"Ferzane Zenan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferzane Zenan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferzane Zenan

BiP

24 Şubat 2012
Kızları bir odaya kapatmışlar, fahişelik yapmaları için ikna ediyorlar güya.
Bu işi yapan, yani dizide “fahişelikten mamalığa” geçen bir karaktere verilen isim “Nur Serter”
Gerçek hayatta kaç “ Nur Serter” tanıdınız siz bilmiyorum ya da bu isim ama benim tanıdığım tek Nur Serter, bir kadın akademisyen ve siyasetçi.
Meclis’te görev yapan bütün kadın vekillerimizin özellikle kadın ve çocuklara yönelik çalışmalarını, bu çalışmaların medyadaki yansımasını önemseyen bir yazar olarak Sayın Nur Serter’in isminin geçtiği bu haber özellikle dikkatimi çekti. Güzel bir haber okumak umuduyla hızla göz attığım satırlar bir anda beni dehşete düşürdü. Özetle: Bir televizyon kanalında yayınlanmaya başlanan bu dizide kasıtlı olarak kurgulandığı düşünülen küçük düşürücü sıfat nedeniyle milletvekili Nur Serter kanala ihtarname çekmiş ve hukuki süreç başlatacakmış.
Kadın olarak ruhsal dengeyi koruyarak yaşamanın zaten zor olduğu bu memlekette bir kadını yok etmek, aşağılamak hatta coğrafyadan silmek çok kolaydır. En basit ve düzeysiz şekliyle “ fahişe ” denir. Hatta acıdır ki bu kelimeyi kadınlar da kullanırlar hem cinsleri için en ağırından bel altı vurmak isterlerse.
Belki de bu yüzden görüşleri beğenilmeyen bir kadına ya da bir kadın siyasetçiye, harika bir yaratıcılıkla, düşünmesini sağlayacak parlak eleştiriler ya da göndermeler yapmak yerine, son derece seviyesiz ve ahlaktan yoksun bir şekilde alenen küfrediliyor, güya aşağılanıyor. İhtarname üzerine kanal yönetimi ismin geçtiği yerleri daha da komik bir şekilde bip’leyerek vereceğini duyuruyor.
Bir kaç yıl öncesine gittim.
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter’le yolum ve ilk karşılaşmam tuhaftır elimdeki paketlerin düşüp ortalığa saçılması ve benim şaşkın, yolun ortasında dağılan bu paketleri telaşla toplamaya çalışmamla kesişmişti. Bir yandan caddenin ortasında trafiği tıkamaktan duyduğum mahcubiyet, bir yandan dağılan eşyalar.
Aksilik bu ya, bir yandan düşürdüklerimi toplarken diğer yandan omzumdan yana kayan çantamdan yere düşen özel eşyalar. Özetle; bir Ferzane klasiği.
O halde , aracına binmek üzere olan kadın, o tanıdık, sıcak ve güler yüzlü insan, yoldan geçen bir yabancı gibi başını çevirip gitmek yerine, bir dost gibi uzatmıştı elini telaşıma. Kendisi bunu hatırlamasa da bir kadının başka bir kadının halinden anlaması, bu oldukça önemsiz, sıradan görünen, dikkatsizlikle oluşan sıkıntımı önemseyip, hafifletmeye çalışması beni etkilemişti.
Bugün bu kadın siyasetçinin açıkça bu şekilde kişilik haklarına yapılan saldırı bana o gün dağılan paketleri hatırlattı.
O paketlere bakıp müstehzi bir bakışla yanımdan öylece geçenler, trafiği kilitleyen sakarlığımdan duyduğum mahcubiyeti ve telaşı hisseden, yaşadığım o birkaç dakikalık sıkıntımın farkında olan biri vardı.
Tıpkı bugün kimine göre gereksiz bir alınganlık, kimine göre bir dizinin ucuz reklamı, kimine göre ise aleni ahlaksızlıkla küçük düşürülmeye çalışılan bir kadının toplumda hissedebileceği yaralanmayı içinde hisseden birçokları gibi.
Bana göre de bir kadına yapılabilecek en seviyesiz saldırı.
Hangi akla hizmet, hangi amaç ve cüretle bu şekilde aşağılama hakkını kendinde görmüş yapımcı bilmem ama kendince var olduğunu düşündüğü nedenlerle nefret ettiği şeye dönüşeli çok olmuş, farkında değil belli ki.
Yine de ne iyi olur o zeka yoksunu göndermeyi yapanların şu satırlar üzerinde düşünmesi ve bu kelimenin gerçek anlamından haberdar olması:
Kimse lekesiz değil doğrusu...
Peki ama kim bunun asıl suçlusu?
Para-menfaat için günah işleyen mi yoksa günah için para ödeyen mi ?
Yazının devamı...

