"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

İzmir'i fetheden mareşal

2 Aralık 2018

1336 yılında Keş (Şehr-i-Sebz) yakınlarında Türk tarihinin sayısız mareşalleri içerisinde en ilginç kişilik dünyaya geldi. Kullandığı takvim dahi eski Türk takvimiydi. Çağatayca devletinin ve ordusunun dili olan lehçeydi. Moğollarla hiçbir bağlantısı olmadığı halde anasının Cengiz Han soyundan geldiği iddiasıyla bu hanedana yakınlığını ilan etti. Hiçbir zaman da han unvanını kullanmadan “emir”, “gürgen” (küregen) unvanıyla saltanatını sürdürdü. Bu saltanat 69 yıllık bir yaşamın sonunda Çin seferine çıkan ordusunun başında bitti.

ARALIK 1402

Bir cihangirdi ve cihangir olmayı çok genç yaşta planlamıştı. Ateşli silahlar çağına geçmeyen bir düzende büyük bir mareşal oldu. Politikası ilginçti. Cihangirin Asya’yı bir baştan bir başa geçip Rusya steplerine hatta Ege kıyılarına ulaştığı malum. İran üzerinden Suriye’ye geçti. Şam’da İbn-i Haldun’la görüştü. Bütün asırların en dâhi sosyoloğu onu teshir etti, büyüledi, o da İbn-i Haldun’u... Ortaçağda Arapça ve Farsça konuşan dünyada İbn-i Haldun kadar Türk tarihini bilen birisine çok az rastlanır. Çin seferine giderken bugünkü Kazakistan’daki Otrar şehrinde öldü. Büyük savaşlarının hepsini Müslüman devletler ve hükümdarlarla yaptı, bu nedenle bir cihangir olmasına rağmen İslam cihadını yürüten bir komutan olarak nitelendirilebilir mi? Evet, çünkü bir istisna bunu mümkün kılıyor. İzmir’i St. Jean Şövalyeleri’nin silahlı korumasındaki Ceneviz hâkimiyetinden aldı. 1402 Aralık’ındaki bu fetihle Türkiye tarihi ve coğrafyası İzmir’i ebediyen kazandı.

PARLAK MEDENİYET

Rodos veya St. Jean Şövalyeleri dediğimiz takım kolay teslim olacak birileri değildi. Hele kale savunmaları Fatih Sultan Mehmed’e dayanmış ve onun başaramadığı Rodos fethini ancak Kanuni uzun bir muhasarayla ve virayla yani savunmacıları gemi ve silah ve paralarıyla serbest bırakarak tamamlayabilmişti. Rodos Şövalyeleri’nin Timur’un kurnaz politikalarından ve amansız, hızlı saldırılarından yeterince haberdar olmamaları İzmir’in kolay teslimini sağlamıştır. Timur devleti garip bir imparatorluktu. Orta Asya onun zamanında ve hatta kendisinden sonra daha yarım asır İslam kültür ve ilminin hatta dünyadaki bilimsel gelişmelerin içinde öncü ve müstesna yeri olan bir bölgeydi. Semerkant’ın medreseleri ve yapıları bu parlak medeniyetin izlerini taşır. Torunu Uluğ Bey ise Doğu medeniyetinin son büyük astronomi, matematik uzmanıydı.

KAZANDIRAN TAKTİKLER

Yıldırım Bayezid’le 1402’de Çubuk civarındaki meydan muharebesi Atatürk tarafından tahmin edilen Esenboğa Havaalanı’nda cereyan etmiş, alan inşası sırasında savaşın kalıntısı olan oklara rastlanmıştır. Bu savaş politik bakımdan tam bir başarıydı. Yıldırım Bayezid’in kavrayacağı bir dünya değildi. Osmanlı ordusunun güvendiği bütün kuvvetler çoktan Emir Timur tarafından elde edilmişti. Muharebe için yorgun argın gelen Osmanlı kuvvetleri meydana çöktüklerinde adamakıllı da açtılar. Timur tarafından anında verilen işaretle Yıldırım Beyazıt Han kuvvetlerinin parçalandığı görüldü. Savaş teknikleri Cengiz Han ordularınınki gibiydi. Ama bu teknik ve taktikler çok değişmiş ki Toktamış’ın Altınorda ordusunu da gene kolaylıkla yendi. Kendinden bir evvelki kuşağın savaş taktik ve tekniklerini unutan Toktamış Han, Timur’un çok iyi özümsediği o silahlar ve stratejiyle yenildi ve Altınorda’nın da çöküntüsü başladı.

