"Erdal Sağlam" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Erdal Sağlam" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Erdal Sağlam

Kurda istikrar için erken sevinç

23 Şubat 2017

Cumhurbaşkanı Erdoğan, aslında ekonomide önemli bir sorun olmadığını, yaşanan sıkıntıların küresel hareketlerden kaynaklandığını savunuyor. Başbakan ve bakanlar da son günlerdeki konuşmalarında ekonomiye ağırlık vermeye ve istikrarın sağlandığını belirtmeye başladılar.

Kalkınma Bakanı Lütfü Elvan da dün bir konuşmasında, “Merkez Bankası’nın zamanında ve etkili uyguladığı para politikası önlemleriyle döviz kurlarındaki aşırı dalgalanmayı durdurduğunu ve kurların aşağı yönlü bir eğilim izlediğini” söylemiş.

Elvan’ın son dönemdeki Merkez Bankası uygulamalarının etkili olduğunu söylemesi, bence doğru bir tespit. Ancak biraz eksik değil mi?

Unutmayalım; son 2 yılda dolar kurunda yaşanan değer artışı yani devalüasyon, bir ara ulaşılan 3.90 TL’lik seviye nedeniyle yüzde 70’i buldu. Bu oranı gördük şimdi kurlar geriye gidiyor ama şu anda 3.60 TL’ye inen dolar kuru ile hesaplasak bile, son 2 yıldaki devalüasyon oranı hala yüzde 54.

Sormak istediğim; tamam son iki haftada uyguladığı politikalar doğru ama Merkez Bankası son 2 yıldır ne yapıyordu? Görevi ulusal parasını korumak olan bir Merkez Bankası, 2 yılda yüzde 70, hadi diyelim yüzde54 devalüasyona izin veriyorsa görevini yapmış mı oluyor, başarılı mı sayılmalı?

Gelelim, son iki haftadır neyin doğru yapıldığına. Bundan önce küresel gelişmelerin son dönemde uygun olduğunu söylememiz gerekiyor. Ancak daha önce de böyle avantajlı küresel süreçler olmuş ama TL değer kaybetmeye devam etmişti. Merkez Bankası son iki haftada ne yaptı biliyor musunuz; faizleri yükseltti. Yüzde 8 olan ortalama fonlama faizini yüzde 11’e kadar çıkarttı da, o nedenle TL’nin aşırı değer kaybı durdu.

Peki, daha önce neden yapmadı derseniz; çünkü cumhurbaşkanı ve hükümet faizlerin artırılmasını istemiyordu, o nedenle de Merkez faizi artırmadı. Böylece bağımsız kalamadığını da göstermiş oldu. Bıçak kemiğe dayanınca yani dolar kuru 4 TL’nin sınırına dayanınca, Merkez Bankası da gerekeni yapmaya başladı.

Peki, Merkez artık gerekeni yapmaya devam eder mi derseniz; bence şüpheli...

BEKLENTİLER

Bazı analistler dolar kurunun 3.50 TL’ye kadar inebileceğini söylese de bankacıların çoğu 3.60’in altına inilse bile çok aşağı da gidilmeyeceğini, yakında dolardaki yükselişin yeniden başlayabileceğini söylüyorlar.

Yani Merkez Bankası faizleri yüksek tutsa bile, kurlarda yukarı seyir bekleniyor. Bu konuda Fed’in faiz artırımı beklentisi, Trump’ın genişlemeci Maliye politikaları nedeniyle faiz artışı sayısının artabileceği beklentisini saymak gerek. Yani küresel koşullar nedeniyle, zaten kurlarda yükseliş bekleniyor.

İç meselelere gelince; 3 Mart’ta açıklanacak enflasyon verisi ile çift haneyi görürsek unutmayalım ki; Merkez Bankası’nın yüzde 11 faizi de artık yeterli görülmeyebilir, daha da artırması gerekebilir. Ayrıca Merkez’in tam referandum önce siyasi baskıyla piyasayı rahatlatma ihtimali de gözardı edilemiyor.

Kötü senaryo; hem parasal gevşeme hem ABD’deki faiz artışının fazla olması. İyi senaryo; Fed faiz artışının sınırlı kalması, içeride parasal disiplinin devam etmesi. İyi senaryo gerçek olsa bile kurlarda yukarı seyir kaçınılmaz görülüyor.

Tabi ki referandumdan çıkacak sonuca bağlı içerideki siyasi havanın nasıl belirginleşeceği, erken seçim senaryoları da kurların seyrinde etkili olacak.

