"Ferzane Zenan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferzane Zenan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferzane Zenan

Madam B. ya da Sinyora Afet

26 Mart 2012

Madam B.
Ona bizim buralarda Sinyora Afet derler.
Çok güzel bir kadındır, kadındı. Kadın işte...
Bizim gibilerin yaşadığı bir sokakta güzel kadın olmak mı?
İşte bu çok zor bir şeydir, bir şeydi. Bir şey işte...
Her neyse, her nasılsa Madam B. bizim sokağın güzel kadınıydı.
Madam B. gibi bir kadının yaşadığı sokakta diğer kadınlardan biri olmak mı? İşte bu çok zor bir şeydir, di’si, işte’si yok!

Yazının devamı...

Bir doktor kanser olursa

19 Mart 2012

“ Çok özledim, buluşalım “
“Olur, “ diyorum “ akşam detayları konuşalım “
Bu arada içeri giren bir hastanın sesini duyuyorum. Bizimki “ birazdan alacağım sizi “ diyor.
“Seni tutmayayım, hastalar beklemesin “ diyorum.
“Yok, yok “ diyor “ anlat bakalım neler yapıyorsun ? “
Yahu dışarıda hasta beklerken ben neler yaptığımı anlatmaktan hicap duyarım. Desem ki artık günün son saatleri de bizim doktor çok yoruldu, biraz ara vermek iyi gelir. E, öyle bir durumda yok.
“Anlatırım, uzun uzun konuşuruz. Akşam beni ara mutlaka “ diyorum.

Yazının devamı...

Kara Ankara

16 Mart 2012

“Bir şey bulabildin mi geçmişten “ diye sorarsanız “ buldum “ derim.
Ama bu çok da memnuniyet duyulan bir “ buldum “ değil...
Serçelerin gruplar halinde dallardan düştüğü, insanların kirli havayı solumamak için maskeyle  dolaştığı, bir an önce evlerine dönmeye çalıştığı yılları hatırlatıyor kirli gökyüzü.
Ankara hava kalitesini ölçen Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığının günlük verileri gösteriyor ki bazı semtler artık Allaha emanet. Eşik değerler çoktan aşılmış.
Kimse ölçümlerden, grafiklerden, istatistiklerden bahsetmesin diyorsanız, boğazını ve gözlerinizi yakan yakan havaya, çocuğunuzu öksürten dumana, yan komşunuz olan yaşlı teyzenin akşam üstü yürüyüşünden sonra şiddetlenen kronik astımına bakın derim.
Eve döndüğümde üstüme sinen is, kömür kokusundan kurtulmak için giysilerimi çamaşır makinesine yerleştirsem de soluduğum zehiri, ciğerlerime çektiğim, kömür,egzoz, ağır metal kokusunu nasıl temizleyeceğimi bilmiyorum.
Yaz kış demeden her sabah   evimi havalandıran ben, son zamanlarda nükleer serpinti varmış gibi dışarının kirli havasını eve sokmamak için mümkün olduğunca pencereleri açmaktan imtina ediyorum.

Yazının devamı...

Yanlış anahtar

12 Mart 2012

Daha doğrusu anahtarı çevirip iterdim ben kapıyı, kapı da açılırdı, o anda da öyle olması gerekiyordu, her zamanki gibi.
Ama öyle olmadı. Dönmedi anahtar kilidin yuvasında. Yanlış anahtar! Yuvasını yadırgayan bir anahtar! 3 yıl sonra kapının kilidine ilk defa başka bir anahtar sokmuştum.
“Allah kahretsin! Allah kahretsin! Allah kahretsin! ”. Ağzımdan çıkan tek cümle buydu.
Kahrolan bir anahtar canlandı gözümün önünde. Başını olmayan ellerinin arasına almış, ağlayan ve gözyaşları kendine özgü çıkıntılarından aşağıya doğru akan bir anahtar.
Her şey üst üste geliyordu. Kapanan kapılar, açılmayan kapılar, yanlış kararlar, yanlış anahtarlar, nafile denemeler, mutlak başarısızlıklar.
O an kendi kapımın önünde uğuldayarak akan bilincime sessizce seyircilik yaparken, bir muhabir ordusu tarafından etrafımın sarıldığını hayal ettim, “...sizi nelerin mutlu ettiğini bizlere anlatabilir misiniz?”, “Hayattan beklentileriniz nelerdir?”, “Geleceğe dair planlarınızdan biraz bahseder misiniz?”, “Bilmem kaç yıl sonra kendinizi ne yaparken görüyorsunuz?”
Muhabirleri azarlardım herhalde: “Bu saçma sapan soruları bulmak için çok uğraştınız mı? Cevap vermek istemiyorum, şimdi müsaade ederseniz yetişmem gereken çok önemli bir şeyim var”.

