"Ferzane Zenan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferzane Zenan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferzane Zenan

Mutluluk

25 Kasım 2011
Çocukluk... İlk algılarımızın oluştuğu insanın altın çağı.
Kavramlar, olaylar, insanlar, duygular dahi başkalarının tanımıyla şekillenir zihnimizde...
Tıpkı bir hamur gibi.
Nasıl şekillendirilirseniz öyle kalırsınız.
Mutluluk da o çağda bu şekilde tanımlanan bir kavramdı benim için.
Bayramlarında evlerine akşam yemeğini paylaşmak üzere davet edildiğimiz Yahudi komşularımızın Seder masasında küçük bir çocuk da olsam herkes gibi önüme konulan şarap bardağına da, üzüm, tarçın, bademle bulamaca dönüştürülen haroset tatlısına da saflığı ve alçakgönüllülüğü temsil ettiğini söyledikleri şekersiz matsa kurabiyelerine de şaşkınlıkla bakmamıştım.
Sadece ne olduğuna dair zapt edilemeyen bir merak vardı içimde tüm çocuklar gibi.
Öğreneceğim yeni isimler, sıfatlar, tatlar...
Yarım bardaktan sonra içmeme izin verilmeyen şarabın neden olduğunu bilmiyordum o baş dönmesine.
“Bu nedir?”Başım dönüyor benim” demiştim.
Herkesin kahkahalarla yemek yediği o masada 7 yaşındaki Ferzane’nin söyledikleri dikkatle dinleniyor, karşı fikirler sunmam için beni kızdırıp kahkahalar atıyorlardı.
Yanı başımda oturan annem ve babam beni sarıp sarmalamış, kafa karışıklığı yaşamamam için hissettiğim şeyi sarhoşluk ya da çakırkeyiflik olarak nitelendirmek yerine “Bu mutluluk... O yüzden başın dönüyor” demişlerdi.
Sonraki yıllarda mutlu olduğuma inanmam için başımın dönmesi ölçütü pek de doğru değildi.
Bunun için güzel şeyler yaşadığımda da neden başım dönmüyor sorusunu sordum...
Demek ki yeterince mutlu değildim.
Mutluluk kavramını kafa karışıklığı yaşasam da öğrenmiştim. Yanlış da olsa kelime hazinem içinde en derin anlamı olan kelimeyle tanışmam böyledir okuyucu..
Tüm çocuklar gibi...
Geçen hafta Van’a giden gazetecilerin röportaj yaptığı küçük çocuğu izlerken aklıma geldi.
Burada çocuklar ağlıyor, anneler ağlıyor, babalar ağlıyor diyen çocuğa “Mutluluk nedir” deseniz büyüdüğünde ne yanıt verecek size ve kendisine?
Bunu düşündüm.
Geçen hafta bugün Van’da iki çocuk yanarak öldü.
Depremde değil sığındıkları çadırda.
Bir çocuk açlıktan ve soğuktan öldü.
Tekrar yazıyorum.
Soğuktan ve açlıktan öldü bir çocuk Türkiye’de.
Çocuklar depreme değil, yokluğun getirdiği hastalıklara, kara, buza, açlığa, sahipsizliğe direniyorlar.
Depremden sağ çıkan çocuğu yaşatamamanın sorumluluğu kime ait?
Kim üstlenecek bu suçu, bu gelişmiş, modern, büyüme rekorları kıran ülkede?
Deprem deseniz, çadır deseniz, soğuk, açlık deseniz neler söyleyecek, neler düşünecek büyüdüğünde.
“Soğuk, acı, ölüm, mutsuzluk ve Türkiye” deseniz ne diyecekler ağlayan çocuklar??
Bilmiyorum...
Ama “sahipsizlik nedir” derseniz eminim söyleyecek çok şeyleri olacak.
Yazının devamı...

Kravat kardeşliği

22 Kasım 2011

İnanmıyorsanız deneyin.
Bir sürü çeşidi  vardır bunun; lastikli, çıtçıtlı, bağlamalı, rengarenk desenli,  dümdüz koyu renkli, üstünde yazılar olup da sosyal mesajlar vereni, karikatürlü olanı, çiçeklisi, esprilisi...
Zamanında öyle önemliymiş ki kravatın bozulması, düello sebebi, o kadar yani.
Diyecekseniz ki “ Gerek var mı bu kadar söze altı üstü bir bez parçası için?“
Var,  okuyucu.
Hatta bırakın yarım paragraf yazıyı, hakkında kitaplar sosyal psikolojik araştırmalar yapılması gerekir kravatın kerameti  için bu memlekette.