Yazının devamı...

Varlık Fonu efsane haline getiriliyor ama...

21 Şubat 2017

Ancak şurası bir gerçek ki; yazılan söylenen abartılı beklentilere karşılık piyasa tarafından Varlık Fonu’na ciddi bir önem atfedilmiyor. Yani piyasalar da oluşturulan havanın abartılı olduğunu farkındalar. Bazı banka yöneticileri Varlık Fonu’ndan umutlu oldukları yolunda demeçler verdiler ama gördüğümüz kadarıyla hesaplarını hiç de çok önemli bir fon kurulmuş gibi yapmıyorlar.

Ankara kulislerine baktığımızda da, birkaç kişi dışında, Varlık Fonu’na çok fazla önem verildiğini görmediğimizi söylemeliyiz. Bürokrasi çevreleri, birkaç kişinin bu fon fikrini ortaya çıkarıp, hükümetteki yakınlarını ikna edip, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a kabul ettirdiklerini, çok dar bir çerçevede hazırlanan çerçevenin yasal dayanağının da zayıf olduğunu söylüyorlar. Çıkan düzenlemede hala boşluklar bulunduğu, önümüzdeki dönem örneğin Varlık Fonu’ndan satış yapılması halinde ciddi anayasal sorunların çıkma ihtimali bulunduğunu söylüyorlar.

Varlık Fonu’nun işleyişi hakkında çıkan çelişkili demeçler verilmesi de, aslında yasal zeminin tam oluşturulamadığını gösteriyor. Varlık Fonu’na devredilen kuruluşların asıl kurumlarının, örneğin Hazine’nin, yakın çalışacağı Merkez Bankası gibi kurumlarla ilişkileri, çalışanların yasal gelecekleri gibi konularda hâlâ netlik bulunmuyor. Bu da bürokraside tartışılmadan yapılan bir düzenleme olduğunu, ileride sorun yaratabileceğini açıkça gösteriyor.

Dünyadaki Varlık Fonu uygulamasının asıl mantığından hareket edilmeyip Hazine bünyesindeki şirketlerin fona alınmasının küresel anlamda prestij sahibi bir fon oluşması için yetmeyeceği, asıl hedeflenen dış kaynak temininin ise bu nedenle epey zor olacağı konuşulanlar arasında. Buna karşılık fonla ilgili konulan iddialı hedefler de beklentileri aşırı büyüten başlıca unsur oluyor. Önümüzdeki 10 yılda büyümeye 1.5 puan katkı sağlayacağı, yapılacak yatırımlar ile yüzbinlerce kişilik ek istihdam sağlanacağı, savunma, havacılık, yazılım gibi teknoloji ağırlıklı sektörlere ve Kanal İstanbul gibi dev altyapı yatırımlarına katkı gibi, iddialı hedefler konmuş durumda.

OBAMA DANIŞMANLIĞI

Son olarak Varlık Fonu’nun Danışma Kurulu’na eski ABD Başkanları Bill Clinton, Barack Obama gibi isimlerin alınacağı haberleri çıkmaya başladı. Bu da Varlık Fonu efsanesini şişirmeye dönük son haberlerdi. Bu arada bilindiği gibi hükümetin “üst akıl” da dedikleri dış güçlerin Türkiye’nin büyümesini istemediği ve operasyonlar yaptığı belirtilip, başbakan yardımcıları tarafından işte bu dış saldırılara karşı spekülatif döviz ataklarını önlemek konusunda Varlık Fonu’nun etkili olacağını söylediklerine şahit olduk.

Bu haberle birlikte dış saldırıları yapanlara karşı kurulan fonun yönetimine, o saldırıları yapanların alınmasının planlandığını mı anlamamız gerekiyor? Son günlerde, küresel gelişmeler nedeniyle gerileyen kur fiyatları için “Varlık Fonu’nu kurduk döviz kurları hemen gerilemeye başladı” sözlerini de duyar olduk. Yani Varlık Fonu daha işlemeye başlamadığına göre, sadece isminin bile kurları geriletmeye yettiği sonucunu mu çıkarmamız gerekiyor?

İşte bu nedenle söylüyorum ki; abartılı biçimde beklentileri yükseltmek yarardan çok zarar getirir. Beklentileri şişirmek yerine gerçekçi olmak gerekir.

 

Yazının devamı...

