantı kurması öngörülmüştür. 

Sadece St. Petersburg’daki saat ayarını gözeterek, kocaman Rusya’nın bugün 150 milyon, geçmişteyse 220 milyonluk nüfusunu bir arada düşünmek istemediler. Merkeziyetçi ülkede bütün törenler Moskova saati ile yapıldığından bu gibi bir saat değişikliğinin hem ideolojik, hem kültürel anlamı vardır. Kaldı ki kuzeydeki Moskova, ne yaparsanız yapın altı ay boyunca kış karanlık içindedir. 

Benzer bir uygulamaya bizde 1962’de geçilmişti. Gerekçe elektrik enerjisinden tasarruftu. 1950’lerin Türkiye’sinde elektrik pahalı görülen bir enerji kaynağıydı. Alt-orta sınıf halk, akşam 21.00’de düğmeyi çevirir ve uykuya dalardı. Buna rağmen bu tedbirin isteneni vermediği görüldü. Bazılarıysa az miktarda enerji tasarrufu sağlandığını ileri sürmüştü. Her halükârda ‘O zamanın fukara Türkiye’si, bu gibi bir tedbire lüzum görmüş olabilir’ diye düşünmüş olabilirsiniz. Öyle olmadı; koalisyon hükümeti büyük bir gürültüyle, o sene uygulamaya son verdi. 2016 kışında böyle bir uygulamayla ne amaçlandı; üzerine kesin bilgi verilmiş değil.

Türkiye’nin bu gibi enerji tasarrufları ile kazanacak veya tasarruf edecek bir enerji miktarı da yok. Pasta çok büyüdü; üretim de. İyi aydınlatılmayan sokaklarda iki hafta önce deli gibi giden bir adam bir yavrumuzun okul yolunda ölümüne yol açtı. Gece sefasından dönen insanları çoluk çocuğun görmesine hiç gerek yok. Ezan, neredeyse çocuklar derse girerken okunuyor. Uyku genç vücutların en gerekli maddesidir; bizim şehirlerimiz karanlıkta işe gitmeyi kaldıracak altyapıya sahip değil. Bunun hesaba katılmayışını anlamıyoruz.

Hürriyet, hava aydınlanmadan okula gitmek için yola çıkan ve karanlıkta kendisini fark etmeyen bir otobüsün ezdiği liseli Sude’yi 1 Ocak’ta gündeme getirmişti. 

Yazının devamı...

Bizim tarihimizde ‘başkanlık’ var mı?

15 Ocak 2017

TÜRKİYE yeni bir devlet yapılanmasına giriyor. Kanun teklifi üzerinde tartışmalar var. Biz anayasasını çok değiştiren bir milletiz. 140 yılın içindeki değişiklikleri bir gözden geçirin; Türkiye istikbalde de daha çok anayasalar değiştirebilir. Sorun o değil; yaşadığı sistemle ilgisiz bir kitle, ya ciddi bir ilgi göstermiyor veya sadece kahvede vakit geçirmek için sohbet konusu olarak bakıyor. Yeni yapılanma Türkiye’de neleri değiştirir veya nasıl sorunlar yaratır; bunlar düşünce ve tartışma masasına pek yatırılmıyor. 

Getirilmek istenen yeni sistem Cumhurbaşkanı’na dayanıyor, başbakan yok. ABD’deki gibi başkanla birlikte seçilen tek başkan yardımcısı da yok. Yerini uygun görülen sayıda başkan yardımcısı alıyor. Bakanlar tayin ediliyor... 

Osmanlı devrine göz atarsak...

Geçmişte nasıldı peki? Uygulamalara göz atalım. II. Abdülhamid devrinde, seçilen nazırlar, padişahın tasdikine sunulurdu. 1920 Meclisi’nde ise tek tek Meclis tarafından seçilirlerdi. Sorumlu oldukları makam Meclis’ti. 1924’ten itibarense başbakan hükümeti kuruyor, cumhurbaşkanı da bu hükümeti tasdik ediyordu ve son karar da Meclis’indi. Şimdi bakanlar sadece başkan tarafından tayin edilecek ve ona hesap verecekler. 