Yüz kırk lira

17 Şubat 2012

Bugünlerde o meleklerden birkaçının fotoğrafını görebilirsiniz gazetelerin ilk sayfalarında.
Türkiye’de türlü adlar altında birbirimizi yerken ve yok etmeye çalışırken; onlar ülkenin başka bir yerinde gözleri yaşartacak başarılara ve fedakarlıklara imza atıyorlar.
Bakın, bir aile gerçek erdemin ne olduğunu gösterdi. Kaybettikleri canlarının, Ahmet Kaya’nın hem yüzü hem uzuvlarını bağışladılar.
Bu sayede, 21 Ocak’ta ilk defa  ilk tam yüz nakli ameliyatı yapıldı Türkiye’de. Ameliyat sonrası yeni yüzüne kavuşan Uğur Acar’ın ilk fotoğraflarını gördünüz mü siz de?
Ne hissettiniz?
Benim her bakışımda  aynı heyecanla gözlerim doldu, ürperdim.
“ İlk kez mutlu, huzurlu ve rahat uyuyup uyandım. 40 günlükken yüzüm yandığı için o yüzümü hiç bilmiyorum. Kendimi bildim bileli yanık ve çocukların benden korktuğu yüzümü biliyorum” diyordu nakil yapılan Uğur Acar operasyondan yaklaşık 23 gün sonra aynada yüzüne bakıp, ilk tıraşını olduktan sonra.  Acar’ı tıraş eden isim, ameliyatı yapan ekibin başındaki isim Prof. Ömer Özkan’dı.

Yazının devamı...

Ben de sendenim...

13 Şubat 2012
O zamanlar ben de havalar soğuduğunda çizme giymek için birinin ilk adımı atmasını bekliyordum
Yarıdan fazla kullanıcının sigaraya başlama gerekçesinin kabul görmek olduğu memlekette, uzatılan bir sigarayı reddettiğimde “ ama nasıl içmezsin “ der gibi bakan adama “ sanıyorum alerjim var “ diye küçük bir yalan söylediğimde ise koymuştum bunun adını; Dışlanmaktan korkmak.
Neyse ki yıllar önceydi. Sonradan öğrendim ki;
Herkesin takdiri ya da sevgisini kazanmak için çaba harcamak, olmadığımız kılıklara bürünmek, maskeler takmak insanın kendisine yapabileceği büyük ihanetlerdi.
Çünkü kimse cesaret abidesi olmak zorunda değil.
Kimse yetenekli olmak zorunda değil.
Kimse akıllı ya da becerikli olmak zorunda değil.
Herkes aynı rengi sevmek, aynı takımı tutmak, aynı düşünceye körü körüne saplanmak zorunda değil.
Kimse dindar olmak zorunda değil.
Kimse ateist olmak zorunda değil.
Hatta, müjde !
Konulduğumuz kabın şeklini almak zorunda değil hiç birimiz.
Cümlelerimize mazeretler bulmak zorunda değiliz.
Başkalarının hoşlanmadığı sizi sevimli, makul, akıllı göstermek zorunda değiliz.
Yaptığınız açıklamalarla “ Ben de senin gibiyim aslında “ demeye getirmiş olabilirsiniz sözü ve tebrikler büyük bir sosyal topluluğa, çoğunluğun dahil olduğu çembere kabul edilmişsinizdir ama ya içinizde takılıp düştüğünüz o korku eşiği ?
Kendinizi inkardan duyduğunuz utanç ?
Daha mı az değerlidir kendinize verdiğiniz, hesap başkalarının yargısından ?
Geçenlerde sanal medyada şöyle bir söze rastladım; “Bütün erkekler, aslında onay görmeyi bekleyen üç yaşındaki oğlan çocuklarıdır “
Yazan farkında değil belki ama özgüven kaleleri küçükken tek tek yıkılan, törpülenen, hangimiz öyle değiliz ki ?
Nasıl da korkuyoruz kabul görmemekten ?
Onaylanmamaktan,
Çemberin dışına atılmaktan.
Başkalarının doğrularından.
Kim olursa olsun;
Eğitimli, cahil, işsiz, kariyerinin zirvesinde, siyasetçi, gazeteci, memur, sanatçı, öğrenci.
İnançsızsanız kendinizi kabul ettirmek için ninenizin inançlı olduğunu söylemek zorunda değilsiniz.
Ya da inancınızı savunurken, hoşgörünüzü ispat etmek için “ benim ateist arkadaşlarım da var “ demek sizi samimi kılmaz aksine ne inandırıcılığınız kalır ne de boynunuzu öne eğmişken kendinize saygınız.
Siz de “ artık herkes gibi “ olmak zorunda değilsiniz
Zorunda olduğunuz tek şey var; Kendiniz olurken ötekine saygı duymak.