Hiçbir seçimde bu kadar popülist karar alınmamıştı

20 Şubat 2017

Aslında geçen yılki büyümenin düşük çıkacağı belli olduktan sonra, 2016’nın ikinci yarısında, hükümet özellikle yeni teşvik kararları almaya başladı. Ancak referandum çalışmaları başlayınca bu kararlar, geniş halk kesimlerini ve zor durumda olan şirketlere, esnaflara dönük olmaya başladı.

Turizm sektöründeki Rusya sıkıntısını gidermek için başlayan kredilerin yeniden yapılandırılma işlemi tüm kredilere genişledi. Bankalar kağıt üzerinde eski kredi kapatılmış, yeni kredi açılmış gibi kârlar yazdılar ve bilançolar gerçek durumu göstermez oldu. Aynı şekilde sermaye yeterlilik rasyosu da yapılan esnetme düzenlemeleri ile artık eski anlamını yitirdi. Kamu bankaları seçim için yüklü borçlanmalar yapar oldular. Bunlar ileriye dönük sistemi olumsuz etkileyecek, yani ekonomik istikrarda dayanılan banka ayağını çürüten kararlar oldu.

İstikrarın kalan diğer ayağı mali istikrar da alınan kararlarla ciddi tehdit altında. Bütçeden yükler artınca, son yeni işçi alımında verilen yüklü devlet desteğinde, işsizlik fonu gibi fonlar, amaç dışı kullanılmaya başladı. Tartışmalı Varlık Fonu’ na Savunma Fonu’ndan geçici aktarılan 3 milyar TL de bu kapsamda sayılabilir.

Nisan sonuna kadar KDV indirimleri yapılması referandum öncesi piyasaları canlandırmaya dönük bir karar ve bütçede ciddi delikler açacak.

Vergi affı yapılıp, ilk kez affın da affı getirildi; af kapsamındaki vergi ve SGK ödemeleri mayıs sonuna kadar ertelendi. Bu da mayıs sonuna kadar bütçede, artacak SGK yükü dahil, ciddi gelir kayıplarına yol açacak bir karar.

KOSGEB, 50 bin liralık faizsiz kredi uygulaması başlattı; başvuru 500 bine ulaştı herkese bu kredinin verileceği söyleniyor. Bunun gibi KGF’den yükü Hazine’yi binmek üzere, yeni sübvansiyonlu krediler oluşturuldu.

FATURA AĞIRLAŞACAK

Son olarak torba yasada çiftçilerin Ziraat Bankası ve kooperatiflere olan kredi borçlarının yeniden ertelenmesi yer alıyor. Yanı sıra 2.2 milyar TL tutan TEDAŞ’a elektrik borçlarının da yeniden yapılandırılması kapsama alındı. Bunlar da yetmedi, daha önce kamu kuruluşlarının döviz alacaklarında yılbaşı kuru uygulanacak denirken, Merkez Bankası son olarak ihracat reeskont kredilerinde de kuru yine yılbaşı kuruna sabitledi.

Yani mali disiplini bozma yanında, kambiyo sistemini bozma, dalgalı kura rağmen farklı kur uygulamasına girmiş olmamız da, ileride büyük sorun olabilir.

2000 yılından önce kurulan hükümetlerin hemen hepsi, seçimler öncesinde popülist kararlar alır, bunu finanse etmek için karşılıksız para basıp enflasyonu zıplatır, ayrıca artan kamu yükleri nedeniyle dengeyi ve faizleri bozarlardı.

2000’de yapılan sınırlayıcı reformların da etkisiyle, daha sonra bu yola pek gidilmedi, AKP hükümetleri “popülist karar almayıp, mali istikrarı sürdürmekle” hep övündüler.

Ancak bu kez ipin ucu iyice kaçtı; bu kararların yılın ikinci yarısından itibaren ekonomik istikrar üzerindeki bozucu sonuçlarını görmeye başlayacağız. Artan enflasyona rağmen büyümenin artmayacağı beklentisi hızla yayılırken, iç borç çevirme oranları artan kamu yüküyle hızla yükseliyor. Bunun ilk sonucunu artan faizlerde göreceğiz. Küresel iklime de bağlı olarak, acil, her açıdan disipline dönüş kararları alınmazsa, ekonomik istikrar ciddi tehlike altında demektir.

Yine; oy için alınan popülist kararlar halka çok büyük fatura çıkaracak...

Yazının devamı...