Yazının devamı...

Anadolu’nun savaşına sempatiyle bakan işgalci

25 Kasım 2018

İSTANBUL 30 Ekim’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra İttihat ve Terakki’nin kendini feshi, liderlerin yurtdışına kaçışı ve ardından hemen 7 Kasım’da İtilaf donanması zırhlılarının İstanbul Boğazı’nı geçip sarayın önünde demirlemesiyle işgal sürecine girmiştir. Britanya, Fransa ve İtalya zırhlılarından çıkan askerler bazı noktaları ve binaları işgal ediyorlar. Komutanlar ve karargâhları buraya yerleşiyor. Mesela Beyazıt’taki İbnül-Emin Mahmut Kemal İnal Konağı da işgal edilenler arasında ve kütüphanesi talan edilmiş. Avusturya Sefareti işgal ediliyor; İtalya tarihi Venedik Sarayı’nı bu şekilde geri almış oluyor. İşgal kuvvetleri ve komutanları Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) resmi geçitlerle varlıklarını hissettiriyor. Özellikle şehrin Hıristiyan azınlıkları onları karşılıyor. Yahudi cemaati işgalde fevkalade tedbirlidir. Ön plana çıkmadıkları gibi işgal kuvvetleriyle her türlü işbirliğinden de kaçınıyorlar.

‘KARA BİR GÜN’

23 Kasım’da General Franchet d’Esperey bir savaş gemisiyle İstanbul’a ulaştı. Yaklaşık 3 ay sonra 8 Şubat 1919’da İstanbul’a tekrar geldi, bu sefer bir kıratın sırtında şehre girmişti. Fransızlar teatraliteyi sever. Fotoğraflarından atın kır mı, doru mu olduğu belli değil. Münakaşası bugün bile yapılıyor. Süleyman Nazif “Kara Bir Gün” makalesinde öyle dediği için Türk milliyetçileri o günü ve o manzarayı Fransız komutan Franchet d’Esperey, Fatih Sultan Mehmed’e nazire yapıyor diye yorumlarlar. İşin garibi, Mareşal Franchet d’Esperey Anadolu mücadelesine sempatik gözlerle bakıyor ve genç Türkleri İstanbul’da Britanya ile işbirliği yapan ihtiyar Türk grubuna tercih ettiğini her yerde söylemekten çekinmiyor. Fransa ve Britanya İstanbul’da mücadele halindedir. İtalya ise açıkça onlara cephe almıştır.

VATAN SAVUNANA SAYGI

Franchet d’Esperey’i bu tutuma sevk eden bazı unsurlar var. Birisi becerikli bir komutan olduğu için savaşan askerleri takdir ediyor, aynı duygu diğer İtilaf ordusu saflarında da görülüyor. Fransa, 11 gemi ve 1 zırhlıyla demirleyen Yunanistan’ın asayiş hizmetlerine destek olmalarını kabul etmiştir ama şehirde hâkim olmalarını pek istemez. İşgal kuvvetlerindeki bu çelişik durumu tayin eden Türk komutanlar durumu kabul etmek yerine Anadolu’ya geçti. Vatanını savunana her zaman açıkça söylenmese de saygı vardır. İşgalciler kendileri tükenmişlerdi. Bu uzun Cihan Harbi galiple mağlubun arasındaki yıpranma payını neredeyse eşitlemiştir. Eğer iyi bir örgütlenme sağlanır, cesur ve dinamik davranılırsa direnmek mümkündür. 17 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa bu nedenle “Geldikleri gibi giderler” sözünü kesin bir stratejik hedef olarak belirtmiştir.

MÜTAREKE DÖNEMİ KAOSTUR

Yazının devamı...

Bizans tahrip edildiyse Osmanlı çoktan mahvedildi

18 Kasım 2018

 

İSTANBUL’un en büyük sorunu toprağın üstünde yaşayanların bir alttaki tabakayı bilmemesidir. Bu toprağın altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir. Osmanlı’nın 15., 16. yüzyılına ait birçok kabrin, medrese kalıntısının hatta İbrahim Paşa Sarayı’nın arka kısmının (ki İstanbul Adliyesi için kurban edilen, temelde kalan kesimdir), sarnıcın ortadan kalktığı açıktır. Bunların bazılarına tesadüfen ulaşıyoruz. Ancak Semavi Eyice gibi üstatlar sayesinde bazılarının varlığına vâkıfız. Birçoğu da Allahuâlem toprağa karışmıştır, günün birinde belki çıkar.

