"Erdal Sağlam" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Erdal Sağlam" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Erdal Sağlam

Piyasalar bütçenin detaylarını bekliyor

16 Ekim 2018

Peki ama bu rahatlık uzun bir süre devam eder mi? Piyasalar mevcut tedbirler ve son yargı kararıyla kısa bir süre nefes alınabileceği, ancak önümüzdeki günlerde bütçe başta olmak üzere alınacak yeni karar ve tedbirlerin gidişatı belirleyeceği görüşünde.

Yabancı ve yerli yatırımcıların mevcut tedbirlerin yeterli olmadığı görüşünde birleştiklerini dün yazmıştık. Fiyatlarda 2 aylık indirim kampanyasının ise piyasa tarafından, “İki aylığına enflasyonda geçici iyimser rakamları” sağlasa bile, sonrasında daha büyük sorunlara gebe bir girişim olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Bu tür zorlayıcı tedbirlerin özellikle yabancı yatırımcı nezdinde Türkiye ekonomisine ilişkin algıyı daha da bozacağından endişe ediliyor. Özetle; geçici tedbirler yerine daha radikal tedbir beklentisi olduğu görülüyor.

Beklendiği gibi; Rahip Brunson’ın serbest kalmasıyla ABD ile gerginliğin yumuşayacağı beklentisi TL’nin değer kazanmasına yol açtı. Aslında bu beklenti nedeniyle geçen haftanın neredeyse tümüne yayılan hareket dün de devam etti. Kurlar mevcut seviyelerden daha aşağı gelir mi derseniz, piyasa uzmanları önemli bir düşüşü artık beklemiyor. Kurlar tekrar yukarı gelir mi diye sorulduğunda ise yeni beklentilere bağlı hareket olabileceğini belirtiyorlar.

Piyasaların önümüzdeki dönem ilk bakacakları gelişmeler 17 Ekim’de TBMM’ye verilecek 2019 Bütçe Yasa Tasarısı ve 25 Ekim’deki Merkez Bankası toplantısı olacak. Özellikle önemli oranda bir faiz artışının TL’nin tekrar değerlenmesini sağlayabileceği ama bu ihtimalin düşük olduğu söyleniyor.

Bütçede bakılacak unsurlar arasında büyüme oranlarındaki düşüş ve bunun altının doldurulup doldurulmayacağı başta gelecek. Hükümetin büyüme oranlarında gerilemeye razı olduğu ancak önemli düşüşleri kabul etmesinin zor olduğu görüşü hakim . Bu nedenle de Yeni Ekonomik Programda yazılı büyüme oranları bütçede yer alsa bile, bunun sağlanıp sağlanamayacağı, göstermelik bir rakam olarak kalıp kalmayacağı ciddi biçimde sorgulanacak.

Diyanet İşleri Başkanlığı ve askeri harcamaların yükseltilmesinin planlandığı bir bütçede yatırımlarda ciddi kısıntı yapılıp yapılamayacağı, kurlarda baz alınan düzeyler, personel maaşlarında yapılacak artışlar, vergi gelirlerinin abartılı saptanıp saptanmadığı, garantiler nedeniyle ödenecek miktarlar, kıyaslamalı olarak detayıyla piyasa uzmanları tarafından araştırılacak.

CARİ AÇIK VE İŞSİZLİK

Bir süredir dış ticaret açığının azaldığı, cari açığın küçüldüğüne ilişkin övgülere sık sık rastlıyoruz. Ancak bu rakamların ciddi biçimde sorgulanmadığı, bu rakamların neyin göstergesi olduğuna, detayında riskler barındırıp barındırmadığına hiç bakılmıyor.

Yazının devamı...

Dünya Bankası toplantılarında yatırımcının Türkiye bakışı

15 Ekim 2018

Ancak hem piyasalarda kalıcı olumlu hava hem de orta dönemde istikrar sağlanması için daha epeyce yol alınması gerektiği açık. Yabancı yatırımcıların alınan tedbirlere bakışının çoğunlukla olumlu olmadığını, içerideki yatırımcıların da hâlâ önlerini görmekten uzak olduğunu söyleyebiliriz.

Geçen hafta yapılan Dünya Bankası toplantıları sırasında ortaya çıkan yatırımcıların Türkiye’de alınan önlemlere ve 12 aylık geleceğine nasıl baktıklarını sorgulayan bir anket çalışmasına ulaştık. Sonuçlar olumlu değil.