Enflasyon yükselirken büyümeyi arttıramazsak

14 Şubat 2017

Mart ayı başında Türkiye’nin 2016 yılı büyüme rakamı kesinleşecek. Rakamın yüzde 3’ün altında çıkması bekleniyor. Yapılan analizler 2017 yılında ise büyüme rakamının daha da düşük çıkabileceğini gösteriyor.

Büyüme oranlarının düşmesinde bir çok etken var; bunların arasında küresel gelişmeler nedeniyle yabancı sermaye girişindeki azalma, bunun da etkisiyle kurlarda meydana gelen hızlı artış, içeride gerekli kararların alınamaması, kötü yönetimin yarattığı iş alemindeki belirsizlik ve tüketimdeki daralmayı sayabiliriz.

Bu noktada kurlardaki hızlı artış en önemli faktörlerden biri. Kurlarda son günlerde nispeten bir iyileşme görülüyor. Bu daha çok küresel anlamda risk iştahından kaynaklanıyor. Ancak TL’nin aşırı değer kaybının önlenmiş olmasında, tabii ki Merkez Bankası’nın ağırlıklı ortalama faizi yüzde 10.4’e kadar çıkarmış olmasının etkisi büyük. Son dönemde politika faiz oranını artırmasa bile, ağırlıklı fonlama faizinde çok sert bir artış sağlanınca, TL’nin aşırı değer kaybının önlendiği açık.

Bu noktada ekonomideki mevcut kötümserliğin oluşmasında en önemli neden olan kurların, zamanında önlem alındığı takdirde önlenebildiği bir kez daha ortaya çıktı. Yani Merkez Bankası, siyasi baskılar nedeniyle hareketsiz kalmamış, faiz oranlarını zamanında artırmış olsaydı demek ki kurlar bu kadar hızlı artmayacaktı. Tabi ki küresel etkiden ötürü kurlarda bir hareket olacaktı ama kısa sürede TL’nin yüzde 35 oranında değer kaybı görülmeyecekti.

Peki, bundan sonra Merkez Bankası faizleri yukarıda tutmaya devam eder mi, gereken kararları almayı sürdürür mü?

Piyasaların bu konuda tedirgin olduğu açık. Geçen hafta bir ara küresel ortam olumlu diye Merkez Bankası’nın parayı gevşetmeye çalıştığını gördük, ki piyasa hemen tepki verdi, Merkez Bankası yine faizleri yükseltmek zorunda kaldı.

STAGFLASYON KORKUSU

Tedirginliğin en önemli nedeni 16 Nisan’da yapılacak referandum. Referandum yaklaştıkça çeşitli kesimlere dönük seçim kararları alınması beklenirken, piyasaların rahatlatılabilmesi için Merkez Bankası’ndan parayı gevşetmesinin istenmesinden de çekiniliyor. Merkez’in yeniden gevşemesi halinde kurların yeniden hızlanacağından korkuluyor.

Bu arada piyasalarda büyüme konusunda da ciddi tedirginlik var. 2017 yılına ilişkin olarak 2016’nın da altında büyüme rakamları beklenmeye başladı. Aralık ayı sanayi üretim verileri, ocak ayındaki ihracat artışının baz etkisinden kaynaklanmış olması gibi ilk veriler bu yıla ilişkin iyimser olmayı engelliyor.

Avrupa Komisyonu da dün yayımladığı rapordu Türkiye’nin 2017 yılı için büyüme tahminini yüzde 3’ten 2.8’e düşürdü. 2018 yılı büyüme beklentisi ise yüzde 3.2 oldu. Komisyon TÜFE beklentisini 2017 yılı için yüzde 8’de, 2018 için yüzde 7.6’da bıraktı.

Banka analistleri de daha yılın başında olmamıza rağmen 2017 yılı büyüme beklentilerini yüzde 3’ün altına çekip, enflasyon tahminlerini de yükseltiyorlar. Bu yıl içinde enflasyonda çift hanenin görülmesi kaçınılmaz görülürken, yılsonunda tek haneyle bitirmenin önemine dikkat çekilmeye başlandı.

Kurlardaki volatilitenin yüksekliği en önemli risk olarak görülüyor. Bu nedenle kurların artık istikrara kavuşturulması şart. Aksi takdirde enflasyonun yüksek büyümenin düşük olduğu bir sürece gireriz; bunun adına da literatürde stagflasyon deniyor.

Yazının devamı...

