"Ferzane Zenan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ferzane Zenan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ferzane Zenan

Süreyya, memeleri ve kocası Ali

23 Aralık 2011
Ali, hayatının anlamı olan kadını, her gece olduğu gibi önce boynundan öptü, kulağından, saçlarından, dudağından...
 Sonra aklında kalan bir şiiri fısıldadı gözlerinin içine bakıp...
“Bir dilim ekmeğin, bir  iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem, üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası...  iyilik güzellik”*
Hayatta en sevdiği insana sarıldı sıkıca,  incitmekten korkar gibi  öptü karısını, en sıcacık yere sokuldu, dokundu. Başka bir şiir daha okumak istedi, gözlerini kapattı ona dokunurken,  ama Süreyya birden “dur  dedi acıyla.
“ Bir şey var dokunduğun yerde, acıyor “Güldü Ali. “Ne olabilir ki”
“Bilmem, ne olabilir, bir kitle olabilir mi?”
“ Ne kitlesi ?”
“ Kitle işte, kanser gibi”
“ Kanser mi, iyi de bu tam bir yıl önce de vardı... hem, ağrıyan şey kanser değildir”
Kansere dair bildiği tek şey buydu Ali’nin.
Hele meme kanseri, çok uzak bir şeydi, zaten böyle şeyler  sadece başkalarının başına gelirdi.
Birkaç şey duymuş, okumuştu belki. Bir kadınının, hastalığa dikkat çekmek için yazdığı, saçma sapan, kontrolde uzayan bir memenin nasıl sarkabileceğini mesela. Onu da içi kalkarak yarıda bırakmış  ve Süreyya’ya da hiç yakıştırmamıştı hani.
Belki şu “pampiş “ dedikleri kadın, meme kanseri olsaydı dikkatini çekerdi – Allah korusun tabii,  Türkiye’nin halini düşünemezdik değil mi  – ama öyle bir durum da olmamıştı ya da Bülent Ersoy yakalansa kabul, demek ki o kadar ciddi bir şeydi. E bu da olmamıştı.
Ve  bu hastalık, kendilerine o kadar uzaktı ki...
O’nunda, Süreyya’nın da bilmesi gereken tek şey, her yıl bu hastalığa yakalanan %24 ün içinde olabilecekleri, ancak düzenli takip ya da  elle yaptıkları kontrol ve  erken teşhisle  ölüm riskinin sadece %5 olduğu idi...
Gecikmiş tanıyla,  metastaz ( yayılma) yapmış kanser dışında Süreyya’nın ölmesi için hiçbir neden yoktu...
Süreyya 16 ay sonra öldü.
Sırf ve sadece,  bu neden yüzünden.
Ali,  hayatta en sevdiği ve özlediği şeyin akşamları işten dönünce kapıyı, onu her defasında ilk kez görüyormuş gibi aynı aşkla açan karısı, kapıdan girdiği anda bir yemek kaşığının ucuyla sevdiği yemekten tattırılan küçük bir lokma, uzak bir yoldan gelmiş gibi evin içindeki sevinç çığlıklarıyla karşılanmak olduğunu düşünürken, hayatın anlamını bulmaktan daha önemli olduğunu düşündü onu muhafaza etmenin... Sadece dokunmaları yeterliydi fark etmeleri için.Çünkü;
 PARMAKLARININ UCUNDAYDI HAYAT...
*Cemal Süreya
Yazının devamı...

Higgs Bozonu geldiysen 3 kere

19 Aralık 2011
Higgs bozonu, yani atom altı unsurlar, yani medyatik ve hoşlandığımız adıyla “Tanrı parçacığı.”
Bunun için büyük bir hadron çarpıştırıcısı kuruldu, devasa bir bütçe, fiziğin belki de en büyük sırrını çözmeye ayrıldı. Kesinlik kazanmasa da tanrı parçacığının varlığına dair önemli sinyaller verildi. Enerjinin kütleye dönüşümü, maddenin nasıl var olduğu gibi sorular yakın zamanda cevabını bulacak, büyük bir heyecanla bu sorunu yanıtını bekliyorum ben de.
Dünyada bu konuşulurken iki gün sonrasında ülkemizden bir haber dikkatimi çekti.

