"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

 Nasıl korumalı?

23 Nisan 2017

NİSAN ayında, doğum günü vesilesiyle Mimar Sinan’ı anıyoruz. 15 Nisan, muhtemelen zihnimizden belirlediğimiz bir doğum tarihidir. Aslında büyük mimarın doğum yılını da çok iyi bilmiyoruz. Kendisinin hayatını kaleme alan yakın dostu Sâî Mustafa Çelebi’nin Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye’si (Yapılar Kitabı) her yönde çok tutarlı bilgiler vermiyor. Az bilgiye sahibiz. Sinan’ın devşirme olduğu malum. Ancak bu devşirme genç, taş işçiliği ve inşaat konusunda çok tecrübelidir. Dolayısıyla o bilinen, sekiz-dokuz ve on altı yaşlar arasındaki devşirilme kuralına uyması şart değildir. 

YAVUZ’UN ORDUSUNDAYDI

Kendisinin Orta Anadolu’da Kayseri civarındaki Ağırnas’tan çıktığı ileri sürülüyor. En akla yakın ihtimaldir. Etnik kökeni ne olabilir? 16. asırda bu bölgede etnik gruplar çeşitliydi. Ne var ki adı devşirmeliğinden önce adı Sinanneddin’di ve Türkçeyi de konuşuyordu. İnşaat işlerinden daha acemi oğlanı yani yeniçeri adayı olmadan önce anlıyordu. Devşirme çocukların menşei, sözlü kültür ve hatırlamanın dışında eşkal defterlerinde “Rumeli’den geldi” veya “Anadolu’dan geldi” diye kaydedilir, ayrıntılı yer bildirilmezdi. 

Sinan’ın bir Türk köyüne verilerek Türkçe öğrendiğine dair tezkirelerde bir kayıt yok ama Yavuz Sultan Selim devrinde ordudadır. Sofya’daki yeni Bulgar hükümetinin İstanbul’dan aldığı izinle camiye çevrilen eserin ona atfedildiği ve Koca Sinan’dan “Bulgarin” diye bahsedildiği de aklımda. Bu da bir yakıştırmadır. 

PİRAMİTLERDEN ETKİLENDİ

Bildiklerimize gelelim: İlk eserlerinin Rodos ve Belgrad seferlerinden etkilendiği açık. Prut Nehri üzerinde kurulan köprüde çalıştı ve herkesin dikkatini çekip takdirini aldı. Eserleri sayısız... Mısır’da bulunmuştur; Suriye’deki büyük eserleri, Lübnan’daki Baalbek Roma mabedi serisini gördüğü de açıktır. Bilhassa Mısır piramitleri gibi mimari geometrik özellikleri hâlâ muamma olan yapılardan etkilendiği biliniyor. Kesin olarak bildiğimizse şu: O dönem ürettikleri bugünün en büyük mimarlarını etkilemeye devam ediyor: Bugün Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright gibi modern mimarinin öncüleri, bilhassa Wright, mimari tarihin devlerini siliyor ve Sinan’dan başka ismi zikretmiyor. 

İSTANBUL SİLUETİ ONUN

Yazının devamı...

Osmanlı mirası böyle mi korunmalı!

16 Nisan 2017

TOPKAPI surlarının dışında Topkapı-Edirnekapı arasındaki, sur boyu devam edip giden en büyük mezarlıklarımızdandır. Özellikle tarihi kişilerin şahidelerinin ve kabirlerinin bulunduğu kesim Anadolu yakasındaki Karacaahmet ve Eyüp Sultan’dakiler gibi beton parmaklıklarla çevrilmiştir.

Bunun bir muhafaza olduğunu sanmayalım. Arkasına geçtiğiniz zaman, bir faciayla geçmişine, tarihteki önemli şahsiyetlerine, kısacası ölülerine saygı duymayan bir toplumla karşılaşacaksınız. Reenkarnasyona yani ölümden sonra ruhun bedenden çıkıp başka bedene girdiğine (tenasüh) inanan bazı dinlerde mezarlara saygı gösterilmez. Çünkü içine gömülen ceset de kirli olarak muamele görür. Ama semavi dinlerden olan Müslümanlık’ta reenkarnasyon inancına yer yoktur. Ölüye de saygı gösterilir. Vahhabilerin görüşü ve tavrı istisnaidir. 