Önümüzdeki 12 aya ilişkin beklentilerini belirten ankete katılan yatırımcıların sadece yüzde 4’ü alınan önlemlerle istikrar sağlanabileceğini söylemiş. Yüzde 12’si önlemlerin başlangıç için olumlu olduğunu ama bankalara destek programıyla devamının gelmesi gerektiğini belirtmiş.

Ankete katılanların yüzde 46’sı alınan önlemlerin gerekenin altında kaldığını ve önümüzdeki süreçte sürekli borç çevirme sıkıntısının gündemde kalabileceğini kaydetmiş.

Geriye kalan yüzde 38 ise “Türkiye’deki makroekonomik politikalar ne kadar güçlü olursa olsun, eğer devletin kurumsal kapasitesi ve değişimi ile desteklenmezse geçici sonuç verecektir” diyor. Anket sonuçları yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilişkin olumsuz görüşlerinin açıklanan tedbirlerle değiştirilemediğini açıkça ortaya koyuyor. Aslında bunun da ötesinde, gelinen noktada sadece mali veya finansal tedbirlerin kalıcı bir iyileşmeyi sağlamaya yetmeyeceği, çok daha radikal yapısal ve kurumsal değişikliklere ihtiyaç olduğu da açıkça gözüküyor.

Yabancı yatırımcıların bu görüşleri, ister istemez Türkiye’deki yatırımcıları da yakından ilgilendiriyor. Çünkü tasarruf açığı büyük olan bizim gibi ülkelerde piyasanın yönü yabancıların davranışlarıyla büyük ölçüde belirlendiği için, yerli yatırımcı davranış belirlerken ister istemez bunlara bakıyor.

RADİKAL KARAR İHTİYACI

Yazının devamı...

Piyasaların gözü rahipten başkasını görmüyor

11 Ekim 2018

Rahibin serbest bırakılacağına ilişkin beklentilerin artması kurlarda düşüşü beraberinde getiriyor. Rahibin serbest bırakılması ardından orta dönem piyasada yaşanacaklar için ise ‘ekonomide inandırıcı bir yol haritasının olup olmayacağı’na bakılacak.

Konuştuğumuz piyasa oyuncuları piyasaların son günlerde rahip duruşmasından başka bir şeye bakmadığını söylediler. Duruşma tarihi yaklaşırken ABD’den ve Türkiye’den gelen duyumların serbest bırakılma ihtimalinin güçlendiğini gösterdiği kaydederek, beklentinin güçlü bir şekilde oluştuğunu söylediler.

Bankacıların hemen hemen tümü, 12 Ekim’de rahibin serbest bırakılmaması halinde kurlarda yukarı yönlü sert bir hareket bekliyor.

12 Ekim’de rahip serbest bırakıldığı takdirde dolar kurunun 5.85 TL’lere kadar gerilemesini beklediğini söyleyen bir bankacı, bu seviyelerden yeniden döviz alanlar olabileceğini söyledi. Örneğin 5.85 TL’den dolar alacak olanların sonraki dönemde zarar etmeleri halinde, yani dolar kurunun 5.50 TL’lere kadar inmesi halinde ise daha sağlıklı bir ortamın oluşabileceğini ifade etti.

Kurların rahibin serbest bırakılmasından sonra yaşanacak hareketi tekrar aşağıya doğru kırması, örneğin dolar kurunun 5.50 TL’lere kadar gelip bir süre burada kalması halinde yeniden yabancı sermaye girişinin de olabileceğini kaydeden bankacı, işte o zaman yeniden normalleşmeden söz etmeye başlayabileceğimizi ifade etti.

İNANDIRICI BÜTÇE ÇIKMAZSA

Peki, dolar kurunun 5.50 TL’ye inip, orada bir süre kalması için ne yapılması gerekiyor?

Bunun yanıtı ise artık siyasetten çıkıyor, ekonomik kararlara bağlı hale geliyor. Bundan sonra bakılacak tarih ise 17 Ekim’de TBMM’ye sunulacak 2019 yılı bütçe yasa tasarısı ve ardından açıklanacak tedbirler olacak. Bütçe hedeflerinin gerçekçi olup olmadığı, detaylarının tutarlı olup olmadığı, radikal tasarruf önlemleri bulunup bulunmayacağı, tüketimin ne kadar kısılacağı, büyümenin hangi ölçüde daralmasına izin verileceği, örneğin KDV iadelerinin nasıl ödeneceği gibi birikmiş harcama kalemlerinin açıklığa kavuşması, kur garantili kamu ödemelerinin ne kadar olacağının netleşmesi, vergi tahsilat rakamları gibi detaylar, 2019 yılı bütçesinin inandırıcı olup olmayacağını belirleyecek unsurlardan bazıları olacak.