RAHİM NAKLİ CAİZ MİDİR?

Öncelikle şu bilgiyi vereyim; güzel ülkenin, umut veren güzel insanları dünyada bir ilke imza attı ağustos ayında ve Akdeniz Üniversitesi’nde ilk rahim nakli gerçekleştirildi. Doğuştan rahmi olmayan bir kadına kadavradan alınan rahim yerleştirildi. Şimdi tüm dünyadan bilim adamları bu gurur veren adımın detaylarını öğrenmek için Akdeniz Üniversitesi’ne geliyor.
Bu arada “Rahim nakli caiz midir?” sorusuna Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan cevap geldi.
“Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle tabii ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde, evli hanımların çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir. Ancak döllendirilecek yumurta ve sperm nikâhlı eşlere ait olmalıdır. Döllendirilen yumurtanın da başka bir kadının rahminde değil, yumurtanın sahibi olan eşin rahminde gelişmesi gerekir. Bu itibarla başkasının rahminin nakli ve bu yeni rahimle hamile kalmak caiz değildir.”
Hey Allahım dedim!
“Eller gider aya, biz hala yaya” dedikleri tam da bu işte!
Ardından aynı soruya bir din doktoru da yanıt verdi.
“Evrensel değerleri ters düz etmektir, iğrenç, çirkin bir şeydir.”
Evrensel değerlerin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmadığına inandığım ilahiyatçı yazar- doktor, yüzünü gözünü buruşturarak konuşuyor, rahmin de bir organ olduğundan habersiz, belki de haberli ve organ nakli bile kendisini tiksindiriyor belki de, “Bunun vebalini kim ödeyecek?” diye soruyor.
Kafasına göre günahı yaratmış, vebalini kim ödeyecek sorusunu da biz cevaplayacağız beyefendi için.
Anne olmak için tek şansı başka bir rahim olan bir kadın, Diyanet’in bu açıklamasını ciddiye alıp açlıktan önce gelen annelik güdüsünü bastırmalı mı!
Hayır, kesinlikle hayır!
Diyanet İşleri Başkanlığı’na soruyorum!
Organ naklinden haberiniz var mı?
Rahim de bir organdır ve kadınlarda olur bilginiz var mı? Yoksa haberiniz olsun ki, var böyle bir şey.
Kanser nedeniyle rahmi alınan kadınlar yaşıyor bu gezegende, peki bundan haberiniz var mı?
Anne olma şansını bir şekilde yitirmiş, hayattaki en büyük arzusu bir evlat olan kadınlara “caiz değildir” diyerek yaptığınız bu açıklama hangi yüzyıldan kalma?
Bir de vicdan denen bir şey var bu hayatta.
Başınızı yastığa koyup kalbinizi dinlediğinizde, rahat bırakmaz kırıntısı varsa içinizde.
Ne hakla bir kadının mümkün olduğu halde, anneliğini elinden alma cüretini gösterebiliyorsunuz?
Her gün milyonlarca insanın dilinde, kalbinde “rahman?” tekrarlandığı topraklarda bu organa “rahim” dendi ise vardır bir hikmeti değil mi?
Ve O’nun hikmetinden sual olunmaz derler, biz öyle biliriz.
Peki siz nasıl bilirsiniz hocam?
Geçen hafta İran televizyonunda dehşetle bir tartışmaya tanık olmuştum. Dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğunu tartışıyorlardı.
O zavallılardan bir farkımız olmalı, olmalı bunu yürekten istiyorum.
Olmayacaksa uzaya gitmek istiyorum, uzaklara.
Yazının devamı...