TARİH KONUŞULUYOR MİRAS KORUNMUYOR

Bazı mezarlar tarihi, bilgi noksanlıklarımızı örtecek kadar önemli. Ünlü Mehmet Süreyya Bey Sicill-i Osmanî adlı biyografik eserini büyük ölçüde mezar taşlarına dayanarak kaleme almıştır. Edirnekapı şehitliğinde sadece şehit ecdat değil, aile mensupları, önemli İstanbullular ve hatta Türkiye’ye gelen ünlü mülteci mimar, Etnografya Müzesi önündeki katafalkı hazırlarken üşüten ve kalp hastalığı nüksederek 1938 Aralık’ında vefat eden Bruno Taut da defnedilmiştir. Nazi Almanyası’ndan kaçan bu büyük adama bizim gösterdiğimiz kadirşinas bir davranışımızdır. 

Koruyucu duvarların arkasındaki taşlar ya çalınır, ya kırılır ya da daha hazini utanmazca birilerine satılır. Çünkü içlerinde hat sanatının şaheseri olanlar da vardır. Bilhassa kadın mezarlarının şahidelerinde bu güzellik görülür. 

CEHALET VE HÖDÜKLÜK

BU

Yazının devamı...

Lübnan günlüğü

9 Nisan 2017

BU hafta Lübnan’daydım; Cünye’de ve Trablus’ta iki konferans verdim. Cünye, Beyrut’un kuzeyinde bir liman şehri. Daha çok Maruni Hıristiyanların yaşadığı bir yer. Zengin restoranları, gece kulüpleri ve moda merkezleriyle tanınıyor. Cünye, Beyrut inkişaf edene kadar bütün Lübnan’ın korunaklı bir limanıydı. Tarihteki Fenike yerleşim yerleri de bunun civarındadır, Biblos ve Batroun gibi...

Lübnan’ın şehirleri bile belirli dini gruplara göre oluşuyor. Etnik demiyorum çünkü herkes Arapça konuşuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son devirlerinden beri yerli-yabancı herkes Suriyeliliğin ayrı bir kültür olduğunu ispat etmeye çalışır durur. Bilhassa Fransızlar; Peder Hanery Lemmons gibi Felemenk asıllı bir Cizvit rahibin Suriye eserine izafeten bir büyük Lübnan kurmaya kalkmışlardı. Maalesef hiçbir şey hatta Arap dilinin kendisi bile herkesin etrafında birleştiği bir kimliği ortaya koyamadı. Lübnan’ın iktisadi hayatı, toplumsal kurumları hatta siyaseti şaşılacak derecede tezatlarla dolu. Mesela birbiriyle kapışan grupların ülkeye elektrik jeneratörünü ithal ettiklerini ve bu tekel yüzünden barajların yapılmadığını ve Lübnan dağlarının sularının boşa akıp gittiğini görebilirsiniz veya üç siyasi liderin çöp ihalesini üstlendikleri için başkalarının bu sahaya giremediğine şahit oluyorsunuz. Özellikle Osmanlı’nın dar sahadaki Cebel-i Lübnan’ı bugün Fransız mandasından sonra daha da genişlemiş ama bu problemlerin de genişlemesi anlamına geliyor. Lübnan’ın Trablusşam ve Sayda gibi Sünni Müslümanlarla meskûn bölgelerinde Türkiye ve Türklere düşkünlük var. Lübnan’ın silahlanmaya karşı ve barışı tercih eden grubu Sünniler, kültürel kurumlara önem veriyorlar ve Türkiye’nin desteğini istiyorlar. Mesela Trablusşam’da Türkçe dershane ve kurslar çok geniş bir kitle tarafından devamlı talep ediliyor.

Muhammed’ül Emin Camisi. Bitişiğinde iki de kilise var.