Misal; bakmayın hukuk  kitaplarında öğretilen takdiri indirim yetkisi gerekçelerine.

Yazının devamı...

Mucize

11 Kasım 2011
O, büyüyene ve gerçek yaşamda kendisine öğretilen doğrularla yaşayana dek, şimdilik en gerçek ve katışıksız yaşam felsefesi kendisine ait.
Koşarak yanıma geldi.
“Teyzecim ben bugün bir mucize gördüm.”
“Nerede gördün?”
“Banyoda.”
Banyoda ne görmüş olabilir diye düşünüyorum.
Bir mucizeyle karşılaşacağım en son yer olarak bile aklıma gelmemişti banyo.
“Anlat bakayım...”
Gerçekten büyük merakla bekliyorum ne söyleyeceğini.
“Ben... bugün sandalyeye çıkmadan, kendi kendime yıkadım ellerimi, dişlerimi pırçaladım...”
“Sonra?”
“Bu kadar işt...”
Bende beklediği etkiyi yaratmadığını fark ediyor, gözlerindeki hayal kırıklığını görüyorum o muhteşem saflıktaki zekasıyla.
Sarılıyorum bir anda.
Az önceki tepkisizliğimi telafi etmek için, abartılı bir coşkuyla soruyorum.
“Aman tanrım, inanamıyorum, gerçekten mi?”
Rahatlıyor.
“Cerçekten...”
Mucizenin gerçekte ne olduğunu öğreniyorum bugün ondan.
Bize mucize diye öğretilenler stoklarla sınırlıydı, onlardan kalmadı değerli okuyucu.
Kelimeler, duygular, olaylar, olması için beklenenler de değil mucize.
İnsanın kendinde eksik olan her şeyi başarması bir mucize.
Bu yüzden kendi içinize bakmanız ve her an en derinlerinizde gizli, çıkarılmayı bekleyen batık gemi hazineleri gibi biraz gayretle, emekle, nefesinizin biteceğini hissettiğiniz noktaya dek başarmakta inat etmeniz mucizeye ulaşmanız.
Vücudu başından koparılmış böcek gibi yönünü bilmeden dönüp duran bir insanın ya da bu insanların oluşturduğu toplumların içinden de çıkarılmayı bekleyen mucizeler vardır.
Cesaret, dürüstlük, sabır, sevgi, dostluk, güç, tutku, paylaşım, sadakat, akıl...
İnsan hangisinden yoksunsa, eksiğini kapatmak için harcadığı çabayla ulaştığı nokta mucize...
Toplumlar için de öyle.
Dayanışma, saygı, birlik, zeka, ahlak, dürüstlük, sağduyu, fedakarlık ve bazen tarih sayfasından silinmek üzere iken kendi bağrından çıkardığı bir lider.
Sınavda boş kağıt verip, “Belki geçerim” diye beklemekten daha anlamlı, farklı bir şey.
Siz mucizelere inanır mısınız bilmem ama dünden beri benim mucizeden anladığım bambaşka bir şey ve ben mucizeler yaratmak için dünden beri bendeki eksiklerin listesini hazırlıyorum.
“Ben bugün bir mucize gördüm” demek için...
Yazının devamı...

Bulantı - 2

4 Kasım 2011

Solmuş yüzü, arada bir çok sıcakta kuruyan deredeki su gibi sesi var
Annem olsa keşke, beni götürse.
Yanında yaşasam, saçlarımı önüne alıp uzun uzun tarasa, tasla vurmadan kafama yıkasa, sonra o televizyondaki bebekler gibi havluya sarıp kucağında uyutsa...
Babamla pazarlık yapıyor, kenger alacak belli
Ama alsa da, bilmez sanki yapmayı.
Onu alacaksın, soyacaksın, sumakla, sarımsakla meftunesini… Ya da dur, uzun sürer. En iyisi biraz pişirip doğra, üstüne yumurta…
“Pişman olduk diyelim. İade edip, paramızı geri alabilir miyiz?” diyor babama.

Yazının devamı...

