"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Kazan günlüğü: Bir ayağı doğuda bir ayağı batıda

15 Ekim 2017

KAZAN Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün (eski Sovyet Rusya’sında ‘enstitü’ denir) davetlisi olarak bu hafta başı Tataristan’daydım. Kazan Üniversitesi eski bir kurum ve Rusya İmparatorluğu’nun tarih itibariyle üçüncü en eski üniversitesi. 18’inci asırdan beri hizmet veriyor.
Aklınıza gelen tüm büyük adamlar ya buranın mezunu ya da burada okumuşlar. Tolstoy, buradaki Şark Dilleri Bölümü’nü bitirmeden terk etti; Lenin, ağabeyinin suikasta karışması dolayısıyla önce hukuk fakültesinden atıldı, bilahare müracaat ederek açıktan imtihanla bitirdi. Protestanlığa geçerek Alexander adını alan Ebu Musa Kazım Bey bu üniversitenin ünlü Türkologlarından.

TÜRK DÜNYASININ EN ÇOK SANATÇI YETİŞTİREN HALKI

Kazan aynı zamanda Rusya Müslümanlarının önemli bir dini ilimler merkezi. Türk dili ve araştırmaları tarihi de onun için burada inkişaf etmiş. Çünkü insanlar hem Rusya İmparatorluğu’nun coğrafyasını tanıyorlar, hem de Arapça, Farsça gibi dilleri icabında ta Kahire’deki El-Ezher’e gidip öğreniyorlar. 
İstanbul’da okuyan Kazanlı münevverin sayısı hiç az değil. Müzik bakımından hem Doğu hem de Batı müziğini benimseyen bir halk. Galiba sadece Türk dünyasının değil bütün Doğu dünyasının Batı müziğiyle en çok temasta olan, sanatçı yetiştiren halkı Kazanlı Tatarlar. Bunda tabii Rus kültür dünyasıyla yakın ilişkinin de rolü var.

TARİHİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNİN ANAYURDU

Kazan hem Rusya’nın zenginlik ve kültürünü, hem Doğu’nun ilmini ve Müslümanlığını barındıran bir ülkeydi. Bütün Rusya’nın en müteşebbis zenginleri buradan çıkmıştır. Mesela Yusuf Akçura’nın ailesi Akçurinler bütün Rusya çapında hatta Amerika’da bile şubeleri olan bir ticarethane sahibiydiler. Türk inkılabının yakından tanıdığı Sadri Maksudi’nin damat girdiği aile de böyle. Zeki Velidi Togan ki Başkurdistan Cumhuriyeti’ni kurdu, tarihi coğrafya ilminin en önemli isimlerindendir. Rusya’da Arap harfli ilk matbaa bu bölgede çıktığı gibi Türkoloji ilmi de burada önemli ilerlemeler kaydetti.

Yazının devamı...

Avrupa, Katalanların bağımsızlığı ihtimalinden neden çok korkuyor?

8 Ekim 2017

ADRİYATİK kıyısında Hırvatistan’a bağlı Dubrovnik, bir zamanlar Osmanlı himayesinde, daha doğrusu Osmanlı’nın haraçgüzarı olan tüccar bir şehirdir. O zamanlar küçük Venedik veya Dobrovenedik diye de bilinirdi. Büyük Venedik ile ikisinin bugünkü ortak tepkisi, şehri kirleten milyonlarca turist ve limanı dolduran gökdelen kılıklı yolcu gemilerini protesto etmek... Hiç de haksız değiller. 

Turist istemeyen bir pırlanta şehir daha var. Bu şehrin her bir sokağındaki her bir binaya tıpkı öbür ikisinde olduğu gibi, bakmaya ve gezmeye doyulmuyor. Mutfakları hoşlukta diğerlerini zaten geçiyor. Avrupa müziğinin ve geleneksel dansinglerin son yıldızı, Katalunya’nın başkenti Barcelona’dan bahsediyorum. İki milyona yaklaşan şehir nüfusu, 35 milyon yıllık turistten yaka silkmiş. Bu turistlerin büyük bölümü otel bile kullanmıyor. Otel kullanmamaya itiraz edilemezdi ama tuvalet ve çöp kullanma konusunda hiç titiz olmadıkları açık. 