İYİ SANATÇI VE İYİ MİMARLAR

Lübnan’ın geleceğinde başka ilimler var. Cünye’nin etrafında Cebel’e doğru uzanan bir Maruni bölgesi, 19. asırda kapıştıkları Dürzilerle birbirine yaklaşıyor gibiler. Bütün Lübnan’ın bu en güzel ve zengin bölgesi şu anda aynı zamanda en huzurlu yer. Ama devran ne gösterir, belli olmaz. Lübnan’ı iç savaştan sonra yeniden kuran Refik Hariri Saydalı’ydı. Sokullu Mehmet Paşa’nın 16. asırdan kalma Vakıf Hanı’nı mütareke döneminde Fransızlar ele geçirdiler. Halkın “Han-ı Freenc” dediği bu yere suikasta kurban giden başbakan, 49 yıllığına kiralayıp restore ettirmişti. Osmanlı eserleri Sünni bölgesinde daha çok saygı görüyor. Bir şeyin üzerinde ısrarla durmamız ve ülkenin hakkını vermemiz gerekir; Lübnanlılar iyi sanatçı ve iyi mimarlar. En güzel modern İslami eserler ve camiler Lübnan’da. Mesela Fatih Sultan Mehmet adına yapılan ve anacaddede dar bir arsa üzerinde kat kat yükselen caminin hem uyumlu minareleri hem de binanın silueti hemen göze çarpıyor; bizdekinin aksine minareyle gövdenin uyum oranı çok ilginç.

19. asırda Marunilerle Dürzilerin kapışmasından dolayı 1861’de Cebel-i Lübnan’ın başına Osmanlı tebaasından bir Hıristiyan mutasarrıf tayin edildi (ilki Ermeni Katolik David Paşa’ydı) Hıristiyan ve Dürzilerin kalabalık olarak yer aldığı bir meclis kuruldu, bu mecliste Sünni ve Şii temsilciler de vardı. Cevdet Paşa ve Fuat Paşaların icadı olan bu yapıyı 1942’de bağımsızlık verilen Lübnan Cumhuriyeti’nde Fransızlar benzer bir yapıyla tekrarladı. Hariri iç harpte perişan Lübnan’ı yeniden restore etti. Ama ülkenin durumu gelişmedi. Güzelce restore edilen binaları pahalılığından dolayı kiralayan yok.

Bugünkü Suriye’de muhtelif dini gruplar nasıl karmakarışık bir şekilde yerleşmiş ise Lübnan’da da benzer bir durum var. Bu ülkede müttehid yahut monalit kendi içinde tutarlı bölümler kurulması düşünülemez. İnsanlar huzurlu bir yaşamı belki de çok istemiyorlar diye düşünmek mümkün. Çatışma ve gerilimden çoğunluk şikâyet eder ama bununla geçinenler de vardır. Dünyada Lübnanlılar kadar bir kültürün, bir yaşam biçiminin etrafında toplanan ama birbirleriyle de din yüzünden bu kadar ayrı düşen toplum az bulunur. Ama terör yüzünden birlikte kullandıkları otobüs, metro ve tren yok... Yeni nesiller ise ilk bakışta daha sıcak bir ülke kurmak niyetinde.

Yazının devamı...

Geleceği kuracak nesiller üniversitelerde nasıl yetişiyor?

2 Nisan 2017

TÜRKİYE 1980 darbesinde üniversiteleri düzenleme safhasına girdi. Bu düzenlemenin olumsuz ve şüpheci bir yaklaşımla başladığını belirtmek gerekir. Darbeyi yapan komutanlar heyeti yurt düzeyindeki anarşinin itici gücü olarak kesinlikle üniversiteleri görüyordu. Oysa şurası bir gerçek: 1973’ten sonra üniversitelerin yönetimi ve öğretim üyeleri talebeyle birlikte siyaset yapmak eğilimini kesinlikle terk etmişler ve hatta eski solcu profesörler, devrim yapmak isteyen öğrencilerin provokatör olduğunu söyler olmuşlardı. 

Herkesin müştereken çekindiği diğer gruplar da sağcı, ülkücü gençlik ve ‘Akıncılar’ denen Müslüman öğrenciler birliğiydi. Birincisi dernekler statüsüyle faaliyet gösteriyordu; arada ilgi olsa da ‘Hiçbir partiyle bağı yoktur’ söylemi içindeydi. İkincisi ise resmen kurulmuş bir dernek değildi. 

KİMSE YÖK’E DOĞRAMACI KADAR HÂKİM OLMADI

Üniversite yönetimi ve profesörleri suçlamak kolay teşhisti. “Asıl sorun düşük üniversite sayısındadır” dendi. Zaten bir müddettir Ankara Üniversitesi, Elazığ’da bile kuruluşa geçmişti. Bu faaliyet hızlandı, kapatılan eğitim üniversitelerinin yerine ‘Eğitim Fakülteleri’ kuruldu. 