Yazının devamı...

Adalet Teyze

10 Şubat 2012
Elimden gelse daha çok kısaltırdım. Ama şimdilik bu kadarını yapabiliyorum.
İki harfe indirgense de hepimiz aramızda başka hiçbir dilde olmayan ortak bir şifre gibi bu harflerin anlamını biliyoruz.
Bu harflerin içinde;
Babası tarafından satılan da var sözleşmeyle,
13’ünde 28 kişinin tecavüzüne uğrayıp 20’lerinde hala mahkeme koridorlarında sürünen de,
Devletten koruma talebinde bulunduğu halde öldürüldükten sonra koruması gönderilen de,
Parçalanıp çöpe atılan da katilinin haksız tahrik indirimi beklediği de.
Kimi artık hayatta değil,
Kim mağdur olduğu halde suçlu muamelesi görmeye devam etmekte,
Kimi ölümden sonra tanık olunabiliyorsa adaletin vukuunu beklemekte.
Hepsinin ortak özelliği;
Türkiye’nin en uzun kısaltmaları bu harfler,
Belki daha yıllarca onlar için huzur adalet dilenecek, konuşulacak, vicdan muhasebesi yapılacak... Benzerleri daha çok yaşanacak...
cak...cek...cak...
Çünkü;
Kadınları mahkemelerde süründürüyoruz.
Kadına yönelik cins kırımına uzayan ceza davaları, orantısız müeyyidelerle göz yumuyoruz.
Kadınlar sırayla bedensel ve ruhsal tecavüzün ardından bir de adaletin tecavüzüne uğruyorlar.
İnşaat hatalarına, hayvanın tehlike yaratacak şekilde serbest bırakılmasına, usulsüz ölü gömülmesine bakan mahkeme mi olmalıdır cinsel tacize bakması gereken mahkeme?
Sayın Adalet Bakanı’nın bu konudaki yoğun hassasiyetini ve çabasını bildiğim için kendisine umutla sesleniyorum;
Özel yetkili mahkemelerin spesifik konularda yoğunlaşması doğal ama yeri geldiğinde dünyanın en narin varlıkları, baş tacı, cennetin ayakları altında olduğu, annelikle kutsanmış dediğimiz kadınlardan daha öncelikli bir konu olabilir mi?
Kadınları süründürmek yerine her şeye gücü yeten, muktedir, uzman, özel yetkili kadın mahkemeleri kurulamaz mı?
Sadece tecavüz, cinsel taciz, şiddet, kadın cinayetlerine bakan, kadınlar için özel yetkili mahkemeler, verdiğiniz bu mücadelede bir anda kadınların da haklı desteğini alacak ve adalete olan güvenini tazelemeyecek mi?
İnanın benim desteğim ve inancım kalpten olacak. Toplumsal namusumuz adalet, sadece bir kadın adından ibaret olmayacak.