POLİS GÖRÜNTÜLERİ AVRUPA STANDARTLARINA GÖRE SERT

Katalunya, İspanya’nın yüzde 33’üne varan zirai geliri, yüzde 37’sine varan endüstrisi ve kendi bölgesel gelirinin yüzde 60’ını teşkil eden hizmet sektörüyle yıldızı. Bu arada onlar da çok eski tüccardır. Lisan ve dünya bilgileri açısından da İspanyollardan zengindirler. Mısır’da Memlukların verdiği kapitülasyonları 1517’de Katalan konsolos, Yavuz Selim Han’ın önüne getirmiş, o da tasdik etmiştir.

Katalanlar bağımsızlık istemeye karar verdi, fazla kazanan kimse başkasıyla paylaşmak istemez. Mesela petrolü olan bölge, öbür aç bölgelere para yedirmek istemez. Katalunya gibi, endüstrisi, turizmi, ticareti sayesinde bol kazanan da öbür taraflardaki yatırımlara ve hizmetlere kesesinden para ayrılmasına tahammül edemiyor. 

İnsanoğlu eşitlik ve sosyalizmin edebiyatını sever. Önce Katalan dilinin serbestisi tartışıldı, İspanya demokrasiye geçince bu iş serbest kaldı, hatta bugünkü kralın veliahtken Katalancayı iyi öğrendiğini anlatırlar. Derken iş mali kaynakların kontrolüne bindi. İspanyol federalizmi bazı vergilemelerde ve kontrolde buna imkân veriyor. Nihayet sonu referanduma dayanınca çıngar koptu. 

Halihazırdaki hükümet partisi (Halk Partisi) ve bu hükümetin başı Mariano Rajoy’un çok etkili politikacılar olmadığı görülüyor. İspanyol muhafazakârlar bayılarak girdikleri camianın yani AB’nin ne olduğunun farkında değiller gibi. İspanya’nın Franco’dan sonra girdiği havanın ne olduğunun da farkında değiller. TV’de bize pek sert görünmeyen polis Batı Avrupa standartları içinde çok fazla sert. Ölen yok ama yaralı sayısı bu gibi gösteriler için çok fazla.

Yazının devamı...

Erbil ve Kerkük Türklerini görmezden gelemeyiz

1 Ekim 2017

KUZEY Irak’taki referandum bitti. Hükümetimiz beklenen tepkiyi gösterdi. Esad Suriye’sinin referanduma tepkisi hiç de o kadar sert değil. Tabii İsrail için Arap olmayan her yeni ünitenin baş üstünde yeri var. Amerika Birleşik Devletleri referandum öncesi ihtiyatlı hareket edilmesini ve iki kere düşünülmesini söylediği halde referandum sonrası sıcak tepki göstermiyordu; akabinde bu referandumun meşruiyeti olmadığını Dışişleri Bakanı’nın ağzından bildirdi. Rusya Devlet Reisi Putin ise Ankara’ya geldi ve başkanlar düzeyinde yapılan görüşmeyle yeni düzeni tasvip etmediğini açıkladı. Kürdistan Özerk Yönetimi referandumun uygulanmasını erteleyebilir, İran gibi bir faktör de karşılarında ve tabii Arap dünyası da.

IRAK KÜRTLERİ TÜRKİYE’YE SEMPATİ DUYAR

Türkiye’nin en önemli sorunu Kerkük ve Erbil Türkleridir. Milyonun üzerindeki kitleyi kimse görmezlikten gelemez. Ayrıca bu halkın gözden çıkarılması da sorunu halletmez. Herkesin başını ağrıtacak bir kitledir, bir halk topluluğudur. Eğitimlidirler, üretkendirler ve Türk kimliğine sahip çıkma konusunda taviz vermezler. Bu taviz vermeme hali mutlaka sıcak bir çatışmaya dönüşecek değil; bazı ahvalde bu gibi unsurların devamlı bir huzursuzluk ve dengesizlik sorunu kaynağı olduğu açıktır. Kürt unsur ve diğerleri çok rahat edemeyeceklerini bilmelidir.