Kamu bankalarını zorlamayın faturayı halk ödeyecek

13 Şubat 2017

Biliyor musunuz; 2001 yılında kamu bankalarının birikmiş görev zararı ve faizleri için tam 23 katrilyon liralık Hazine tahvili verildi. Bunun nedeni hükümetlerin sıkıştıkları zaman kamu bankalarını devreye sokmaları, onlar üzerinden popülizm yaparak oy almaya çalışma alışkanlıkları idi. Bir başka deyişle; kamu bankalarını kullanıp halkın gözünü boyayarak halktan oy aldılar, sonra da faturayı yine halka ödettiler.

O nedenle halkın tüm kesimlerinin bankacılık sistemini, özellikle de kamu bankalarının durumlarını çok yakından izlemeleri gerek. Biz ödemesek bile kamu bankalarına verilen yüklerin faturasını, sonunda çocuklarımız ödeyecek.

Aslında sorunların büyüme oranlarında duraklamayla birlikte görünür olmaya başladığını söyleyebiliriz. Ekonomik faaliyetin canlılığı ile bankacılığın sağlamlığı birbirini besleyerek büyüdü. Ancak yönetimin doğru bir yol izlemediği, dış kaynaklar kesilip büyüme oranları düşmeye başlayınca anlaşıldı. 2007 yılından beri alınmayan yapısal tedbirlerin faturasını tüm ekonomi olduğu gibi bankacılık sistemi de yaşamaya başladı.

Hem ekonomideki büyümenin daralması, hem de yanlış dış politika nedeniyle, örneğin Rusya’yla yaşanan kriz sonucu turizmin çöküşüyle sorunlar da büyümeye başladı.

İşte bu noktadan sonra ekonomide geriye gidiş belirginleşti. Turizm şirketleri bankalara olan borçlarını ödeyemedi. Hükümet bankalar ve turizmcilerin talebiyle, turizm kredilerinde yeniden yapılandırma kararı adı. Belki çaresizdi ama hep söyledik; bir yerden başlarsanız diğer talepleri de karşılamak zorunda kalırsınız dedik, yine böyle oldu.

FATURA 23 KATRİLYON OLACAK

Daha sonrasında kararlar ardı ardına geldi; tüm krediler için yeniden yapılandırma getirildi. Bankaların sermaye yeterlilikleri düşmesin diye bazı kalemleri istisna saydılar. Ardından şirketlerin taşınır taşınmaz tüm mallarının teminat olarak gösterilmesi sağlandı. Yetmedi; eski görev zararı benzeri, sübvansiyonlu kredi verip Hazine’ye fatura etme imkanını getirdiler.

Bu arada sicil affı getirerek, kredi alıp ödememeyi alışkanlık hale getirmiş, bu nedenle kara listeye girmiş şirketlere af getirip, yeni kredi alma imkanı tanıdılar.

Son olarak da, başından beri bence yanlış olan, bankacıların zimmet maddesini yumuşattılar. Yeniden yapılandırma ve sicil affına girenlere yeniden kredi verebilmeleri için banka yöneticilerin ellerini rahatlattılar. Tüm bunlar ekonomide frenin kalmadığı son 2 yılda oldu.

Özel bir bankanın yöneticisi sicil affına girmiş şirkete, ne yapıp eder, yeni kredi vermez. Bu kolaylık daha çok kamu bankaları için çıkarıldı. Buna rağmen zimmet maddesine takılma ihtimali olduğu için, maddeyi yumuşatıp, herkese kredi verilmesinin yolunu açtılar. Kamu bankaları yöneticilerinin kredi için gelen siyasi taleplere direnme imkanı kalmadı. Benzer yöntemleri 2000 yılı öncesindeki hükümetler de denemiş, sonunda kamu bankalarını 23 katrilyon Hazine tahvili alacak kadar zor duruma sokmuşlardı. Özetle; pislikler bir süredir halının altına süpürülmeye başladı, kağıt üzerinde kâr yazsalar da bankaların özellikle kamu bankalarının durumu eskisi kadar sağlam değil. Bu tablo dış kaynaktaki sıkıntıyı iyice ağırlaştırmaya başladı...

Unutmayalım; bu büyüyen fatura, harcayıp giden politikacılara değil, yine halka çıkacak.

Yazının devamı...