Yazının devamı...

Dalgıç ve kelebek

3 Şubat 2012
Her ne kadar kulağa dramatik gelse de, sesin sahibi bunu söylerken bir yandan da kendiyle inceden alay ediyordu.
Bir moda dergisinin editörü olan Jean-Dominique Bauby’nin yaşanmış hikayesini anlatır “Kelebek ve Dalgıç“...
İmrenilecek bir kariyeri, renkli bir hayatı olan genç adam, kırklı yaşlarının başında geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sabah felç olarak uyanır.
Sol gözü dışında hiçbir şeye hükmedemeyen, yani “ içeride kilitli kalma sendromu “ yaşayan Jean, felç olduğu andan itibaren kendisine göre hareketlerini tamamen yok eden bir dalgıç giysisi içinde, arkadaşlarına göre “ artık bir sebze “ olarak yaşamakta bize göre ise ölüdür.
O’nu daha iyi hissetmek ve anlamak için belki de boynunuzun pozisyonunu değiştirmeden anahtar deliğinden bakmayı deneyebilirsiniz. İnsanları sadece bel hizalarından ve tam karşısındaki açıdan gören sol gözünüzle...

Ve yeniden hikayeye dönelim;
Genç editör, sahilde koşup oynayan çocuklarına katılamaz, telefonda kendisine soru soran babasına yanıt veremez, sağlıklıyken kırdığı ya da ihmal ettiği insanların farkına varır, yapmayı erteledikleri, değerini bilemedikleri her şeyi sorgular,acı çeker, kendisine sunulan farkında olmadığı nimetlerin pişmanlığını yaşar.
Ancak bir gün bir karar verir.
“Kendime acımaktan vazgeçtim. Fark ettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. Hayal gücüm ve hafızam “
O andan itibaren, özgür bir kelebek gibi istediği yere uçabilen hayal gücü, onu kendi ifadesiyle bir dalgıç elbisesine sıkışmış bedeninden çıkarır. Bir kitap dahi yazar konuşma terapistinin yardımıyla, her harfi tek tek oluşturarak, büyük bir azimle.

92 yaşındaki babanın “Sen bedeninde hapsolmuşsun, ben dairemde” cümlesi “ pek çoğumuzun hayatını özetliyor galiba.
Bu yaşanmış olay, yönetmeni’i Julian Schanebel’e ödül getirdi Cannes film festivalinde.
O’nun dalgıç giysisi içinde giderek dibe battığı şekilde simgelediği hayatını felçli halini izlerken bizim özgür bedenlerimizdeki felçli halimizi düşündüm.
Ne yapacağımızı bilmeden, bedenlerimiz içinde, kararsız, sancılar içinde felçli beynimizi, düşüncelerimizi.
Yapacak bir şey yok, kader böyleymiş diyenlere özellikle tavsiye ediyorum.
Filmin sonunda sorgulamak kalıyor size sadece;
Dalgıç giysisi içinde sıkışmış ve giderek batan bir felçli misiniz ya da özgür bir kelebek mi...
Yazının devamı...