Aç kalma gibi bir söylem ortadaysa da Irak Kürtleri değişiyor, eğitimleri gelişiyor ve birkaç yıldır Irak’ta hayat da düzeldi. Onlar açısından dış dünya için baş aracı Türkiye’dir; zaten Irak’taki hayat ve o hayatı götüren bu ülkenin yöneticileri ve halkı da Türkiye’ye sempati duyarlar. İstanbul’u kültürel merkez gibi görürler. 

Kuzey Irak’ın dört ülkeye dağılmış bir kavmin problemlerini üstlenmeye niyeti olmadığı açıktır. Ülkenin zenginliklerini o bölge için kullanmayı tercih ediyorlar. İrredantizm geniş Kürt coğrafyası için 19’uncu yüzyılın genç İtalya’sı veya Balkan uluslarının bazı hayalleri gibi değildir. Referandumu kabul etmez ve bazı tedbirleri uygulamaya girişirken bunu göz önüne almakta fayda vardır. 

İran Kürtlerinin son zamanlarda merkezi devletle gerilime girdiği açık. Ama bu unsurun Kuzey Irak Kürtlüğüne meyil göstermesi ve işbirliğine girmesi beklenmemelidir. Unutmayalım karşımızda tarihi boyunca bir araya gelememiş, ayrı aşiretlerde, birbirinden farklılaşmış bölgelerde, ayrı devletlerin idaresinde yaşamış bir kavim var. Bu olayda Türkiye’nin katiyen vazgeçemeyeceği unsur açıktır; Erbil, Kerkük bölgesini MHP ile yalnız bırakmak kocaman bir toplum için akıllı ve onurlu davranış değildir. 

BARZANİLER DIŞ POLİTİKA CAMBAZIDIR

Yazının devamı...

ABD ilginç gurbet

24 Eylül 2017

GEÇTİĞİMİZ pazar (17 Eylül) birkaç yıllık aradan sonra Birleşik Devletler’e gittim. İlk gözüme çarpan New York’un her tarafında Türk nüfusun artmış olması. Nitekim istatistikler de bunu gösteriyor. Türkler, Birleşik Devletler’in her yerini değilse de doğu eyaletlerini ve büyük şehirlerini tercih ediyor. Nüfusa ilişkin rakamlar 500 bine doğru çıkıyor. İlginç bir gelişme de Orta Asya cumhuriyetlerinden, Bulgaristan’dan, İran’dan gelen değişik pasaporta sahip Türk kökenli nüfusun bu sayıyı daha da arttırması.

Amerika ilginç bir ülke, daha doğrusu ilginç bir gurbet. Başka ülkelerde pek bir araya gelmeyen gruplar Amerikan toprağında birbirini bulup kaynaşabiliyor. Nitekim mazide de Fenikelilerin torunları olan iki grubun, ilginç bir şekilde Fenike diline yakın Arapça lehçeleri olan Lübnanlılarla Arap harflerini kullanmayan ve Araplıkla hiç bağ kurmayan Maltalıların (zira bunlar Fenike kökenli Maltız dili kullanırlar) birbirlerine yakınlıklarını keşfeden, dolayısıyla Amerika ve Avustralya’da bir araya gelen gruplar olduğu bilinir.

Sayısız etnik grup ikinci büyük savaştan sonra hem Amerikalılık etrafında toplanıyor hem de başka kombinasyonlar ortaya çıkarıyorlar. Ama şurası açık ki, beğensek de beğenmesek de Birleşik Amerika özgün bir toplum ve gelenleri eritme kabiliyeti hayli yüksek. Kimsenin bu durumdan fazla şikâyet ettiği de yok.

BROOKLYN’DE HOŞ BİR NEW YORK HAVASINew York fevkalade pahalı bir şehir. Amerika’nın her eyaletinde tüketim vergisi eşit oranda alınmaz. New York ise en yüksek vergilerin uygulandığı yer. Eğlence endüstrisi burada. Gerçi örneğin Metropolitan Operası için parayı bulsanız bile, yer bulmanız çok zor. 

