"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

‘Sayın’ hitabını siyasete sokan saygın siyasetçi: Bülent Ecevit

17 Aralık 2017

BUGÜN Ecevit Vakfı, Çankaya Kültür Merkezi’nde Bülent Ecevit adına bir panel düzenliyor. Sayın Rahşan Ecevit lütfedip beni de bu panele davet etti.

Ecevit, ömrünün son yıllarında, yaşayan en eski Millet Meclisi üyesiydi. 1957’de parlamentoya girmişti. Ondan sonra da siyasi hayatı kesintisiz devam etti. Çalışma Bakanlığı performansı ve hazırladığı kanun metinleri, sahanın uzmanları tarafından da belirtildiği gibi mükemmeldi. Türkiye, 1961’den sonra sendikalı yaşama onun çalışma bakanlığı sayesinde daha rahat girdi. Bu herkesin hemfikir olduğu bir konu.

1965’ten sonraki dönemde İsmet Paşa’nın “Ortanın solundayım” sözünü Ecevit ve arkadaşları benimsedi ve politika haline getirdiler. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Deniz Baykal başta olmak üzere profesör Turan Güneş ve Ahmed Yücekök gibi partililer bu hareketi yürüttü. İçlerinde Kemal Satır, Emin Paksüt gibi isimlerin olduğu ‘eski’ grup da CHP’de ikinci plana düştü. Yine bu son grubun içinde Ali İhsan Göğüş gibi Türk siyasi hayatının en dürüst, en milliyetperver, en başarılı bakanlarından biri de vardı.

YÜZDE 41.4’E RAĞMEN UZLAŞMAk ZORUNDA KALDI

‘Ortanın solu’ hareketi de, karşıtları da parti içindeki kişiselliklerle ilerlemiştir. O yılların yazılarına bakarsanız bilhassa yeni muhalefeti temsil edenlerin bazı ifadelerinin Bülent Ecevit’in şahsi görüşleriyle ve realiteyle ilgisi azdır. Bülent Ecevit’in politikasını büyük ölçüde yalnız yürüttüğü, etrafındakilerin dahi çoğunlukla onu yanlış anladığı açıktır.

Ecevit, Türkiye için uyumsuz bir seçim sistemi altında politik hayatını sürdürdü. Onu değiştirmek için 1980 sonrası politikacıların el çabukluğu marifetini de gösteremedi. Türk seçmeni 1960’tan evvelki aşırı mutlak çoğunluk sisteminden garip nispi sistemlere geçmişti. 1977’de yüzde 41.4 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmasına rağmen hükümeti kurmak için talihsiz bir uzlaşmaya gitmek zorunda kaldı.

Türkiye o yıllarda çatışma içindeydi. Politikayı ne köyler, ne de şehirler tayin ediyordu. Kasaba politikacılarının zihniyeti, kasabalı gençlerin hiddetiyle günden güne artan bir terör yarattı. Türkiye maalesef 1970-80 arasında demokrasiyi bitirdi.

Ecevit de 12 Mart’ın hemen ertesinde istifa etti ve ardından partinin değişmez şefi İsmet İnönü’yü demokratik yollarla siyasi hayatı terk etmeye zorladı. Gerçi İsmet Paşa bu inişi de centilmence yaptı. Ecevit’in bu ikinci dönemi büyük umutla başladı ve 1980 darbesiyle bitti. Üçüncü dönemin Ecevit’i hepsinden farklıdır.

Yazının devamı...

Farklıyım diyor

10 Aralık 2017

TARİH 9 Aralık 1917... Son Osmanlı Kudüs-ü Şerif Mutasarrıfı İzzet Bey, şehri terk ettiğini ve teslimi belediye reisinin yapacağını, Kudüs’ün ünlü ailelerinden gelen Belediye Reisi Vekili Hüseyinzade Hüseyin Bey’e bir mektupla bildirdi. 

