"Ferzane Zenan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferzane Zenan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferzane Zenan

Hırka

20 Ocak 2012
Üç kardeşten, zorluklar içerisinde  okuyabilen en büyüğü.
Her gün, saatlerce köyden okula yürüyerek  giden bir çocuk.
Devletin fakir öğrencilere düşen yardımdan payına düşen siyah paltoyu İngilizce öğrenmek için  sattı, bir lingafon aldı.
 İngilizce sınavını kazanıp Amerika’ya gittiğinde, arkasında O’nu bekleyen,  doğmamış bir yavrusu ve karısı vardı.
Amerika’da aldığı harcırahı biriktirip bir chevrolet aldı. Oradaki  üniversiteleri dolaştı, ziraate dair gelişmeleri öğrendi, yetmedi , oradaki mühendislere uzun uzun Türkiye’yi anlattı.
Kalabilirdi.
Döndü.
Döndüğünde öğrendiklerini kendi ülkesinde uygulamaya çalıştı.
Yalnız kaldı, anlaşılmadı, içine kapandı, yılmadı.
Babasından kalan  bir arazide tarım yaptı, Fransızca öğretmenliği, ziraat mühendisliği derken,  su yolları açtı, ağaçlara sahip çıktı, davalar açtı.
“ Amerika’da yüksekokul  okumuş  adam”   oturduğu koltuktan  telefonlarla talimatlar verse, tarlaları gezmese, hırpani giyinmese  daha ciddiye alınırdı  muhakkak.
Ama  O, kasabanın eğitimsiz insanlarına doğruları öğretmeye çalışırken,  yanlışları düzeltmek için   davalar açarken,  altında  sadece bir bisikleti vardı.
Üstünde ise bir hırka ya da gömlek.
O adam, yıllar sonra “Mayıs sıkıntısı “  adlı  filmle Alexandria Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı.
Kabullenilmeye ya da alkışlanmaya ihtiyacı olmayan tüm güçlü ve karakterli insanlar gibi inandığı gibi yaşadı.
Bu adamın  yetiştirdiği evlatlardan biri, ödülünü, “ yalnız ve güzel ülkeme “ diye belki de ülkesini en güzel anlatan iki kelime ile alırken gururlandırdı , ağlattı.
SİYAD’ın ödül törenine, o tarlalarda  çalışan babası gibi hırkayla gittiğinde ise  bir taşlanmadığı kaldı ” yalnız ve güzel ülkenin yalnız yönetmeni “ oldu bir anda.
Seneler geçmiş babadan oğula.
Derinliğe  hasret  yüzey balığı şeklinde yaşayanlar belki  farkında değil ama Mehmet Bilge Ceylan’ın  hırkasından Nuri Bilge Ceylan’ın hırkasına kadar değişen hiçbirşey yok   memlekette.
Yine aynı  cehalet,  aynı şekilcilik.
Değişen tek şey ,  nüfusu genişleyen kasabanın  üstüne eklenen koca bir riyakarlık.
Yazının devamı...

Sorgu

16 Ocak 2012

B.Ç:  He la, sen niye buradasın kardeşim ? Anlat bakayım, niye yaptın ?
C.B:  Şarkıyı mı ?
B.Ç:  Hee, şarkıyı . Saçma sapan konuşma la !
C.B:  Neyi o zaman memur bey ?
B.Ç:  Ne kibar çocuksun sen öyle ! Memur Bey ?
C.B:  Özür dilerim komiserim.
B.Ç:  Neyse anlat sen, olayı anlat !

Yazının devamı...

