"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Datça’da Can Yücel günleri

19 Ağustos 2018

CAN Yücel modern Türk edebiyat tarihinin en ilginç kişiliklerindendir ve benim tanıdığım Can Yücel hangi kanatta olursa olsun acımasız bir hicivciydi. Bununla birlikte özel hayatında hatta kendi sanatçı ve edip dostlarıyla ilişkilerinde kolay kin tutmadığını, hafif tertip vefasızlıklara ve entrikalara aldırış dahi etmediğini biliyorum. Belki bu gönül genişliğinden dolayı bir de Datça ikliminde 73 sene yaşadı. Çünkü Can Yücel sağlığına dikkat etmeyen, dilediği gibi yaşayan bir şairdi. İnsanlara olan sevgisini ilk önce eşine ve çocuklarına verirdi, dostlarına da üleştirecek gönül bağı her zaman vardı.

Aslında herkes bunu hissederdi. “Eskici diye çığırıyor adam sokaktan / Müşteki bir sesle” diye başlayan dörtlüğü benim tarihçiliğimdeki nostaljiyi makaraya alan bir deyiştir. Hiç kızmadım. Hatta kendimi tartmama neden oldu.

Son yıllarını Datça’da geçirdi. Bir gitti, “Ben buradan bir daha gelmem” dedi. Eski Datça’daki mezarlığı her yaştan ziyaretçiyi çekiyor.

ALIŞILMIŞIN ÜSTÜNDE RESTORASYON

Geçen haftaki Can Yücel günlerini Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi (UKKSA) Başkanı Nevzat Metin ve yardımcısı flamenko sanatçısı da olan Emine Özkarslıoğlu, Datça Belediyesi Başkanı Gürsel Uçar elbirliğiyle düzenlediler. Eski Datça’nın ortasında Mehmet Ali Ağa Konağı Türkiye’de alışılmışın çok üstünde titiz ve bilgili bir restorasyonla konaklamaya açılmış. Kalınacak, hiç değilse oturup bir şey içilecek, o da olmadı gezilip görülecek bir abide. Restoratör firma sahibi Sena Pir Datça’daki 10’dan fazla konak yavrusunu da aynı biçimde restore ettirmiş.

Kitle turizminden ve betonlaşmadan henüz uzak kalan Datça’nın sağlıklı havası, güzel tabiatı ve coğrafyası bu tip bir mimari ve çevre korumasını da yaşatırsa Türkiye’nin Akdeniz-Ege sınırını tespit eden muhteşem bir yarımadası ilelebet baki kalacak demektir.

UKKSA önemli bir uluslararası atölye. Her yerden gelen sanatçılar fevkalade usta işi ve yaratıcı eserlerini orada yapıyor ve bırakıyorlar. Ben bu merkezi çok yararlı, sevimli ve herkes için vakit geçirilecek bir yer olarak gördüm.

Yazının devamı...

Bin yıllık var oluş sempozyumu

12 Ağustos 2018

Ünlü Amerikan tarihçi ve sosyoloğu Ian Hancock adına toplanan ‘Bin Yılllık Var Oluş’ sempozyumuna Ian Hancock gelemedi. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi güvenli bölge saymıyormuş ve gidilmemesini tembihlemiş. Hürriyet başka, tembih(!) başka... Tembihe uymamak hiç de iyi sonuçlar sağlamıyor. Hancock 50 bin başlığı geçen arşiv ve kütüphanesini hassaten bu konu üzerinde meydana getirmiş ve Türkiye kütüphanelerine bağışlamayı düşünüyormuş. Açılış konuşmalarından birini yapmak için katıldım. Toros Üniversitesi rektörü ve bölge milletvekillerinin katıldığı programda doğrusu çok ilginç tebliğler dinledim.