Şehrin gürültüsü, metronun eskiliği, taksicilerin küstahlığı, sokaklara taşan kötü yemek kokuları Manhattan’ın göstergesi... Ama yanı başındaki Brooklyn’de hoş bir New York havası ve kültürü yok değil. Türk Hava Yolları adamakıllı yolcu taşıyor. Ama 12 saat yolculuğun çekilir olmadığı açık. Bizim millet, gezi için başka yerleri arasa daha iyi olur.

55 MİLYON KİTAPNEW YORK’un mutat dışı kalabalığı, Birleşmiş Milletler ve paralelindeki toplantılar için gelenlerdi. Ben Sayın Demet Sabancı ile ‘ONE’ isimli kültür derneğinin Antakya, Maraş, Antep ve Urfa çizgisindeki mozaik eserlerden oluşan yolu tanıtmak için tertiplediği toplantısına katıldım. Bu toplantı New York’un ünlü ‘Public Library’sinde yapıldı. Buraya kadar gelmişken not etmeden geçmeyeyim: Burası bir kütüphaneler ülkesi olan ABD’nin üç büyük kütüphanesinden biri. Şu anda kütüphanedeki kitap sayısı 55 milyonu bulmuş. Birkaç yıldır süren kısmi tamirat bitmiş.

LİSELERİN SINAVINI KALDIRMAK ŞU AN TEHLİKELİ BİR İŞLEM

Yazının devamı...

Orta Anadolu’nun en zarif bölgesindeydim

17 Eylül 2017

‘Selçuki sarayları’ dediysek bugün Beyşehir kıyısındaki Kubadabat Sarayı’ndan başka, doğru dürüst, hiç değilse harabe halde kalan, elle tutulur, gözle görülür bir Selçuklu sarayı yok. Kaleler, kervansaraylar, camiler, hamamlar, imaret ve medreseler bırakan Türk hükümdarlarının kendi sarayları ömürsüz olmuştur. Osmanlı’nın 19’uncu yüzyıla dek en ele gelen sarayı Topkapı’dır. Bu  arada belirtelim; Kubadabat’ın kazı ve restorasyonu da uzadıkça uzadı. Bu işin bitirilmesi lazım.

TİMUR’DAN SELÇUKLU’YA

Gelelim coğrafyaya... Beyşehir Gölü ve çevresi Anadolu’nun en güzel noktalarından biri. Bu göl, dünyanın en lezzetli balıklarına sahip. Batı yakasında, beylikler döneminin en güzel ve özgün eseri Eşrefoğlu Camii’ni, Eşrefoğulları’na ait medrese, hamam ve bedesteni, biraz daha öteye gittiğimiz zaman Hititler devrinden kalma gürül gürül pınarın (Eflatun Pınarı) başındaki nymphaeum’u buluruz.

Klasik Yunan’a mal edilen nymphaeum, Hitit Anadolusu’nda göze çarpan eserlerdendir. Eflatun Pınarı’ndaki abidevi çeşmeyi de Hititlerin Urhiteşup’uyla, diğer hava ve su tanrıları süslüyor. Ne yazık ki kabartmalar 70 yıl öncesine göre daha silik vaziyette. Şehirleşme, kentsel dönüşüm gibi heyula henüz bölgeye uzak ama abidenin modern teknolojiyle korunması gerekiyor.

Sözün özü, burası Orta Anadolu’nun en zarif bölgesi. Ahalisi cana yakın. 3000 yılın kültürü her köşeye sinmiş vaziyette. Selçuklu Anadolusu’nu en renkli anlatan kesimde olduğunuzu anlıyorsunuz. 36 saatte Türkistan’ın Yesi şehrinden, Timur’un imparatorluğunun topraklarından Selçuklu Anadolusu’na uzanmak ayrı bir keyif. Denenmesi gereken bir yolculuk.

TECRÜBELİ HOCADAN GENÇLERE TAVSİYE

HER

Yazının devamı...