Kudüs’ün Haçlılardan temizlenmesinden 730 sene, Yavuz Sultan Selim Han’ın şehre girişindense dört asır sonra, Haçlı Hıristiyanların torunları böylece şehre geri dönecekti. Savunma komutanı ve askerler teslim işleminde bulunmadılar. Tahrip edilmesin diye şehri terk etmişlerdi.

General Allenby kuvvetlerinin, kırk günlük kuşatma sırasında kutsal ve tarihi şehrin sur içi mekânlarına, içte ve dıştaki dini eserlere saygılı davrandığı söylenemez. Acımasızca bombardımana devam etmişlerdi. 

Alman ve Avusturyalı müttefikler şehri teslim etmesi için Türkleri ikna ettiler. 9 Aralık 1917’de belediye reisi, o sabah şehirden ayrılan Mutasarrıf İzzet Bey’in mektubunu İngilizlere teslim için gittiğinde İngilizler bu mektubu alıp harekete geçmekte tereddüt ettiler. Üst komutanların emriyle şehir teslim alındı. 

11 Aralık 1917’de de General Allenby ile Fransız, İtalyan müttefik bölüklerin komutanları en başta, İngiliz komuta heyeti, konsoloslar ve yetkililer şehre Yafa kapısından yaya olarak girdiler. 

İNGİLİZ KOMUTANI ‘PEYGAMBER’ İLAN EDENLER BİLE VARDI

Bazı Arap çevreleri Allenby’i, ‘Al Nebi’ye (peygambere) çevirmişlerdi. Gazze’den itibaren döşenen dekovil hattının kenarındaki boruyla Nil’den getirilen tatlı su kastedilerek, şehre su getiren bir peygamberin menkıbesini ileri sürmekten çekinmediler. (Çankırı Üniversitesi’nden İsmet Üzen’in ‘Kudüs’ün İngilizlere teslimi’ üzerindeki makalesi ilginç bilgiler veriyor.) 

Şarklılar uydurur. Bu gibi manzaraların çölde savaşan askerleri ve memurları çok etkilediği açıktır. Ama Araplar konusunda hüküm verirken Kut’ül-Amare’de bizimle olan yerel Arapları, Yemen’de ahde sadık kalarak İtalyanları ve İngilizleri bölgeye sokmayan Arapları da hatırlamak gerekir. 

Yazının devamı...

Ortadoğu’da tarihi bir gündü

3 Aralık 2017

14 Mayıs 1948 günü Tel Aviv şehrinde Rothschild Bulvarı’ndaki müze binasının balkonunda David Ben-Gurion, İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etti. Okuduğu deklarasyonda, Ben-Gurion, Birlemiş Milletler üyeliğine talip olduklarını ve sınırların içinde kalan Arapların da (Müslüman ve Hıristiyan) eşit vatandaşlık şartlarına tabi olacağını açıklıyordu. 

Çılgın, coşkulu alkış ve nümayişin hemen ardından orada hazır bulunan filarmoni orkestrası ‘Hatikvah’yı (Umut) çalmaya başladı. Naphtali Herz Imber’in bu dokuz kıtalık şiiri Ukrayna’ya gelene kadar İtalya’da doğmuş, hatta Bedřich Smetana’nın ‘Vatanım’ senfoni şiirine bile girmiş şarkılardan oluşuyordu. 19’uncu asrın ulusalcı, özgür şiirinin son şeklini Samuel Cohen 1888’de geleceğin İsrail’i için bestelemişti. O gün bu marş gayriresmi olarak İsrail milli marşı haline dönüştü. 

NÜFUS HAREKETİ BAŞLADIKTAN SONRA

1947 Kasım’ından beri Birleşmiş Milletler, İsrail’in taksim planını görüşüyordu. BM’nin kurduğu bir özel komitenin çalışmaları bir paylaşım planını getirdi. Buna göre Filistin’in yüzde 56.47’si Yahudi devletine, yüzde 43.53’ü de Arap devletine bırakılıyor, Kudüs uluslararası bir idare altında kalıyordu. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda oylanan ve onaylanan (33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser) planı Filistinliler reddetti ve bu plan hiç uygulanmadı.