 

EGZOZ BORUSU İÇERİ ÇEKİLMİŞ ARABALARDA YOK ETTİLER

“Bu dünyada kimsenin hakkı verilmiyor” diye kötü bir faraziye vardır. Yalnız, kimsenin ahı da çamurun içinde kalmıyor. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler gelir. Ardından Alman işgal bölgelerindeki bütün Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Sonra acımazsızca katledilen başka gruplar vardır, Polonyalılar ve hatta Kızıl Ordu’nun harp esirleri. Nitekim birtakım imha deneylerinin önce bu esir askerler üstünde yapıldığı bilinir. Yüz binlerce insanın imha edildiği yerler şüphesiz Auschwitz, Birkenau, Treblinka vs gibi toplama kamplarıdır. Ama herkes bu fırınlarda yok edilmedi. Bireysel olarak sokakta gezinirken yakaladıkları Çingeneleri ya da Yahudileri egzoz borusu içeri çekilmiş arabalarda yok ettikleri de oluyordu.

İşin garibi bu insanların kaderini tayin eden, onlar üzerinde tıbbi deneyler yapan veya imhaların için projeler hazırlayan Alman uzmanlar Yahudilerin donanımlı olmaları, ısrarlı olmaları, destek bulmalarıyla bir ölçüde yakalanıp cezalandırılırken, Çingenelere böyle işler yapanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Eva Justin gibileri ancak 1960’larda tespit edilmiştir ve mesela Eva Justin adaletten kurtulmak için intihar yolunu seçmiştir (1966). Bu tiplerin en korkuncu Hermann Arnold 90 yaşına kadar büyük Çingene uzmanı diye Avrupa Konseyi gibi beynelmilel kuruluşlarca bile bilgisine başvurulan bir adam olarak yaşamıştır. Nazilerin Çingenelerin aşağılık adamlar olduğunu ispat için kullandıkları yöntemler, yaptıkları anketler ve testler hiç şüphesiz ki sahtekârlıktan ibarettir.

 

SORUNLARI BAŞTA İSKÂN OLMAK ÜZERE CİDDİ BOYUTTA

Yazının devamı...

Doğrusuyla yanlışıyla Enver Paşa

5 Ağustos 2018

1908 Temmuzu’nun sonunda “Hürriyet Kahramanı” olarak Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey’in adı sahneye çıktı. O tarihlerde doğan çocuklara birçok aile “Enver” ve “Niyazi” adlarını koydular. Rumeli ordusu Sultan Hamid’in rejimine karşı ayaklanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti asker ve sivillerin kurduğu askeri kuralların hâkim olduğu bir siyasi partiden çok ihtilalci bir komitenin disiplin ve kurallarına sahipti.

27 YAŞINDAYKEN ‘HÜRRİYET KAHRAMANI’

Enver Bey cemiyetin ilk mensuplarındandı. 23 Kasım 1881 doğumludur. “Hürriyet Kahramanı” olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. Seçkin sınıftandı. 7 Mart 1905’te yüzbaşı oldu, 13 Eylül 1906’da mümtazen terfi ederek binbaşılığa yükseltildi. Rumeli’yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askeri harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidi ve Osmani nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslamcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor.

ALMAN ORDUSUNA HAYRAN OLDU AMA ANLAYAMADI

5 Mart 1909’da seçkin bir subay olarak Berlin Ataşemiliterliği’ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar imparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. Hatta rivayete göre Kayzer Wilhelm’in ailesine mensup prensler ve prensesle yakın dostluğu da vardı. Her halükârda Alman İmparatoru’na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu. Ne var ki Avrupa diplomasisinin kaynadığı bu bölgede dahi, bütün İttihatçılar gibi bu sanatın gereğini, gücünü ve önemini yeterince anlayamadı. Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler dahi bahriyeleri hariç Alman kara ordusunun hayranıydılar. Lakin bu hayranlığı bir meslek düşüncesi olarak tutmak zor. Çok az asker bunu başarabilmiştir. Fransızların Mareşal Joseph Joffre’si ve gelecekteki Mareşal General Ferdinand Foch, Rusya’da son başkomutan olan, halk çocuğu General Aleksei Brusilov kategorisindekiler gibi Alman fenni askeriyesini takdir eden ama tenkit ve ondan uzak durmayı da bilenler çok azdır.

