"Erol Aksoy" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Erol Aksoy" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Erol Aksoy

İzmir EXPO ile sanat

15 Ekim 2012

 2015’i beklerken umutlar çöküvermişti. Ya 1829’de Victor Hugo’nun “bir prensestir, çok güzel küçük şapkasıyla” dediği o İzmir, 2020’de prenseslik tacının başına konduğunu görebilecek mi!

 Kapitülasyonların prensleri Fransız’ı İtalyan’ı İngiliz’i Rum’u ile Avrupa kollarını açmışken Osmanlı’nın İzmir’i bir “prens” olacak değildi ya.

 Krallar’a “prens” mi gerek, “prenses”mi!

 Hani Victor Hugo’nun ününe sığınıp da, 1829’un yedi satırlık bir güzellemesinden 2020’e doğru İzmir’e pay çıkarmaya kalkışsak da, EXPO şiirden ne anlar.

* * *

 İnternette dolaşıyorum da, şu EXPO nicedir, niye ardına düşer her kent, anlayayım diye.

 1851’de EXPO’yu düzenledi diye Londra, ünlü “Kristal Palas”ı yaratmış. 1889’da Paris, EXPO’su onuruna Eyfel Kulesi’ne kavuşmuş.

 Her EXPO, belleklerden silinmeyecek bir iz bırakarak yüceltirmiş bir kenti.

 Sanki “Kristal Palas” olmasa Londra olmazmış gibi, “Eyfel Kulesi” yükselmese Paris pek alçakta kalacakmış gibi..

 Avrupa pek bencildir, bilir kendini. Okyanuslar aşıp doluşanlar kim, o Amerika dedikleri yere. Pek mi farklı olacaktı, kendisinden başkasına bakma kültürleri!

 Şimdi döner de onlar, Kurtuluş’la yeniden yaratılmış İzmir’e bakar mı?

 Kısaca, İzmir’in başına “taç” olsun diye yıllardır aydınlarıyla girişimcileriyle didinip duran İzmir’in ve Başkanı, Bakanlarıyla Devlet’in EXPO’nun taşlı yolunda verdikleri emek, büyük bir değer taşıyor.

* * *

 98 ülkenin üye olduğu “Bureau International des Expositions” adındaki uluslararası bir kuruluşun temsilcileri oylama ile seçiyormuş EXPO kentini. 2015’in oylamasında İtalya’nın Milano’su karşısında 86’ya 65 kaybetmişiz.
 
 2020’nin aday kentleri İzmir dışında Thailand’dan Ayutthaya, Brezilya’dan Sao Paulo, Birleşik Arap Emirlikleri’den Dubai ve Rusya’danYekaterinburg.

 MÖ 6500 yıllarına kadar uzanan tarihi boyunca Hititler, Frigyalılar, İyonlar, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar ve Osmanlılar ve çağdaş Türkiyesi ile 8500 yıllık kültürü topraklarında barındırıp getiren İzmir’le hangi kent yarışabilir ki!

 Bakalım bu kez İzmir’i yine “çok güzel küçük şapkasıyla” bir “prenses” gibi ortada mı bırakacaklar, yoksa o şapkayı başlarına geçirip de mi karar verecekler!

* * *

 Bu yazının başlığı “İzmir EXPO ile Sanat” idi ve sanattan yana hiç söz etmedik. EXPO’nun önceliklerinde “sanat” bir ölçü olmadığından.

 Hele bir seçimlerini yapsınlar, İzmir onlara “sanatını gösterir”.

 “Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar ve Herkes İçin Sağlık” deyip çıktık ortaya. Dileyelim, o “yeni yol” İzmir’e çıkar “sağlık” ile düşünenlerin oylarıyla.

Yazının devamı...

Perdeler açılıyor

8 Ekim 2012

 T.S. Eliot, ünlü İngiliz ozanı, “Nisan zalimdir.” der bir şiirinde. Burç falcılarından yakalarını hiç kurtaramasa da, aylar ozanların diline düştü mü şiirleşiverirler.

 Her yıl, yorgun günlerin ardından gözlerini kapamaya doğru yol almışken, “Ekim” gülümser sanki birden. Bana öyle gelir hep!

 Ozan olduğumdan değil, “tiyatrocu” olduğumdan.
 Perdeler, tozlarını silkeleyip yeni oyunlara açılıyor yine, Ekim’in günleri bir bir geride kaldıkça.