Yine Osmanlı devrine göz atarsak, sadrazam eskiden beri, padişahın yetkilerini taşıyan ‘vekil-i mutlak’tı. Tanzimat’tan sonra da bu sistem devam etti. Öyle ki, II. Abdülhamid Han, sadrazamın ve Babıâli’nin yetkilerini kısıtlayıp işlemlere Yıldız Sarayı’ndan müdahale ettiği için Tunuslu Hayreddin Paşa sadaretten istifa etmişti. Sonraki sadrazamlar da bu konuda padişahla hep ihtilafa düşerdi. 

II. Meşrutiyet döneminin padişahları, yeni anayasa taslağını bir yana bırakalım, halihazırdaki konuma göre de cumhurbaşkanından çok daha güçsüzdüler.

Bu tartışmalar sırasında zaman zaman cumhuriyetimizin kurucusuna atıfta bulunuluyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Atatürk soyadını aldıktan sonra da partinin lideriydi. Her zaman değil ama bazı durumlarda bakanlar kuruluna başkanlık etmiştir. Çıkardığı kanun kuvvetinde kararnamelerin halen yürürlükte olanları var. Ama Atatürk, sanıldığının aksine, başbakanlarını oldukça serbest bırakırdı. Bununla birlikte başvekille sık sık tartıştığı da bilinir. Bilhassa İsmet Paşa’yla önemli anlaşmazlık dönemleri oldu. 

BAŞKANLIĞIN GERÇEK MODELİ İNÖNÜ’DÜR

Başkanlığın gerçek modeli İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığıdır. Her tayinde ona fikri sorulurdu. Bu dönemin başvekilleri itaatkârdı. Ara sıra tek itiraz, gerçekte kendisine çok bağlı olan Refik Saydam’dan gelmiştir. 

1950’den sonra Türkiye başvekilin hâkimiyetinde bir memleket oldu. Daha doğrusu görünüş oydu. Hassas konularda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes’e hâkim olmuştur. 1961’den sonraysa, eskinin tek adamı İsmet İnönü, demokrasinin gereklerine uyan bir başbakanlık yürütmüştür. Bilhassa 1964’ten itibaren, önce ana muhalefet lideri sonra başbakan olan Demirel’le İnönü’nün anlayışlı diyaloğu eski dönemin diriltilmesini, intikamcı rüzgârların şiddetlenmesini önledi.

Şu anda başkanlık sistemi fiilen var. Bunun kanunlaşmasının çekişmesi yapılıyor. Böyle bir değişimin pek hadisesiz geçeceğini beklemiyoruz ama iktidar partisi milletvekillerine itidal ve daha tutarlı bir savunma, muhalefete de hiç değilse anayasal sistem üzerindeki tenkit ve tekliflerini öneren kısa ama sorunları etraflıca ele alan bir raporu basıp dağıtması önerilir. Çünkü sokaktaki milyonlarca yurttaşın bu kavganın niye geçtiğini, ne etrafında döndüğünü anlamadığı, bilmediği ve ilgilenmediği açık.

‘HÜKÜMDAR BURAYA GELMESİN’ DİYEN PARLAMENTERLER

ANAYASA, devleti yapılandıran kanundur. Böyle bir metni olmayan memleket var malum; Britanya Monarşisi... Britanya, kanunlar, uygulamalar, fermanlar, hatta sadece örf-i âdet ile yürür. Britanya hükümdarları, Avam Kamarası’na adım atmaz. Sebebi Avam Kamarası’nın böyle bir kanun yapmış olması değildir. Bir tarihte parlamenterler, “Hükümdar buraya gelmesin” diye bağırmıştır.