ÜSTÜN GÖRÜNENİN ZAAFINI BULAMADI

Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır. Trablusgarp savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp’ın Sunîsileriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. Halbuki Kût’ül-Amâre komutanı olan Nureddin Paşa (o tarihte albay) veya Yemen’deki isyanı bastırmakla görevli Ahmet İzzet Paşa yerli Arapları anlayıp onlarla anlaşabilme kabiliyetini gösterdiler.

Yazının devamı...

Fatma Mansur Coşar... Aydın portre

29 Temmuz 2018

BU hafta Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin emekli öğretim üyelerinden Fatma Mansur Coşar’ı kaybettik. Son senelerinde İstanbul’daki köşesine çekilmişti. Türkiye’de sosyal bilimcilerin içerisinde bildiği dillerin renkliliğiyle ve doğuştan zengin yaşamıyla dikkati çeker.

Beyrut Valisi Ali Mansur Paşa’nın soyundan geliyordu. 1922 doğumludur. Galiba, Cumhuriyet’in ilanından sonra Ortadoğu ülkelerinde bir dönem geçirmişlerdi. Bu daha çok Mütareke döneminden beri ailenin İstanbul’daki yaşamının zorlaşmasından ileri geliyor.

Fransızca ve İngilizce gibi dillere hâkimiyeti yanında İtalyanca da bilirdi. London School of Economics’te ilk okuyan Türk nesildendi. Hemen harp sonrası yıllara rastlıyor; İngiltere’nin çok değişik ve derinliğe sahip olduğu yıllar...

KOLONYALİZM ÜZERİNE DOKTORAArdından Harvard’da doktorasını yaptı. İlginç bir konuydu: Kolonyalizmin tasfiye çağında, kolonyal sistemlerin arasındaki farklılık ve bıraktıkları mirası ele alıyordu. Bu tezinin bugün bile canlılığı koruduğunu biliyorum. Çünkü kendisindeki nüshayı okuyabildim. İlginç bir yaklaşımı vardı.

Bizde âdet olduğu üzere yüzeysel bir yaklaşımla, sözde yeni akımları takip etmekten çok klasik Avrupa geleneğini izleyen, mesela felsefeyi Eski Yunan’dan başlayarak öğreten, son derecede tatlı ve mantıkî üslubuyla hem dersini dinleyenleri hem de meslektaşlarını sohbet sırasında bile sürükleyen bir kişiliği vardı.

Üslubundaki ince mizaha doyum olmazdı. Pek az aydınımızda bulunan özelliği; Avrupa ve Türk mutfağını ustalıkla hazırlamasıydı. Solu ve sağı birlikte eleştirmesi bazılarını rahatsız etse de çok sayılan bir aydın olmasının da nedeniydi.

Beynelmilel teşekküllere çok çağrılmıştır. Bizdeki normal okumuşların aksine böyle yerlerde hayatını geçirmeyi sevmezdi. Yabancı büyükelçiliklerle de teması hemen hemen hiç yoktu, sıkılırdı.

ÇOK ÖNEMLİ

Yazının devamı...