Şikayet

16 Aralık 2011
Sınıftaki isyanları bastırmak görevim ama hiçbirşey demedim ismini tahtaya yadzım
hatta saglık kolu başkanınada sorabiirsiniz  ben kafasına cetvelle vururken vurabilirdim ama vurmadım sadece  ben dedim ki , arkadaşım sınıfın düzenini bozmamalısın,  öğrentmenimiz kızabilir dedim ben. 
O zaten silkisi isabet olmayınca o hırsınan tahtaya kalkıp kafasıyla silmeye kalktı isimleri inanmıyorsanız saglık kolu başkanına sorabilirsinis.
Ama Barısın birde  yeşimin ismi silinir ama Nazlının silinmez her nedense. O da benim kolumu tutup silmek istemiş. Kolum çarpar  ona. Burnu çok güzel kanamış ama bu acı tesadufle  çok üzüldük hepimiz siz yokken.
Saçınıda o esnada tahtanın arasına sıkıştırmıştı  ben çıkarmak isterken kulağı azıma girdi, bir baktım ben aazğmı kapatınca aaaa ne olmuş dedim böyle, çıkar kulağını ağzımda n dedim. çıkarmadı tabikide önlügünün dülmesi hepsi koptu.
Yoksa Berkecan kopardımı dedi.  eyer öyle derse bilinki yalan söylüyor ve yalan söylememeliyiz.
Ben ona vurmak hiç  istmezzdim ki zaten vurmadım  ve üsüntümden kolum agrıyor. sınıftaki diğer herkeze sorabilirsiniz eğer bir tanesi size derse ki Berke Nazlının kafasına vurdu kolunu sitrit faytırda Ken gibi bükTÜ ama istesem bükerdim ama derselerki büktü kafasını kırarım, isminide yazarım tahtaya konuşanlar listesine.
Nazlı, Ken yumruğu atamadığı için çırmıkladı ve yüzünü tokatladı. evet kendi kendine çırmıkladı,  inanılır gibi deyil yani. ama inanın öğretmemim öyle oldu.
Her neyse lafımı uzatmayayım zaten dikkatnizi çeker ise biraz solgun ve durgunluk var sankim üzerimde. Neden çünkü  kalpim çok kırıldı ve ben sıkayet etmek istorum bu kızı. Şikayetçiyim. Cünkü zaten herkez diorki bu nazlı biraz kafadan çatlak galibam. Yani hak etmişti bence o dayağı az bile. ama ben sınıftaki isyanları bastırmak görevim oldu için gelecek secimlerdede beni secmeyenleri tek tek çıkısta hesabını görecem. Ikna etmek istiyorum. Olay işte böyle oldu.
İmza
2-A sınıf başkanı
Berke Can Akıllıoğlu 
Yazarın notu: (Bu yazı, İzmir Karabağlar Karakolu’nda, polisler tarafından kendi kendini dövdüğü iddia edilen  Fevziye Cengiz’e, polislerin attıkları dayakla kollarında oluşan ağrıyı tutanağa geçiren ama Fevziye Cengiz’in darp izlerini ciddiye almayan  doktora ve  tüm bu rezaleti kovuşturmaya  gerek görmeyen savcıya  ithaf edilmiştir)
Yazının devamı...

Sen gelme

12 Aralık 2011
Ocak ayının ilk haftası “veremle savaş haftası” diye başlar “orman haftası, lösemili çocuklar haftası, yaşlılara saygı haftası, organ nakli haftası” diye sürer gider.
Her haftaya sıkış tıkış da olsa bir görev yüklenmiştir. Bu haftaların ortak bir özelliği vardır oysa;
Önem vermediklerimizin haftasıdır hepsi...
Çocuklara bu haftaların felsefesi, amacı ve işlevi doğru düzgün aktarılmaz.
Hafta, ilköğretim okullarında resim, şiir yarışması olarak yer bulur kendine. Organizasyon yapmak zorunda olanlar için için stresle geçen günün sonunda küfür literatürüne eklenmiş yeni sözcükler.
Ancak hafta biter “of bunu da atlattık” denir, yerlerde yarısı çöpe dönüşmüş çiçekler, otuz dakika boyunca kalabalığa yapılmış sıkıcı bir konuşmanın karalamaları kalır. Herkes mutludur önemli haftalar ülkesinde.
Yapamadıklarımız, beceremediklerimiz, yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız ne varsa bu haftalarla aklanır, temize çıkarılır, vicdanlar rahatlatılır.
Tabii millet olarak genel menfaatlerimize göre, bu haftaların içerisine bir de keyfi günler sıkıştırılır ki örnek bile vermeye gerek yok bazıları mide bulandırıcıdır.
Geçen haftanın misyonu Mevlana Celaleddin-i Rumi’ yi, fikirleri, felsefesi, eserleriyle, tanıtma,anlama anmaydı.
Değerli düşünür, şair , sevgi, hoşgörü ve farklılıkları kucaklama ustası Mevlana Celaleddin-i Rumi konuşuldu birkaç gün.
Geride ne kaldığına bakmak istedim...
Evet, çiçekler, notlar, konuşmalar olmazsa olmazlarımız...
Bir de suya yazılanlar vardı...
“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” diyen Mevlana’yı yetiştiren topraklarda, 700 yıl sonra farklılıkları yüzünden birbirinden nefret eden hatta tahammülsüzlüğü tiksinme boyutuna ulaşmış insanlar varsa sadece, O’nu anmanın anlamı nedir?
Akıllıların, meczuplara kendi akıllarından emin oldukları bir tavırla gösterdikleri yapay anlayış bile yokken, Mevlana şu halimizi görse “sen gelme” der miydi acaba bize?
Bir yanlışlık var gittiğimiz yolda, belki de, ders kitaplarına ve panellerin, dakikaları sayılı konuşmacılarının, balık hafızalı topluma okuyacakları metinlerine sıkışan ezberleri yırtmakla başlamalı işe.
Ardından tıpkı “Ölü ozanlar derneği” filmindeki en önemli felsefeyi hayatımıza geçirmeli belki de.
“CARPE DİEM- ANI HİSSET!”
Çünkü kelimeler maalesef değiştirmeye yetmiyor bizi.
Görünen o ki gereken,en azından biraz olsun hissetmek de...
Ve ardından eyleme geçmek.
Önem verilmesi gerekene, gerektiği gibi davranmak tepki vermek, harekete geçmek, haftayı beklemeden hem de...