* * *

 Devlet Tiyatroları, yılların dağınıklığından kurtulmak ister gibi, bu yıl bütün sahnelerinde aynı günde perdelerini açıyor.

 İzmir Devlet Tiyatroları iki “büyük” oyunlar tiyatro mevsimine giriyor: Konak Sahnesi’nde İbsen’in “Nora”sı, Karşıyaka Ragıp Haykır sahnesinde Güngör Dilmen’in “Bağdat Hatun”u.

 “Nora”yı Cem Emüler, “Bağdat Hatun”u Bozkurt Kuruç yönetmiş.

 Devlet Tiyatroları’nın eski genel müdürü, gerçekte Carl Ebert’ten süregelen Ankara Devlet Konservatuarı’nın geleneksel eğitiminin son güçlü temsilcilerinden biri olan Bozkurt Kuruç’un oyun sahneye koymuş olmasıyla İzmir Devlet Tiyatroları’nın “canlı” bir soluk kazanmış olduğuna kuşku yok.

 Dünya Tiyatro Edebiyatı’nın “gerçekçi” anlayışa ilk adımlarını atışta “anıtsal” oyunlarından biri sayılan “Nora”, herhalde günümüz kadınına yaklaşıp da yeniden yorumlanmış olmalı.

 Vaktiyle Ankara yıllarında, Türkiye’nin gelip geçmiş büyük tiyatro adamlarından Cüneyt Gökçer sahneye koymuştu “Bağdat Hatun”u. Ayten Gökçer Bağdat Hatun’du, Bozkurt Kuruç da “genç” oyuncularından biri.

 8 Temmuz 2012’de İzmir’de ölen Türk Dili’nin “büyük” oyun yazarı Güngör Dilmen’in, Devlet Tiyatroları’nın “usta” yönetmeni Bozkurt Kuruç’la yeniden sahneye gelmesi, “büyük” bir oyun yazarının anılmış olmasındaki “büyüklük” bir yana, İzmir Devlet Tiyatroları sanatçıları ne denli “usta”, herhalde geçmişe bakışta “tatlı bir sınav” olacak!

* * *

 Ya İzmir’deki “özel” tiyatrolar n’ola!

 HÜRRİYET’in 1 Eylül tarihli KEYF’ini okuyan İzmirli tiyatro severler bir “ah” çekmiş ola!

 Kimi “atölye” çalışmasıyla, kimi bir “oda” tiyatrosu gibi bir apartmanın bodrumuna saldırmış, kimi “ünlü” oyuncuları ile atakta, kimi “eski” olmanın üstünlüğüyle İstanbul’da 18 – yazıyla on sekiz- “özel” tiyatro perdelerini açacak.

 Kültür Bakanlığı, 2012 döneminde ülke genelinde 178 özel tiyatroya, çalışmalarını değerlendirip değişen paylarla, 4.000.000.-TL dağıtacakmış.

 İzmir’in “özel”lerine geçmiş ola!

 Daha doğrusu, İzmir’de “özel” olanı destekle-me-yen İzmir’e yazık ola.

Yazının devamı...

Nureddin Sevin ve Nüzhet Şenbay

1 Ekim 2012

Atatürk Kültür Merkezi’nin önünden geçerken konservatuarlara giriş, güzel konuşma vb. konularda “deneyimli” eğitmenlerin “kurs” verdiklerini bildirir bir bez afiş gözüme takılır hep.

 Hele bir internette dolaşsam da, İzmir’de özellikle “güzel konuşma” üzerine eğitim verenler nasıl bir eğitimden geçmiş bir öğrensem dedim. İlginç bir sonuç çıktı karşıma: Eğitmenlerden hiçbiri, güzel konuşmanın temeli olan “diksiyon ve fonetik” öğretisini Türkiye’de ilk başlatan iki büyük usta, Nureddin Sevin ve Nüzhet Şenbay ile şu ya da bu yolla ilintili değil.

 İzmir’de “konuşma” üzerine “kurs” düzenlenmesini ya da eğitmenleri niteliklerini değerlendirecek ya da eleştirecek değilim kuşkusuz. Üstelik bu tür girişimlerin sürekli olmasından yanayım.

* * *

 “Güzel – doğru – etkili konuşma”, Ankara’da Devlet Konservatuarı “tiyatro bölümü” kuruluncaya kadar kimsenin derdi değildi.