Kıbrıs’ta 44 yılda çok şeyler değişti: Artık Türk varlığı şart

22 Temmuz 2018

9 Eylül 1570’te, II. Selim devrinde vezir Lala Mustafa Paşa’nın serdar, donanmanın serdarının ise Piyale Paşa olması ile Kıbrıs’ın kuşatılması ve adanın Venediklilerden Türklerin eline geçmesi mümkün oldu. Türkiye’de her zaman yazılı tarihin arkasında bir de meyhane tipi tarihçilik vardır. Güya Naksos Dükü tayin edilen Joseph Nasi, II. Selim’i bu konuda ikna etmiş ve Kıbrıs şaraplarının çeşnisi padişahı bu sefere sürüklemiş. Evvela; Joseph Nasi’nin diplomatlık görevi kendisinin Portekiz’den ve İtalya’dan Osmanlı ülkesine göç etmesinden evvel başlar. Gerçekten para hareketlerini iyi izleyen bir bankerdir. Akdeniz’deki donanma sahibi devletlerin gerçek yapılarını, iç ve dış politikalarını iyi tanırdı. Osmanlı Devleti ise Fatih ve Muhteşem Süleyman devirlerinde Ege adalarının fethini tamamlamakla birlikte Venedik’in elindeki Girit ve Kıbrıs alınmamıştı. Oysa bu iki ada Akdeniz’in kuzeyindeki güçlü devletlerden olan Osmanlı’nın güneydeki daha güçlü konumu için bir tehditti. Cezayir, Kuzey Afrika ve Mısır, Osmanlı Devleti’nin elindeydi. Fas Sultanlığı’yla sıkı bir ittifak ilişkisi vardı ve ticari yollar Venedik ve Kıbrıs’ın kontrolü altındaydı. Sefer kaçınılmazdı.

AKDENİZ TARİHİNİN EN KARIŞIK SORUNU

Kıbrıs; tarih boyunca medeniyeti ve gelen halklar nedeniyle de Akdeniz tarihinin en karışık sorunlarından biridir. Ama adadaki Helen hâkimiyeti mutlak bir egemenlik değildi. Yunan dilinin kullanılması keyfiyeti ise beynelmilel bir anlaşma aracı olduğu için doğrudur. Kıbrıs bu tarihten sonra Türkler tarafından kolonize edildi. Getirilen Türk grupların etnojenesi üzerinde en doğru bilgiye sahibiz. Bütün 16. yüzyıl yazışmalarımız ve mühimme defterlerimiz, yerleştirilenlerin Toroslar’da hem birbirleriyle aralarında, hem de devletle sık sık itilaf çıkaran göçebe Türkmenler olduğunu gösteriyor. Yaşamlarındaki kendi başına buyrukluk ve dini alanda taassuptan uzak ilk şamanlık devirlerine yakın duruşla göze batan bir kitleydi. Halen Kıbrıs’ta kullanılan Türkçe, yüzyıllık İngiliz iktisadi, idari hâkimiyetini, adadaki Rum komşular kelime haznesi olarak ifade ettiği halde ön planda bu Türkmen aşiretlerinin ve lehçelerinin özelliklerini ve yapısını taşır.

YUNAN EOKA ÇIKTI ÇATIŞMALAR BAŞLADI

Kıbrıs Rusya’ya karşı Mısır’daki İngiliz hâkimiyetinin ve Süveyş Kanalı’nın bir bekçi üssü olarak bu Britanya İmparatorluğu için önemliydi. Berlin Kongresi’nde Rusya’nın ve Avusturya’nın aç gözlü politikalarına karşı zor durumdaki Osmanlı’yı daha kolay ikna ettiler ve hâkimiyet Osmanlı’da, idare kendilerinde olmak üzere işgal ettiler. Bu geçici işgal güya 1920’lerde bitecekti. Plebisitin yapılmaması ise Britanya ile Osmanlı imparatorluğu Birinci Dünya Harbi’ne girerken karşı cephede yer aldıklarından Britanya’nın işgali ilhaka çevirmesi diye izah edildi. Her halükârda ada Türkleri ve Rumlar birbirlerine girmeye başlamışlardı, henüz silah kullanılmadı ama silah kullanılması için 1950’lerde Türkiye’de kamuoyu ve Kıbrıs Türk halkının Yunanistan’ın ilhak taleplerine karşı çıkmaya başlaması yetti. Yerli Kıbrıs Türkleri Yunanların EOKA’cı hareketlerine karsı Britanya gücünü desteklemeye başladıkları anda çatışmalar ortaya çıktı. Türklerin ve Helen unsurun anlaşması ise mümkün değildi. Dünyanın bu parçasında azınlık unsura tahammül edilmez. Bu yıllarda Türkiye’de “Ya taksim ya ölüm” sloganları geçerliydi. Yunanistan Türklerin adada harekete geçmesiyle paniğe kapıldı. EOKA Türk unsurun Britanya polis ve idaresine teslim olmasını yoksa ölümle cezalandırılacağını ilan etmişti.