Olsun da taştan olsun

13 Ocak 2012
Fıkra değil gerçektir ve olayın yaşandığı yerin sahibi olan arkadaşım, yarım saat önce gelse belki de tecavüz mağduru vitrinindeki manken değil kendisi olacaktı.
“Bu kıyafetle ne bekliyordun, tahrik edersin tabii adamları .”
Arkadaşım, “ saçmalama “ der gibi baktı.
İnsanın yaşadığı yerin toprağına, suyuna benzediğini söylemiş de Edip cansever, insanına da benzediğini söylemeyi unutmuş olabilir mi. Bir zaman sonra hepimizin tepkileri, duyguları, hatta yargıları bile ne kadar benzeşiyor birbirine.
“ Yani şu lafınla, o eleştirdiğin adamlardan ne farkın var ?
Utanıyorum, çok haklı, böyle bir olayı kaleme almak başka, yaşamak başkaymış sevgili okuyucu itiraf edeyim. Ama daha önce böyle bir şeyin benim ya da bir başkasının başına geleceğini hiç düşünmemiştim ki . Kötü şeyler başkaları içindir, sanıyormuşum ben.
Dağılan eşyalara, kırılmış bir vazodan saçılmış çiçeklere ve O’na bakıyorum.
“ Elbise. çıkarmasaydın. hiç dokunmadan polisi çağıralım ”
“ Deli misin sen ! Sadece bu elbise değil, ne varsa hepsini çöpe atacağım, polise de bundan bahsetmeyeceğiz “
“Nasıl ? neden ? “
“Rezil mi olalım millete? İnsanların yüzüne nasıl bakarım, etraftaki insanların ? Söyle demek kolay tabii “
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş arkadaşımın.
Sarıldım “Üzülme artık, oldu bitti. Bu ülkede her kadın ya tacizi ya tecavüzü mutlaka tadacaktır, daha fazla dramatize etmeyelim olayı” .
İnsanın söylediği şeye inanması gerekir birini ikna etmeye çalışırken. Yoksa ya rezil oluyor ya da komik.
“ Ne olduğunun farkında değilsin galiba Ferzane, ‘kaçınılmazsa zevk alacaksın ‘de bir de, tamam olsun”
Ne olduğunun farkındaydım ama arkadaşımı sakinleştirmeye ve o durumda bile yaşadığı travmayı biraz olsun hafifiletmek için biraz gülümsetmeye çalışıyordum.
“ Peki, yok edelim o zaman “ - evet, bunu da söyledim ben ?
Kocaman açıldı gözbebekleri “ Nasıl yani ? “
İnsan geçmişini bile gerekirse çöpe atabilmeli bence, kaldı ki böyle bir durumda. Tekrarladım.
“ Parçalara bölelim, çöpe atalım.”
“Söylememiş ol “
“ Tecavüzcüyse evlendirsek rahatlar mısın ? “
“Saçmalama.”
Haklıydı, saçmalamıştım. Çünkü evlendirmek için tecavüzcüyü bulmak gerekiyordu. Oysa adam buhar olup uçmuştu tabii geride bıraktığı izleri saymazsak. Çığlık attım;
“Temizlemedin değil mi izleri . Yani yıkamadın umarım, temizlemedin, ha ? Sperm izleriyle dünyanın öbür ucuna gitse bulunur ? Ve.”
Sözümü kesiyor
“ Ve, yakalanacağını bile bile, insan nasıl insanlıktan çıkar böyle ? “
Cevabı yine kendisi veriyor.
“ Yakalan, sonra serbest kalırsın, hukuki norm mu var doğru dürüst, ayıplanma bile yok, ha bir de üstüne madalya takarlarsa şaşırmam “
Tüm gün konuşuyoruz, polis geliyor, bilgi veriyoruz, günün sonunda gözlerine siyah bir bant yapıştırıyoruz . Dün gece uğradığı tecavüzü anlatan kısa bir bilgi notu.
Bir kolu kopmuş, göğüs uçları parçalanmış vitrin mankenini eski yerine sürükleyip ayağa kaldırıyoruz.
Belki birileri utanır diye.
Geç saatte butikten ayrılıyorum.
İsim vermeyeceğim, yer vermeyeceğim, rezil olmayalım değerli okuyucu..
Ne de olsa Türkiye’de yaşıyoruz .
Yazının devamı...