100 yıl önce Haydarpaşa’da büyük patlama

10 Eylül 2017

ANADOLU Garı, İstanbul hayatına Anadolu demiryollarının İzmit’in ötesine uzanmasıyla girdi gibi bilinir. Oysa Haydarpaşa, Üsküdar’a çıkan Sürre Alayı’nın ve Arabistan ile Anadolu seferlerine çıkan ordunun yola koyulduğu yerdir. Eski İstanbul’un en hoş mesire yerlerinden ve çayırlarındandı. Yanı başında doğan Yeldeğirmeni semti, bugün dahi İstanbul’un klasik yarı Levanten, yarı alaturka mimarisini barındıran bir köşedir. Yine bu muhitte yer alan ve 2. Abdülhamid devrinde, İspanya’dan 400’üncü göç yıldönümünde yapılan, (‘İsrail’in hamdı’ adını taşıyan) ‘Hemdat İsrail Sinagogu’ aynı zamanda padişahın ismine de bir atıf sayılır. 

Bundan tam 100 sene evvel, 1917 Eylül’ünde, bütün Arabistan’a asker sevkıyatının yapıldığı, cephanelerin yığıldığı iptidai petrol deposunun da yer aldığı gar art arda patlamalarla feci bir yangın geçirdi. Mahiyeti halen karanlık bir sabotajdır.

EBEDİ ŞEHRİN SİLUETİ BURADAN SEYREDİLİR

Yüzlerce şehit ve yaralıyla Ortadoğu’daki savaşın savunmasının zayıflatılacağının amaçlandığı açıktı. Aşağı yukarı bir yıla yakın bir süre içinde Sultan Reşad’ın ölümü ve son padişah VI. Mehmed Vahideddin’in tahta çıkışı büyük harbin sonunun geldiğini gösterir. Çanakkale geçilmemişti ama başkentte bu gibi sabotajların düzenlenebildiği de açıktı. Bunların en etkilisi, savaş sırasında müttefiklerin en sabırsız ve İtilaf devletlerinin en bezgin olduğu zamanda tertiplendi. 

Haydarpaşa için en etraflı tetkik, Semavi Eyice hocanın İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddedir. Şu son yangından sonra Haydarpaşa’nın bir otel olarak düzenlenmesi düşünülüyor. Bu bir görgüsüzlüktür. Haydarpaşa Garı ve etrafının İstanbul’un ihtiyacı olan bir kültürel saha, bir şehir parkı olması gerekir. Buraya tiyatrolar, toplantı salonları serpiştirilebilir. Binanın ise İstanbul gibi bir dünya güzeli şehre yakışan opera veya konser salonu olması uygun olacaktır. Bütün bu tasavvurların bugünkü anlayışa çarpınca tuzla buz olacağı açık. Ama ziyanı yok, hayal kurmak güzeldir, hele İstanbul’un bu gibi hayallere muhtaç olduğunu zannediyorum. 

Bugün Haydarpaşa üzerinde ciddiyetle durmamız gerekiyor. Burası Kadıköy’ün neredeyse tamamını istila eden gökdelenlerle mi boğulup gidecek, yoksa eski Kadıköy’ün Yeldeğirmeni, Ayrılıkderesi ve Ayrılıkçeşmesi dahil Salacak-Harem’e kadar uzanan son köşesinin korunacağı bir nefes alma sahası haline mi getirilecektir? Açıktır ki kaybolan bu bölgenin artık kamuya açık bir kültürel dinleme alanı, büyük bir yeşil saha olarak düzenlenmesi gerekiyor. Ümit ederiz ki İstanbullular buradan ebedi şehrin siluetini daha güzel seyredecektir.

GAR FİKRİ ABDÜLHAMİD DEVRİNE DAYANIR

Yazının devamı...