FRANSA’YA DESTEK GİBİ LÜZUMSUZ HATA

Nitekim siyasi suikastlara başladılar. Siyasi suikastlar Türk polis birliklerinin çok dışına yayılmaya başladı. Türkiye o tarihte henüz kendisinden beklenmeyecek bir cesaretle adaya müdahale etmek ihtiyacını hissetti. Burada bir tutarsızlık vardı. Bir yandan cesurane kararlar alınır, hatta adaya bir büyükelçi (Burhan Işın) temsilci olarak gönderilirken öbür taraftan da sözde diplomatik manevrayla güvenlik konseyi üyeleri kazanılmaya çalışılıyordu. Nitekim bu sıralarda Cezayir konusunda Fransa’nın desteklenmesi gibi lüzumsuz bir hata da işlendi.

Yazının devamı...

'İhtiyar’ da darbeyle karşı karşıyaydı

15 Temmuz 2018

1914 Temmuzu’nda devletler ve milletler çılgınca çığlıklarla yeni pembe ufuklara bakıyordu. Bazıları Avrupa hâkimiyetinin ellerine geçeceğini, bazıları ebedi düşmanlarının bertaraf edileceğini düşünürken Rusya’nın ne olduğunu bilen Ruslarının dahi umut yeşertecek dallara tutunduğu açıktı. Ünlü tarihçi George Vernadsky bile savaşın bitiminden sonra daha demokratik ve gelişime açık bir Rusya’nın doğacağını, bazıları ise gelişen bilim ve sanatın yeni bir dünya ve yeni bir Rusya yaratacağını hesaplıyordu. Bu savaşın her şeyi bitireceğini düşünen Kont Witte gibileriyse, seslerini duyuramadılar. Osmanlı İmparatorluğu istemeden girdiği savaşı 4 yıl sürdürdü, tükendi ve tüketti. Savaş döneminin padişahı 1909’dan beri tahtta olan Sultan V. Mehmed Reşad idi.

DÜŞEN KILICINI HAVADA KAVRADILAR

Tahta çıkışını devlette âdet olduğu üzere, dışarılarda olduğu gibi taç giymeyle değil kılıç kuşanma töreniyle yerine getirdi, lakin hükümdarlığına biat merasimi alelacele Harbiye Nezareti’nde olmuştu, bazıları bunu çok uğurlu telakki etmediler. Gençken çok yakışıklı olan fakat bu ileri yaşlarda artık şişman ve hantal bir hale gelen padişahın mutat kılıç kuşanması zor oldu. Kılıcın yere düşmesi bir uğursuzluk addedilir, o sırada yanında bulunan, İttihatçıların ayaklanan Şerif Hüseyin’e karşı tayin ettiği, aynı sülalenin üyesi, son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa aniden müdahale ederek kılıcı kavradı ve kuşattı. Bu tatsızlığı önlediği için Sultan Reşad kendisine çok müteşekkir kalmış.

TÜRKİYE TARİHİNDE GÖRÜLMEYEN ÖRGÜT

İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır, lakin ilk defadır ki asker-sivil, ciddi olarak örgütlenen ve modern Türkiye tarihinde görülmeyecek derecede üyelerin birbirine bağlı oldukları ve bir şiar etrafında toplandıkları örgütle karşı karşıyaydı.