Varlık Fonu’ndan özel sektör kurtarması yapılırsa

9 Şubat 2017

Buna ek olarak “Fonun ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde piyasaların sakinleştirilmesinde ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacak” söylemini de duyuyoruz. Bu söylemin arkasında ne var diye piyasalar merak içinde. Ekonomik sabotaj ve saldırılar için kastettikleri arasında  belli ki, Varlık Fonu için de rating isteyecekleri kuruluşlar, belli ki başta geliyor. Ancak piyasada kar etmek için yaptıkları işlemler saldırı olarak nitelendiriliyorsa, yapacak neleri kalıyor, onu da merak ediyorlar.

Savunma Sanayi Fonu’ndan 3 aylığına 3 milyar TL alınmasının bir işaret olup olmayacağını, bununla ne yapılacağını, saldırılardan anladıkları döviz talebi ise 1 milyar dolar bile tutmayan bu fonla neyin düzeltileceğini pek anlamış değiller.

Gerçekten bu 3 aylığına alınan 3 milyar TL ile ne yapılacak?

Bir arkadaşım, kısa süre içinde “banka borçları nedeniyle zor durumda olan bazı şirketlerin kurtarılması işleminde kullanılabileceği” tahmininde bulundu.

Bunu duyunca bir süredir bankacılardan duyduğum “Bazı büyük şirketleri devletin el atıp kurtarmasını bekliyoruz” sözlerini hatırladım. Zor durumda olan bankalara yüklü borçları olan, bu nedenle bankaların bilanço yapmakta artık zorlandıkları şirketlerden söz ediyorum.

Çünkü bir süredir Hükümet bu bankalara alacaklı oldukları şirketlere ilişkin kredileri bekletmeleri, kendilerinin bu işleri halledecekleri söyleniyor.

Devlet niye özel sektörün bu tür işlerine giriyor derseniz; çünkü özel bankaların bu şirketlere ve kişilere yüklü miktarda krediler verilmesi istenmişti. Şimdi bu durumu düzeltmeleri gerekiyor, o nedenle bu şirketlere kaynak arıyorlar.

HARİRİ Mİ KURTARILACAK?

Ayrıca bu kredileri geri çağırmadıkları takdirde özel sektör bankalarının bilançoları ciddi biçimde bozulacak boyutta olduğu için Hükümet telaşlanıyor. Yani bankacılık sistemindeki zaafiyetin ortaya çıkmaması için de, özel sektör kanalıyla bankaların durumunu da düzeltmeleri gerekiyor.

Bu şirketler hangileridir derseniz; mesela bir süredir büyük özel bankalara olan borçlarını ödeyemeyen Türk Telekom’u ilk aşamada örnek olarak verebilirim.

Bunu yaptığınız zaman yol olacağını açıkça söyleyebiliriz.
Yarın diğer sektörlerde zora düşmüş,
bankacılık kesimini de yakından ilgilendiren zora düşmüş şirketler olursa nasıl red edilecek? Önünde bu örnek varken, geri çevirmek zor olmayacak mı?

Ayrıca çok ilkesel bir şeyden söz ediyoruz. Devlet halkın paralarıyla özel sektörün kurtarılması işine nasıl girebilir?
Böyle bir kurtarmanın olduğu devlet piyasa ekonomisi içinde mi kalmış olacak?

Peki, Türk Telekom’da bankalara borcu olan Hariri’nin bankalara borcu ödenip bunun karşılığında hisseler alınırsa, bununla ulusal sermayeyi mi korumuş olacağız? Türk Telekom örneğinde tümüyle Hariri’nin kurtarılması söz konusu olmayacak mı? Suudi Arabistan yerine halkımızın ödediği vergilerle biz mi kurtaracağız Hariri’yi...

Umarım bizim tahminlerimiz yanlıştır. Umarım Varlık Fonu böyle bir operasyona dahil edilmez. Umarım ekonomik sabotajlara karşı kullanacakları silah, bankalar borçlu özel sektör firmalarını kurtarmak değildir.

 

Yazının devamı...

Varlık fonu mu darlık fonu mu?

7 Şubat 2017

Hükümetin yapmak istediği belli; büyük altyapı yatırımlarını önce bütçeden yaptı, kaynak kalmayınca yap-işlet-devret modeli dahil dış kaynak bulup yapmaya devam etti. Artık o yol da bitti şimdi büyük kamu varlıklarını bir fona koyup, bu fonu borçlandırıp, büyük altyapı yatırımlarını finanse edecek. Büyük altyapı yatırımları ekonomik değil yani kısa sürede dönecek yatırımlar değil ve bu gidişle hesapsız yatırımların ekonomiye faturası çok büyük olabilir.