Umutsuz

9 Ocak 2012
Hastanede doktor,
Karakolda polis,
Sokakta vatandaş,
Görmez onları...
Dahası, görse de susar, ki susmak büyük suçtur
O kadar umutsuzdur ki onlar, dünyanın en büyük stadyumunu hapishaneye çevirsek yetersiz kalır belki susanlara, susmaya, susarak yardım ve yataklığa, göz yumanlara.
Cehennemde en ön sıradan olmasa da, hatırı sayılır bir ateş saklanır onlar için, için için yanmaya.
O kadar umutsuzdur, o kadar umutsuzdur ki onlar en umutsuz anlarında “ anne “ diye bile bağıramazlar
Oyundan kaldırılıp satılırlar adamlara, bizzat anne-baba rızası ve hayır dualarıyla.
Özgürce tecavüz edilirler, bundan haberleri bile olmaz,
Özgürce aşağılanırlar,
Özgürce öldüresiye dövülürler,
Özgürce sokağa atılırlar.
Var mı itirazı olan?
Bu yüzden işte bu ülkenin umutsuz çocuklarıdır onlar.
11,13,15 ne fark eder ki?
Sandalyeye oturunca ayakları yere değer ne yazık ki , 18 olmasalar da.
Her şey çok güzel olacak diye beklemeyin, kendinizi kandırmayın
Büyüme rekorlarının, kafasına vurduğunuz doların, uluslarası başarıların, insan haklarının, demokrasinin ne anlamı var bir yararı yoksa ayıbımıza, ne anlamı var, şu halden utanmak yerine, kafamızda şapka, ağzımızda düdük karşıladığımız 2012 Türkiye’si ile gurur duymanın?
Bir ülkenin, resmi makamının 11 yaşında satılan çocuğun satışına haklı bir gerekçe bulmasından daha büyük müdür sanıyorsunuz insanlık suçları?
Otuz yıla yaklaşmış Ünzile yazılalı. Otuz yıldır dinliyoruz çocuk gelinin şarkısını.
O gün Ünzile kaç koyun ederdi bilmiyorum ama o günden bugüne değişen tek şey en fazla koyunun sayısı.
Susan sadece kadın Ünzile değil, herkes iken, Ünzile’ler 11’inde daha çok gebe kalmaya devam edecekler.
Bu yüzden , öyle mutsuz, öyle sahipsizdir ki susan insanlar coğrafyasının çocukları, ” Umutsuz ev kadınları’ndan” daha umutsuzdur , “umutsuz ev kadını olmak zorunda olan çocukların hayatları “
Yazının devamı...

Kadınlar Kulübü

6 Ocak 2012
“Bir ömür böyle harcanır mı, yazıklar olsun “ diye söylenirken buldum kendimi televizyonun karşısında.
Geçmişe dair tatları seven, eski dönemlerin sosyal dokusunu merak eden biri olarak “ Seven kadın “ isimli siyah beyaz filmi görünce kumandayı elimden bıraktım ve izlemeye başladım.
Kadın gelecek vaad eden güzel bir ses sanatçısıdır, adam ise ünlü bir fabrikatör. Birbirlerine aşık olurlar. Tam evleneceklerken adamın eski nişanlısı ortaya çıkar. Kadını yalanlarla kandırıp adamdan uzaklaştırır. Bu arada diğer kötü adamlar film boyunca rolleri gereği kötülükler yaparlar. Ama kadın;
Sevdiği için türlü cefalar çeker,
Sevdiği için müziği bırakıp evinin kadını olmaya karar verir,
Sevdiği için aldatılmayı hazmeder,
Sevdiği için çok üzülür ve nihayetinde sefalet içinde ölür gider.
Ki film devam etseydi muhtemelen;
Kadın evlenecek, evlilikle birlikte çalışmayı bırakacak, bırakmasa da kendini çocuklarına, kocasına, evine adayacak, yani fişini tamamen çekecekti.
Sonuç pek değişmeyecekti yani.