SOFRASINDA EN BASİT YEMEKLER

Hem eski rejimin taraftarları hem de yenileri onu sevimli ve denileni yapan bir amca gibi gördü. Türklerin padişahı çağdaş anayasal monarşilerde görülmeyecek derecede temsili bir görünüm kazanmıştı. Yürütme hükümetin elindeydi ve hükümet 31 Mart’tan sonra belirsiz bir biçimde kabinenin içindekilerden çok dışarıda kalanlar tarafından kontrol ediliyordu. Sultan Mehmed Reşad sarayın israfı(!) sloganlarından dolayı bazen aşırı tasarruf tedbirlerine giriyordu. Veliaht dairesinin sıvaları bile dökülmesine rağmen tamir isteğini “Şimdilik dursun” diye reddetti. Savaş içinde sofrasında en basit yemek yenen saray Dolmabahçe’ydi. Teşrifatta eskiden beri âdet olan etek öpmeyi rahatsız bir şekilde “etme” diye istemediğini belirtirler ama öbür taraftan da saray sofra adabı içinde yemeğin lezzetine aykırı olarak görülen Enver Paşa’nın bamya ile birlikte su içmesini “Enver Paşa dediklerine bakın bamyayı suyla içti” diye tahfif ettiğini başkâtip Ali Fuat (Türkgeldi) hatıratında belirtiyor. 

Yazının devamı...

Cezayir gerçeği

8 Temmuz 2018

CEZAYİR Temmuz 1962’de Fransa’dan bağımsızlığını aldı. Bu, o ülkenin tarihinde devlet olarak ilk doğuşu değildir. Aynı adla Batı Akdeniz’de İstanbul’dan uzak bir deniz eyaleti olarak (Cezayir-i Garb Ocakları) adıyla üç mümtaz eyaletten biri olarak Yavuz Sultan Selim devrinden beri Osmanlı İmparatorluğu içindeydi. Yalnız dikkat edelim, bu Kırım Hanlığı ve Erdel Krallığı gibi yarı müstakil statüde yani mümtaz bir eyalet olarak kurulmuş olması demektir. Mümtaz eyaletlerin merkezin politikasına uygun bir şekilde dış devletlerle elçilik münasebeti bile vardı. Askeri bakımdan kesin bir şekilde merkeze raptedilmişlerdi. İlk beylerbeyi aynı zamanda kaptan-ı deryalığa da tayin edilen Barbaros Hayreddin Paşa’dır. Cezayir donanması aynı zamanda o tarihlerde devletlerin resmi bir yardımcı gücü olan korsan deniz kuvvetini oluştururdu. Burada da dikkat edelim, korsanlık deniz haydutluğu demek değildir. Nitekim Amiral Drake, Kraliçe Elizabeth’in önemli korsan amiraliydi. Merkez devletinin bilgisi ve emirleri dışında başına buyruk hareket edemezler, düşman devletleri istedikleri gibi yağmalayamazlardı.

FRANSA’NIN SÖMÜRGE DÖNEMİ

Resmen 1830 Emir Abdülkadir’in isyan dönemi de sayılırsa 1844’e kadar Cezayir, Fransa’ya boyun eğmedi. Bundan sonra Fransa’nın tam bir kolonizasyonu ve sömürge dönemi başladı. Cezayir’in Fransa’nın sömürgeci daha doğrusu onu Fransız anavatanın bölünmez parçası olarak gören tutumu bir yandan da anavatanın denizaşırı parçası olarak bellediği Cezayir’in hakiki sakinlerini devamlı dışlaması, kültürlerini ve dillerini saf dışı etmeye çalışması (ki Arapçayı öğrettirmemekte bir hayli başarı gösterdi) yerli halkın aydınlarını ayaklanmaya sevk etti. Bir bakıma Fransız milliyetçilik politikası Kuzey Afrika’nın bu Akdeniz kozmopolitizmine yatkın insanlarına ters bir bilinç kazandırdı.