YÖK birleştirici bir organdı. Başkanı da Prof. İhsan Doğramacı’ydı. Şurası bir gerçek: Ondan sonra hiç kimse YÖK’e ve üniversitelere onun kadar hâkim olamadı. Ama reform hızlıydı ve ne sağdan ne soldan kimse bundan memnundu. Aksaklıklar da birbiri ardına geliyordu. 

Üniversitenin anarşiden uzak çalışıp, bilim yapabilmesi için vakıf üniversitelerine sarılmak da Doğramacı’nın fikridir. 20 Ekim 1984’te Bilkent Üniversitesi’ni kurdu. Beklentilerin aksine içinde tıp fakültesi yoktu. Mühendisliğe, biyolojiye, genetik araştırmalara, bilgisayar eğitimi ve iktisat bölümüne ağırlık verdi. Kurduğu kütüphane halen örnek bir üniversite kütüphanesidir. 1993’te Koç Üniversitesi, 1994’te Sabancı ve Bilgi Üniversitesi onu izledi. Bilkent’in standartları dünya üniversitelerine de uygundur. Koç ve Sabancı da onu izliyorlar. Ankara’da kurulan Başkent Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi ün yapanlardandır. Yeditepe Üniversitesi Tıp Bölümü aynı durumdadır. Bununla beraber, hepsi üzerinde ayrıntılı rapor vermek mümkün değildir. 

TAŞRADAKİ ÖĞRENCİLER

Yazının devamı...

Kerkük’te Türkçe evlere mi hapsolacak?

26 Mart 2017

BUGÜNKÜ Irak, Birinci Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nun 400 yıllık hâkimiyetinin bitmesiyle ortaya çıkan ülkelerden biri. Belki Irak açısından süreyi biraz daha kısaltmamız gerekebilir; çünkü Yavuz Sultan Selim, bugünkü Güneydoğu Anadolu topraklarının bir kısmını, Suriye, Filistin, Ürdün ve Mısır’ı almıştı. Gene Çaldıran Zaferi’yle bugünkü Musul ve çevresini, Mısır eyaletini 1514’te imparatorluğa katmıştı. Ancak Bağdat (1534) ve Basra (1546) ise Kanuni Sultan Süleyman devrinde alınmıştı. Her ikisi de Safevilerden ele geçmiştir. 

KUZEY IRAK’TA YAKLAŞIK İKİ MİLYON TÜRK VAR

Anlaşıldığı üzere, İngiliz ajan Gertrude Bell’in kolonyal ofisle birlikte çizdiği harita bugünkü Irak’ın sınırına tekabül ediyor. Nitekim ondan sonra Irak, İkinci Cihan Harbi’ni atlatmasına, Humeyni rejimiyle uzun bir savaşa girmesine rağmen belki de Baas diktatoryası ve Saddam rejiminin sertliği dolayısıyla kısmen ayakta kalabildi. Kuzey Irak’ın Kürtleri Molla Mustafa Barzani’den beri ayaklanıyordu ve son Amerikan müdahalesinden sonra özerkliklerini aldılar. 

Kuzey Irak’taki Kürt rejimi Türkiye ile iyi ilişkiler içinde. PKK’ya karşı kontrol kurmuş durumda. Petrol gelirlerine el attıkları için bölgede refah artıyor. Irak bu bölgeyi elinde tutmak için Kürt nüfusa ve idareye taviz verme yolunu tuttu. 

Yakın zamanda Arapçadan sonra Kürtçe, bölgenin ikinci resmi dili ilan edildi. Yeni düzenlemeler geldi (Ama Ortadoğu’da bu gibi ilhaklarda âdet olduğu üzere ilk görünüm tapu ve nüfus dairelerinde yangın çıkmasıdır. Maksat ortadan silinmesi istenen ve mallarına rahatça el konabilecek grubun hukuki güvencesini ortadan kaldırmaktır).

Şüphesiz bahsetmemiz gereken bir üçüncü grup var: Türkler. Osmanlı’nın Musul vilayeti, Bağdat ve Basra’yla birlikte bugünkü Irak’ın üç ayağından biriydi. Hatta kuzeyde Şehrizor ve bugünkü Hakkâri’yi içeren bir küçük bölge, bu vilayetlere bağlı olmadan sancak statüsünde olup doğrudan merkeze bağlıydı. 