ILIMLI LİDER RAFSANCANİ’NİN ARDINDAN

İRAN eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, geçen pazar günü ani bir kalp krizi sonucu öldü. Milli Meclis Reisi’ydi; sonra cumhurbaşkanı oldu. Şah zamanında işkence gören muhaliflerdendi. Bu duruma rağmen rejimin sert bir savunucusu olduğu söylenemez; aksine mutedil bir üslubu ve dış dünyayla uzlaşma ve uyuşmayı istediği görülüyordu. 

İSTEDİKLERİNİ ELDE EDEMEDİ

İran’ın içinde de birtakım uygulamalar konusunda bu ılımlı tavrı takındığı görülmüştür. Ekonomide sermayedar sınıfın sözcülüğünü yaptığı açıktır. Kalkınan bir memlekette kanunları iktisadi bir liberalizm doğrultusunda değiştirmek için çaba gösterdiği biliniyordu. İstediklerini tam elde edemedi. Rafsancani’nin İran’ın din bilgini çevrelerinde çokça görülen bir özelliği de hazırcevaplıktı. Hiç şüphesiz ki kendisinden sonraki değişikliklerde dahi payı olan bir siyasi kişiliktir. 

 

 

Yazının devamı...

Kıbrıs’ın elden çıkarılması mümkün değil

8 Ocak 2017

BİR değişiklik olmadığı takdirde, önümüzdeki hafta Kıbrıs Rum kesimi Cumhurbaşkanı, KKTC Cumhurbaşkanı ile garantör devletlerin oluşturacağı bir kurul toplanacak. Bu toplantıya Akıncı ve Anastasiadis’in yanı sıra Cumhurbaşkanımızın da katılması öngörülüyor. Dışişleri çevrelerinin, Ankara’nın askeri strateji uzmanlarının ve bazı politikacıların ileri sürdükleri husus var; bu toplantıya Cumhurbaşkanı’nın katılması sakıncalı olur diyorlar. Örneğin; Büyükelçi Şükrü Elekdağ bu görüşte.

Toplantıda ağır baskı uygulanacağı bir gerçek. Annan Planı’nı bile kabul etmeyen, dünyadan izole bir Güney Kıbrıslı grubu var. Bunların başındakilerin de dünya siyasetiyle ve stratejisiyle alakası yok. Tipik kasaba politikacıları. Maalesef Denktaş’tan sonra gelen Kıbrıslı politikacıların uyanık olduğu söylenemez. Akıncı’ya Vedat Yenerer’in sorduğu soruya verdiği cevap hazin. Soru şu: “Anlaşma modelinize göre Kuzey Kıbrıs’a 40-50 bin Rum gelip yerleşirse denge değişmeyecek mi?” Elcevap: “Onlar zaten o kadar gelmezler!” Petrol aramaları konusunda ise kazıların durdurulacağını zannettiğini söylüyor. Bu kuşak aslında yaşadıkları Kıbrıs’ı tanımıyor. 1960’ların başından beri Kıbrıs Rumları, Türk tarafının hayat damarlarını kesmeye çalıştı ve insanlar artık iç içe yaşamaktan vazgeçti. Kıbrıs’ın şimdiki Türk politikacısı, Denktaş gibi Britanya’da okumuş, Kıbrıs İdaresi’nde çalışmış, hem İngilizleri hem Rumları tanıyan memur-politikacı tipi olmaktan çok uzak. Bu vahametin ne kendileri farkında ne de Ankara’dakiler...