Her mübadele bir yaradır, izi kalır

3 Eylül 2017

İMPARATORLUKLARDAN geriye bir miras kalır. Bu miras, günlük dilimizde de yer alır. Mesela Türkiye Türkçesindeki pek çok kelime... Bir binaya baktığımda ilk anda aklıma gelen kelimelerden bazılarını söyleyeyim: Anahtar, kilit, temel... Bunlar Rumcadır. Azerbaycan’da ‘anahtar’ diye bir kelime yoktur örneğin, “Açkı” derler, “Bağlamak” derler. Yine mesela ‘çatı’ kelimesi Farsçadır. “Yalının fenerini poyrazda yaktım” diye bir cümle kurduğumuzda orada sadece yakmak Türkçedir. Yalı, fener ve poyraz... Üçü de Rumcadır. 

Farsça ve Arapça kelimeler bizim edebiyatımız ve lisanımızda çokça yer alır ama biz Türkçeyiz. Çünkü imparatorluğun kadim bazı müesseseleri var ve biz bunları aynıyla tevarüs etmişiz. Bu mirası reddetmek toplumu izmihlale yani erimeye götürür.  

Modern Balkan ülkelerinin, bazı tarihi gerçekleri reddetmek gibi ciddi bir arızası var. Bu, Ortadoğu’ya da bulaştı. Oysa ki imparatorluk tarihi, bir milli tarih gibi okunamaz. Peki, bunları niçin yazıyorum? Çünkü mübadeleden bahsedeceğim. Bana çok sorulan bir soru bu...

MÜBADELEYİ BİZ İSTEMEDİK!

Biz çok büyük bir deprem geçirdik. Bazı tarihi olaylar kalıcı izler bırakır. Bu depremin adı, Birinci Cihan Harbi’dir. Bu harbin en mühim sonuçlarından birisi ise mübadele olmuştur. Bu mübadelenin, her şer olayda olduğu gibi hayırlı tarafları da olmuştur. Ama nüfus değişimi genelde büyük bir dramdır; yaradır ve izleri kalır. 

Şu bir gerçektir. 1924 mübadelesi Venizelos tarafından getirildi. Türkiye’de moda bir saldırı başladı; “Cumhuriyetçiler etnik temizlik yapmak için mübadeleyi ortaya çıkardılar” deniyor. Bir kere mübadele iki taraflı bir anlaşmadır. Tek taraflı olmaz. Nitekim Venizelos, giriştiği büyük macerada acı gerçeği görünce bu sefer doğruya döndü ve elindeki mevcut Yunanistan’ı kalabalıklaştırmak için Anadolu’daki Helen nüfusu istedi. Büyük devletleri de buna ikna etti ve Türkiye de bunu kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü bizim artık bazı konularda daha fazla direnecek halimiz yoktu. Trablus’tan beri on sene aralıksız harp etmiş bir millettik. Birinci Cihan Harbi, başkaları için dört yıl sürmüşse de bizim için on yıl sürmüştür. Bu konularda bizim yeni devletimiz beynelmilel konsorsiyuma karşı koyabilecek güçte değildi. Dolayısıyla mevcut şartlar iki ülke arasında nüfus mübadelesini zorunlu kılmıştır diyebiliriz. 

GÖÇ ETTİKLERİ ŞEHİRLERİN ADLARINI ‘NEA’ DİYE ANDILAR

Mübadele ile birlikte Anadolu’dan bir buçuk milyon kadar insan karşı tarafa göç etmiştir. Bunlar muhtelif şehirlerden gitmişlerdir ve bugünkü Yunanistan’da göç ettikleri şehirlerin adlarını ‘nea’ yani ‘yeni’ diye anarak yeniden yaşatmışlardır. Nea Fokea, Nea Samson, Nea Arteka gibi... Türkiye’ye ise o topraklardan beş yüz bin kadar insan geldi. Mevcut yerleşmelere iskân edildiler. 

Yazının devamı...