Musul vilayetinin başlıca özelliği Kerkük ve Erbil gibi tamamen Türklerle meskûn olmasıydı. Merkez Musul’da da şüphesiz vardılar. Zaten burası bir milliyetler ve dinler karmasıydı. Adeta Babil Kulesi’ydi. Ne Irak Devleti ne de şimdiki özerk idare kesin bir nüfus sayımı tertiplememekle birlikte Kuzey Irak’taki Türk nüfusu 2 milyondan az değildir. Bunu yerli-yabancı bütün gözlemciler bildiriyorlar. 

Her şeye rağmen Kerkük ve Erbil bölgesinin Türk nüfusu Irak içlerine bilhassa Bağdat’a dağılsa da dış ülkelere hatta Türkiye’ye bile göç etmiş değildi. Ancak Saddam’ın buradaki katliamları sırasında Türkiye’ye gelmişler, büyük bir kısmı da yeniden geri dönmüştür. Zira hem arazi hem de iş güç sahibiydiler. Bu bölgenin Türkleri İran ve Kafkas Azerbaycanı’nın halkına yakın bir şive konuşurlar ama aydın sınıfı her zaman için İstanbul Türkçesini hem konuşur hem okur yazar. 

Yazının devamı...

Avrupalı liderlerin çok makul insanlar olduğunu sanmayın

19 Mart 2017

1990’ların başında Avrupa’da ‘Sosyal Bilimlerin Gelişmesi’ başlıklı iki günlük bir UNESCO seminerinde Türkiye adına Sayın Bozkurt Güvenç’le birlikte bulunduk. Genellikle Avrupa’da sosyal bilimlerin muhasebesi yapılıyordu; Avrupa çağında bu gibi araştırmaların nasıl yapılıp örgütleneceği tartışılıyordu. Tebliğlerin çoğunun iyi olmadığını hatırlıyorum. UNESCO’nun kendi idari zaafları da açığa çıktı. BM’nin çalışma dillerinden biri olmasına rağmen Rusça tercüme yapılmıyordu. Halbuki Sovyetler Birliği dağılmıştı; Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Belarus gibi yeni cumhuriyetlerden temsilcilerin hemen hiçbiri İngilizce konuşacak durumda değillerdi. 

Konferansın son gününde o zaman eski Britanya Dışişleri Bakanı sıfatındaki Lord David Owen gökten zembille iniverdi. Lord Owen konuşmasında hemen Avrupa kıtasının bütün ülkelerini saydı ve bunların gelecekteki birliğin üyeleri olacağını, hepsine ahlaki borçları olduğunu belirtti. Belarus, Ukrayna ve Moldova’ya kadar saydı. Fakat Türkiye’nin kesinlikle üye olamayacağını söyledi. Muhtemelen salonda Türkiye delegelerinin bulunduğunu hesaba katmamıştı. Çıkarken kendisini arkuru (önünü keserek) bir şekilde selamladık. “Aa Türkiye burada mıydı?” dedi. Fazla üstünde durmadan “Açıksözlülüğünüzden memnun olduk, çünkü diplomatlar bu konuda bizimkilere yalan söylüyorlar. Müraî diyaloglarla iki tarafın kamuoyu yanıltılıyor” dedik. Doğru bilgilendirilmeyen kitleler Türkiye’de Avrupa konusunda histerik bir yapılanmaya giriyorlar. 

İHTİYAR AVRUPA’DA POPÜLİZM DE İŞE YARAMIYOR

Bu memleket petrol yataklarıyla zenginleşmedi. Bütün bir nesil koruyucu gümrük duvarlarıyla, tüketim kıtlığı çekerek yapılan barajların yarattığı enflasyonla yetiştik. Aslında son otuz yılda gelen iktidarlar Türkiye’nin birikimlerini hoyratça harcadılar. Halkımız etraf coğrafyaya göre çalışkandır. Girişimciler noksanlarına rağmen dört kıtaya yayılmış vaziyette. Kaldı ki mükemmel holdinglerimiz var. Tıp, mühendislik dalında adı geçen bir ülkeyiz. 