İĞNELEMEDEN EVVEL ÇUVALDIZI KENDİNE BATIR

Kıbrıs adası 1571’de fethedildi. 1878 Berlin Kongresi’nde güvenlik nedeniyle Britanya işgaline terk edildi. Türk imparatorluğunun dostu, daha doğrusu destekçisi olan İngiltere’nin en büyük başbakanı Benjamin Disraeli, Fransızların yaptığı Süveyş Kanalı’na, bir gecede hisseleri satın alarak sahip olmuş, Hindistan kıtasının güvenliği için bunu da yeterli görmeyerek Akdeniz’in en önemli stratejik mevkiini de kontrol altında tutmak istemişti. Birinci Dünya Savaşı’nın başında ise bu geçici ve ödünç işgal(!) ilhaka dönüştü. İngiltere, Kıbrıs’a çok şey yapmadı; ne ciddi sulama tesisleri kurdu, ne de yerli nüfusun içinde iş imkânlarını geliştirmeyi sağlayacak yatırımlar yaptı. Hatta tuhaf şey, bu adaya bir doğru dürüst liman bile inşa etmedi. Gidenler bilir, 1880’lerin başında İngiltere’den getirilip monte edilen barakaların dışında Lefkoşa’daki idari binalar bile bir emperyal gösterişten çok ihtiyacı karşılayan yapılardır. Evkaf İdaresi’ne ve Müslüman kurumlara dokunmadılar ama bunların yaşamasını, hele ki gelişmesini sağlayacak her türlü işlemden çok uzak durdular. Bu imparatorluğun umumi politikası çerçevesinde birkaç okul ve Türk lisesine öğretmen yollamak gibi girişimlerimize müsaade edildi. Doğrusu Türkiye bu görevi yerine getirmişti. Oradan buraya öğrenci hep geliyordu. 1963 olaylarından sonra daha da arttı. Kıbrıs’ın bugünkü Türk devlet adamları, Britanya’nın ürünü olmaktan çok Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi gibi kurumların ürünüdür. Dünyaya açılmaları da Türkiye’nin verdiği eğitim ölçüsündedir, küçümsenecek bir nitelik değil. Ada halkının Türkiye Türklerini sevmedikleri söyleniyor. İğnelemeden evvel çuvaldızı kendine batır. 1974 Temmuz Çıkarması zamanında, Ecevit-Erbakan hükümetinin kutlanacak tarihi görevini akamete uğratan bir husus var: Yanlış bir nüfus yerleştirdiler. Kıbrıs işsiz ve eğitimsizlerin değil, aksine eğitimli ve işbilir nüfusun yerleştirileceği ada olmalıydı. İstenmeyen nüfus kompozisyonu adalıları soğuttu ve gelen nüfus sanılanın aksine Ankara’nın politikalarına da her zaman destek olmadı. Yapılan bazı anketler de bunu gösteriyor. Son yıllarda yerleşen Bulgaristan göçmeni 10-15 bin Türk ise hem ada halkıyla çok iyi ilişkiler içinde hem de ekonomik ve sosyal hayata katkıda bulunuyor.

İNANMAYAN ARŞİV KAYITLARINA BAKABİLİR

Kıbrıs’ın elden çıkarılması mümkün değil. Avrupa Birliği yani Almanya, Kıbrıs üzerinde bu kadar manevralar çeviriyorsa ve Kıbrıs’ı bunun için birliğe aldıysa, Britanya’nın adayı tasfiye için ilk şartı orada üsler kurmaksa ve Rusya gelecekte nüfusunu berkiteceği Suriye’de elde ettiği üsleri elde tutmakta devam edecekse bu ada nasıl bırakılabilir? Hepsinden mühimi, Kıbrıs Türkleri’nin Toroslu Türkmenler oldukları en çok ve sağlam biçimde vesikalarla, belgelerle onaylıdır. İnanmayan arşiv kayıtlarına ve yayımlanmış eserlere bakabilir. Öyle Fenikelilik ve Venediklilik gibi kimlik arayışlarına ancak gülünür. Kıbrıs halkı imparatorluğun bize bıraktığı, korumak zorunda olduğumuz azınlığımızdır. Bu konuda seçim şansımızın da olmadığı açıktır. ‘Kıbrıslı’ deyimine, tekrarlayanların kendileri dahi inanmıyor. Hayatın her safhasında, bürokrasinin her dalında yaptığımız lüzumsuz masraflar ve ödediğimiz cehalet vergisi ortadayken Kıbrıs adasına verdiğimizin lafını etmek bile mantık ve insaf dışıdır.