ÇOK KANLI VE UZUN SÜREN SAVAŞ

Cezayir Harbi çok kanlı ve uzun sürdü. İsyan her yere yayıldı. Geniş kitlelerin infazıyla sonuçlandı. Bu nedenle Cezayir’de Fransız diline olan bağlılık kadar Fransız tavrına ve milliyetçiliğine de gayet sert ve haşin bir tepki el’an devam etmektedir. Zamanlar neyi gösterir, bilinmiyor. Uzak vilayetleri merkez eyaletlerin dışında oldukça müstakil bırakmak, yıllık matbu bir vergi almak, silahlı kuvvetlerini kontrol etmek şartıyla bu statüyü vermek Osmanlı politikasına uygundur. Cezayir uzak bir bölgeydi. Fakat burada yine ilginç bir yapılanma vardır. Cezayir, Tunus ve bugünkü Libya’ya (Trablusgarp) giden yeniçeri statüsündeki kontrolcü kuvvetler klasik Balkan devşirmeleri olmayıp Anadolulu Türk çocuklardı. Mesela zabitlerin lakaplarında da bu görülür; beyliceli, şişko vs gibi. Bu kul sınıfı ister istemez Anadolu’ya bağlı kaldılar ve ilişkiler 19. asırda bile devam etti. İmparatorluğumuzun büyük amirali ve reformatör Cezayirli Hasan Paşa veya 19. asrın büyük sadrazamı Tunuslu Hayreddin Paşa bu gibi büyük şahsiyetlerdir.

8 MİSLİ ARTAN BİR MİLLİ GELİR

Yazının devamı...

Yıllardır çocuklara yaşatılanlar... Asrın yüzkarası

1 Temmuz 2018

BUGÜNLERDE İspanya’da halkı en çok meşgul eden konu Franco döneminde Falanjist militanların hastanelerden çalıp dağıttıkları bebekler. Kuşkusuz bebek hırsızları arasında o dönemin bazı tıbbi personeli önde geliyor. Böyle bir doktorun yargılaması öncesinde gösteriler patladı. İspanya’nın feci bir iç harp yaşadığı malum. Tıpkı II. Cihan Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da, yine zamanında Çarlık Rusyası’nın yıkılışı sırasında yaşananlar gibi. İspanyol İç Harbi’ne toplum mühendisliği denen facia da karıştı. Hastanelerde babasız doğum yapanların sözde “ahlak dışı!” konumdan kurtulması için çocukları devlet otoritesine verilmekteydi.

KİMLİK HIRSIZLARI

Bu bebekler düzgün ve durumu iyi olan Katolik ve milliyetperver ailelerinin içinde büyüyeceklerdi. Babası saklanan bir solcu olan kadınların çocukları da aynı akıbete uğramış ve yoksul ailelerin çocukları da. Bunların kimlikleri çalınmış oldu. Bugün dava mağdurları adalet istiyorlar. II. Harb öncesi ve sonrasında toplum inşaasına heveslenen rejimlerin en büyük ahlaksızlığı budur.

STALİN YETİMLERİ

Stalin’in 1930’lardaki terörü sırasında ana-babaları birlikte tevkif edilen, sürgüne giden veya idam edilenlerin çocukları yetimhanelerde, zor şartlarda toplandılar. Bunların sayısının ne olduğunu kestiremiyorum. Sağlıklı bir rakam da bulamadım. Ama önemli ve eski bir taşra şehrine ziyarete gittiğimde bana rehberlik yapan karı-kocanın ikisi de benden biraz yaşlıydı ve her ikisi de Stalin yetimleri denen takımdandı.

YALNIZ YETİŞKİN

Hiç şüphesiz ki en acı olay Yunan İç Savaşı’nda General Markos’çuların sağcı ve faşist işbirlikçi diye nitelenen köylerden topladıkları küçük çocukları Çekoslovakya’ya medeni ve sosyalist(!) bir eğitim için göndermeleridir. 40 küsur yıl sonra Yunanlılıkları sadece evraktan tespit edilen, tek kelime Yunanca bilmeyen bu insanlar; imtiyazlı kimlikleri kendilerinden çalınmış, yalnız yetişkinler olarak ortaya çıktılar. Hitler’in bu konudaki cinayetleri veya bazı istenmeyen unsurların çocuklarını toplaması, burada yer yetmeyecek kadar ayrı uzun bir konudur.

Yazının devamı...