Doğrudur, Avrupa’da seçmenin davranışı, niteliği düşen eğitimle birlikte iktisadi kriz olduğunda en çılgın adaylara rey vermeye müsaittir. Bize kalırsa şu son seçimlerde Fransa, Almanya, Hollanda gibi ülkelerdeki popülist milliyetçi adaylar İkinci Cihan Harbi öncesindeki totaliter milliyetçileri aratmayacak zihniyet yapısına sahipler. Bu tip gruplara göre tek çıkmazları nüfusun değişen yapısı, yani ihtiyar Avrupa’da faaliyet göstermeleri. Dinamizmini kaybeden kitlelerle bu tip hareketlerin söylemi ve stratejileri bazen eskilerin mudhik (grotesk) dedikleri gülünçlüğe kadar düşebiliyor. Buna rağmen adamların şansı rehavet ve hatta uyuşukluğa düşmüş sosyal demokratların varlığı karşısında daha fazla.

FRANSA, ORTA SINIFINI DAHİ EĞİTEMİYOR

Müslümanlık Batı toplumlarında ürkütücü görülmeye başladı. Âli mahkeme olarak Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın tesettür konusunda eski rahat ve hukukçu tavrını terk ettiği görülüyor. Hollanda’da her Batı Avrupa toplumu gibi kendine göre çıkmazlar var. Orada, alışveriş ve pazarlık yapılacak alanlarda küstahlığın kazanç getireceğine dair bir öğrenim vardır. Bu bazı ahvalde pazarlığı aşacak düzeye de gelebilir. Almanya’da bakanlara konan yasağı, Hollanda’daki başbakan, peşinen ve balkona çıkan kabadayı edasıyla açıkladı. Bu tip kadro ve gruplarla tartışmaya girişilmez. Alınacak tedbirlerin etkili olacak biçimde düzenlenmesi gerekir. 

Bugünkü Avrupa’nın içine girdiği kriz mazidekilere benzemiyor. Toplumlar ihtiyarladı. Emekli fonlarını karşılayacak bir genç nüfus yapısı söz konusu değil. Üretimde çeşitlilik ve icatlar devri sona ermiş değil ama büyük gerileme var. Avrupa rafine insan gücünü devamlı istihdam edemeyecek ideoloji ve dünya görüşüne sahip. Mesela Hindistan’dan ve Rusya’dan gelen bilgisayar yazılımcıları ayrımcı tavır yüzünden Batı Avrupa’da barınamıyorlar ve soluğu Kuzey Amerika’da alıyorlar. Üretimin yapısı ve gelişme imkânları bunları beslemeye müsait değil ama zihniyetin geriliği daha önemli bir gelişme engeli. 

Yazının devamı...

Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi?

12 Mart 2017

İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi maalesef ona saygınlığını kaybettirecek bir ısrarın içinde. Kabiliyetsiz bir mimarın (bizim mimarların çoğu statik de bilmiyor; okul programları bunu gösteriyor) çok tartışılan ‘Martı Projesi’ her şeyden önce büyük Mimar Sinan’ın eseri, Molla Çelebi diye bildiğimiz sahilin süsü caminin önünü örtüyor. 

Çaktıkları kazıklara uyguladıkları teknik belli ki 13’üncü asırdaki Venedikli mimar ve ustaların veya 17’nci asırdaki Yeni Cami inşaatının dolgusunu hazırlayan Dalgıç Ahmed’in bilgisine ve maharetine sahip olmaktan çok uzak. Bu yüzden binaya da zarar verdikleri ortaya çıktı. Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.

TÜRKİYE’DEKİ İTALYA

AVRUPA’da her şeye rağmen iyi ilişkilerimizi sürdürdüğümüz iki ülke İtalya ve İspanya’dır. Tabii İtalyan kültürünün Türk tarihindeki rolü hiçbir Avrupa ülkesiyle mukayese edilmeyecek kadar yüklüdür. Bugünlerde dünya İtalyanları İstanbul’da... Küresel İtalyan Girişimciler Konfederasyonu (CIIM), 2004’te Roma’da kurulan ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan 65 milyon İtalyan’ı temsil eden iş insanlarının derneğidir. 

İtalya güzel bir ülke ama çocuklarını geçmişte besleyemiyordu. Birleşmeden sonraki dönemde bile 30 milyon İtalyan vatanlarını terk ederek bütün dünyaya yayıldı. Ama gittikleri her yerde bilim, sanat, ticaret hayatında yerlerini aldılar. Bazı insanlar sırf Chicago mafyası ve Al Capone’u hatırlar ama mimariden iş hayatına ortalığa çekidüzen veren İtalyanları da anmak gerekir. 