ÜSKÜDAR’DA MAHALLE

Yenikapı Metro İstasyonu’nu kazarken Theodosius Limanı gibi bir abide ortaya çıkıyor, 6. ve 7. asra ait gemi kalıntılarıyla birlikte İmparator Konstantin surlarının 4. asra ait kalıntıları da, o bölgedeki 17. asra ait Ermeni mahallesi ve diğer yerleşke kalıntıları da gün yüzüne çıkıyor. Son kazılar ve buluntular ise daha da ilginç: Üsküdar’da metro kazılarından dolayı kocaman bir mahalle ortaya çıktı. Beklenilmeyecek bir olay değil. Theodosius Limanı tek olarak kalmayacak, yarın Kadırga dediğimiz Bukoleon Limanı’nın üstünü örten yapıların altından ne çıkacağı belli olmaz. Haydarpaşa’daki kazılarda Kalkedon sur duvarları çıktı. Beyoğlu’ndaki İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti (ki İtalyan Kulübü denir, kurucusu Giuseppe Garibaldi’dir) restorasyonu sırasında altından Bizans mezarları dahi çıktı. Galiba restoratör Sedat Bornovalı’nın raporundan da bu anlaşılabilir.

KORUMA ADİL DEĞİL

İstanbul’un asıl sorunu da burada başlıyor. Kanunlar ve zihniyetimiz temel kazılarda ortaya çıkan bu gibi eserleri koruma konusunda adil değil. İnşaatı yapanı mağdur etmeden eseri kurtarmak, hiç değilse teşhirine imkân tanımak lazım. Roma’daki arkeoloji otoritesi gibi bir kurum bizde mevcut değil. Oysa Roma’yla İstanbul’dan başka hiçbir şehirde yeraltı zenginliğiyle kent bu kadar iç içe değildir. Bugüne kadar yapılan işlem, buluntunun üstüne beton döküp haber vermemek olmuştur. Bu arada çıkan kalıntıdan taşınabilir parçaları kaçırıp satmak da cabası. Kapalıçarşı’nın ve Büyük Valide Han’ın yapıları örtülüyor. Üstlerine ilave yapılıyor. Durumu tespit eden muhabirin çekim aracına (drone) alttan hedefleyip ateş açıyorlar. Dağ haydutları ve lümpenler artık şehirlerde faaliyette.

Yazının devamı...

Uğursuz şafak

11 Kasım 2018

Bugün bundan 100 sene önce 11 Kasım 1918’de saat 11.00’de muzaffer, yorgun Fransa, Batı Cephesi’nde Almanya’yı yenmiş ve vatanı kurtarmıştı. Bu bir kuşatma savaşı değildi. Fransa’ya saldırmak ve onu yutmak isteyen ordunun takati kesilene kadar ülke savunulmuştu. Harp başladığı zaman Alman ordularının durumu şuydu: 

11 MİLYON ASKER

Her an 11 milyon askeri silah altına alacak durumdaydılar. Silah ve donanım daha üst seviyedeydi. Asker ve malzeme sevkine yarayan demiryolları bakımından, iki taraf eşit üstünlükteydi. Almanya, harbin başında Rusya’ya karşı Tannenberg Savaşı’nı kazandığı için doğudan bazı kuvvetlerini daha batıya sevk edebilmişti; buna karşılık Avusturya-Macaristan’ı Galiçya’da Ruslara karşı desteklemek durumundaydı. Avusturya-Macaristan orduları ise 59 milyonluk bir imparatorlukta bir milyon askeri hazırlayabilmişti. Komutanlar göze batacak üstünlükte değillerdi. Üstelik değişik etnik gruplar hem savaşın sevkinde zorluk çıkarıyor hem de sık sık Rus ordusuna Slav kökenlilerin birlikler halinde iltica etmesi söz konusu oluyordu. Fransa ise müttefiki İngiltere’nin karada etkili bir desteğine sahip değildir. Buna rağmen 2 milyon evladını bu savaşta yitirmiş ve Almanya’yı Marne ve Verdun cephelerindeki inatçı savunmasıyla Fransa’ya sokmamıştır.