O tarihte nüfus çoğunluğu Arap olan ülkeye bir yandan da Avrupa ve Asya’dan göç ulaşıyordu. Gemiler, Kıbrıs’tan kalkan takalar, ülkeye kaçak olarak yolcularını boşaltıyordu veya bazen İngiliz sahil muhafazası tarafından geri çevriliyordu. Bir keresinde kamplardaki öksüzlerin getirildiği gemi alınmadığı için dünya yerinden oynadı. 

Taksim anlaşması için nüfus hareketi başlamıştı. İrgun ve Stern örgütlerinin özellikle terörist kanadının faaliyeti de böylece arttı. Bir nevi etnik temizliğe giriştiler. En acı örnek Kudüs’e yakın bölgedeki Deir Yasin köyündeki katliamdır. Burada genellikle çocuklar ve kadınlardan oluşan 250 kişi katledildi. Katliamı Haganah dahil Yahudi örgütleri üstlenmediler ve kınadılar. 

Cevap Ürdün lejyonundan geldi. Kendi kontrollerindeki bir Yahudi yerleşim merkezinde 130 kadar Yahudi öldürüldü. Lejyon, katliamı civardaki köylülere bırakmıştı. İlginç gelişmeler, çatışmalar, katliama varan olayların hepsi de karşılıklı propaganda konusu oluyordu. Birleşmiş Milletler’in isabetsiz çizgilere dayanan paylaşım kararı silah zoruyla başlayan bir coğrafi düzenlemeyi getiriyordu. 

SAVAŞLARLA DEĞİŞEN COĞRAFYA

Yazının devamı...

Edirnekapı Şehitliği’ndeki Alman mimar

26 Kasım 2017

BÜYÜK Önder’in naaşı Ankara’ya nakledilirken bir Alman mülteci mimar Etnografya Müzesi’ndeki katafalkı yapmakla görevlendirildi. Bu mimarın ismi Bruno Taut’tu. Alman mimarın yetiştiği ortama bir bakalım. 4 Mayıs 1880’de Königsberg’de doğmuştur. Königsberg’in Emmanuel Kant’ı misafir etmekten öte bir şöhreti yoktur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra etraftaki kehribar madenleri yüzünden Stalin’in burayı Rusya’nın zimmetine geçirdiği söylenir. Şöhretli olmamakla beraber, her halükârda orijinal bir bölgedir. Yahudi bir ailenin çocuğu olan Taut’un tahsili pratiğe yönelikti. Teknik lisede okudu. Almanya Mimar Akademisi’nde kariyer yapmadı ama hocalık yaptı çünkü başarılı bir tasarımcıydı. Berlin onun eserleriyle doludur. 

Savaştan sonra barışı tutan görüşleri ve Sovyet Rusya’daki yeni yapılanmayı mesleği açısından önemli gördüğünden oraya gidip bir süre yaşadı. Bu ilk ziyaret onun ileride Naziler tarafından ‘Kültür Bolşeviği’ olarak anılmasına ve imha listesine konulmasına neden olacaktır. İlk etapta Almanya’dan kaçıp Japonya’ya sığındı, bu dönemin onun mimarisinde sade nitelikli Japon eserlerinin güçlü etkisini yarattığı açıktır. 

BİR AKADEMİK AZAMET HAVASI

Şahsen, ikamet ettiğim üç yerden çok memnunum. Birincisi, kısmen ortaokulu, ardından da liseyi okuduğum Ankara Atatürk Lisesi. Bu bina, Bruno Taut’un mimarisinde sadelik ve fonksiyonun ne kadar güçlü ortaya konduğunu gösteriyordu. Daha da önemlisi, binanın girişindeki salonun, insanın sıradan bir dünyaya girmediğini her zaman için anlatmasıdır. 

Yine okuduğum hatta çocukluğumdan beri yakından tanıdığım Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin her köşesi, koridorların ışığına ve hatta iç galerilerde bazı heykellerin teşhirine kadar hesaplanmıştır. Merdivenleri ise bir akademik azametin, adeta ‘Walhalla’ya girip çıkan tanrıların havasını verirdi. Ortaköy Emin Vafi Korusu’ndaysa yine Taut’un Japon pagodası tarzındaki evinin komşusu oldum. 