Varlık Fonu modeli, bütçe ve gelir fazlası olan ülkelerin, gelecek kuşaklarına kaynak transferi için kurdukları fonlar. Dolayısıyla adına uygun amaca sahipler. Türkiye ise hem cari açık hem bütçe açığı veren yani bırakın fazlayı büyük tasarruf açığı veren bir ülke. O nedenle Fonun sadece adı varlık.

Aile ekonomisinden açıklamaya çalışırsak; aile düğünde gelen, babadan kalan paraları altına yatırır, çocuklara aktarmak için bunu korur. Alabilirse buna ek çocuklarına ev veya araba alır, yatırım yapar. Bunu yapamazsa altını yine bozdurmaz, gerekirse borçlanır ailenin harcamaları karşılanmaya çalışılır. Hiç çare kalmazsa işte o zaman koldaki altınlar satılır, ailenin bütçesi döndürülmeye çalışılır. Ancak bilinir ki, altınlar satılmaya başladıysa, hazıra dağ dayanmaz misali, artık geriye gidiş ve gelecekten kaygı başlamış demektir.

Yani varlık dönemi bitmiş darlık günleri gelmiştir.

Bir arkadaşımın yaptığı benzetme ile “Bu varlık fonu değil darlık fonu” demek çok daha yerinde olabilir.

KARADELİK OLARAK FONLAR

Varlık Fonları’nın kuruldukları ülke ve uluslararası piyasada iş yapabilmeleri, sermaye piyasalarında söz sahibi olabilmeleri itibarlı olabilmelerine bağlıdır. Bizim Fonun kuruluşundan yönetimine kadar olanlar, itibarı kazanabilmesinin çok zor olacağını açıkça gösteriyor. TBMM ve Sayıştay denetiminden çıkarılan kamu varlıklarını yönetecek Fonla ilgili yasaya son anda bağımsız denetim şartı da eklendi ama şeffaflık ve itibar için bunun yetmeyeceği anlaşılıyor.

Varlık Fonu kuruluşunun zamanlaması, yönetimi, amacı her açıdan güvensizlik unsuru olarak görülüyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde uygulanan Hazine’nin tekliğini, mali disiplini bozan uygulamaların son büyük örneğini 1980’li yıllarda kurulan Özal Fonları ile yaşadık. “5 Kara delikten biri” haline gelen Fonlar, 2000’li yıllardaki reformla ancak 20 yıl sonra tasfiyeye girebildi ama zararı çok oldu. Bütçe dışı harcamalar nedeniyle yaşanan borç krizlerinde önemli bir unsurdu. Varlık Fonu’nu sonu hüsranla biten Fon uygulamasına benzediği görülüyor.

Her açıdan mali disiplini bozucu, yarardan çok zarar getirmesinden korkulan bir karar.

AĞBAL’DAN HESABIMA İTİRAZ

Dünkü yazımızda ÖTV indirimleri ile beyaz eşya ve mobilyadaki gelir kaybı için Maliye’nin 1 milyar TL’lik kayıp hesabını tartışmış, kaybın 3 milyar TL’ye çıkacağını belirtmiştik. Dün yazımız üzerine Maliye Bakanı Naci Ağbal aradı ve hesabımıza itiraz etti. Yapıcı bir tavırla neden itiraz ettiğini açıkladı, hak verdim. 2016’da toplam 4.6 milyar TL’lik dayanıklı tüketim malı ÖTV’si üzerinden yaptığımız hesapta, 2.6 milyar TL’nin cep telefonu ÖTV’si olduğunu söyledi. Bu şahsen atladığım önemli bir detaydı ve doğal olarak 3 milyar TL’lik kayıp hesabımı da çürütüyordu.

Bakan Ağbal, bu tür hesaplamalarda her zaman gerçekçi olduğunu söyledi. Siyasetçi ama aynı zamanda teknisyen olduğunu hatırlatıp, o nedenle çok titiz hesap yaptırdığını, açıkladığı rakamlara güvenilmesi gerektiğini söyledi.

Bu hatadan sonra teknik hesaplamalarda çok daha titiz olmam gerektiği açık. 

Yazının devamı...

KDV indirimlerinin bütçeye faturası en az 3 milyar TL

6 Şubat 2017

Referanduma kadar piyasaları canlandırma amacı taşıyan bu kararın ekonomik etkisi ise tartışılmalı. Bütçe açısından bakacak olursak, Maliye açıklanan tüm vergi indirim kararlarının toplam etkisinin 1 milyar TL’lik kayıp olacağını söyledi, ama hiç inandırıcı bir rakam gibi durmuyor.

