"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Birbirimizi denize dökemeyeceksek

KURAL değişmedi...

Yine oy verdiğim taraf kazanamadı...
Hayatımda ilk defa 12 Ekim 1969 günü yapılan seçimlerde oy kullandım.
Oyumu Türkiye İşçi Partisi’ne verdim.
O seçimde Süleyman Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi, oyların yüzde 46.5’ini alarak, 256 milletvekili çıkardı.
Benim oy verdiğim Türkiye İşçi Partisi ise oyların sadece yüzde 2.68’ini aldı.

***

O gece ifrit oldum.
Sabah öfkeyle uyandım.
Şunun farkına vardım.
Ben, Süleyman Demirel’e ifrit olduğumu zannediyordum, meğer ona oy verenlere ifrit oluyormuşum.
Doğal olarak, “ona oy verenlere” saydırdım, demediğimi bırakmadım.

***

Bugüne kadar oy verdiğim hiçbir parti seçimi kazanamadı.
Önceki gün buna bir ilk daha eklendi.
Hep oy verdiğim partiler kaybediyordu, şimdi oy verdiğim insan da kazanamadı.

***

Artık genç değilim...
Hayat bana bazı şeyleri öğretti...
Kimini makul bir çizgiye çekerek öğretti.
Kimini bana verdiği, bedeli olan hayat bilgisi dersleriyle öğretti...
Bazı şeyleri ise hâlâ öğretemedi... Mesela kafamın dikine gitmemeyi...
Öğrendiklerime gelince, onlar da az buz değil...
Artık, “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” deyip güreşmeye devam etmiyorum...
Çünkü anladım ki, güreştiğim kişi başkası değil, kendimmişim...
Hep kendi kendimi kündeye getirmişim.
Anlayacağınız kendimle yaptığım güreşte yenilen pehlivanım ve güreşe doydum.

***

Artık, sandıkların kapandığı gecelerden bir seçim kâbusu, sabahlarından ise bir seçim hüsranı yaratmıyorum.
Öyle sabahlarda şu duyguyla uyanıyorum: Hayat devam ediyor.

***

Artık, öteki partiye oy veren insanlara saydırmıyor, ağzıma geleni söylemiyorum.
O insanların “Tayyip Erdoğan’a oy verme” duygularının da, benim vermeme duygumun da aynı ölçüde samimi, meşru ve saygıdeğer olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.

***

Ama insanım...
Yine de içimizde bir öfke kalıyor...
Güreşe doyamayan yanımın istediği tek şey işte budur...
Öfkeyi yenmek...
Biliyorum bazılarınız bu yazdıklarımı bir “teslimiyet”, hatta hazin bir “yenilmişlik” duygusu olarak okuyacaksınız.
Hayır... Kesinlikle öyle değil...
Teslim olma yaşımı çoktan geçtim... Yirmi yıl gazete yöneticiliği yapmış bir insanın bagajı ağırdır...
Büyük bir ihtimalle, bundan böyle de oy vereceğim partiler yine kazanamayacak.
Ama şunu da biliyorum.
Münafıklığa, gözü dönmüşlüğe, fanatikliğe dönüşmemiş bir muhaliflik, aydının alın yazısıdır.
Onu aydının şanı haline de getirebilirsiniz.

***

Benimki bir “normalleşme” arzusu...
Sakinleşme, mümkünse makulleşme...

***

Bu seçimler üzerine söylenecek sözüm yok mu? Var elbette...
Yazacak neyim varsa, yanda yazdım.
İnancım şu.
Her seçim bize bir kere daha şunu açıkça gösteriyor.
Ne birimiz ötekini, ne ötekimiz berikimizi denize dökebiliyor.
Burada veya orada, bazılarımızın içinde hâlâ bir şeyleri denize dökme duygusu varsa eğer...
Diyorum ki, birbirimizi değil, öfkelerimizi, kırgınlıklarımızı, kavgalarımızı denize dökelim.