Yaşasın Cumhuriyet

31 Ekim 2011
Türk insanının şahitliğinde ve elbirliğiyle, milyonlarca şehidin sırtında kurulan, bir ulusa özgürlük, uygarlık ve eşitliği getiren Cumhuriyet .
İki gün önce Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıldönümüydü.
“Meclisçe cumhuriyet kararı 29/30 ekim 1923 gecesi saat 20.30’da verildi. on beş dakika sonra, yani 20.45’te cumhurbaşkanı seçildi. durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân edildi.”*
Bu sene ise Cumhuriyetimizin 88. yıldönümü Kuzey Kıbrıs hariç bazı yurtdışı temsilciliklerimizde örnek davetiyede görüldüğü gibi mütevazı şekilde kutlandı
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞUNUN
88. YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE
28 EKİM 2011 CUMA GÜNÜ SAAT 12.00 ? 14.00 ARASINDA
DÜZENLENECEK KUTLAMAYA
ETYOPYA’DA YAŞAYAN BÜTÜN VATANDAŞLARIMIZ DAVETLİDİR.
SAYGIYLA DUYURULUR.
T.C. ADDİS ABABA BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sadece Addis Ababa büyükelçiliğinde değil bizim evimizde de heyecan vardı...
29 ekim günü 6 yaşındaki yeğenim günlerdir büyük bir heyecanla ezberlediği “ Cumhuriyet ve Atatürk “ şiirini okulda okumadan önce son hazırlığını yapıp bütün ailenin önünde büyük bir heyecanla, şiirin ortasında heyecandan ağlayarak okudu...
Yazı günümün ertesine denk geldiği için, iki gün sonra da olsa Can Baba’nın çok bilinmeyen şiirini, cumhuriyet ruhunu içinde yaşatan ve emanetine sahip çıkan tüm okuyucularla paylaşıyorum ben de;
“Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu’da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
“Ben kendimi bildim bileli bu böyledir”
Diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
“Yaşasın Cumhuriyet” diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun
Sade küçüklerin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet”
Cumhuriyet ve özgürlük bayramımız kutlu olsun değerli okuyucu...
*Nutuk
*Can Yücel (Yaşasın Cumhuriyet)
Yazının devamı...

FAY’dasız

28 Ekim 2011
ilk güzel günleri de yaşarız belki...”
Tehlikeli artık.
İçindeki çatlak, yer boyunca yürüyor Türkiye’nin her yanına.
Nereden tutsanız elinizde kalıyor,
Fay gibi kırılmış insanlığımız.
Kargo bedava diye 26 koli taş ve bayrak gönderen,
parmağını gözümüze soka soka haddimizi bildiren...
Sözde gaf yapan...
Irkçı yazılarla kin kusanlar.
Daha bölgeye varmadan yolda 17 tırı yağmalayanlar,
o binalara oturulur diye onay verenler, yapanlar...
Ölü balıklar gibi, sahile vurmuş bir şeylere benziyorsunuz.
Ama ne ağaca benziyorsunuz ne de buluta...
Sahile vurmuş ölü insanlığınız, kalbimiz, vicdanımız...
Ki ölüm bu.
Ölmek başka hiçbir şeye benzemez.
Kime vereceksiniz bunun bunun hesabını?
Behzat Ç.’ye belki.
İyi ama, O da gerçekte yok ki.
Enkazdan çıkar çıkmaz oğlunu banyoya sokacakmış annesi, öyle söylüyor kurtarma ekibine “saçlarını yıkayacağım Ömer’in” diyor.
Ömer enkazdan çıksa...
Banyoya soksa annesi O’nu...
Pırıl pırıl olur, mis gibi kokardı hep olduğu gibi...
Ama kirli yürekler hangi suyla, nasıl temizlenir, ben bilmem ki
14 günlük bir bebek dahi enkazdan saatler sonra çıkıyorsa,
Bir mucizeye inanmak istiyor insan
Bölünmez, böldürtmeyiz dediğiniz vatanda, vicdanı çoktan bölünmüş, insanlık trenini kaçırmış gibi görünenlerin, bir an treni yakalayabileceklerine inanmak istiyor.
Bu ülkenin dışından, Azerbaycan’dan yardıma gelen bir adam başını enkaza dayayıp, “ses ver ay kişi” diye seslenirken,
Japonya’dan bir sosyal medya kullanıcısı “Türkiye için ne yapabiliriz? Birisi bu mesaja baksa cevap verin” diye yalvarırken...
5 yaşında bir Japon çocuk, büyükelçiliğimizin önüne içinde para olan bir zarf bırakıp “Başar Türkiye” derken...
Enkazdan çıkarılıp birkaç saat sonra öleceğini bilmeyen, bilincini artık kaybeden “babam bilmesin, saat geç olmuş” diyen Güzel Yunus’umun ülkesinde...
Babası, Yunus enkazdayken, Yunus’un kendi vatanında, neler yaşandığını bilmesin istiyorum.
Faydasız da olsa insanlığı geri sarmaya...
İçimizdeki asıl depremle yürüyen çatlağı onarmaya...
“Biz kırıldık daha da kırılırız
Doğudan Batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
iki ciğer arasında bağlantı kurar...”*
*Cemal Süreya
Yazının devamı...