KATAFALKI HAZIRLARKEN HASTALANDI

Bruno Taut Türkiye’deyken çalışmalarını bazı politikacıların desteğiyle gerçekleştirebildi ama Sovyetler Birliği’ne de dönmek istiyordu. Bazı tenkitlerini insanlar tutmamış olabilir. Pahalıya mal olan ve fonksiyonel olmayan Stalin barokunu çok tenkit etmiş olmalı. Hocalık yaptığı güzel sanatlar atölyesindeki eğitimi de aynı şekilde beğenmiyordu. Bununla birlikte Türkiye’ye önemli bir mimari ders kitabı bıraktı. Eserlerinin yanında bu kitap en önemli katkısıdır. 

Kasım ayında katafalkı hazırlarken koşuştu, terledi ve üşüttü. Zamanında zatürree korkunç bir hastalıktı. Kalp rahatsızlığı geçiren Taut, 24 Aralık 1938’de İstanbul’da vefat etti. Türkiye onu Edirnekapı Şehitliği’ne defnetti. Kendine bağlılık gösteren bir mülteci mimara bu yakınlıkla cevap vermek şüphesiz ki bir âlicenaplıktır.

Yazının devamı...

Doğu-Batı köprüsü Finlandiya

19 Kasım 2017

FİNLANDİYA hiçbir şekilde küstahlığın değil, orayı iyi bilen bazılarının söylediği gibi olsa olsa inatçılığın yaşadığı bir yer. Bir göller ve adalar ülkesinde yaşayan Fin halkı, başkalarıyla geçinmeye hazır. Ülkenin, sanıldığı gibi sadece buz gibi soğuğu yok, bunun yanında, yazın subtropikal ülkeleri kıskandıracak boyutta yeşilliği ve kokulu meyveleri var. Tabii bildiğim kadarıyla sivrisinekleri de meşhur. 

Finlandiya, özellikle bahar ve yaz aylarında hem gezilecek hem çalışılacak bir memleket. ‘Çalışmak’ dememin bir nedeni var: Finlandiya, küçük ve yeni bir ülke için şaşılacak derecede kitap ve arşiv zenginliğine sahip. Bu zenginliğin en büyük kaynağı, Çarlık Rusyası’nda basılan her şeyin bir-iki kopyasının, kanun gereği Fin kütüphanelerine de verilmesiydi. 

FEODAL RUSYA’NIN DEHŞETİ!

Bugünlerde Finlandiya’nın bağımsızlığının ve cumhuriyet ilanının 100’üncü yılı kutlanıyor. Biz orada büyükelçimiz Adnan Başağa’nın, Fin Devlet Arşivleri’yle beraber tertiplediği, ‘İhtilalin 100’üncü Yılı’ üzerine beynelmilel bir sempozyuma katıldık. 

Finlandiya gibi birçok ülke Rus İhtilali’ne en azından Ruslar kadar sahip çıkıyor. Neden mi? Çünkü Finlandiya’nın yakın tarihini anlamak için ihtilal dönemini de anlamak gerekiyor. Biz de ‘ihtilal yılı 1917’de neler olduğuna bir bakalım. 

Çarlık rejiminin ve Romanov hanedanının devrildiği 1917 Şubat’ında, komünistler henüz kenarda sayılırdı. İşi götürenlerden Prens Georgi Yevgeneviç Lvov, Çarlık sonrası ilan edilen yeni hükümetin başbakanı olmuştu. Lvov, Rurikler hanedanına mensup bir aristokrat ve saygın bir politikacıydı. Yine Şubat Devrimi’nin önemli figürlerinden, kasımdaki Bolşevik İhtilali’nden önce başa geçen ve daha önce de bahsettiğim Aleksandr Kerenski de Rusya ihtilalinin ilginç adamlarından biriydi. Ama ilginç olması başarılı oldu ya da dâhice kararlar aldı anlamına gelmez. 