Dönüşüm

30 Ocak 2012
Anne mutfakta, baba ve oğul televizyon karşısında.
TV: ...Türkiye yeni bir soğuk hava dalgasının etkisi altında. Kar yağışının yarın akşamdan itibaren etkili olduğu...
ÇOCUK: Yaşasın kar! Kardan adam yapacağım. Okul tatil olur. Tepeden kızakla kayarım. Kızak yok, ne olacak? Ben de kızaksız kayarım. O tepeden bidonu yuvarlasan kayar zaten.
BABA: Hah, bir karımız eksikti. Artık yola çıkmak da eziyet, ama yiyorsa çık. Başka memleketin damına yağar kar, bizim memleketin... Tövbe tövbe nimete bile küfreder hale getirdiniz adamı, kar eşittir rezillik bu memlekette. Kar değil nükleer serpinti yağıyor sanki.
TV: ABD’de iki yıl boyunca nezarette unutulan adama 22 milyon ödendi.
ÇOCUK: Beni markette unuttular. Çok ağladım. Annemle babama götürdüler beni polis amcalar. Beni hiçbir yerde unutmasınlar. Çok korkuyorum. Beni unuturlar mı mesela “Can” derler “Can biz seni hatırlamıyoruz bizim çocuğumuz değilsin sen” derlerse ben çok ağlarım derim ki “Ben Can’ım, Can.”
ADAM: E ne olmuş? Orijinal bir haber mi bu kardeşim. Bizde unutulmadan, suçluluğu kesinleşmeden yok yere yatan, yıllarca yatanlar var hem de. Neden? Masumiyeti ispatlanana kadar herkes suçlu çünkü memlekette. Tazminat da yok, emeklilik de, sigorta da hem de.
TV: İstanbul a yapılacak 3. köprü için ihaleye katılım olmadığından dolayı milli bütçeden yapılacağı...
ÇOCUK: Çocuk köprüsü yapsalar keşke. Çocuk olmayan geçemez! Dur bakalım! Sen çocuk değilsin sen diğer köprüye. Tırmanmak serbest tepeye! Askerler ufukta bir gemi var, bir savaş gemisi! Topları ateşleyin, suya düşmeyin dikkaaat!
ADAM: He yani bana sormadan kafaya koydunuz, benim bütçemden yapacaksınız da yazık günah değil mi orada keseceğiniz ağaca, kirleteceğiniz suya... Daha dur sen, kim bilir kimler kapattı o arsaları da. Yok, zaten 3 köprü de yetmez, enine kapatın boğazı 20 tane yan yana köprüyle. Adı da ‘yemişim doğayı köprüsü’ olsun.
TV: Futbol federasyonu olağanüstü genel kurulunda sert tartışmalar yaşandı ancak toplantıdan yine bir sonuç çıkmadı.
ÇOCUK: Gol, Can’dan geldi! Gooool! Ama çok sevinmedi, çünkü evden annesi çağırıyor veee oyuncu değişimi... Yok, ben futbolcu olsam, annem oyunun ortasında çağırır eve kesin. Zorla yemeği sokar ağzıma. Sahaya iner sırtımı, terimi silmek için, rezil eder arkadaşlara. Yok ben futbolcu olmasam daha iyi. En iyisi kamyon şoförü olayım.
ADAM: Hah! fare doğurdunuz yine. Adamda futbol sevgisi bırakmadınız, ne yapacaksınız yapın kardeşim. İnsan utanır artık, hiçbir şey açıklamayacağız diye toplanıp açıklama yapmamaya. Utanmak yok, yola devam. Benim gözümde siz, takımlardan önce küme düştünüz be!
KANAL DEĞİŞTİRİLİR
ADAM: Yarışma varmış, iyi bari.
TV: Ben köpek taklidi yapacağım
ADAM: Köpek taklidi? Vallahi çok yaratıcı... Yeteneğin buysa, yeteneksiz kalasın Türkiye.
Ha bak, benim de yeteneğim yok ama evde sessiz sedasız oturuyorum, en fazla menemen falan yapıyorum ama kimseyi taciz etmiyorum böyle.
ÇOCUK: Ben de böyle bir sirke gitmiştim bir keresinde. Orada da köpekler yürüyordu böyle. Annem köpek almama izin vermiyor ama bir köpeğim olsa yanımda uyur o geceleri. Düşmanlar saldırdığında “Yakala Co” derim. O da yakalar. Herkes benimle arkadaş olur. Ama köpek sevgisi yok benim annemde, çok yazık.
BABA: “Ben şimdi oğlumun yanında kalırım
Onun kırmızı yapraklardan yapılmış
Bir zaman dışılığı vardır
Beni anlamaz
Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak! –değil mi ama – sanki kimsenin olamaz” *
Böyle tanık olabilirsiniz Türk’ün büyümekle imtihanına...
Bir baba, bir oğul, bir televizyon yeterlidir o çocuktan o adama nasıl olup da dönüştüğümüzü anlamaya.
Şimdi arkanıza yaslanın ve sorun kendinize;
“Hani benim gençliğim nerde?
Bilyalarım, topacım
Kiraz ağacında yırtılan gömleğim
Çaldılar çocukluğumu habersiz” **
*Ben Ruhi Bey Nasılım/Edip cansever
**Hani Benim Gençliğim/Yusuf Hayaloğlu
Yazının devamı...