Yazının devamı...

Bankaların ek sermaye ihtiyacı için formül netleşiyor

8 Ekim 2018

Ek sermaye ihtiyacını belirlemek için gereken hesaplamaların da başladığı öğrenildi. Stres testi her banka için ayrı yapılacak ve çeşitli senaryolar üzerinden oluşabilecek sermaye ihtiyaçları her banka için ayrı çıkarılacak. Ek sermaye ihtiyacını saptamak için gereken hesaplamalar stres testiyle yapılırken, hangi senaryonun baz alınacağı kritik öneme sahip olacak. Önümüzdeki dönem kurlar, faizler ve batık krediler için yapılacak hedef revizyonlarının, ek sermaye ihtiyacının belirlenmesinde ve baz alınacak senaryo için kritik öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bu arada hükümetin hazırlanacak plan konusunda banka sermayedarlarıyla, daha doğrusu en büyük sermayedarlarla görüşmeleri başlattığı söyleniyor. Yaklaşık bir ay önce neredeyse tüm özel bankaların patronlarıyla, ya da yabancı ana hissedarlarıyla birebir görüşmeler yapıldığı konuşuluyor. Görüşmelerde banka batıklarının karşılanması için devletin harekete geçeceği ancak bunun yanında büyük sermayedarların da sermaye artırımlarının istendiği konuşuluyor.

Banka patronlarının ek sermaye koymayı kabul edip etmediği konusunda ise değişik bilgilere ulaştık. Bazı kaynaklar hükümetin yaptığı görüşmelerin olumlu geçtiğini, büyük sermayedarların devletin de bir kısmını karşılaması karşılığında ek sermaye koymayı kabul ettiklerini söylüyorlar. Hatta bu konuda kendilerinde çok emin biçimde “Patronlar sermaye koymayı kabul etti” diyorlar.

Buna karşılık bankacılık kesiminden aldığımız duyumlar, sorularımıza aldığımız yanıtlardan kesin bir taahhütte bulunmadıkları sonucunu çıkarıyoruz. Hatta “belirsizlik ortamında, koyacakları paranın ne olacağını bilmeden patronlar ek sermaye koymayı kabul etmez” diyenler de var. Yöneticilerin büyük patronlarla yaptıkları konuşmaların hepsinden haberdar olmayabileceğini söyleyenler var.

KAMU BANKALARI İÇİN İŞSİZLİK FONU

Özel bankalar, özellikle sektördeki büyük özel bankalar, için hem devlet hem sermayedar katkısı planlanıyor. Devlet katkısının şekli daha sonra belirlenecek. Buna karşılık kamu bankalarının sermayelendirmesi için ise “mümkün olduğunca maliyeti düşük formüller” üzerinde çalışılıyor. Geçen hafta ortaya çıkan 3 kamu bankasının İşsizlik Fonu’na toplam 11 milyar TL’lik sermaye benzeri tahvil satmasının bu kapsamda düşünülmesi gerekiyor.

Bu satışın öğrendiğimiz kadarıyla formülü; bankaların işsizlik fonuna sermaye benzeri tahvili verirken, bunun karşılığında fon bünyesindeki devlet tahvillerini alarak bu satış gerçekleştirilmiş. Özel tahvil karşılığı devlet tahvili alan kamu bankaları bunu Merkez Bankası nezdinde değerlendirmişler. Teminatlarında duran eski tahvilleri alıp yerine bunları koyan bankaların, tahvilleri kısmen Merkez Bankası’nda, 2001’deki gibi nakde çevirdiler mi, öğrenemedik

Öğrendiğimiz kadarıyla bu 3 kamu bankasının işsizlik fonuyla yaptığı operasyon bir denemeydi. Stres testi sonucu ek sermaye ihtiyacı doğan kamu bankaları için bu yolun fazlasıyla kullanılacağını tahmin ediyoruz. İşsizlik fonu gibi nakdi olan başka fonlar da devreye sokulabilir.