Yazının devamı...

Şiddete karşı aikido

9 Aralık 2011
‘Komisyonda kadına yönelik şiddetle mücadeleye yönelik çalışmalarda, kadınların savunma sporu öğrenmeye ne kadar çok ihtiyaçları olduğunu daha iyi anladım’ diyor.
Peki nedir aikido ?
Uyum, esneklik, güce güçle karşılık vermeme, aikidonun temel ilkelerinden. Eklemler ve rakibin dengesi üzerinde yoğunlaşıyorsunuz.
Ancak bana kalırsa ister zen budizminden gelen zihin kontrolü, ister savunma, ister savaş sanatı deyin, ruhani, estetik anlamlar yükleyin, aikidonun bu ülkedeki tek işlevini, adından anlaşılacağı gibi tek kelimeyle ‘ayısavar ‘ olarak özetleyebiliriz
Tanser Hanım kadınlara bu sporu önermiş, iyi güzel de ülke şartlarını unutmuş olabilir mi ?
Saldırganın darbesini onun kendi enerjisini kullanarak, küçük bir teknik hareketle bertaraf edeceksiniz de bunun için fiziksel temasınızın olması gerekiyor.
Oysa “ silah icad oldu mertlik bozuldu “ alnınızın tam ortasına yiyorsunuz kurşunu bu memlekette. Bazen sırtınızdan haince bıçaklanıyorsunuz bazen tavana asılıp intihar süsüyle sallandırılıyorsunuz Ve bu caniler bırakın kurbanın eline koluna dokunmayı göz göze bile gelmeden işliyorlar cinayetlerini.
Şiddet gören kadınlar ne yapacak aikido öğrendikten sonra ?
“ Tutsana ha, bileğimden tut da gör gününü ! “ diyecek bir kadın belki kurbanını gülmekten öldürür ama bunun dışında müstakbel katili de aklına koyduysa o canı alır.
“ Aşkım ne gerek vardı şiddet kokan bu hareketlere, konuşarak da çözebiliriz “ diye duygusal bir tepki gelir mi sizce saldırgandan?
Bu hayatı düşmek ve sonrasında seri bir şekilde kalkmaktan ibaret yaşayamaz kadınlar. Çünkü böyle geçmez bir hayat.
Bu toplu deliliği, kadına yönelik şiddete vereceğiniz çok ağır müeyyideler, kanunlarda yapılacak düzenlemelerle cezalandırırsanız büyük oranda caydırıcı olacaktır.
Ancak, kadına yönelik şiddete verilen komik cezalarla, değil aikido, yanınızda operasyonel birliklerle gezseniz de bu acziyetimiz sürer gider...
Yazının devamı...