 İstanbul’da Şehir Tiyatrosu sanatçıları için, konuşmaya temel ölçü alınan “İstanbul Ağzı”na uygun konuşmak sorun oluşturmuyordu. Yine de “sahne konuşması” üzerine ilk yayının ortaya çıkması 1947’i bulur: Şehir Tiyatrosu’nun ustalarından İ.Galip Arcan’ın yazdığı “Tiyatroda Diksiyon” adlı uygulamalı kitap.

 Sonradan adı “Devlet Konservatuarı”na dönüşecek olan okulu 1936’da Prof. Carl Ebert kurar. Prof. Ebert’in Alman olması, Türkçe’ye dayanan tiyatro eğitiminde giderek önemli bir sorun oluşturacaktı. Nureddin Sevin’in, Saray’da yetişmiş bir aileden gelen bir “İstanbul Efendisi” olması ve özellikle Türkçe fonetiğini çok iyi bilenlerden biri oluşu eğitimdeki boşluğu kapatsa da, “diksiyon” dersleri verecek bir öğretmenin yetiştirilmesi kaçınılmazdı.

 Konservatuar’ı bitirince Ebert, Nüzhet Şenbay’ın Fransa’da eğitim almasını uygun görmüştü. Emekli oluncaya kadar Nüzhet Şenbay, Ankara’da Devlet Konservatuarı’nın değişmez “diksiyon” öğretmeni olmuştur. Bugün konuşma üzerine eğitim verenlerin temel başvuru kaynakları Şenbay’ın yazdığı uygulamalı kitaplardır.

* * *

 Nureddin Sevin ve Nüzhet Şenbay’ın öğretmenlik yaptığı süre içinde Ankara Devlet Konservatuarı’ndan yetişen sanatçılar “diksiyon” konusunda çok duyarlı davranmıştır. Ancak tiyatro eğitiminin YÖK sistemi içine alınmasıyla açılan tiyatro eğitim kurumlarında “usta - çırak” ilişkisiyle yetişip de “diksiyon” dersi veren öğretmenlerin bulunduğuna inanmak neredeyse olanaksızdır.

 Usta – çırak zinciri kopunca, “oyuncu” olmak öncelik alınca bugün tiyatrolarımızda bile “sesini duyurabilen”, “dediği anlaşılan” sanatçıları arar olmadık mı!

 Her duyabilen “konuşur”, doğrudur. Her dinleyen operada “arya” söyler mi, ya da piyanoda bir Chopin çalar mı!

 1975’de ölen 1910 doğumlu Nureddin Sevin ile 1991’de ölen 1910 doğumlu Nüzhet Şenbay’ın yakınında bulunmuş olduğum o yılların değerini hiç unutmayarak, anmak istedim iki Türkçe Konuşma Ustası’nı.

Yazının devamı...

Kurthan Fişek ve bizler

24 Eylül 2012

 17 Eylül’müş! Kurthan Fişek o gün gitmiş, 1942’den 70 yıl sonra. Ardından yazılanları okuyunca, sanırsınız ki, bir 70 yıl daha yaşamış da öyle gitmiş.

 “Sıfırcı Hoca” diye bilindiği Ankara yılları ve basın çevresiyle iç içe olduğu İstanbul yılları… İleri bir zekânın dışa vurduğu “sivri dili”yle, yaşadığı her çevrede ileri çıkıp sivrilmiş bir “adam”. Türkiye çağdaşlığının hep ilerisinde bir yol arayan…

 Ben Kurthan Fişek’i tanıdığımda o herhalde daha yirmi yaşına varmamıştı. 1960 öncesi Demokrat Partiden ayrılıp da Hürriyet Partisi’ni kuran siyasetçilerin Ankara’da çıkardıkları “Yenigün” adındaki gazetede başlar Kurthan Fişek’in gazeteciliğe ilk adımını atışı. Yenigün’de spor kesimini yürüten Hıncal Uluç, spor bölümünde çalışsın diye,
bir rastlantıyla tanıştığı Kurthan adlı genci gazeteye çekip getirmiş.

 Yenigün’ün çalkantılı parasal sorunları arasında Mehmet Ali Kışlalı’nın yönetiminde “heveskar” gençler 27 Mayıs 1960 sonrasının “hareketli” ortamında birer “gazeteci” olmuşlardır. Sonraları Cumhuriyet’in yazıişleri müdürü olan Oktay Kurtböke, TRT’nin ünlü spor programcısı Güneş Tecelli, terörün yaşamından haince ayırdığı Ahmet Taner Kışlalı , ataklığı hiç eksilmeyen Hıncal Uluç o çalkantılı günlerden çıkıp yürümüşlerdi.