Gündüz-gece

24 Ekim 2011
Tunceli´nin Çemişgezek İlçesi´nde Emniyet Müdürlüğü binası başta olmak üzere farklı noktalara PKK´lı teröristlerin düzenlediği saldırının ardından sürdürülen operasyonda çıkan çatışmada 1´i uzman çavuş, 1´i er olmak üzere 2 asker yaralandı.
Diyarbakır’ın Hazro ilçesinde İlçe Jandarma Komutanlığı binasına uzun namlulu silahlarla saldırı yapıldığı bildirildi.
Deniz Yıldızı’nda Mert öldü, Deniz komaya girdi.
12 Ekim 2011 Çarşamba:
Siirt’te çatışma: 1 korucu şehit.
Muhteşem Yüzyıl’da Pargalı zehirli defteri tutan eliyle bebeği sevdi. Hatice’ye gıcığım da, bebeğe yazık olacak be!
13 Ekim 2011 Perşembe:
Gata’da tedavi gören asker hayatını kaybetti.
Erdoğan’dan, Selim’den, Mustafa’dan, Reşat Yaşaran’dan nefret ediyorum, Münir’in ölmesini istiyorum.
Bugün de Fatmagül ve Kerim beni yine ağlattı, canım benim yaaa. İyi ki aşk var.
14 Ekim 2011 Cuma:
Hakkari’de 1 şehit 2 yaralı.
PKK camiden askere saldırdı.
Cizre’de sivil polis aracına silahlı saldırı.
Feriha’da bugün çok pozitifim, içim rahat, dizi tam istediğim gibi devam edecek.
Aşk kazanacak.
Ayrıca Cansucum Emir’in umurunda değilsin, insanda biraz gurur olur ya!
15 Ekim 2011 Cumartesi:
Tunceli´nin Çemişgezek İlçesi´nde Emniyet Müdürlüğü binası başta olmak üzere farklı noktalara PKK´lı teröristlerin düzenlediği saldırının ardından sürdürülen operasyonda çıkan çatışmada 1´i uzman çavuş, 1´i er olmak üzere 2 asker yaralandı.
PKK Tunceli’de askere ekmek götüren işçiyi öldürdü.
Lale Devri’nde Yeşim ve Çınar barışsın artık, inan olsun çok üzülüyorum.
Ve İffetcim, inan o Cemil’den sana fayda gelmez. Ayol aşkını paraya satacak bir adam sana dönse ne olur dönmese ne olur yani.
16 Ekim 2011 Pazar:
Tunceli Esentepe mahallesinde bulunan K-3 olarak adlandırılan polis özel harekat noktasına bir grup PKK’lı tarafından uzun namlulu silahlarla ateş açıldı.
Adana’da PKK yandaşlarının korsan gösterisine müdahale eden çevik kuvvet birliğinin geçişi sırasında patlama meydana geldi. Olayda 2’si ağır 4 polis ve 2 sivil yaralandı.
Ay Tutulması’nda Şebnem’le Kenan sevse birbirini bari, böyle geçer mi ömür ya!
Bu Süreyya’da kafa olsa anlar ondan bir şeyler gizlendiğini ama kadınlar saf oluyor işte.
17 Ekim 2011 Pazartesi:
Şırnak’ta korsan eylem yapan gruba müdahale eden polise ses bombası atıldı. 3 polis yaralandı.
Al Yazmalım’da Asiye bayıldı bayıldı ya, kesin İlyas’ın yüzündendir.
Zaten dur sen, daha başına neler gelecek, içim sıkılıyor şimdiden.
18 Ekim 2011 Salı:
Bitlis’in Güroymak İlçesi yakınlarında PKK’lı teröristlerin karayolundan geçen polis aracına düzenlediği bombalı saldırıda 5 polis şehit oldu, olay yerinden geçen 3 kişi yaşamını yitirdi, 3 kişi de yaralandı.
Öyle bir geçer zaman ki’de Ahmet “Tanımıyorum Berrin Hanım’ı” derken onlar ağladı ben ağladım.
Aşk acımı depreştirdiler resmen.
19 Ekim 2011 Çarşamba:
Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde güvenlik güçleri ve sınırdaki askeri birliğe PKK’lı teröristler tarafından ağır silahlarla eş zamanlı düzenlenen saldırıda 24 asker şehit düştü, 18 asker yaralandı.
Siirt’te polis aracına roketli saldırı.
Kuzey ile Güney’de Kuzey’le Sami Tekinoğlu arasındaki o konuşma var ya, beni perişan etti resmen. Fedakarlık yapma sırası Güney’e geldi bence.
20 Ekim 2011 Perşembe
Akşama Kurtlar Vadisi var.
Polat’ın Leyla’ya evlenme teklif edeceği falan yok, bu iş uzar. Yazık kıza üzülüyorum da bir yandan.
Allah’tan şu diziler var.
Gündüz şehitlere ağlarken gece kime ağlayacaktım yoksa...
Yazının devamı...