ÇOK UZUN 4 YIL

Yazının devamı...

Kamplar... İşkence korkunç

4 Kasım 2018

Birleşmiş Milletler (BM) dünya nüfus hareketliliği haritasını elinde tutuyor. Bu sayede mevcut ülkelerin içindeki köyden şehre göçler gibi hareketlere müdahale etmenin dışında etnik göçleri veya göç zorlamalarını önlemeyi amaçlıyor. Tabii çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da BM mikrofonunun sesleri hakiki gücün çok üstünde. Teşkilat Afrika gibi karşılıklı katliamların (mukatelenin) görüldüğü, kiralık askerler vasıtasıyla Batı devletlerinin cirit attığı, kültürel ve etnik haritası değişiklikler gösteren Mali, Gine, daha önceleri Ruanda’da müdahaleyi doğrusu çok yapamadı, işler olacağına vardı. 

GAZ-MADEN KAYNAĞI

Söz galiba daha çok birkaç ülkeye geçiyor ve ora hedefleniyor. Çin gibi büyük ve istediğini yapan, hele şimdi yeni bulunan gaz ve maden kaynaklarının dolu olduğu, adeta Mendeleyev cetvelinin bütün elemanlarının bulunduğu Sincan (Doğu Türkistan) gibi eyaletlerde bu baskıyı görmek mümkün. Bölgeye herkes giremiyor. Ancak BBC gibi çok kuvvetli yayın organlarının getirdiği bilgiler ve belgeseller korkunç. Geniş kitleler kamplara toplanıyor, işkence ve beyin yıkama metotları uygulanıyor.


AP’nin fotoğrafı: ÇİN’in binlerce Uygur Türkü’nü tuttuğu kamplardan birinde kalan Kazak Müslüman Omir Bekali, 7 Nisan 2018’de AP ajansına verdiği röportajda yaşadığı psikolojik şiddetin çok ağır olduğunu ağlayarak anlatmıştı. Bekali, kamptaki 20. günün sonunda kendini öldürmek istediğini söylemişti. AP, dünyaya söz konusu kamp ve orada kalanlarla ilgili bu fotoğrafları servis etmişti.

Yazının devamı...

Danıştayımız

28 Ekim 2018

1799’da Napoleon Bonaparte anayasal rejimin gereği ihtilalin sekizinci yılında birinci konsül olarak “Conseil d’Etat”ı (Devlet Şûrası’nı) kurdurdu. Tayin edilen yargıçlar yemin ettiler. İlk mecliste her şey gibi konuşmaları da zapta geçti. Bu şûranın iki görevi vardır, ilki devletin idari metinlerinin üzerinde çalışılıp düzeltilmesi ve geliştirilmesi. İki, idareyle vatandaşlar arasındaki nizayı halletmek için hükümlerin gözden geçirilmesi. Bütün eski devletlerde idarenin karar ve eylemi aslında bir gözden geçirme ve temyize tabidir fakat bunun düzenlenmesi ve yeni kurulan monarşinin yerini alan rejimin bir nevi denetim ve düzenlemesi, hukukçu kadrolara verilmiştir.

ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR, AMA...
Bugün Fransa’da en popüler kitaplar veya Larousse’un iki cildini bile ele alsanız içindeki Conseil d’Etat maddesi ve işlemleri uzun uzun incelenir ve selis bir Fransızcayla anlatılır. “Adalet mülkün temelidir” ama bu temellerine ne ilahlar ne de iyi saatte olsunlar berkitmez. Temel hukuki kurumlar, mahkeme ve Danıştay, hâkimler ve kanunlarla gerçekleşecektir.

16 YAŞINDA İNSAN SARRAFI

Yazının devamı...

‘Kavga’daki manidar hediye

21 Ekim 2018

Basın, Moskova Patrikliği’yle Fener Ekümenik Patrikliği arasındaki kavgayı ‘Kilisede kavga’ başlığıyla verdi. Kiliseler kavgası gerçi bizi ilgilendirmez; lakin Roma Ortodoks Kilisesi ülkemizde yaşayan ve Yunanistan’da halen pasaportumuzu taşıyan Helen asıllı Rum vatandaşlarımızın ve yurtdışında da aynı dine ve kiliseye bağlı Türk soydaşlarımızın (Gagavuzların sayıları yüz binleri geçer) dolayısıyla bizi ilgilendirmenin ötesinde yoğun olarak meşgul etmelidir. 