Başka bir delinin hatıra defteri

27 Ocak 2012
Tarih: 22 Ocak 2012
Oyun: Bir delinin hatıra defteri
Yazar: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Sevgili Günlük, aylardır bilet bulamadığım oyuna “mutlaka yardımcı olurlar” diye gönderildim. Kapıda bekliyorum 1 saattir. Benim gibi 50 kişi daha var biletsiz bekleyen.
Bir delinin değil, deliren bir adamın hikayesi anlatılıyor oyunda. İtiraf edeyim üç sene önce izlemiştim o zaman boş koltuklar bile vardı ve Gogol ünlü değildi. Bu kez Behzat Ç. oynuyor diye geldim ne yalan söyleyeyim.
Kapıda gardiyan bakışlı bir kadın.
“Kenara çekilin, alanı boşaltın” diye bağırıyor. Kenara çekiliyoruz, sineye çekiyoruz bu azarı, oyunu izleyebilmek için. Yok yanlış anlama sevgili günlüğüm, beleşçi değiliz belki boş bir sandalye bulur köşede oyunu izleriz. Sinirliyim biraz.
“Ben yetkili biriyle görüşmek ist...”
“Birazdan çıkar, kenara, kenara!” diyor kadın gardiyan, erkek gardiyan da kenarı gösteriyor sevgili günlük.
Tamamen hissiz davranmak konusunda usta olduğumu söyleyebilirim.
Eğer duygusal yıkımla karşı karşıyaysam, hissizleşmem uzun sürmez. Beni etkilememesi için, elimden ne geliyorsa yaparım.
Bileti olanlar giriyor içeri.
Biz bekliyoruz ki boş yer kaldıysa 50 kişiden şanslı olan bir ya da iki kişi alınsın.
Hiçbir şey söylenmeden gardiyan yüzümüze hapishane kapısını kapatıyor.
Ben ileriye atılıyorum. “Durun diyorum bu şekilde davranamazsınız. Kimseyi almayacaksanız bizi burada neden beklettiniz, bu soğukta?” 
Sonra diğerleri benden cesaret alıp “Evet” diyor “Evet bize böyle davranamazsınız. En azından bir açıklama yapmanız gerekmez mi?”
Cevap bile vermiyor gardiyan sevgili günlük. “İdare amiriyle görüşmek istiyoruz” diyor kalabalıktan biri.
 İdare amiri olduğundan emin olmadığım, toplama kampında, birazdan bizi toplu olarak gaz odasına sokacak bakışlı bir adam küçümseyerek bakıyor kalabalığa. Mırıldanıyor, ne dediğini anlamıyoruz bile ve buz mavisi gözleri hepimizi G-3 gibi tarayacak diye korkuyorum ben ve o iyi ki kapatıyor yüzümüze o kapıyı ve ölümden kılpayı kurtuluyoruz sevgili günlük.
Her zaman nefret ettiğim bir şey. Beni delirtiyor sevgili günlüğüm. Bu şekilde aşağılanmak.
Bugün bakışlarımızın sertliğini ve de yumuşaklığını düşündüm. Polyanna ya da barbar gibi. Hani ikisi de hayali karakter aslında.
Aslında hayır. Hala delirmem için uğraşan bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Hayat niye böyle uğraşıyor ki benimle sence?
Yeterince köşeye sıkışmışım zaten dostum, biraz insaflı olmalarını bekliyorum onlardan. Yoksa kendimi kontrol edemeyeceğimi sanıyorum.
İşte ben bugün sinirliydim biraz..
Geçmişte kral vardı. Sonra kralcılık türedi. Zamanla kraldan çok kralcı olmak söz konusu oldu.
Şimdi herkes kral. Herkes kralcı.
Herkes kendi kendinden çok kralcı.
Alem buysa, kral sensin.
Kraldan çok kralcı olmak
Kuraldan çok kuralcı olmak..
Ve düşünüyorum 50 kişinin aynı anda kendisini değersiz hissettirildiği yerden sanat mı çıkar günlük?
Deli mi?
İnsanım lan. İnsandan deli mi olurmuş? Köpekler işesin yüzüne.
Bu yazdıklarımı sadece sen ve ben görebiliyoruz günlük.
Sana da güveniyorum bu konuda, kimseye bahsetmeyeceğinden eminim.*
* Nikolay Vasilyeviç Gogol
Yazının devamı...