Bir örnek verelim. Önce

Yazının devamı...

100 yaşında

12 Kasım 2017

Rusya ihtilali bir bakıma o senenin şubat ayında başlamıştır. Baskılar üzerine Çar 2. Nikola, tahttan kardeşi Grandük Mihail lehine çekilmiş, Mihail tahtı kabul etmeyince, hem Çarlık dönemi hem de Romanovlar hanedanı son bulmuştur. Bu da tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçer. 

CEPLERİNDE AYÇEKİRDEĞİ

Sorumlu görünen Çar tahtan indiği zaman, kurulan geçici hükümette Prens Lvov gibi eski Rurikler hanedanına mensup saygın bir politikacı başbakan oldu. Ne var ki Lvov’la, yine geçici hükümetin en önemli siyasetçilerinden, Lenin gibi Simbirsk’ten çıkan bir başka devrimci olan Kerensky anlaşamadı. En güçlü parti görünen SR (Sosyal Devrimciler) konumlarını ve görüşlerini etkili biçimde geniş kitlelere anlatamadılar. Daha sonra geçici hükümetin başbakanlığına yükselen Kerensky, Bolşeviklere karşı bir başka önemli figür General Kornilov’un yardımından da ürktü. Ekim Devrimi’ne giden yol böyle örüldü. Kerensky zayıf ve kararsız bir politikacılık gösterdi. Hiçbir taviz vermiyordu ve Rus halkının istekleri hilafına, savaştan çekilme cesaretini de gösteremedi. Kendisiyle 1960’ta mülteci olarak bulunduğu Münih civarında görüşen Rusya halklarının temsilcilerine karşı irad ettiği nutuk bu manasız inatçılığı gösterir. “Bolşevizm yıkılınca bize ne gibi imkânlar ve haklar vereceksin” diye soran gayri-Rus milletlerin temsilcilerine “Mukaddes Rusya bölünmez” diye cevap veriyordu. Hiddetlenen takımın sözcüleri ona “İhtilali zaten Komünistler değil Çar ve senin budalaca politikanız gerçekleştirdi. Kızılordu’nun, Troçki’nin ateşli nutuklarından başka silahı ve yiyecek olarak da ceplerindeki ayçekirdeğinden başka yiyecekleri yoktu” diyeceklerdi. Sonuçta Petrograd’da (yani bugünkü St. Petersburg) başlayan devrim, Bolşeviklerin SR’ler ve diğer demokrat güçlere karşı çoğunluğu sağlayamadıkları büyük meclisi, bakanlıkları, karakolları ve nihayet kışlık sarayı işgalleriyle başladı. 

KABİLİYETSİZ NİKOLA

Çar, Çariçe, çocukları, doktorları, yakın hizmetkârları Ekim Devrimi’nin ardından Yekaterinburg’da kurşuna dizildi. Devrilen tahtlar ve taçlar içerisinde en hazin son Rusya hükümdarlık ailesini buldu. Şurası da bir gerçek ki Romanovlar ve kabiliyetsiz bir yönetici olan 2. Nikola, harp eden milletler içinde en otokrat yönetimin başındaydılar. Ne Avusturya-Macaristan’da ne her şeye karışan bir hükümdarın bulunduğu Alman İmparatorluğu’nda hele hele ne de Osmanlı’da millet harbin sıkıntılarından dolayı hükümdarlara karşı düşman olmuştu. Çünkü bunların tümünde hükümdarlar arka plana çekilmişlerdi. Rusya’da ise ordunun komutasına bile bu işlerden anlamayan Çar karışıyordu. 