Fişi çektiği için” beyni değil beyi bilecekti” her şeyi doğal olarak, kabullenecek, hoş görecekti. İncik- boncuk ve bir yumak yünden çok daha fazlasını yapabilecek kapasiteye sahipken, beyin gelişiminin devam ettiğini unutup, donanımını beslemeyi bırakacak, kendi hayatından vazgeçecekti.
Eh, tam da seven kadın formatına uygun tam da istediğimiz ve beklediğimiz gibi bir son aslında.
Öğretilen tam da böyle bir şey değil mi ?
Aşk ya da sevgi denen şeyin erkeklerin hayatının bir kısmı, kadınların ise hayatının tek amacı olmasının sonucudur biraz da adamak. Boşanırsa nasıl ayakta duracağını merak ettiğim kadınlar da vardır , ki o ayrı bir konu.
Neredeyse herkesi içine alan koca bir kadınlar kulübünde aynı yanlışlar, dogmalarla büyüyor, büyütülüyor kızlar, çocuklar.
Adamak üzerine bir yaşam. Kendinizi adamak zorunda olduğunuz hatta bundan gurur duyduğunuz. Aile, koca, çocuk...
Tipik bir efendi- köle ilişkisi aslında. Türkiye’de “ kadının efendisiz bir dönemi yok “ ve olmaması da acınacak bir durum olarak görülüyor.
Hele bu kendinden köleliğin, kendinden gönüllü vazgeçişin adını sevgi koyunca durum daha da trajik bir hal alıyor.
Kadın kendini verir, erkek onu alarak varlığını zenginlestirir. Genetik değil bu durum, nesillerle yürüyen bir kültür.
Kutsal anne, namuslu kardeş, sevgili eş, iyi kızdır Türk kadını...

“Daha ne olsun “ diye aklınca kadını yücelttiğini sananlara hatırlatayım “ insanın öncelikli görevi kendi varlığını, ruhunu, aklını geliştirmek, kendisine sunulan bedeni korumak, iyi bakmak, kullanmak, üretmek, yaratmak, dünyanın en değerli armağanı olan insan ömrünün hakkını vermek “
Neden derseniz, “ insan olmanın gereği, insana yakışan bu “ derim. Bir gün milyonlarca yıl geçse de ve sizden insanlığa kalanlar küçük bir nokta gibi görünse de “ ben de yaşadım kainatta, vardım ve iz bıraktım size ve gelecek olanlara “ diyebilmek için daha gelişmiş yaşamlara.
Evet, her insan kendisinden bir iz bırakmak zorunda.
Ve inanın, o izin, şu kadınlar kulübünde bize öğretilen ve en kolay silinecek olanı kendi DNA’larımızı taşıyan çocuklar bırakarak ayrılmak şu dünyadan.
Yazının devamı...