EŞİTLERİN BİRİNCİSİ

Ruslar ve Ukraynalılar daha Kiev’in Rus başkenti olduğu dönemden itibaren yani 10. miladi asırdan beri Konstantinopol Patrikliği’nin ve Doğu Kilisesi’nin etkisiyle Hıristiyan oldu. Önce Kiev’de sonra Moskova’da ortaya çıkan ve kuzey Slav dünyasının ruhani liderliğini yapan ruhaniye başepiskopos unvanı verildi. İstanbul fethedildikten sonra Rusya hükümdarları kendilerini çar, başpiskoposu da patrik ilan etmek için uğraştılar. Bu otosefal yani özerk patriklik o tarihte henüz Fener’de değil, Fatih Çarşambası’nda olan Rum patriği tarafından da tasdik edildi. Çok eskiden beri özerk olan Kıbrıs Başepiskoposu İskenderiye, Kudüs ve Antakya patriklerine bir dördüncüsü daha ilave edilmişti. İstanbul hepsinin arasında ‘Primus inter pares’ (eşitler arasında birinci) olarak yerini aldı. Bu ekümenik konumunu da bütün kiliseler tanımıştır.

20 MİLYONLUK KİTLE

Ortodoksların çatışma içinde olduğu 11. asırdan beri Roma Katolik Kilisesi’dir. 20. yüzyılda iki taraf birleşmemekle birlikte birbirlerini tanıyorlar. 19. asırda Sırbistan-Romanya, sonra Atina Başepiskoposluğu ve nihayet Bulgaristan Eksarhiası da böyle özerklikler elde ettiler. Amerikalar ve Avustralya’daki Ortodokslar ise başepiskoposluk olarak Fener’e bağlıdır. Patrik Bartholomeos cenapları Rusya’daki Moskova Patriği kadar olmasa da 20 milyon kadar bir kitleye ruhani liderlik yapıyor ve diğer kiliselerin de önünde yer alıyor. Moskova Patrikliği ile bir müddetten beri aralarının gerilimli olduğu bir sır değil. Kilisenin adıyla Konstantinopol’ün öncülüğünü, üstünlüğünü pek tahammülle karşılayamıyorlar. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra önce Estonya Ortodoks Kilisesi İstanbul’a bağlandı. Bu bağlılığın kabul edilmesi Moskova’yla bir gerilim yarattı. Üstüne 45 milyonluk Ukrayna’da eski Moskova Patrik Vekili Filaret’in (Denysenko) patrik olarak ilan edilmesi ve Fener’e müracaatı gerilimi daha da arttırdı. Sorun o kadar kolay değil, Ukrayna’daki Rus asıllı ve bazı Ukraynalı kalabalık bir kitle Moskova’ya bağlıdır ve başlarında bir başepiskopos vardır. Kiev’deki “mağara manastırı” denen bölge dahil sayısı binleri bulan papazlıklar yani kiliseler başmetropolite bağlıdır. Patrik Filaret’in kontrol ettiği yerel kiliselerin sayısı ise 25 yıldır devamlı artış gösteriyor. Üçüncü bir Ukrayna kilisesi ve patriği vardı, başında Dimitri bulunuyordu. O galiba hemen hemen eridi.

Yazının devamı...

Ünlü sözden 2 yıl önce Ankara ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır‘ 

14 Ekim 2018

BENİM çocukluğumda ve ilk gençliğimde Ankaralıların meşgalelerinden birisi de dünyanın dört bir köşesinden gelenleri karşılamaktı. Devlet ve hükümet başkanları sadece komşu ülkelerden değil, artık uzaktan bile gelmeye başlamıştı. Birinin abartmasını hatırlıyorum: “Bir Çin’den geliyorlar, bir Maçin’den”. İlkokuldayken Çankaya’da Pembe Köşk’ün önüne dizildik. Bunun için şehrin ta öbür ucundan getirilmiştik. Ellerimize Irak bayrakları verdiler. Birkaç yıl sonra feci bir akıbete uğrayacak olan genç kral Faysal, Celal Bayar’ın arabasında önümüzden geçti. Masallardaki çocuk kral imajımıza uygundu. Elimizdeki Irak bayrağını salladık. Dwight D. Eisenhower geldiğinde Ankara’da yoktum. Yer yerinden oynamış. O zamanlar Türkler arasında Amerikan hayranlığı doruktaydı.