 Ben, şimdi bir “tarih” olmuş Vatan Gazetesi’nde muhabirlik yapardım, bir yandan da Yenigün’de günlük köşe yazısı yazıyordum.

 Günün birinde 27 Mayıs ortamının çalkantıları arasında yepyeni bir gazete çıkıverdi Ankara’da. “Öncü”. Türk Gazetecilik Tarihi’nde herhalde en önemli yerlerden birini elinde tutan Altan Öymen, genel yayın yönetmeni olunca “genç” gazeteciler kendilerini “Öncü”nün içinde buluverdiler. Çileli hapislik yıllarından kurtulunca -sonraları bir şair olarak ün salacak olan- Ahmet Arif de “musahhih”ti gazetede.

 Ben “Öncü”de sayfa sekreterliği yapıyor, “Günlük” köşemde yazılar yazıyordum. Hıncal ve arkadaşları , Kurthan Fişek de aralarında, akşam sayfa bağlanırken bile matbaadan ayrılmazlardı.

* * *

 Kurthan Fişek o günlerden “Prof. Dr.” olmaya doğru yürüyüp gitmiştir, önü sürekli kesile kesile. Türkiye’de koruyucu hekimliğin öncüsü, Türk Tabibler Birliği’nin “efsane” olmuş Başkanı Prof. Dr. Nusret Fişek’in oğlu Kurthan Fişek, insanın insanca yaşaması yolunda hakça paylaşımın kaçınılmazlığı inancıyla yaptığı her çıkışta, devlet düzeninde bir “çıkıntı” olarak görülmüştür.

 Hiç umurlarında değildir ki onların. Ki onlar, düşünce ile eylem arasında kendi mantıklarının bağını kurarlar da, düşünen insanın elini kolunu bağlamayı devlet düzenin vazgeçilmez koşulu sayarlar.

* * *

 1960 öncesinde tanıdığım daha 20’sine varmamış o genç delikanlı, gerisinde daha nice değerli izler bıraka bıraka, 70’ne gelmiş de “nefes darlığı”ndan çekilivermiş bu hayattan.
O düşünceleri, inandıkları yolunda nefesini tüketmek zorunda bırakılmasaydı yetmişinde bitmeyecekti işi, besbelli.

 Dostların başı sağ olsun mu demeli!

 Kurthan Fişek gibi, o dostlar da başlarını “dik” tutacaklarsa...

Yazının devamı...

9 Eylül’de bir İzmir

17 Eylül 2012

Her kentin, geçmişinden süzülüp gelmiş bir kültürü vardır da o kent anımsandığında ilk akla gelen nedir acaba?

“İzmir” deyince Konak Meydanı’ndaki Saat Kulesi mi hemen dilinizin ucuna düşüverir!

Hele 9 Eylül deyince...

* * *

TRT yıllarımda Ulusal Bayramlar’ın yıldönümlerinde program yapmak hep bana kalırdı. O günlerin dar olanakları içinde kırık dökük film parçalarından, Mustafa Kemal’in kopyası alına alına silikleşmiş fotoğraflarından oluşan, “günün anlam ve önemi”ni vurgulayan bir program çıkardı ortaya.

Her yıl TRT’nin bir programla Ulusal Bayramlar’ı kutlamaya özen gösterdiği o dönemlerde, değişik yaklaşımlarla bir program üretmiş olsak da “değişmeyen” bir görüntü vardı: 9 Eylül 1922’de İzmir Hükümet Konağı’nın balkonuna Türk Bayrağı’nın çekilişi.

Subayların merdivenleri koşa koşa çıkışları ve Türk Bayrağı’nın bir sopa gibi iğreti duran göndere coşkulu bir telaş içinde çekilişi! O görüntü olmasa, yayınlanan program sanki bütün değerini yitirmiş olurdu.

* * *

1974 yılıydı sanırım, “İzmir’de Sanat” konulu bir program yapmak üzere İzmir’e geldiğimde Hükümet Konağı’nın ana giriş kapısının o “balkon”la birlikte yıkılmış olduğunu şaşkınlıkla gördüm.