ŞEHZADENİN ÖLÜMÜ

Sürgünün şartları içinde sıkıntılı bir hayat yaşayan ama başı eğilmeyen birçok şehzadenin içinde en göze çarpanı, cuma gecesi New York’ta vefat eden Bayezid Efendi’dir (1924-2017).

Amerikan ordusuna girmişti. Kütüphaneciydi. Amerika’da kütüphaneciler toplumun kültürlü, entelektüel sınıfıdır. Birçok lisan bilir, kütüphane sanatından anlardı. Cilt yapardı. Çok iyi ressamdı.

Birkaç yıl evvel İstanbul’a geldiğinde, Naciye Sultan ve Enver Paşa’nın torunu olan arkadaşım Arzu Enver beni kendisine takdim etmişti. Dünyada tanıdığım en mütevazı, en bilgili, sözü sohbeti yerinde adamlardandı. Mütevazı hayatından şikâyet etmeyen nadir mültecilerdendi. Böylelerinden, Rusya mültecileri arasında bile pek az tanıdım. En mükemmel insan örneklerindendi.

Yaş sırası itibariyle hanedan reisi sayılıyordu. Mütevazı bir geliri vardı. O halinde bile insanlara yardım ederdi. Bildiği bir düzine lisanda okuma yapabilirdi ve kör okuyuculara hayır için kitap okurdu.

Milletinin ve ailesinin adı etrafında saygı uyandıran bir kişilikti. Nur içinde yatsın...

Yazının devamı...

Zor bir yılın ardından

1 Ocak 2017

GEÇEN yıl tarihte yerini nasıl alacak? Tek bir yılın bilançosunu yapmak, tarihçilik açısından çok mantıklı görünmeyebilir ama yine de kendimizi zamanın akışı içinde sınırlayıp bazı değerlendirmeleri kaçınılmaz olarak yapıyoruz.

Ülkemizle başlayalım. 2016’nın temmuz ayının ortasında bir darbe girişimi atlattık. Başarısız bir darbeydi, kanlı olarak başladı ve bastırıldı. Son darbeden bu yana 26 yıl geçmiş. Bir yandan coğrafyamızda, Ortadoğu’da başka darbeler de mevcut. Mısır örneğin, hâlâ darbe rejimi altında. Darbeci ülkelere karşı yürütülen diplomaside dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü Türkiye, ister sevinin ister endişe edin, ister hoşunuza gitsin ister gitmesin, civarımızdaki ülkelerle ekonomik yönden ve nüfusun yayılımı açısından iç içe. Dış politikada hesaba katmadığımız unsurlar her gün önümüze çıkıyor. 

Nüfus coğrafyası değişti; birtakım devletlerin ve siyasi rejimlerin gaddarlığı, büyük devletlerin dünya düzenini koruyamaması yüzünden geniş kitleler oradan oraya göç ediyor. Renkli coğrafyası ve kültürüyle eski Suriye’yi bundan sonra bulamayacağımızı bilmek zorundayız.

BATI TERÖRÜN İÇİNE DÜŞTÜ

2016’nın en karanlık sayfalarından birine, teröre bakalım. Bu konuda fazla endişe duymayan, Ortadoğu ülkelerindeki kronik (müzmin) teröre ilgisizce bakan, Türkiye’nin bu konudaki feryatlarına omuz silken Batı şimdi terörün içine düştü. Toplumun tepkisi çok hüzünlü. Hatta iç karartıcı. 