Sakata gelmeyelim

5 Aralık 2011
Her taraf kalpler ve güllerle donatılmış, konuşmacıların çıkacakları platformda yolu kapatmışçasına kürsünün yanına yığılmış çiçekler.
Organizasyonda herhangi bir sorun yaşanmaması için koşuşturan görevliler, sağa sola emirler yağdırmaktan yüzü kızarmış her daim öfkeli bir adam bağırıyor;
- Bu kalpleri kim astı ?
- Mustafa bey istedi.
- O’na kim söylemiş, ne alaka yani, sevgililer gününü mü kutluyoruz ? Sökün şu çer çöpü !
Adam o sinirle bana dönüyor, birinden çıkaracak öfkesini.
- Beyefendi siz ?
- Ben konuşmacıyım, ismim...
- Ha tamam kusura bakmayın, size bir çay gönderelim hemen...
Yeniden emirler vermeye başlıyor.
- Konuşma metinleri hazır mı, sunucu geldi mi? Erol kime diyorum!
Erol, bıkkın yanıt veriyor.
- Sunucu geldi de, kapıdan girememiş daha
- Nasıl girememiş?
- Kalabalıkmış dışarısı. Merdiveni çıkamayanlar protesto ediyormuş kimseyi geçirtmiyormuş kapıdan
- Haydaaaa, çağır güvenlikçileri çağır ! Dağ başı mı burası kardeşim!... Konuşmacılar?
Bir an beni hatırlayıp dönüp yapay bir gülümseme fırlatıyor iki saniye süren. Yanımda oturan genç kızı farkediyor
- Siz de mi konuşmacısınız?
- Yok, ben izlemeye geldim.
Suçlu hissediyor kendini kız. Kolunun altında gizlemeye çalıştığı değnek daha da büyüyor sanki.
- Erken gelmiştim de ondan girdim...
- Ha iyi, iyi
Korka korka gelen bir genç, kısık sesiyle
- Asansörü çalıştıramadık Hüseyin Bey
- Ne demek çalıştıramadık ! Servis ?
- Bugün randevuları doluymuş...
- Randevuyu bugüne isteyen kim? Bu iş geçen hafta yapılsın demedim mi ?
- Unuttuk abi onca işte
- Unuttuk ? Kör müsün oğlum ! Çalışmayan asansörü görmüyor musun, nasıl çıkacak onca adam yukarı, kucağımıza mı alacağız
Bu sırada paneli yönetecek olan görevli sunucu, giriyor içeri. Kendini tanıtıyor, okuyacağı metinleri gösteriyor yetkiliye
- Yalnız çok resmi olmuş be, çok resmi! Bir sıcaklık yok. Öyle bir iki güzel espri koyalım. Hani, bu adamlara acımıyoruz biz, hatta onlar da engelleriyle barışık, bakın espri yapıyoruz misal, araya yerleştir bir yere,” sayın konuklar bakanım falan, bu önemli toplantıya öyle titizlikle hazırlandık ki sakata geliriz diye çok korktuk”... Nasıl?
Bana bakıyor, bakışlarımı hemen çeviriyorum bu soruya muhatap kalmamak için, kızla sohbete başlıyorum...
- Ya da dün şu milletvekili espri yaptı ya, hani dedi ki “ kertenkele miyiz biz uzasın kopan yerimiz... “ Dur dur olmadı, onu kullanmayalım şimdi yanlış anlarlar...
Çaresizlik içinde kıvranıyor.
O gün, kapıda sorunlarını anlatmak için bekleyen engelliler, merdivenden çıkamadıkları, asansörü kullanamadıkları, büyük bir kısmı da zaten ulaşım araçlarını kullanamadıkları hatta evden çıkmayı göze alamadıkları için engellilerin sorunlarının konuşulduğu toplantıya, engellerinden dolayı katılamıyor....
Toplantının sonunda adam bana “çok şükür kazasız belasız atlattık” diyor bir buket çiçek veriyor... Yanıbaşımda oturan genç kız ise “7 ay” diyor... “ inşallah 7 ay kaldı ev hapsimin bitmesine.. Buraya babam güçlükle soktu beni, kapıda bekliyor şimdi...”
Türkiye’ de 8.5 milyon engellinin yasal haklarındaki iyileştirmelerin tamamlanmasına 7 ay kaldı... Zamanın bir an önce geçmesini istediğim nadir günlerden birini yaşıyorum...
Yazının devamı...