İyi insan

23 Ocak 2012
İlginç bir kriter değil mi ?
Belki o dönemlerde geçerli olabilir ama bugün gülüşüyle yanılıp, iyi insan sanasınız, sevesiniz gelebiliyor içi bulanık suya benzeyen ve kötülük göreceğiniz insanları.
Eh, bugün kim karşısındakinin gülüşüyle buna karar verme cesaretini gösterir bilmiyorum ama siz de farkettiniz mi “iyi insan” olmak artık ayrıcalıklı ve istisnai bir durum.
Yoksa gerçekten zor mu artık iyi insan bulmak ya da olmak ?
Başındaki yazma, sırtındaki palto, elindeki şemsiyeyi az önce kaza yapmış ve yerde yardım bekleyen kazazedenin üstüne örtmüş bekleyen kadını izlerken bunu düşünüyorum.
Çünkü kazazedenin değil yardımsever vatandaşın fotoğrafları çekiliyor, haber kanalları görüntüyü defalarca çevirip veriyor. Türkiye bu kadını konuşuyor, O, ismini vermeden uzaklaşıyor yardım geldiğinde, kameralar da.
Haber değeri büyük yardımseverin.
Niçin ?
Rastlanmayan bir davranış.
Bir aralar, bir yerde unutulan parayı sahibine ulaştıran örnek vatandaş haberleri çıkardı bol bol.
Aslında olması gerekeni, olağanüstü bir davranış gibi okurduk. Bugünlerde, unutulan parayı sahibine ulaştıran iyi insanların yerlerini, yaralıların yanından geçerken durup yardım eden vatandaşlar aldı.
Artık olmadığımız ne varsa, onu izliyoruz aslında.
Biz, kazalarda hayatını kaybedenlerin yanından, hatta durmayıp üstlerinden geçtiğimizden, denizde boğulup bedenleri sahilde kaldırılmayı bekleyen insanların yanında güneşlenmeye devam ettiğimizden beri “ iyi insan “ tanımı da değişti doğal olarak.
Kötülüğümüze türlü kılıflar buluyoruz, yetmediğinde kötü insanları “özünde iyi” diyerek güzelleştirmeye çalışıyoruz ama nafile.
Çocukların iyi mühendis iyi doktor, iyi öğretmen olmaları değil; mühendis, doktor, öğretmen, akademisyen, olmaları bizim için değerli olan, milyonlarca lira harcıyoruz bunun için. Bunların ötesinde iyi insan olmaları ise tamamen şans.
Ya hepimiz cinnet geçiriyoruz ya da artık kolaylığından dolayı kötü olmayı seçmiş ve kanıksamış talihsiz nesilleriz.
“İyi insanlar iyi atlara binip gittiklerinden beri ,“biz kalanlar için, iyi insanı en çok bulabildiğimiz yer, sadece lafının üstüne gelenler
“Sana vurursa sen de ona vur”
“ Yer verme, onlar yaşlı ama sen de çocuksun”
“ Okulda eşyalarını kimseyle paylaşma” diyen anne babalar varken nasıl yetişebilir ki insan denen üstün organizmayı temsil eden varlıklar ?
Yetişebilir...
Hala ve inatla.
İçten söylenmiş bir “Nasılsın,” sorusu o kadar şeyi değiştirir ki ? Ya da “ Senin için bir şeyler yapmak istiyorum” ...
Ve yapın, en azından deneyin. Anneden oğula, babadan kıza geçer, büyür..
Böyle başlarız belki iyi olmaya. Gerisi gelir zaten.
İyi siyasetçi, iyi gazeteci, iyi insan...
Yazının devamı...