Orada makul bir insan portresi var

SADECE İstanbul’da 2.5 milyona yakın insan sandığa gitmemiş.
Bunlar arasında CHP ve MHP’liler çoğunluktaymış.
Hayır onları yargılamıyorum. Yakalarına yapışıp, niye sandığa gitmediniz diyenlerden asla değilim.
Tam aksine, şunu düşünüyorum.
Demek ki bu insanlar öfkeli değilmiş. Gerilim bu kadar arttığı, kutuplaşma bu kadar keskinleştiği halde, kronik bir Erdoğan düşmanı haline dönüşmemişler.
İçlerinde ille de “O gitsin, yerine kim gelirse gelsin” gibi bir saplantı, bir iman, fanatik bir yargı yokmuş.
Sandığa gitmeyenler arasında küçümsenmeyecek sayıda AKP’ye oy vermiş insanın bulunduğu da anlaşılıyor.
Demek ki bütün bu gerginliğe, kutuplaşmaya rağmen, orada da “Darbeciler döner”, “Türbanı yasaklayanlar gelir” gibi endişesi olmayan insanlar varmış.
Böyle bakınca Türkiye’nin her iki yakasında da “makul bir insan portresi” görüyorum.
Kendi kendime diyorum ki:
“Acaba bu öfkesizilikten” alınacak dersler, çıkarılacak sonuçlar yok mudur...

Acaba öfkeden kurtulmak öğrenilebilen bir şey midir

ÖĞRENMEK istiyorum.
Öfkeden kurtulmak öğrenilebilir bir şey midir...
Öğrenilip de uygulanabilir bir şey mi...
Bizim kuşaklarımız entelektüel rızkını hep öfkeden çıkaran insanlar olarak yaşadı.
Bir parmağımız hep karşımızdakinin yüzüne uzatılmış halde durdu.
Takallüs etmiş suratlar, hedefe kilitlenmiş belagatler ve karşımızdakinin yüzüne uzatılmış bu eklemsiz parmaklarla yaşadık biz.
Ne yazık ki, “kalemşorluk” denilen iğrenç kelimeyi icat etme utancı bizim kuşaklarımıza kaldı.
Onun güzel bir meziyet olduğunu sandık; o duygunun egomuzda bıraktığı muazzam tadın müptelası olduk.
“Anlamak” fiilini lügatlerimizden sildik, onun yerine “vurmak” fiilini koyduk ve bununla övündük.
Erdoğan’ın prompter’ından yayılan belagat şehvetini eleştirirken, kendi ekranımızdan yayılan üslup şehvetinin bağımlısı haline geldik.
Öfke öfkeyi besledi...
Ruhumuzda ateşkes zamanının çok geçtiğini bile fark edemedik...

Onu da yapmayacağım bunu da yapmayacağım

Erdoğan’ın aldığı oyun anlamını küçültmeye çalışmayacağım. O oyla başkanlık sistemine geçebilir mi geçemez mi tartışmasına girmeyeceğim.
Arkasında 9 seçim başarısı bırakmış bir lider olduğunu unutmayacağım.
Ama anayasal temeli olmayan fiili bir başkanlık sistemine karşı olduğumu söylemekten de çekinmeyeceğim.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını tartışmayacağım.
Seçim sürecinde direkt onu destekleyen hiçbir yazı yazmadım. Ama şimdi duygumu açıkça yazabilirim.
CHP ve MHP’ye, onu aday yaptığı için teşekkür ediyorum.
Farklı bir sesti. Onurlu ve makul bir kampanya yaptı. Hepimize siyasette farklı üslupların da mümkün olabileceğini ispat etti.
Kaybetmenin de güzel bir duruşu” olabileceğini, onurlu bir yenilginin de mümkün olabileceğini gösterdi.
En önemlisi ısrarla sürdürdüğü bu tavrı ile de yüzde 38.4 oy aldı.
Hiç de küçük bir oran değil.

X