AİDS’in zulmü varsa...

2 Aralık 2011
Oldu da hamsi yemiyorsanız ve bir şekilde HIV mikrobunu aldıysanız acılı çiğköfte yediğiniz takdirde mikrop ölüyor.
Bununla da bitmiyor, tanımadığınız kişilerle pek de güvenli olmayan bir ilişki yaşamanız durumunda muhtelif yerlerinize limon sıktığınızda HIV mikrobu katiyen bulaşmıyor.
Zaten Allaha İsyan eDen Sapıklardan olmayın yeter, mikrobu almazsınız
Ki zaten Türk iseniz size bir şey olmaz, bunu da unutmayın, yersiz evham yapmayın.
Ve inanın AİDS’in zulmü varsa, sevenin Allahı var?.
Yukarıda saydığım belirtileri taşıyor ve hissediyorsanız cehalet hastalığına yakalanmışsınızdır, geçmiş olsun.
Suç değildir ama bir memlekette cehaleti bizzat tercih edenlerin suçlu kategorisinde değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü katildir cehalet, milyonları öldürür.
Dün bir röportajı izlerken notlar aldım.
“Aids nedir, nasıl bulaşır “ sorularına verilen cevaplar 2011 Türkiye’sinden.
“ Aids in zulmü varsa, sevenin allahı var mı “ tespitinin gerçekliğini ben de merak ediyorum ama allahlık olan bir şey varsa o da sorulara verilen cevaplar.
Tamamen cevaplardan yola çıkarak, bu cevapları verenlerle aynı fikirleri paylaşanlar için hatırlatmak zorunda olduğum acı gerçekler;
Hayır sevgili okuyucu, hamsi aids’ten korumaz. Bulaşmasın diye, sağınıza solunuza limon sıkmayın sakın, o da işe yaramıyormuş, deneyenlerin yalancısıyım. Yapacağınız en iyi şey tek eşlilik, cinsel ilişkide koruyucu yöntemler, kontrol edilmiş kan ürünleri ve sterilizasyon.
Aids bulaştıysa istediğiniz kadar acılı çiğköfte yiyin HIV virüsü ölmez ama siz en kısa zamanda HIV tedavisine başlamadan mide fesadından ölebilirsiniz. Bunun yerine en iyisi, kesin tedavisi olmamakla birlikte daha uzun ve kaliteli yaşam için mutlaka bir sağlık kurumuna başvurmak, kaliteli, uzun yaşamın önünü açmak.
Allaha İsyan eDen Sapıklarla ilişkisi bilimsel olarak ispatlanmamış daha. Bu sadece bazı kalın kafalıların iddiası olarak toplumda kulaktan kulağa yayılan bir inanış. Kan yoluyla her şekilde kapmanız mümkün hastalığı. Steril olmayan aletlerle yapılan bir diş dolgusu ya da basit bir manikür bile hayatınızı tamamen değiştirebilir.
Sapına kadar saf kan Türk de olsanız, insan olan herkese bulaşabildiği kanıtlanmış.
Ama bu el sıkışma, yanaktan yanağa öpüşme, tokalaşma, kucaklaşma, başkasının giysisini giyme şeklinde değil.
Hele hele Aids nedeniyle hayatını kaybeden birini, hastalık bulaşacak diyecek maske ve eldivenlerle 8 ton kirece bulayıp bir çukura atmak insanlıkla bağdaşmayan trajik bir durum.
Paranoyalarımızın görevi bizi utanç verici durumlara düşürmek değildir.
Bireysel bir hastalık olan AİDS toplumsal bir hastalık olan cehaletten daha tehlikeli değil, üstelik uzun yıllar yaşamanızı sağlayacak ilaçlarla yaşam kalitenizi düşürmeden hayatınıza devam edebiliyorsunuz, yeter ki korkmadan ve ertelemeden sağlık kuruluşlarıyla bağlantı kurun.
Hepinize sağlıklı günler diliyorum.
Yazının devamı...