11 Eylül 2011 terörünü hafızasından silmeye başlayan ABD bir yana, Batı Avrupa ciddi bir sarsıntıda. Paris’i yerinden oynatan, neredeyse her aileye bir tarafıyla değen Bataclan saldırısı ve Charlie Hebdo yayın merkezine baskın bütün Fransa’yı karartmışken, Nice’teki 14 Temmuz kutlamaları sırasında bir Mağribi göçmenin kullandığı kamyon Fransız toplumunun inanç ve güvenini altüst etti. Nice saldırısını, Berlin’deki Noel pazarı toplu cinayeti izledi. 

Kamyon olayı sanıklarının ikisi de Mağribli yani kolonyalizmi en tatsız anılarla yaşayan bir ülkeden. Kolonyalizmin müspet bir mirası var mıdır? Kolonyalist dönem Doğu dünyasında insanların ruh sağlığını bozacak kalıntılar bırakmıştır. Terörle mücadele ederken ciddi bir tarihyazımını bütün dünyanın okullarına getirmeli ve gençliğe öğretmeli. Hakikatler dürüstçe anlatılırsa özleşmek mümkün olur.

TRUMP’IN SENESİYDİ

Geçen sene Amerikan seçimleri üzerine tartışmalarla geçti. ABD hakikaten tek süpergüç olarak dünya politikasını etkileyecek mi? Bunun cevabı da kolay değil. Ülke önemli bir seçim dönemi yaşadı, çok kişinin istemediği bir aday başkanlığa seçildi. Donald Trump, nutuklarındaki pervasızlığı başkan olarak da sürdürecek mi; yoksa başkanlık koltuğundaki çiviler onu da itidale, hiç değilse geleneksel usulleri izleyen bir politikaya mı çekecek? Obama giderayak, başkanlık devri yapan Beyaz Saray sakinlerinin ananevi itidalini terk etti; hem içeride hem dışarıda radikal girişimlerde bulunuyor. Beyaz Saray’dan ayrılmadan 15 gün önce bir otobüs dolusu Rus diplomatı evlerine yolladı. Trump’la çatıştı, ayrıca seçim sırasında birtakım oyunlar çevirmekle itham ettiği Rusya’ya meydan okuyuşu Küba krizi sırasındaki Kennedy’nin Rus lider Kruşçev’e diklenmesini dahi ikiye katladı.

Büyük Britanya cephesi de hareketliydi. AB’yi terk ettiler. İlk anda bir sürü Britanyalı “Biz ne yapacağız” diye endişelenir, hatta İskoçlar, “Birleşik Krallık’ta kalmamız için tekrar bir referanduma gidilmesi gerekir” derken son haberler ve yorumlara göre durum iç açıcıymış. Britanya mali çevreleri Brüksel bürokrasisini dışladıklarına memnun. Muhafazakâr hükümet ve başbakan, AB’yi terk etme sürecini hızlandırma telaşında.

BU SERVETİ VE MİRASI NASIL KORUYACAĞIZ?

Yeryüzünün petrol kaynakları artık en kıymetli nesne değil. Zira sıvı gaz ve gaz kaynakları petrolün yerini tutuyor. Yeryüzünün başka bir sıvıyla, bütün sıvıların en temeli olan suyla problemi artıyor. Türkiye, Ortadoğu’nun su kaynakları açısından en verimli ülkesi. Ama elimizi ovuşturmadan evvel tüylerimizin diken diken olması lazım. Biz bu serveti ve mirası nasıl koruyacağız? 

Ülkemizin su kaynaklarını hoyratça tahrip ettiğimize. hatta uzmanların ifadesine göre doğru dürüst su haritasına bile sahip olmadığımıza bakarsak geleceğin kuşku verici bir sayfasıyla karşı karşıyayız. Biliyorum bunlar, yeni yılın ilk günü için çok iç acıcı sözler değil ama söylemek zorundayız.