Kimbilir hangi “aklı evvel”in aklına uyup Hükümet Konağı’nın yerine “kocaman” bir hükümet binası yapmayı tasarlamışlar! Yine kimbilir kim farkına varmış olmalı ki, İzmir adının ayrılmaz parçası diye bellenen “Konak”a adını veren, dahası Kurtuluş Savaşı’nın son zafer durağı olan 9 Eylül’ü simgeleştiren o Hükümet Konağı’nı yok edilmekten kurtarmış.

Bugünkü görünüşüyle Hükümet Konağı, bire bir aynı olsa da, yıkılananın yerine yapılan bir yapıdır.

* * *

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı gençlik gösterileriyle kutlamayacaksak, çocukları birtakım koltuklara oturtmakla 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı geçiştireceksek, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda tanklar toplar yürüyüp gitmeyecek ve uçaklar gökleri yırtıp geçmeyecekse, İzmir’de 9 Eylül’de Hükümet Konağı’na merdivenlerinden koşarak çıkan “askerler” Türk Bayrağı’nı çekmeyecekse, neyi kutlamış olacağız acaba!

Kuşkuya düşer oldum; Mustafa Kemal,19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmakla “spor”mu yapmış ola! “Ey Türk Gençliği” diye başlayan o ünlü seslenişinde spordan mı söz etmekte acaba! 23 Nisan 1920’de çocuklar bayram etsin diye mi Büyük Millet Meclisi açıldı!
 
26 Ağustos 1922’de Kocatepe’de o ilk top patladı da ne oldu! 30 Ağustos 1922’den 9 Eylül 1922’e, İzmir’e doğru memleketin güzelliklerini görmek için mi yola düşmüştü yayasıyla atlısıyla o şehitler, gaziler!

“Resmi Tarih” deyip yanlış öğretmiş, belletmiş olmamalılar! Düşmanın o ilk girdiği yer İzmir’dir ve o düşmanın denize dökülüp sürüldüğü yer İzmir’dir. Ve o her 9 Eylül’de Hükümet Konağı’na bayrak çekiliyorsa, İzmir, Kurtuluş’un zaferini bir kez daha haykırır.

İzmir bu! Bayrak dalgalanmazsa sesi yükselir.

Yazının devamı...

FUTBOL ile TÜRKÇE

10 Eylül 2012

 “Spor”la aram pek iyi sayılmaz. Yine de televizyonlardaki spor programlarını izlemekten ya da gazetelerdeki spor sayfalarına bakmaktan uzak durduğumu söyleyemem. Hele futbol milli takımımızın maçı olursa televizyonun başına çakılır kalırım.

 Son Hollanda – Türkiye maçında da öyle oldu, geçtim televizyonun karşısına. Basında öyle kıvandırıcı ön değerlendirme yazıları çıkmıştı ki, durup dururken şehit olanların acısına katlanmakta ufacık bir teselli kapısı aralar belki “bizim milliler” diye umutla bekler olmuştum.

 Yine duran toptan “alışıldığı üzere” ilk golü yedik! Nedense “duran” topun kalemize girmesine iyiden iyiye alışır olduk.

 Uzaktan kumandanın bastım düğmesine, geçtim “cinayet” yayınına., Gönül bağladığım takımın karşı takımın ayakları altında ezildiğini görmektense, kafası çalışan insanların “katilleri” bulma uğraşında düğümleri bir bir nasıl çözdüklerini izlemekle, başarısızlığa ortak olmuş gibi üzerimize çöken karamsarlığa bir perde mi çekilmiş mi oluyor!

 Kendi kendime karalar bağlamaktan kaçmak belki de.

 Yenile yenile yenmesini öğrendiğimiz gün ne zaman gelir acaba!

* * *
 
 Ve o spor karşılaşmalarını anlatanlar!

 Osmanlı’da Arapça ile Farsça’nın sözcük zenginliği, Batı’ya yanaştıkça da önceleri Fransızca’nın, şimdilerde İngilizce’nin yıllar içinde kendi dilinde erittiği kavram çeşitliliği karşısında çaresiz kaldık diyelim . . .

 Ya futbol karşılaşmasını anlatanların, spor yazarlarının Türkçe’nin “yerleşik” sözcüklerini, kavramlarını çürütüp bozmalarına ne demeli!

 Doksana gidiyormuş da top, kaleci kurtarmış! Diyor ki, “oldukça başarılı bir oyun sergiliyor.”