HANIMIN İSYANI

Yazının devamı...

Nereye gitsek?

9 Mart 2012

-Kadın-Erkek eşitliği için: İzlanda
-Siyasetçi olmak için: Ruanda (Dünyada kadınların parlamentoda çoğunluğu oluşturduğu tek ülke)
-Anne olmak için: Norveç (Ülkede 7 bin 600 doğumda bir bebek ölümü gerçekleşiyor)
-Okumak ve yazmak için: Lesoto (Kadınların yüzde 95’i okuryazar)
-Devlet Başkanı olmak için: Sri Lanka (23 yıldır kadınlar tarafından yönetiliyor)
-Sanat yapmak için: İsveç (sanat alanında kadınlara yönelik teşviklerde bulunuyor)
-Üst düzey yönetici olmak için: Tayland (kadınların yüzde 45’i kurumsal şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışıyor)

Yazının devamı...

Ya tutarsa

5 Mart 2012
Evimden birkaç blok ötedeki şehrin en büyük parkına yürüyorum heyecanla.
Bisiklet kullananlar, Köpeklerini gezdirenler ve sabah  koşusu yapanlara, kar kızakları ve  “snowboard “larıyla kaymaya hazırlanan çocuklar da neşeli çığlıklarıyla eşlik ediyor.
Dükkanlarının önündeki karı temizleyen mağaza ve restoran görevlileri, küredikleri karı araçların geçtiği yollara, yayaların yürüyüş yaptıkları kaldırımlara fırlatmak yerine, dükkanlarının bir köşesine derli toplu bir şekilde yığıyor, belediyenin kar küreme araçları park halindeki otomobillerin bulundukları yerde mahsur kalmalarına neden olmayacak şekilde yolu temizliyor.
Kar sessizliğiyle, dünyanın sesini kısıyor, şehri daha da güzelleştiriyor, huzur veriyor ...
Küçük bir çocuk ellerini gökyüzüne açmış, bir yandan yağan kar taneciklerini yakalamaya çalışıyor, bir yandan bağırıyor “Yağ kar yağ, bugün çok güzel çalışıyorsun”...
Gülümsüyorum ve mırıldanıyorum:
“Brüksel’e öyle yakışırdı ki kar...”
* * *
Bir hafta sonra Ankara’dayım.
Kar yağıyor...
Şehir “The Day After Tomorrow” filmindeki gibi doğanın gazabına uğramış sanki.
Yollarda perişan yürüyen, daha doğrusu diz boyu karda yürümeye çalışan  insanlar, yaklaşan felaketten kaçmak için toplu olarak göç eder gibi mutsuz, umutsuz, yılgınlar.
Okullar tatil, parklarda oynayan tek çocuk yok.
Kaldırımlar, içinden ne çıkacağını bilemeyeceğiniz bubi tuzağı gibi korkutucu, tehlikeli.
Kara ilk basan olmaya  çalışan ve ayak izlerini bırakan çocuklardık biz, kar yağdığında evin içinde “ kar yağıyor “ diye çığlık atıp, okulların bir anda tatil edilip yerini kartopu savaşlarının almasını isteyen, gökyüzünden yağan bereketi sevinçten ne yapacağını bilemeyip afiyetle bir de yiyip ertesi gün bademcikleri şiş yatan mutlu çocuklar.
Bahçe kalmadı, parklara giden yollar bile kapalı, Allaha emanet.
Buz tutan yollarda, caddelerde onlarca kaza.
Kar yağmıyor, doğal afet yaşanıyor sanki.
Bir kaç saatte yaşadığınız yeri bir rüya şehrine dönüştürebilen tek şey, o muhteşem doğa olayı  olan kar, bir şehrin insanlarına nasıl kabus gibi görünür bir anda?
Bunun bir de erimesi var ki, trafikteki araçların sizi kısa sürede tanıştıracağı çamur birikintileri ayrı dert.
Yok, sahipsiz çocuk gibi görünüyor bu şehir ne vakit kar yağsa.
Nasreddin Hoca ile aynı beklenti içinde olmasam da şimdilerde Ankara’ya kar yağdığında hep aynı tedirginliği duyuyorum:
“Ya tutarsa...”
Yazının devamı...

Ne düşünüyorum?