Bi’şey

2 Ocak 2012
Güvendiğiniz müddetçe seversiniz, güvenmeyi bıraktığınızda soğursunuz, uzak durur, yabancılaşır, hatta belki bir süre sonra sevmezsiniz bir zamanlar sevdiğiniz memleketleri.
Uzak bir kıtanın uzak bir ülkesinde, kaybolduğumu sandığım yabancı bir sokakta yürürken bir polis aracı yanıma yaklaşıp “ ana yolu tercih edin lütfen, bu saatte güvende olmayabilirsiniz ” derken, herhangi bir huzursuzluk yaşamadığımı söylesem de, iki kişinin beni takip ettiğini ve bu nedenle bir süredir beni izlediklerini söylüyorlar.
Belki en huzursuz olmam gereken anda, kendimi güvende hissediyorum
Suç yok, olay yok ancak suç oluşmadan, gerçekleşme ihtimaline karşı önlem alınıyor.
Gece yarısı saat 24’de geçeceğim hattı bir daha karıştırmamaya çalışarak, metroya ilerliyorum. Artık yeni Harlem olarak adlandırılan Jamaica Bulvarı’nda “ hey cheeky ! “ diye seslenen adamın şikayet ettiğim anda adamın tutuklanacağını bilmenin rahatlığı içindeyim, en ufak bir tedirginlik duymaksızın, korkmadan metroya biniyorum.
Düzenli aralıklarla yanıp sönen “ hatırlatmalar “ var ulaşım sırasında, “hiçbir kalabalık ya da sıkışıklık tacize gerekçe değildir ve tacizi saklamaz. Utanmayın, korkmayın, derhal yetkililere durumu bildirin...” diyen.
Taciz, şiddet, tecavüz sıradan değil, alışılmış değil, cezasız hiç değil.
Önceleri garipsediğim, halkın “ polis “ kelimesinden dahi duyduğu aşırı tedirginliğin sebebini sonraki günlerde anlıyorum; Polis terör estirdiğinden değil, vatandaşın güvenliğini sağlamak için olaya anında müdahale ettiği ve kanunu uyguladığından bu korku.
Kanunları çiğnemekten korkan insanların yaşadığı ülkede, şiddete, tacize uğrayan ve kadın sığınma evlerinde hayata tutunmaya çalışan Firuze, Yasemen, ve Burcu’nun hikayesini tam da o gün öğreniyorum tuhaftır.
Newyork’da Modern Sanatlar Müzesi’nde Türk kelimesinin geçtiği tek yer, o kadınların hikayelerinin anlatıldığı duvarlar...
Gurur duymayı isterdim sanata katkılarımızdan dolayı ama o duvarların altında kalıyorum.
Hırvat sanatçı Sanja İvekovic’in, video, heykel ve fotoğraflardan derlediği çalışmaları “ tatlı şiddet “ temasıyla sergileniyor.
Kendime şu soruyu sorarken cevabı da kalın puntolarla, bilgi bandı şeklinde kafamdan geçiyor;
Şiddet gören kadınların yer aldığı fotoğraflarda ağırlık neden Türk kadınlarına verilmiş ? (memlekette kadına şiddete nasıl alışmışız, ne kadar kanıksanmış ve sıradanlaşmış da bizim için, burada baş köşeye oturmuşuz, bunu sorsana kendine )
Kadın ve çocukları duygusal ve fiziksel şiddetten koruma adına çok ciddi çalışmaların yürütüldüğü başka ülkede, içim burkuluyor.
Konuyla ilişkili olan herkes bir şey yapıyor ve bunu hayata geçiriyor.
Kadın derneklerinin çalışmalarından tutun hukuk sistemine, uygulayıcılarına kadar her şey ve herkes tam uyumlu ve iletişim halinde. Bu konuda en ufak bir “ hoşgörü” yok.
Kadına düşen tek şey ise bi’şey yapmak...
Yaşadığı en küçük taciz, ayrımcılık ya da cinsel kimliğinden dolayı kendisine yöneltilen, hissettiği en ufak tuhaf bi’şeyde, güvenlik birimlerini o bi’şeyden haberdar etmek.
Utanmadan, korkmadan, çekinmeden.
O çok basit kelime olan “ bi’şey “, size bir ülkenin vermesi gereken en güzel iki duyguyu kendiliğinden getiriyor..
Güven ve sevgi...
Yazının devamı...

Büyük ikramiye

30 Aralık 2011
Elinde bilet, televizyon karşısında çığlık atanları kastetmiyorum elbette.
Misal, siz hayatta en sevdiğinizin soluğu yüzünüzde, yanağınızda girecek misiniz bu sene yeni yıla?
Sürekli ertelediğiniz ve korktuklarınızın üstesinden geldiniz mi, yoksa korkmaya devam mı ettiniz çığlık çığlığa 10’dan geriye doğru saydıktan sonra?
Her yeni yılda arabaların bile yeni modelleri çıkar, yeni donanımları, değişen görünümleriyle daha iddialı olarak yenilenirler. Siz ne eklediniz donanımınıza?
Yoksa hala önceki sene neyse donanımınız, öyle mi devam ediyorsunuz hayata?
Obsiyonel bir şey de mi yok?
Arkasında durmak için çaba harcadığınız sözleriniz, herkese ve her şeye rağmen?
Yoksa inatla arkasında durduklarınız, önünüze, geleceğinize ipotek koyan hatalardan mı ibaretti ele güne ayıp olmasın diye?

Alınacak hediyeler, eğlenilmesi gereken mekanlar listesi yapmadan, kasmadan, oturduğu koltukta heyecanla bir kitap okuyarak girecek kadar güzelleştiniz mi mesela?
Kişiler ve olaylarla mı uğraştınız yoksa çarpıştınız mı fikirler uğruna?
Anlayış mı beklediniz, anlaşılmayı? Aynadaki siz bile aksi yönde hareket ederken başkalarının da siz gibi olmalarını mı beklediniz umutsuzca?
Siz, geçen sene ne bıraktınız bu dünyaya?
Ne var biten yıldan kasanızda?