 Binlerce kişiye sesleniyor da, daha ayrımında değil, “biraz – bir hayli – oldukça – çok” arasındaki anlam farklılıklarının. Eskiden “nispeten” derlerdi, “oldukça” diye güzel bir karşılığını bulduk; aldılar onu “çok”un yerine koydular!

 “Oyun sergiliyor”muş! Sporcular “oynamayı” bırakmış da, “sergi” açmışlar demek ki!

 “Ali golü atan isim oldu.”

 Buyurun bakalım! Ali sanki bir köşeye çekilmiş de, “ismi” topa vurmuş golü atmış! Süsleyecek ya, “Ali golü attı” demeye dili gitmiyor.

 “Kora kor oynadılar.”

 Birileri duymuş olmalı bir yerden. Ötekiler de özenmiş bu “süslü laf”a. Çalıştırcısı da, futbolcusu da, yorumcusu da “kora kor” oynamayı dillerinden düşürmezler. Kendi dillerine özensizliğin “tuhaf tecellisi” şu ki, İngiliz’in bulduğu oyundur deyip “korner” derler, “santra”dan oyunu başlatırlar, “defans” yaparlar, “ofansiv” futbolcuları “gol” atar da, nedense Fransızca’nın “kora kor”u ile mücadele ederler!

 “Beden bedene” anlamında “corps a corps – kora kor”un dilimizdeki yerleşik karşılığı da “dişe diş” ya, yakıştıramamış olmalılar, “ayak”la oynanan futbolu “diş”e. Ya niye “göğüs göğüse” demezler!
 
 En yaygın seslenme gücünü eline geçirmiş o spor yazarları, yorumcuları, çalıştırıcıları, topçuları Türkiyemizin “en çok kazanan” ları arasında yer alırlar, bir diyeceğimiz yok da, onlar kazanırken dilimizi niye çarpıtıp yoksullaştırırlar?

 Ayaklarla gelen zenginlik, dil tutulmasına yol açıyor ola!

Yazının devamı...

PARALİMPİK’in SANATI

3 Eylül 2012

29 Ağustos’tu, Londra’da “Paralimpik Yaz Oyunları başlamıştı. BBC’nin görüntüleyip yayınladığı açılış törenini TRT canlı olarak aktarıyordu.

 “Aman Tanrım!” demişim.

 Işıl ışıl Londra Olimpiyat Stadı’nın orta yerinde kocaman bir “çıplak kadın” heykeli!

 Oturmuş “müstehcen” olmanın sınırlarını aşa aşa, gerçeği insanlığım yüzüne vururcasına “çıplak”.

 Ve kolları yok, bacakları eriyip gitmiş gibi sakat.

 Cinselliği vurgulamakta diye “heykele tükürmek”, ya da dikildikleri meydanlardan söküp atmak, ya da kadını baştan ayağa örtüp kapatmayı “ahlaklı ve inançlı olma” sayanların hiç eksik olmadığı Türkiye’mizde, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu, yayının neredeyse her ânında görülen bir “çıplak kadın”ın heykelini göstermekten kaçınabilir miydi!

 “30 Ağustos” geliyor diye ekranın sağ üst köşesine Türk Bayrağı üzerine Atatürk iliştirilmiş.

 Bakmakta Atatürk.

 Görüntüsüyle. . .

* * *

 Paralimpik Oyunları, engelli sporcuların çeşitli dallarda yarıştığı bir uluslararası etkinlik. II.Dünya Savaşı’ndan sakat çıkmış İngiliz askerlerinin birbirleriyle yarışmaları biçimde başlamış oyunlar 1948’de. Aradan geçmiş 60 yıl, 2008’de uluslararası spor yarışmasına dönüşüp “Paralimpik Oyunları” adını almış.

 “Para” şu bildiğimiz “para” değil kuşkusuz; bir ön ek olarak “hem dışında, hem yanında” gibi bir anlam yüklemesi yapmakta. Yani Olimpiyat’ın hem dışında, hem ondan ayrı değil.

 İngilizce’deki özgün yazılışıyla “paralympic - paralimpik” adının, “engelli” anlamına gelen “paralyzed” ile “olympic” sözcüklerinden birleşmesinden ortaya çıktığı değerlendirmesi de geçerli.

 Ne olursa olsun, başındaki “para”dan kurtaramıyor kendini!