Kelebek etkisi

28 Kasım 2011
Merhaba.
Adım A.K, 28 yaşındayım maliye bölümünü bitireli üç yıl oldu ve istediğim gibi bir işe giremedim henüz. Sınavlara girip çıkıyorum durmadan. Ya ben işimi bulamadım ya da iş beni bulmadı . Ne gariptir ki hayatımın ilişkisini de bu işsiz dönemlerimde yaşamaya başladım. İş kadar önemli olan bir konu var mı derseniz, insanın, aşık olacağı ve onun için her şeyi yapabileceği bir insanın olmasıdır derim.
Ancak, işsizliğin ve belirsizliğin yarattığı durum kız arkadaşımla ilişkimizi de ister istemez etkiledi.
Girdiğim her sınavda büyük bir gerilim yaşıyordum. Kazamadığım her sınav bizim hayatımızı da giderek çekilmez hale getirdi. O, şimdiye kadar birçok sıkıntıya göğüs gerdi, bana olan inancını hiç kaybetmedi.
Geçen ay, yaşadığım şehirden bir kamu kurumu sınavına girmek için Ankara’ya gelmiştim.
Kendiliğinden kornalı trafik ışıklarının olduğu , ve her yayanın demokratik bir şekilde eşit olarak bir araç tarafından ezilme ihtimaline sahip olduğu şehirde sınav öncesi zaman geçirmek için gittiğim kafede, masada duran gazetelere göz atmaya başlamıştım. Aklımda sadece sınav ve iş olduğundan olduğundan gazetelere öylesine göz atıyordum aslında.
Ferzane hanım maskeniz dikkatimi çekti. “Niye böyle bir fotoğraf kullanmış ki” diye düşündüm yazınızı okumadan önce. Bir anınızdan ya da gözleminizden şaşırtıcı bir bağlantıyla son günlerde yaşanan ve her insanın kendisini ve vicdanını sorgulamasını gerektiren birtakım olaylara değiniyordunuz.
Kendimi düşündüm, yine sınavı kazanamamıştım. Büyük bir boşluk içinde zaman öldürüyordum, arkadaşım da sürekli beni suçluyordu. Yeteri kadar çaba göstermediğimi, gerçek yüzümü yeni tanıdığını, kısacası göründüğüm gibi olmadığımı, yüzümde maskeyle dolaştığımı filan söylüyordu.
Maske sözü birden sizin yazınızı çağrıştırdı ve şaşırtıcı bir biçimde hemen tüm kelimeler gözümün önünden geçti. Ben de bu konuda kendimi ifade etmek istesem, bu cümleleri haykırmak geçerdi içimden. Ama kurmuyordum, kuramıyordum o cümleleri.
Düşündüm, maske gerçeği mi gizler, yoksa gerçeğe ulaşmayı kolaylaştırır diye.
Önümde güzel günler var diyeceğime, elimdeki tek varlığı kaybetme ve işsizlik korkusuyla kafamdan olur olmaz kötü fikirler geçiyordu. Bir çıkış yolu bulmalıydım.
Aklıma nedense sizin yazılarınızı arşivden okumak geldi. Ne zamandır yazdığınızı bilmediğimden sondan başlayarak okumaya başladım...
Abarttığımı düşüneceksiniz eminim Ferzane Hanım, ama bazı yazılarınızı kahkaha atarak bazı yazılarınızı da gözyaşlarıyla okudum... özellikle kötülükle, hukuksuzlukla mücadele azminiz bana en umutsuz bir durumda bile mutlaka yapacağım bir şeylerin olduğunu hatırlattı.
Yazılarınızın tümünü bir gecede okumak, bende doping etkisi yarattı. O gün yeni iş kuran ve benden yardım isteyen bir arkadaşıma sonucu ne olursa yardım teklif ettim, O bunu şaşırtıcı şekilde kabul etti ve biz büyük bir şirketin ilk harcını o gün o kahveyi içerken, o yazıyla attık.
Yazılarınız bana sadece mücadele gücü vermedi, aynı zamanda aşkında ne olduğunu anlattı . Belki zaman bulursam tekrar yazmak isterim size. Umarım rahatsızlık vermemişimdir yazdıklarımla. Sadece bilmenizi istedim bir insanın hayatını nasıl değiştirdiğinizi...”
Yazının devamı...