Yazının devamı...

Enflasyon nasıl düşürülür

4 Ekim 2018

Yüzde 24.52’lik tüketici enflasyonu ile üretici enflasyonu arasındaki farkın bu kadar açılması ve çekirdek enflasyondaki yüksek oranlı artış, enflasyonun önümüzdeki aylardaki seyrine ilişkin umutlu olunmasını engelliyor.

Dolayısıyla son 15 yılın rekoru olan bu oranın önümüzdeki aylarda artışa devam etmesinden korkuluyor. Şimdiden “her ay 3’er puanlık artışın devam edeceği” ve “yüzde 30’lik rakam”ların konuşulmaya başladığını görebiliyoruz. Buna karşılık Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, enflasyon rakamları hakkında konuşurken, bu rakamların beklentilerinin üzerinde olduğunu belirtip, enflasyonda düşüş sürecinin başlayacağını söyledi.

Özet olarak “keşke yüzde 24.5’lik enflasyon rakamları ile en kötüsünü geride bırakmış olsak” denebilir. Keşke bu rakam gördüğümüz, ileride göreceğimiz en yüksek rakam olsa; aksi takdirde 2019 program ve bütçesinin yapılması zorken iyice zorlaşacak, gereken güvenin sağlanması ve makro dengeleri iyileştirme çabaları da büyük bir sekteye uğrayacak.

Piyasaların ise beklentilerin çok üstünde gelen bu rakama beklendiği kadar tepki vermediğini görüyoruz. Piyasalarda özellikle kurların, yeni bir faiz artırımı ihtiyacı doğurması nedeniyle, bu rakamlarla birlikte daha fazla artması beklenirken, bu olmadı. Bu konuda, “yabancı bankalarla geçen hafta gerçekleştirilen uzlaşma nedeniyle, kurların fazla dalgalanmasının önüne geçilmesinin planlandığı” biçimindeki söylentiler başta olmak üzere, Rahibin serbest bırakılacağı dedikodusu da dahil, piyasada bir çok söylenti konuşuluyor.

Ancak ne olursa olsun, ne tür uzlaşma sağlanırsa sağlansın, ekonominin gereklerini yerine getirmedikten sonra, eninde sonunda faizlerin daha da artması, yapılmadığı takdirde kurların yeniden harekete geçmesi kaçınılmaz. Umarız iktidar ve ekonomi yönetimi de bu gerçeğin farkındadır.

Enflasyonun bu noktalara gelmesinde en önemli etkenin aşırı ısınma nedeniyle makro dengelerde bozulma, bunun kurlara yaptığı etkinin, yani TL’nin değer kaybının önüne geçmek için gereken adımların zamanında atılmaması olduğunu biliyoruz.

Yani enflasyonla en etkili mücadelenin makro dengeleri yeniden tesis etme, bunun için radikal tedbirler uygulamak, dışarıya güven verecek ekonomi ve siyasi adımların atılması ve bununla birlikte ilk önce kurların istikrar kazanması olduğu, artık açık. Kurların, mevcut yüksek sayılacak seviyelerde olsa dahi, artık istikrar kazanması, dalgalanmanın azaltılması böylece herkesin önünü görmesinin sağlanması, bence enflasyonla mücadele için en öncelikli adım olacaktır. Bunun gerçekleştirilmesi için yapılacaklar da zaten belli.

Bakan Berat Albayrak, “Haftaya fiyatlama, indirim, sorumluluk alma anlamında taşın altına eline koyma noktasında süreç başlatacağız” derken, fiyatlamayı etkileyen sektörler başta olmak üzere, görüşmeler yapıp kamuoyu açıklaması yapacaklarını belirtti. Albayrak’ın “fiyatlamalarla daha yoğun mücadele edeceklerini” söylemesi ise çarpıcıydı.

Yazının devamı...

Bankalar İstanbul yaklaşımını işletmeye başlıyor

2 Ekim 2018

Bankacılar bu aşamada, “şu şirketin kredileri yapılandırıldı” açıklamasının yapılamayacağını, bankaların kapsama girecek şirketler için dosya hazırlıklarını yaptıklarını söylüyorlar. Dosyaların sonuçlanmasıyla, büyük alacağa sahip bankaların talebiyle alacaklı tüm bankalar toplanıp, şirketin durumunu gözden geçirecek, kredilerin yeniden yapılandırmasına başlayacaklar. Bu ay içerisinde somut olarak bazı şirketler için karar alınması bekleniyor.