Konutta yapılan KDV indirimlerinin faturasını bir kenara bıraksak bile, vergi kaybının 1 milyar TL ile sınırlı kalması mümkün gözükmüyor.

2016 yılında, şimdi vergi indirimine tabi, dayanıklı tüketim mallarında 4 milyar 811.9 milyon TL’lik özel tüketim vergisi (ÖTV) hedeflenmiş ama tahsilat 4 milyar 692.3 milyon TL olmuş. 2017 yılı bütçesinde aynı kalemden yüzde 14.8 artışla 5 milyar 349 milyon TL’lik ÖTV alınması hedeflenmiş.

2016 dayanıklı tüketim malları ÖTV tahsilatına aylar itibariyle baktığınızda; ocakta 274, şubatta 340, martta 405, nisanda 307 milyon TL’lik tahsilat görüyoruz. Maliye Bakanı Naci Ağbal, belli ki geçen yılın şubat, mart, nisan aylarına bakıp, bu tahsilatın biraz altında bir miktarı, 1 milyar TL’yi, kayıp olarak açıklamış. Halbuki bu hesap aşırı iyimser bir rakam ve sapma ihtimali çok yüksek. Bazı ÖTV’lerin tümüyle kalkmadığını varsayıp geçen yılki verilerle 1 milyar TL rakamı belki bulunur ama 2017 hedefi bile daha büyük.

Bence asıl yanlış hesaplama noktası; bu vergisiz 3 ayda alınacak beyaz eşya ve mobilyanın geçen yılın aynı döneminden çok daha fazla olacağı gerçeği. Yani ister istemez halk ihtiyacı olan dayanıklı tüketimi malı talebini öne çekecek. Şöyle söyleyeyim; geçen yılki dayanıklı tüketim malı satışının en azından yüzde 60-70’i bu vergisiz 3 ayda yapılacaktır. Daha önce de benzer durumlarda olduğu gibi, talep öne çekilince, yılın geriye kalanında artık dayanıklı tüketim malı satışı çok az olur. Dolayısıyla ÖTV uygulanan aylarda, bence en fazla 1 milyar TL’nin biraz üzerinde ÖTV tahsilatınız olabilir. Tabi ki kesin bir rakam bulmak mümkün değil ama bence bu varsayımlarla, dayanıklı tüketim malı ÖTV’sinde 3 milyar TL’den aşağı bir ÖTV kaybı olması, iyimser bir tahmin olur.

Kaldı ki; vergi kaybı ÖTV ile sınırlı değil; ÖTV eklendikten sonraki rakamdan KDV kesildiği için, aynı şekilde KDV tahsilatında da ek kayıplar olacak.

‘BENDEN SONRA TUFAN’

Peki, beyaz eşyada satış beklendiği kadar artar mı, çift hane eşiğindeki enflasyona bu yolla fren gelir mi? Benim Ankara’da konuştuğum beyaz eşyacılar, şubatta yüzde 11 zam beklediklerini, vergi indirimin yüzde 7 civarında bir imkan yarattığını, ithalatçı şirketlerin en fazla “yapılacak zammı durdurma” kararı almasını beklediklerini söylediler. Yerli beyaz eşya üreticileri fırsat bilip indirim yapar mı, ithalleri nasıl etkiler, göreceğiz. Dolayısıyla enflasyona fren etkisi beklendiği kadar olmayabilir. Kaldı ki enflasyondaki yapısallar, fiyat artışının bunlarla durmayacağını gösteriyor. Kararın piyasaya canlandırıcı etkisi ise olacaktır.

Hükümet, son dönemde bütçeye yük getiren birçok karar aldı, bütçe dışında işsizlik fonu başta olmak üzere kamu fonları amaç dışı harcanıyor, kısacası ilk kez mali disiplin kaygısı büyümeye başladı. Referanduma kadar ‘popülist kararlar’a yenileri eklenirse sürpriz olmaz.

Referandumdan ne çıkar bilmiyorum ama, ne çıkarsa çıksın artık seçim süreci uzun süre devam eder gibi geliyor bana. Olaya “Benden sonrası tufan” diye yaklaşırsanız, bu tür popülist kararlarla nisandan sonra bütçe de, mali disiplin de ciddi tufan tehlikesi altında kalır.

Yazının devamı...