Aynı gemide

21 Ekim 2011
Kederde, kıvançta, tasada ortak olduğumuzu sandığım bir ülkenin vatandaşları olarak, can yakan, yürek burkan konularda nasıl olur da taban tabana zıt duygusal tepkiler verebiliyoruz ?
İster kabul edin ister etmeyin, kalbimiz hızla nasır tutuyor...
Giderek samimiyetsiz, duygusuz, tepkisiz insanlar haline geliyoruz
Samimiyetsizliğimize uydurduğumuz en güzel bahanelerden biri , “Ateş düştüğü yeri yakar “
Türkiye’nin içi yandı bu hafta...
Ardarda meydana gelen saldırılarla, yitirdiğimiz şehitlerimize yandık...
Kalplerden gelen üzüntü, acı, öfke sel olup aktı...
Bunun yanında “...ama ateş düştüğü yeri yakar, timsah gözyaşı bunlar” cılar vardı ki, dehşetle okudum onların yorumlarını.
Ateş düştüğü yeri yakar doğrudur
Ama büyükse sıçrar ve her yeri yakar...
Hele aynı gemideysek kurtuluş yok...
Onlara göre şehit askerlere, sadece şehit ailelelerinin ağlaması, tepki vermesi olağandı...
Gözyaşı döküyorsanız ve bir siyasetçi iseniz seçmen kitlenize, bir sanatçı iseniz reklama ve popüleriteye, işadamıysanız yatırımlarınıza, basın mensubuysanız kendi tribünlerinize oynuyorsunuzdur...
Canı , şehit ailesi kadar yanan bir insanın tasavvur edilmememesi hali çok acı...
Üzülerek söylüyorum ki bazı değerler artık giderek yok oluyor...
Kardeşlik, dostluk, fedakarlık, yardımseverlik, sevgi, bağlılık, vatan sevgisi...
Değerleri olmayan insanların başkalarının değerlerine, değerli bildiklerine bu kadar acımasızca ve kolay saldırabilmesi beni korkutuyor...
Gerçekten samimi olmadığına inansak da, başkalarının kutsalına saldırma hakkını biz ne zaman bulduk kendimizde?
Nasıl bu kadar acımasız ve taş kalpli olabildik?
Başkalarının acılarını yüreğinde hissedemeyen insanlar, tribünlere oynadığını iddia ettikleri kişilerden daha büyük bir başrolde, insanlık trajedisinden oynadıklarının farkında değiller halbuki..
Eğitim sistemimi mi, aile mi, toplum mu buna sebep oldu?
Keşke bilebilsem bu sorunun yanıtını...
Şehidine ağlayan bir vatandaşın, bir bakanın, kaybettiği anneye ağlayan bir başbakanın samimiyetinden şüphe edenlerin önce kendi insanlığından şüphe etmesi gerekiyor
Ama bu tepkileri görünce insan söylemeden edemiyor kendine;
“Aynı gemide olmasaydım keşke...”
Ve bu 2 gündür canım çok acıyor...
ister sevin, ister sövün...

Valiliğe yeni logo

KIRIKKALE Valiliği tarafından logo yarışması ödül töreni ve tanıtım programı düzenlendi. Törene Vali Hakan Yusuf Güner, Vali Yardımcısı Mustafa Yılmaz, logo seçici kurul üyeleri, katılımcılarla yarışma sponsorları katıldı. Vali Güner, logo tanıtım programı kapsamında yaptığı açıklamada, “Valilik logoları, sadece Valiliklerin kurumsal yapısını ifade etmekle kalmamakta, aynı zamanda kentin kendine özgü kimliğini ve özgünlüğünü de yansıtacak ipuçlarını bizlere vermektedir. Valilik olarak yaptığımız ön değerlendirmede, “bu şehrin logosunun yine bu şehirde yaşayanlar ve bu şehre ilgi duyanlar tarafından oluşturulması gerektiği görüşü üzerine durulmuştur” dedi.
Bu bağlamda, konuya gereken ilgiyi göstermek ve daha yüksek katılımı sağlamak amacıyla, ödüllü yarışma usulü tercih edilmiştir” dedi.

Yazının devamı...