Bankacılar uygulamanın daha önce de yapıldığını, Ülker ve Doğuş Gruplarına ilişkin kredilerin yeniden yapılandırılmasının bankaların anlaşması üzerine gerçekleştiğini hatırlatarak, “Şimdi belirli kurallar ve esneklikler ile daha şeffaf bir biçimde yeniden yapılandırmalar gerçekleştirilecek. Önceki yapılandırma haberlerinin oluşturduğu yanlış algıların da önüne geçilmiş olacak” dediler.

19 Eylül’de Bankalar Birliği tarafından duyurulan, “centilmenlik anlaşması” niteliğindeki “Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması”nın amacı, “gelir-gider dengesi geçici olarak bozulduğu için borçlarını ödemekte zorlanan işletmelere destek olmak, bu sayede, borçlarının yeniden yapılandırılması veya yeni bir itfa planına bağlanması sonucunda borçlarını geri ödeme kabiliyeti kazanacağı tespit edilen işletmelerin ekonomik faaliyetlerinin sürdürülerek nakit akımlarının düzenlenmesine ve yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmaktır” denildi. Kapsama alınacak yapılandırma programlarında ölçekler de dikkate alınarak, ekonomik faaliyetleri itibarıyla sektörlerinde ve ticari ilişkilerinde önemli yere sahip olan, nakit dengeleri iyileştiğinde çok sayıda borçlu için sinerji oluşturabilecek nitelikteki borçlulara öncelik verileceği belirtildi.

KONKORDATOLAR FAZLA ETKİLEMEYECEK

İşte bu nitelik tanımlaması, 15 milyon dolar yani 100 milyar TL üstü kredi borcu olanların kapsama girmesine neden oldu. Sıkıntı da bu limit nedeniyle oluşuyor; özellikle küçük ve orta ölçekli borçlular herkesin kapsama girmesini isteyip, siyasiler üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyorlar. Herkesin kapsama alınması halinde ise durumu zaten bozuk, yani şimdi olmasa da ileride yine zor duruma düşecek, şirketler zorla yüzdürülmüş olacak. Zaten bankaların sermaye yapısı da bu kadar kapsamlı yeniden yapılandırma için müsait değil.

Bir yandan kredi yeniden yapılandırmaları hızlandırılmaya çalışırken, öte yandan da şirketlerin ilan ettiği konkordatoların sayısı her geçen gün artıyor. Konkordatoların banka alacaklarını nasıl etkilediğini sorduğumuzda bankacılarda bu dalgadan fazla kaygı duyulmadığını öğrendik.

Bir özel bankanın konuyla ilgili yöneticisi konkordato sisteminin, daha önceki iflas erteleme sistemine göre daha iyi olsa da, hala sıkıntılı olduğunu söyledi. Buna rağmen şirketlerin konkordato ile “3 ay artı 2 ay”, yani en fazla 5 ay kazanabildiklerini, bunun da gidişatı fazla değiştiremeyeceğini kaydetti. Konkordato ilan eden şirket ile ancak konkordatoyu kaldırma şartıyla masaya oturduklarını hatırlatan bankacı, “bu arada piyasadaki alacaklıları devreye giremeyeceği için” sonuçta kendileri açısından bir şey değişmediğini kaydetti.

Özetle bankacılar, artan konkordato taleplerinin moral bozduğu ama kendi alacakları açısından önemli bir olumsuzluk yaratmayacağı görüşündeler.

Yazının devamı...

2001’deki reel sektör tartışmalarını hatırladım

1 Ekim 2018

Son dönemde banka kredileriyle ilgili tartışmaları izledikçe, 2000-2001 döneminde yapılan tartışmaları hatırladım. Bu dönemi yakından izlemiş bir gazeteci olarak özetlemeye çalışacağım: 1994 krizi, ardından Asya krizleri derken popülist yöntemler arttı, pislikler halının altına süpürüldü. O dönem “kara delikler” dediğimiz, kamunun politik kararlarla yarattığı açıklar iyice büyüdü, biriken kamu zararları ekonomiyi tıkamaya başladı. Kamu bankaları biriken görev zararları nedeniyle iş yapamaz hale geldi, bankacılık sektörünün riskleri yüksek iç borçlanma kağıtları nedeniyle aşırı büyüdü.