HERKESİN ELİNDE AMERİKAN BAYRAĞI

İran Şahı Rıza Pehlevi geldiğinde millet Prenses Süreyya’yı görmek için yollara döküldü. Hâlâ sebebini anlayamadım; arkada bir arabada Reşide Hanım’la veya Adnan Menderes’le gelebilecekken İran Şahı, Prenses Süreyya ve Celal Bey’le makam arabasının arkasına sıkışmışlardı. Yine elimizde bayraklar vardı. Kavaklıdere’nin üst kısmına okullar dizilirdi. Kızılay ve bugünkü Millet Meclisi arasındaki yolun iki kenarına gönüllü karşılayıcı yığılırdı. Keza Esenboğa’dan yola çıkan konvoyu Dışkapı, İsmetpaşa ve Ulus’ta da karşılayanlar çok olurdu. 1962 yılı ağustos sonunda büyük popülarite sahibi John F. Kennedy’nin başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson geldi. Kendisini karşılayan Başbakan İsmet Paşa’ydı. Ortalık yıkıldı. Ulus yine doluymuş, konvoy zor ilerliyor dediler. İsmet Paşa’nın elinde iki bayrak, arabada dikildiği yer İş Bankası’nın önüdür. Johnson’ın da elinde iki bayrak vardı. Konvoy Kızılay’a geldiği zaman seyirciler arasında ben de vardım. Gerçi millet Johnson’dan çok İsmet Paşa’ya tezahürat yapıyordu. Ankara o tarihlerde şiddetli CHP taraftarıydı. İsmet Paşa hatta yer yer tezahüratı kesiyordu. İkisi de arabada dikilmişti, çünkü araba ilerleyemiyordu. Herkesin elinde Amerikan bayrağı vardı.

UĞURSUZ BİRİ DİYE BAKILIYORDU

İki yıl sonra İnönü, ünlü sözünü etti; bu sefer başkan olan Johnson’un mektubu ölçüyü taşırmıştı. Zaten uğursuz biri olarak bakılıyordu. Sevilen Kennedy’nin arkasından gelmişti. Fail-i meçhul cinayetin arka planındakileriyle bir arada ismi anılıyordu. Doğruyu yalanı kim bilebilir. Kıbrıs meselesi için yazılan tehditkâr, küçümseyici ve sınırlayıcı ifadeli mektuba karşılık İsmet Paşa da ünlü lafını etti: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır.” Bir müddet sonra yeni dünya kuruldu mu bilmiyorum. İsmet Paşa dış seyahat için Amerika’dayken koalisyonun Yeni Türkiye Parti’sinden (YTP) ortağı Ekrem Alican ve arkadaşları istifa edip koalisyonu dağıtıverdiler. Sadece bakanlarından Fahrettin Kerim Gökay istifa etmemiş ve YTP’den ayrılmıştı.

ALMANLARI SEVMEZ İNGİLİZLERE BAYILMAZDI

İsmet Paşa Almanları sevmedi, İngilizlere fazla bayıldığını da söylemek mümkün değil ama yeri geldiğinde tercih etmiştir. Stalin Rusyası’yla gerildiğinde Batılılara daha çok yanaştı ama bu birlikte harbe girecek ölçüde olmadı. Yakın çalışma arkadaşı olan Numan Menemencioğlu gibi diplomatlara alenen Alman partisinde partizan rolü oynamayı telkin ettiği anlaşılıyor. En azından dönemi inceleyen Selim Deringil’in kitabında bu böyle açıkça görülüyor (Denge Oyunu-2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası). Zaten Numan Menemencioğlu niçin Almancı olsun ki? Böyle bir altyapısının bulunması için ne Cihan Harbi’nde onlarla müttefik olmuştu ne de Alman kültürüne yakınlık duyan Türklerdendi. Her şey bir mizansendi. İsmet Paşa NATO’ya girmeyi hatta savaştan sonra herkes kadar istedi ama su söz doğrudur: “Almak istediler de girmedik mi?”

Yazının devamı...