* * *

 Bacakları yok olmuş, ya da kolları, elleri… Görmüyor gözleri… Kimi tekerlekli sandalyede, kimi koltuk değneklerine abanmakta, sopasını vura vura yol buluyor kimileri…

 Halter kaldırıyorlar, basketbol oynuyorlar, judo yapıyorlar… Yarışıyorlar 21 dalda.

 Ve kolları, bacakları yitip gitmiş o “çıplak” kadın, insanca uygar olmanın sanata adanmış simgesi gibi yükselirken biri vardı aşağıda, tekerlekli sandalyesinde yaşamaya mahkum.

 Stephen Hawking, bir bilgin, adı dünyayı sarmış fizikçi.

 “İnanç” deyip yaşamaya “engel” koyanlar, bir yazgı gibi yaşamını altüst ettiği engelini “inançla” aşma mücadelesi verenleri Londra’dan aktarma o TRT yayınını acaba izlemiş mi ola!

Yazının devamı...

MÜŞFİK KENTER’in ÖLÜMÜ

20 Ağustos 2012

80’ninde ölmek, o yaşantının gerisinde duran yarattığı değerlerle ölmemiş olmak!
Tiyatro adamı Müşfik Kenter, 7 Ağustos 2012 günü aramızdan ayrılıvermiş.
Bir yerlere gitmiş de, dönecekmiş gibi.
Ne çare, bu ayrılış da unutulup gidecek yaşam önceliğinde sanatın pek gerilerde kalmış olduğu güzel Türkiye’mizde.

* * *

Müşfik Kenter oyunculuk sanatında ulaşılabilecek en tepeye varıp, orada çakılıp kalmaya “mahkum” edilmiş sanatçıların önde gelenlerinden biriydi.
Ablası, yüce sanatçı Yıldız Kenter gibi.
Ölümüne geniş yer verdi basını da, televizyonları da.
Ya yaşarken ne yaptılar!
Kurdukları Kenter Tiyatrosu can çekişip durmakta.
Anıp durdular “Bir Garip Orhan Veli”yi yirmi beş yıl boyunca oynadı diye. Tek kişilik bir oyunla Kenter Tiyatrosu’nu yaşatmak çabasıydı o. Usta sanatçı, oynayacağı nice oyun varken, kendini tek bir oyuna bağlar mıydı yoksa.
İstanbul çekip aldı Ankara’nın bir usta oyuncusunu, geçim kaygısının çaresizliği içinde kendi hafif meşrep dünyasına doğru çekmeye uğraşıp durdu.
Tiyatro sanatına tutkunluğu ve de vurgunluğudur ki, Müşfik Kenter ne bir “film yıldızı”, ne “dizi oyuncusu” oldu, ne de magazin haberleri içinde çalkalanıp durdu.

* * *

Ben Müşfik Kenter’in ilk sahneye çıkışını gören, sayıları gittikçe azalmışlardan biriyim.
1955 yılıydı, aylardan haziran olmalı. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın yüksek bölümünü bitiriyordu o yıl. Gelenekti, yıl sonu bir oyun sahneye konurdu sanatçılığa ilk adımını atacakların rol aldığı.
Fransız yazar Marcel Pagnol’un “Marius”unu oynadı Müşfik Kenter ve Devlet Tiyatrosu sanatçısı oldu.
Devlet Tiyatroları “altın çağı”nı yaşarken Müşfik Kenter, dört yıl sonra ablası Yıldız Kenter’le niçin Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gidiverdi. Hiç değişmedi ki, o gün de öyleydi: İstanbul’dan yükselmiyorsa bir ses, Türkiye duymazdı ki!
Kenter Tiyatrosu’nun, kalıcı sahnesiyle yaratılmasının altında bu gerçek yatar.
İki kardeş Yıldız ile Müşfik’in, İstanbul’un ve giderek Türkiye’nin tiyatro sanatına onurlu bir yücelik getirdikleri bir gerçektir.
Ve ne çare, bir oyunun son perdesini kapar gibi Kenter Tiyatrosu da eski günlerine perde çekmiş gibidir.
Müşfik Kenter, Türkiye’nin sanatçısıydı. Ülkesine bağlı kalıp yaşamış olsa da, o usta, bir “dünya sanatçısı” olmaya değerdi.
Diyelim yine... 80’ninde ölmek, o yaşantının gerisinde duran yarattığı değerlerle ölmüş olmak değil ya!

Yazının devamı...