Rusya iddialı ama hazırlıksız olduğu bir harbe girmişti. İngiltere, harbin en kalabalık ordusu olan Alman İmparatorluğu’na karşı (Almanya’nın 10 milyona aşkın askeri donatacak kadar imkânı vardı) Rusya’yı yanına almıştı. Rusya da Britanya sayesinde Boğazlar’ı ve İstanbul’u daha kolay ele geçireceği ümidine kapılmıştı. Bu ümitler boşa gitti. Birkaç ayda bitireceklerini zannettikleri savaş çok uzadı. Rusya halkının, ağır şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca köylüsü ve çok ağır bir sömürüyle çalıştırılan işçi sınıfıyla uzun savaş yıllarına tahammül edecek hali kalmamıştı. Savaşın yarattığı yoksulluk ve kırım dayanılmaz safhadaydı. 

‘İSTİKLAL’İN MÜTTEFİKİ

Devrimin ardından Rusya yeni bir döneme girdi ve peşinden de dünyayı yeni bir döneme götürmeye niyetlendi. Bu gerçekleşmedi. Macaristan ve Almanya’daki Sovyet iktidarı kurma denemeleri mevcut orduların tepkisi ve bu rejimleri yok etmesiyle sonuçlandı. Tek ülkede sosyalizm, her şeye rağmen dış dünyadaki politikaları yönlendirecek etkiler yaptı.

Yazının devamı...

Kervansaray medeniyeti

5 Kasım 2017

ESKİ Fars bölgesinin en önemli iki şehri İsfahan ile Yezd’dir. İsfahan, Selçukluların ve Safevilerin ıslah ettiği, bilhassa 17’nci asırda İran’ın ortasında yükselen Şark karakterli, mimarisi ve Garp nitelikli şehirciliği itibariyle Avrupai bir beldedir. Güzelim kubbeleri, mavi çinileri ve minareleri olmasa, o meydanlar ve radyal plan sokaklarıyla kendinizi barok bir güney İtalya şehrinde zannedebilirsiniz. 

Yezd ise daha çok ortaçağdır. Kerpicin üç bin yıldır ince ince kesilip başarıyla kurutulduğu bir kenttir burası. Bu malzeme ve binaların üzerindeki kuleler kente hayat verir. Badgir (rüzgâr çeken, rüzgâr alan) kuleler, orta zamanların havalandırma tesisleri gibidir. Gündüz sıcak olan, gece tatlı bir serinliğe kavuşan şehirde bina mimarisi tabiata karşı direnir.  

YEZD, ORTAÇAĞ ESİNTİLİ ŞEHİR 

Benim 20 yıl evvel gördüğüm Yezd, çarşısıyla, dar ve örtülü sokaklarıyla, kubbeli ve birbirine geçmiş evleriyle ve her mahallede bir küçük meydancıkta duran nahılla, henüz tatlı bir ortaçağdı. Mahalli demokrasinin nerede, nasıl geliştiğini kesin yargılarla tespit etmek çok zor ama nahılın etrafında toplanan halkın, mahalle ve kent işlerini tartıştığını biliyoruz. Halen de tartışıyorlar. Bugünkü Yezd’e gelirsek, burası artık marka ürünler satan dükkânları, elektriğin ulaştığı civar köyleri, gece elektrik ışığıyla daha enteresan bir görünüme giren sokakları, Emir Çakmak Meydanı’ndaki havuzlarıyla ilginç görünümlü bir şehir.

BOLCA YAĞMUR 30 SENE ÖNCE

Emir Çakmak Camisi, sadece çifte minareli törensel bir kapıdan ibaret. Adeta II. Katerina’nın 18’inci asırda Kırım ve Novarossiya’daki teatral kentler denen panoları gibi ama bu yapı hoş, sağlam bir giriş ve muhteşem bir çini işçiliği içeriyor. Şehrin meydanı onun etrafında gelişmiş. Unutmamalı, 17’nci asırda şehir meydanı yaratarak daha doğrusu ona büyük bir meydanın vasıflarını vererek kenti idare etmek ve kentlileri kontrol etmek akıllıca bir işti. 

Yazının devamı...