Yeni yıla eğlenerek girmeye çabalamaktan çok daha verimli ve zevkli olurdu oysa “yeni siz” için çabalamak.
Yeni yıl diye bir şey yok ona bu ismi koyan insandan başka. Yapamadıklarımızı geride bırakmak ve temiz bir sayfa açmayı istemek daha kolaydır, temize çıkarmak, aklanmak yeni yılda.
Daha kolaydır böylesi.
Nasıl girerseniz öyle geçmez ama neyi yapmayı arzular ve harekete geçerseniz öyle olur armağan olarak sunulan yeni şansınız, yeni zamanınız da.
Ve büyük ikramiye asıl budur.
Zamanı farklı kılan, farklı insan ve değişimdir.

Şimdi söyleyin, 10’dan geriye saymak dışında bir planınız var mı?
Öyleyse, e hadi bakalım ağızda düdük, kafada şapka, sabaha kadar dokuz sekizlik göbek atmaya mı geldik yeni yıla?
Yazının devamı...

Merak

26 Aralık 2011
Her gün, gelen geçenin sesini duymaya kapıyı dinliyorum tek başıma. Evde kimse yoksa televizyona bakıyorum ben. Merak ediyorum uçaklar nasıl uçar, suyun altında nefeslerini nasıl tutar balıklar, boğulmazlar, sorarım ben, derim ki nasıl oluyor böyle, ölmüyorlar, çok soru sorma Fitnat, çok merak etme, merak kediler içindir diyor kocam, gözüme bakmadan kızıyor.
Geceleri duvara bakıyorum, tavana bakıyorum, herkes gibi beni de uyku götürsün diye. Götürsün hiçbirşey düşünmeyeyim ben, hiç soru sormayayım diye. Uyku tutmuyor, gizli gizli kitap, hikaye okuyorum.
Ama ben merak ediyorum bir yandan. Kaplumbağa çok uzun yaşar doğru mu Ferzane. Mesela yüz sene var mıdır? Eğer öyleyse dayanamam belki, beni iyi ki kaplumbağa yaratmamış Allah.

Evvelsi akşam sordum, başka bir dünya var mı dedim? Varmış işte dedim, televizyonda öyle dedi adam.
Çorbayı yüzüme fırlattı kocam, düşünebiliyor musun? O sıcak çorbayı. Kalktım yüzümü musluğun altına verdim. Ama ben inanmam başkasından daha duymadan.
Hikaye uydurmak için yaşıyorsun sen Fitnat, yok ben yaşamak için hikaye uyduruyorum desem öldürür beni belki, susuyorum o zaman, bir şey demiyorum, o zaman öfkesi geçiyor, cennet, cehennem var o kadar Fitnat, bir de sırat köprüsünden geçeceksin, ince ve kılıçtan keskindir o, ama nasıl geçeceksin, nasıl, boşuna mı kestik o kurbanları Fitnat.
Şimdi sana soruyorum Ferzane? Başka bir dünya var mı gerçekten? Ama ölmeden gideceğimiz başka bir dünya var mıdır?

Orada yaşayan kim varsa bizim gibi normal elleri kulakları mı var? Yoksa onlar hiç konuşmaya bile gerek kalmaz, akıllarından sessiz mi konuşurlar, kimse duymaz?
Cumartesi artık yeni bir sene ve vakite giriyoruz biliyorum ben. Çok yaşlandım ben neden sevineyim neden seviniyor insanlar, diyorum ki böyle hayat, hayat mıdır, dursa ne olur, geçse ne olur, insan niye yaşar, vardır bir sebebi, bir tek çocuk yapmak için mi geldim diyorum ben, çocuk yapmak, çamaşır yıkamak, tarhana kurutmak için geldiyse insan. Günah yazmasın ama Allah, bu gözler, bir tek bakmak için değildir, hayvandan daha üstünsek mutlaka başka şeyler için var.
İsyan etmek günahtır ama ben hep düşünüyorum bu eller niye var, bu kulaklar, kafamın içinde düşünen bir şey var, var ben biliyorum, kalbim, böbreğim sırf bunun için mi var Ferzane?

Ben merak içindeyim ama merak kediler içindir diyor kocam. Ona sormadım, sana soruyorum.
De bana, sen anlat. Bir de çok yaşlandım ben, on beş (15) oldum, ama çocuk doğuramadım daha. Neden acaba?
Sağlıcakla kal...
Yazma adresi...
Yazının devamı...