Türkiye de 19’uncu asırda yoğun bir İtalyan göçüne uğradı. İstanbul ve İzmir’in şık binalarında çalışan basit sıvacıdan mimara, müzisyenlerden ressamlara Türkiye’ye katkı sundular. 1848 İhtilali’nde Avusturya’ya karşı savaşan İtalyanlar da gelip bize sığınanlar arasındaydı. Bir ara TÜSİAD başkanlığını da yapan Sayın Aldo Kaslowski de işte böyle bir aileden geliyor. 

Bu cuma, İtalya Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesi gibi çalışan İtalyan Mutfak Akademisi bir ziyafet verdi. Pazar günü de CIIM adına bir toplantı düzenlendi ve değerlendirmeler yapıldı. Yurtdışında yaşayan 65 milyon İtalyan kolay erimiyor ve İtalya’nın kendi nüfusundan daha kalabalıklar. Bizde bir zamanlar nüfusu 100 binin üstünde ifade edilen İtalyan kolonisinden bugün sadece 3 bin kişi kalmış. Ama bu nüfus bile bizi İtalya haricinde 65 milyon İtalyan’ı barındıran dünyayla bağlamaya muvaffak oluyor. CIIM’in 12 ofisinden biri Türkiye’de ve başında da Aldo Kaslowski var.Türkiye açından bir zenginlik ve fırsattır. Değerini bilmek lazım.

Yazının devamı...

Cezayir’i neden daha iyi tanımalıyız? 

5 Mart 2017

Geçtiğimiz hafta Cezayir’e bir konferans turu yaptım. Başkent Cezayir’in (Algir) Batı yakasındaki Oran ve Tilimsan’la doğudaki Konstantin’de konferanslar verdim. 

Cezayir, Afrika’nın en büyük devleti. Bir zamanların Fransız Afrikası denen bölümün en uzun kıyı şeridi ve çölün en büyük bölümü bu ülkede. Petrol, gaz ve fosfat var. Bu zengin madenlerin bulunduğu bütün ülkeler gibi sanayi kalemleri ülkenin ihracatında çok az yer alıyor. İran gibi mazide ve haldeki sanat ve sanayi kapasitesi yüksek olan bir ülkeden tutun da dünyanın sanayi devlerinden Rusya’da dahi durum aynı. Yeraltı zenginlikleri üretimi daraltan mekanizmalar yaratıyor.

Gelecek aydınların renkli kültüre sahip olan ülkelerindir

Burası, Fransızcanın halen en zengin, en güzel şekliyle konuşulduğu ülkelerden biri ama 20-30 yıl öncesine göre halk, Arapça’sını oldukça geliştirmiş. Bağımsızlığa kavuştukları zamana göre eğitimin bu konuda büyük ilerlemesi var. Fransa’nın kasten bastırdığı Arapça ve Arap kültürü direnişte ve dirilişte. Gençlik Fransızcayı terk ediyor, bu kaçınılmaz ama muhafaza etmeleri de arzu edilir. Bütün dünya gibi beynelmilel bir dil olarak İngilizceyi öğrenseler de öbürünü de yanında tutmaları kendi lehlerinedir. Gelecek, aydın sınıfı renkli kültüre sahip olan ülkelerindir. 

Fransızlar hem özgürlüğü öğretti hem işkence etti

Cezayir’in başkentindeki en büyük kitapçısı tamamen Fransızca yayın satıyor. Öbürleri Fransızca yanında Arapça’ya yer veriyor. Çocuk edebiyatı üzerine Arapça, Fransızca ve İngilizce kitaplar var. Arapça ve İngilizce bu yolla öğreniliyor. 

Genç Cezayirliler, milli kurtuluş savaşları ve Fransa konusunda çok hassaslar, haklılar da. Konstantin şehrinde Voltaire, Jean-Jacques Rousseau ve Lycée Domain gibi ünlü okullarda zamanında Cezayir’in en seçkin aydınları yetişmiş. Hepsine de mutlaka aydınlanma devrinin ve ihtilalin eşitlikçi, özgürlükçü, adaletçi fikirleri ve Fransa’nın bu konudaki katkıları öğretilmiş ama liselerinin yanıbaşındaki kışlada özgürlük savaşçılarına yönelik bitmeyen işkenceler yaşanmış ve bu savaşçıların birçoğu 1957-1958 yıllarında giyotinle idam edilmiş. 

 

Yazının devamı...