Ruslar ‘Hasta adam’ı paylaşmayı teklif edince

29 Ekim 2017

8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı, 23 Ekim 1853’te de Kırım Savaşı başlamıştır. Biz bugün ilk savaşı inceleyeceğiz. Bu savaş, imparatorluğun kendini toparlama dönemi olan Tanzimat asrında, askeri reform dahil, bayındırlık, posta teşkilatı, telegram, eğitim kurumlaşması, hatta sağlık sorunlarının resmi elden yürütülmeye başladığı bir dönemde Rusya İmparatorluğu’nun Balkanlar üzerindeki bitmez tükenmez hırsı ve ‘hasta adamın’ mirasını paylaşma politikası yüzünden patladı.

Çar I. Nikolay’ın Rusya’sı, hem demiryolu, sanayi yatırımları ve seçkinlerin okulları üzerindeki girişimleriyle bir tür modernleşme dönemi hem de hâlâ toprak köleliğinin sürmesi, liberal münevverlere hiç taviz verilmemesi ve imparatorluğun ne için olduğunu bilmeden kendini büyütme hastalığına tutulması devridir. Rusya ‘hasta adam’ın mirasını sıcak denizler için istiyordu ama sıcak denizlere indirecek donanma bakımından o kadar büyük atılımlar yapıldığı söylenemezdi. Bizim açımızdan tek facia, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmeye barış içinde girme rehavetine kapılmasıydı. İşte bu arada Sinop’taki filoyu çeviren Ruslar savaşın başlamasına adım atacaklardı.

BİR AVRUPA VODVİLİ

Kırım Savaşı’na giriş bir Avrupa vodvili olarak başladı. Saint Petersburg’taki İngiltere sefiri, Çar, ‘hasta adam’ın mirasını paylaşmayı teklif edince, onu adamakıllı hafife alan bir raporla olaydan Londra’yı haberdar etti. Türkiye mülteciler meselesinden beri, Rusya ve Avusturya’ya karşı ayaklanan milliyetperver Polonya ve Macar alaylarını bağrına basmış, Rusya’ya vermemiş, İngiltere ve Fransa’nın kamuoyu desteğini sağlamıştır. Uzun tarihe bakarsınız Türkiye’nin Batı’da bu tip başka bir destek sağladığını söylemek mümkün değildir. Macaristan ve Polonya konusunda müdde-i aleyh yani davalı Rusya ve Avusturya olunca Türk imparatorluğu el üstünde tutuldu.

Savaş sonu Paris Barışı, Avrupa’nın büyük devletleri arasına Osmanlı’yı aldı, toprak bütünlüğünü garantiledi ve Türkiye, Batı’yla olan ilişkilerinde dün ve bugünle birlikte en yüksek seviyeye çıktı. Piemonte’nin yani İtalya’yı kuracak Savoy Hanedanı’nın da Kuzey İtalya’yı soktuğu bu savaşla insanların Batı’daki ‘kâfire’ karşı ruhu yumuşadı. Ne de olsa bu imparatorluğun savunmasında ölüyorlardı. Kırım Savaşı Rusya’yı sarstı, feci manzaralar genç Tolstoy’un kaleminde en iyi şekilde tasvir edildi. I. Nikolay ‘hasta adam’ı paylaşmadan evvel kendisi öldü ve Rusya ciddi bir reform sıkıntısına düştü. Tahta çıkan II. Alexander durumu düzeltmeye gayret edecektir. Ta ki 1881’de suikasta uğrayana kadar.

YAHUDİLER DE KAÇTI

Rusya’nın bu dönemde iki kazancı vardır. Birisi Hariciye Nazırı Gorçakov’un parlaması, ikincisi demiryolunun Kırım Yarımadası’na kadar uzatılması. Kırım’dan kaçan Müslüman Türklerin yanında Yahudiler de görüldü. Çünkü savaş sırasında bunlar ülkelerinin Rusya’nın elinden çıkacağını ümit etmekle iç dünyalarını göstermişlerdi. Amansız idarenin attığı kitleler Osmanlı topraklarına sığındılar. Bilhassa Dobruca bölgesine ve Tuna boyuna yerleşenler 1878’de Türk-Rus Savaşı’ndan ve 1912-13’te de Balkanlar’dan ikinci defa muhacir kervanı düzeceklerdi.

Yazının devamı...