ARAMIZDAN AYRILANLAR

FİDEL CASTRO

KÜBA’YI DEĞİŞTİREN ADAM

BU yıl dünyada kaybettiklerimizin başında Fidel Castro geliyor. Tartışılan, bazılarının sevdiği bazılarının da kızdığı bir liderdi. Castro’nun Küba’sı fakir ve renkli bir ülke olarak hafızalara girdi ama aslında organik beslenen, çevre kirlenmesinin az olduğu, eğitim sorunlarının ve tıbbın önemli gelişmeler kaydettiği bir ülke haline geldi.

HALİL İNALCIK

HAKİKİ BİR TARİHÇİYDİ

Milletlerarası bir şöhrete sahip Ortadoğu ve Türkiye tarihçisi Halil İnalcık Hoca 100 yaşını tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. İnalcık, Türkiye’de alışılmışın dışında samimi bir hayat hikâyesi de yazdı. Oradaki üslubu dahi onun hakiki bir tarihçi olduğunu gösterir. Büyük bir gayretle kaleme aldığı bazı eserler onun ölümünden sonra basıldı, bazıları da sırada.

TARIK AKAN

 

DAHA YILLARCA BAŞ TACI EDERDİK

 

Türk sinemasının unutulmaz jönü, sanatçılığı kadar siyasi fikirleriyle de tanınan Tarık Akan aramızdan ayrılanlar arasında. Zamanımızın sözde liberallerinin aksine sol ve sosyalist düşüncenin devlet düşmanlığı olmadığının farkındaydı. Özgün bir oyuncuydu, siyaseti tutarlıydı, farklı düşünceleri vardı. Türk sineması ve sanat dünyası için erken bir kayıptır... Eğer verimli bir sanat ortamımız olsa, Türk sineması Tarık Akan’ı daha yıllarca baş tacı edebilirdi. Sadece oyuncu olarak değil, yapımcı ve rejisör olarak da.

MUSTAFA KOÇ

HERKES TARAFINDAN SEVİLEN İŞADAMI

Başta genç işçileri ve bayileri, herkesin sevdiği Mustafa Koç da erken yaşta hayatı terk etti. Farklı bir eğitim görmüştü. Dünyayı gezmek, coğrafyayı tanımak gibi toplumumuzda az rastlanan vasıfları vardı. Vefatı, önemli bir kayıp oldu. 

UMBERTO ECO

EN SEÇKİN AYDINLARDANDI

Avrupa’nın son ansiklopedik hocalarından olan Umberto Eco da kayıplar kervanındaydı. Çok eskiden beri İtalya’nın seçkin, dinlenen, okunan aydınıydı. Ama bilmek gerekir ki ‘Gülün Adı’ romanını yayınevi ona zorla yazdırdı. Sonuç: Yayınevi ve Eco zengin oldu; İtalya da bundan kazançlı çıktı.

UFKUMUZ KARARIYOR

BU yıl insanların tozpembe ufukları kararmaya başladı. Çok uzun zamandır bizleri endişeye sevk eden dünyamızın değişen coğrafyasından bahsedelim. Kutuplardaki buzdağları gittikçe artan bir süratle eriyor. Mesela İzlanda’da daha evvel buzullar altında yatan kara parçaları yüzeye çıktı. Kutup florası ve faunası değişecek yani bitkiler ve asıl önemlisi hayvanlarda kırılma başladı. Buzullar eridikçe okyanusların su seviyesi yükselecek ama buraya gelmeden evvel Gulf Stream gibi sıcak su akıntıları tamamen yön değiştirecek; anlayacağınız Britanya adalarının kendine özgü dengeli soğuğu ve tatlı serinliği değişecek. Hatta İskandinavya’nın iklimi bile kayacak; herhalde ilk önce yaz havası uzayacak ve ortalığı garip böcekler saracak. Güneye doğru iklim ne olur, bunları tasavvur bile etmek istemiyoruz, gerçi jeologların ve iklim uzmanlarının şom ağızlarına inanmayın diyenler varsa da bu uzmanlar pek haksız görünmüyor.

Yazının devamı...