2 Mart 2012

Yediklerimizin  fiziksel ve ruhsal sağlığımızı şekillendirdiği anlamına gelir bu söz ki bence tartışılır.
Daha fazla et yiyenlerin, daha agresif ya da sağlıksız olup olmadığını bilmiyorum ya da   sebze ağırlıklı beslenenlerin birer iyilik meleği olduğu ya da çok huzurlu hayatlar kurdukları tezinin pek de doğru olmadığını çevredeki  gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim.
Çok daha kesin, en az gıdalar kadar  hayatınızı etkileyecek bir yaşam felsefesi de  benden gelsin:
“Ne düşünüyorsan, osun “ 
Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın yaşam hikayesini okurken geldi aklıma.
Evlatlık olduğunu komşunun çocuğundan öğrenir Steve Jobs.
Çocuk O’na terk edilmiş biri olduğunu söyler, çocuklara özgü acımasız kelimelerle “ istenmediği için “ evlatlık verildiğini.

Yazının devamı...

Hamam

27 Şubat 2012
“Daha önce ne iş yapıyordunuz?”
Sorduğuma soracağıma bin pişman oldum bu soruyu.
Halbuki ne güzel bırakmıştım kendimi, bir annenin ellerine güvenle uzanan çocuk gibi.
Verdiği cevapla sıcak mermer bir anda soğuyor sanki.
“Ölü yıkıyordum”
Hay allah.
Ankara’daki o tarihi hamam bir anda gasilhaneye dönüyor, ıslak bedenim de ...
Of, haklısınız okuyucu devam etmeyeyim. Zaten hissetmiş olacak ki gülmeye başlıyor natır Sevinç Abla. “Korkma, korkma. Yıllardır yapmıyorum. Şimdi ben, kocam, görümcem hepimiz bu işi yapıyoruz. Daha keyifli, sıkılmıyorum
“Sıkılmıyorum derken? “
“Ben şimdi bir türkü söylerim, siz de eşlik edersiniz, arada iki çift laf ederiz, ama diğer türlü ...”
“Kötü hissediyordunuz kendinizi herhalde?”
“Kaldırın kolunuzu,”
Ciddiyetle emir verirken bir yandan soruma karşılık
“Yok, olur mu öyle şey, sigortası yoktu da ondan bıraktım. Tam tersine. Hayatta olduğunu hatırlıyor insan, hırsların, üzüntülerin, mutsuzlukların ne kadar boş olduğunu, geride hiçbirinden eser kalmadığını görüyor.
Her gün, yıkadığım her insan bir gün önce öleceklerinden haberdar değillerdi diyordum. O zaman her gün bir nimet, armağan diye yaşadığım hiç bir günü boşa harcamamaya çalışıyordum, hiçbir şeyi başka zamana bırakmamayı o zaman öğrendim ben.”
Böyle düşünmemiştim, Ankara’da bir hamam yazısına böyle başlanmaz elbette ama insanın algısı bir anda nasıl da değişebiliyor tek bir cümleyle.
“En az beş yüz seneliktir bu hamam. Tarihi miras sayılıyormuş. Beş yüz sene önceden bir kişi bile kalmadı. Bu nedir biliyor musun? “
“Ne?”
“Hayat, armağandır. Paketi açıp bakmak da, elinin tersiyle çöpe atmak da sana kalmış. Gideceği yer belliyse akıllı olması lazım insanın“
Beyaz peştamalını daha sıkı sarıyor beline, elindeki keseyi narin bir hareketle yüzümde gezdirirken devam ediyor “ iyi bakmalı emanete, vücuduna, aklına, ruhuna. Sevdiklerine, dostlarına sıkı sıkı sarılmalı, daha çok gülmeli. Başını kaldırdığında gözlerin ışığı görüyorsa, senin ödevin çok iyi yaşamak “
Tarihi hamam yazısı yazmak için geliyor, hayatı ve ölümü sorguluyorum, aldığım terapiyle bana verilen armağanı bugün nasıl kullandım diye düşünüyorum.
Natır Sevinç Abla işi bittiğinde “Avluya gelin çıkışta... Kahve içersiniz” diyor “ha bak utanırım diyorsanız, çıkıyorum, güzel türkü söylenir burada “
“Benim sesim güzel değildir”
“Hamamda herkesin sesi güzeldir,”
Sonra bir an hatırlıyor dönüyor “rica etsem yazar mısınız: “televizyonlardaki tarih filmlerine uzaktan hayran hayran bakacaklarına, burunlarının dibindeki tarihe gelsinler insanlar”
“Olur, yazarım”
Başımı kaldırıyorum, gözlerim kubbedeki küçük yuvarlak deliklerden sızan gün ışığını seçiyor, yaşıyorum.
Hatırlıyorum, çok iyi yaşamak benim ödevim.
Bir türkü mırıldanmaya başlıyorum.
Yazının devamı...