Mustafa Kemal Pasa ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi

27 Ağustos 2017

"SİCİL-İ Ahval”, Osmanlı bürokrasisinin 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren biyografilerini ihtiva eden bir personel dosyasıdır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen birkaç bin ciltten oluşur. Buralarda bilhassa Rumeli mıntıkasında doğup büyüyen memurlar için kayıtlar şöyle genelleştirilebilir: Fransızca bilir veya okuryazardır. Bulgarca veya Yunanca tekâmül eder. Rumeli’de yetişen gencin bulunduğu dünyanın icabı çeşitli etnik gruplarla ilişkisi olur ve bir bilgi sahibidir. Bulunduğu kentte Yahudi mahallesi vardır, onları tanır. Bugünkü gençlerin aksine pek içine kapanık değildir. Bilhassa zamanımızda birtakım gençler gibi ecnebi lafını gayrimüslim için kullanmak veya tarih, coğrafya mezunu olduğu halde çeşitli dinler hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip bulunmamak gibi bir noksanlık söz konusu olamaz.

 

YUNAN VETERAN İLE ATATÜRK’ÜN DİYALOĞU

Çok zeki bir genç olan Mustafa Kemal’in Rumeli coğrafyasını, savaştığı Kuzey Afrika’yı ve daha Balkan Savaşı sırasında ileride mevki komutanlarından biri olacağı Gelibolu Yarımadası’nı çok iyi öğrendiği malum. İnternetten de izleyebileceğiniz 1970’lere ait Yunanistan’daki bir TV programında bu özelliğini tespit mümkün oluyor. Sunucu Freddy Germanos. Sunucu Yunan bir veteranla (eski asker) röportaj yapıyor. Küçük Asya Seferi’nin bu askeri, savaşta esir düşenlerden. Ankara’da Gazi Paşamızın Latife Hanım’la evliliği sırasında köşkte marangozluk işleriyle uğraşıyorlar ve Paşa onlarla görüşebiliyor. Savunmanın başkomutanın bu durumdaki herhangi bir savunma yapan komutandan farklı fikirleri olamaz. II. Dünya Savaşı’nda Semyon Budyonny, Konstantin Rokossovsky, Georgy Zhukov, General de Gaulle, Alman esirlere ne diyecekse benzer tavra sahip olacağı açık. “Biz yurdumuzu savunduk, sizin ordu burada ne arıyordu” diye özetlenebilir. Bu veteran Atatürk’le konuşmasını hatırlıyor ve naklediyor. Atatürk esir askere Yunanistan’ın bağımsızlık savaşından beri komutanları tanıyıp tanıyamadığını isim isim sormuş. Diakos, Karaiskakis ve tabii Kolokotronis vs... Daha ilginci “Bella Vista’da Apergis Tiyatrosunu hatırlıyor musun?” diye soruyor. Bu tiyatroda sürekli Diakos, Karaiskakis, Kolokotronis ve diğer Yunan kahramanlar hakkında oyunlar varmış... Yunan asker bu oyunları bildiğini söylemiş. “Peki bizim taraftan kimi tanıdınız?” Tanımıyor. İşin garibi galiba Yunan komutanların birçoğu da bizim komutanları tanımıyordu, Meteksas hariç... Türk fikir hayatını, tarihçilerini de bilmeleri imkânsızdı. Spiker askere soruyor, “Bu söylediklerinin hepsini Mustafa Kemal Paşa biliyor muydu?” Cevap “Evet”. Türkiye Mareşali’nin Balkanlar hakkındaki bilgisi engin. Ataşemiliterliğinde yazdığı raporları da Karadağ’da büyükelçilik yapan, okul arkadaşım Emine Birgen Keşoğlu okumuş ve hayranlığını belirtmişti.

 

YUNAN GENERALİN İHTARI GERÇEK OLDU

26 Ağustos’ta Başkumandanlık Meydan Muharebesi başladığı gün Yunan savunma hatları silindi. Karşıdaki komutan Nikolaos Trikopis biyografisi ve icraatı itibariyle küçümsenecek komutanlardan değildi. Gazi’nin komuta heyetindeki ön çatışmalarda bu muharebenin ve ani atılımın başarı şansı konusunda pek ittifak olmadığı biliniyor. Gazi Mustafa Kemal Paşa adeta tek başına karar verdi ve artık Anadolu’daki hükümet ve ordunun başındaki komutan Mareşalliğe daha evvel yükseltildiği için emir-komuta zinciri etrafında bu savaş yürüdü. En önemli noktadır.

Yazının devamı...