Hamam

“Eskiden anneler hamamda kız beğenirlerdi; şimdi spor salonunda. Kalmadı eski adetler, elin gavuru dünyanın bir ucundan geliyor hamama, bizimkiler ‘hijyen değil’ diye dudak büküyorlar, spa’lara gidiyorlar, aynı şey mi halbuki? Benim zamanımdan bugüne hiçbir şey eskisi gibi değil gerçi... Gülüyorum.

“Daha önce ne iş yapıyordunuz?”
Sorduğuma soracağıma bin pişman oldum bu soruyu.
Halbuki ne güzel bırakmıştım kendimi, bir annenin ellerine güvenle uzanan çocuk gibi.
Verdiği cevapla sıcak mermer bir anda soğuyor sanki.
“Ölü yıkıyordum”
Hay allah.
Ankara’daki o tarihi hamam bir anda gasilhaneye dönüyor, ıslak bedenim de ...
Of, haklısınız okuyucu devam etmeyeyim. Zaten hissetmiş olacak ki gülmeye başlıyor natır Sevinç Abla. “Korkma, korkma. Yıllardır yapmıyorum. Şimdi ben, kocam, görümcem hepimiz bu işi yapıyoruz. Daha keyifli, sıkılmıyorum
“Sıkılmıyorum derken? “
“Ben şimdi bir türkü söylerim, siz de eşlik edersiniz, arada iki çift laf ederiz, ama diğer türlü ...”
“Kötü hissediyordunuz kendinizi herhalde?”
“Kaldırın kolunuzu,”
Ciddiyetle emir verirken bir yandan soruma karşılık
“Yok, olur mu öyle şey, sigortası yoktu da ondan bıraktım. Tam tersine. Hayatta olduğunu hatırlıyor insan, hırsların, üzüntülerin, mutsuzlukların ne kadar boş olduğunu, geride hiçbirinden eser kalmadığını görüyor.
Her gün, yıkadığım her insan bir gün önce öleceklerinden haberdar değillerdi diyordum. O zaman her gün bir nimet, armağan diye yaşadığım hiç bir günü boşa harcamamaya çalışıyordum, hiçbir şeyi başka zamana bırakmamayı o zaman öğrendim ben.”
Böyle düşünmemiştim, Ankara’da bir hamam yazısına böyle başlanmaz elbette ama insanın algısı bir anda nasıl da değişebiliyor tek bir cümleyle.
“En az beş yüz seneliktir bu hamam. Tarihi miras sayılıyormuş. Beş yüz sene önceden bir kişi bile kalmadı. Bu nedir biliyor musun? “
“Ne?”
“Hayat, armağandır. Paketi açıp bakmak da, elinin tersiyle çöpe atmak da sana kalmış. Gideceği yer belliyse akıllı olması lazım insanın“
Beyaz peştamalını daha sıkı sarıyor beline, elindeki keseyi narin bir hareketle yüzümde gezdirirken devam ediyor “ iyi bakmalı emanete, vücuduna, aklına, ruhuna. Sevdiklerine, dostlarına sıkı sıkı sarılmalı, daha çok gülmeli. Başını kaldırdığında gözlerin ışığı görüyorsa, senin ödevin çok iyi yaşamak “
Tarihi hamam yazısı yazmak için geliyor, hayatı ve ölümü sorguluyorum, aldığım terapiyle bana verilen armağanı bugün nasıl kullandım diye düşünüyorum.
Natır Sevinç Abla işi bittiğinde “Avluya gelin çıkışta... Kahve içersiniz” diyor “ha bak utanırım diyorsanız, çıkıyorum, güzel türkü söylenir burada “
“Benim sesim güzel değildir”
“Hamamda herkesin sesi güzeldir,”
Sonra bir an hatırlıyor dönüyor “rica etsem yazar mısınız: “televizyonlardaki tarih filmlerine uzaktan hayran hayran bakacaklarına, burunlarının dibindeki tarihe gelsinler insanlar”
“Olur, yazarım”
Başımı kaldırıyorum, gözlerim kubbedeki küçük yuvarlak deliklerden sızan gün ışığını seçiyor, yaşıyorum.
Hatırlıyorum, çok iyi yaşamak benim ödevim.
Bir türkü mırıldanmaya başlıyorum.
Yazarın Tüm Yazıları