Ekonomi tıkanmış, kapsamlı istikrar programı ihtiyacı doğmuştu. Üçlü koalisyon döneminde Hikmet Uluğbay’ın, 1994’de IMF’ye verilip tutulmayan sözler nedeniyle, IMF’yi ikna etmesi zorlaşmıştı. Güven vermek için, IMF’nin isteği üzerine, program başlamadan sosyal güvenlik, bankacılık gibi sektörlerde radikal adımlar atıldı, daha sonra IMF programı başladı. O dönem kaynak alınamamıştı, Kemal Derviş ile program yenilenip, ek kaynak sağlanabildi.

İşte bu dönemde bankacılık kapsamlı bir konsolidasyona tabi tutulmuş, batanlarıyla, yabancı satın almalarıyla sağlam bir sermaye yapısına kavuşturulmuş ve politik etkilere karşı yapısal bir dönüşümden geçirilmişti. Kamu bankaları yüklü iç borç kağıtlarıyla beslenip, görev zararı mekanizmasının bir daha çalışmaması için yasal kısıtlar getirilmişti. Bankacılık sektörüne sağlam diyorsak, yüksek büyümeyi finanse etmişlerse, o yapılanlar nedeniyledir.

İşte o dönemde reel sektör kurtarma tartışmaları başlamış, Anadolu yaklaşımı, İstanbul yaklaşımı gibi formüllerle reel sektörün yaşatılmasına çalışılmıştı. O dönemin bankalardan sorumlu tepe yetkilisine “Bankacılık konsolide oldu zaten maliyeti halk ödedi, reel sektörün de konsolidasyonuna izin vermek doğru olmaz mı, aksi takdirde yine aynı sıkıntıları yaşamayacak mıyız?” diye sorduğumu hatırlıyorum. O zaman bu soruya “Bunlar ulusal varlık daha fazla erimesine izin veremeyiz, önümüzdeki süreçte zaman içinde onların durumunu yaşatarak düzeltebiliriz” yanıtını almıştım.

HEPSİNİ KAPSARSA

Haklı çıktı; 2002’den itibaren küresel iklim bu düzeltmeyi yapmak için çok uygundu. İstikrar tedbirleri sonuç verdi; bankalar sağlam bünyeleriyle dışarıdan rahat kaynak sağladı, kredi mekanizmasını sağlıklı işletmeye başladılar. Küresel iklimin dopingiyle yüksek büyüme oranlarına ulaştık ve 2008 yılına kadar ekonomi iyi gitti. Ancak bu rahat dönemde reel sektörün yapısal sorunlarını çözecek adımların atılması gerekirken aksine 2001’de getirilen kamu ihale kurumu, merkez bankası bağımsızlığı, bağımsız kurumlar gibi ilkelerde geri adımlar atılıp disiplinden geri dönüş başladı. IMF programı bitince kurumsal geriye gidiş hızlandı, küresel kriz sonrası artan sıcak para, bu tür yapısal fırsatlarda kullanılmak yerine inşaata aktarıldı.

Gelinen noktada artık küresel likidite bitiyor ve reel sektörü bol sıcak para ile yüzdürme imkanı olmayacak. Herkes görüyor; reel sektör krizi derinleşiyor ve alınacak önlemlerin acil ve rasyonel olması gerekiyor. IMF kaynağı bile yokken, yüzdürülebilecek reel sektör yerine, herkesi kurtaracak önlemler açıklanması sorunun büyüyerek bankacılık sektörüne, dolayısıyla ekonominin tümüne ve halka fatura edilmesi demektir.

Yine kolay bir karar olmayacak ama günü kurtarmanın yetmediğini, aksine yükü artırdığını gördük.

Yazının devamı...

Piyasaların gözü rahip kararı ve kredi düzenlemesinde

27 Eylül 2018

12 Ekim’deki mahkemeden rahibin ABD’ye dönüşünü sağlayacak bir karar çıkma ihtimalinin fiyatlanmaya başladığı kaydediliyor.

Bunun yanında piyasaların gözü bir yandan da Yeni Ekonomik Programda (YEP) yer almayan, gerekirse yapılacağı açıklanan, reel sektörün bankalardan kullandıkları kredilere ilişkin yeni bir düzenleme çıkmasında. Şirket kredileri ve bireysel kredilerde düzenleme ihtimalinin sektörde daha çok konuşulur olduğu, bu arada Ankara’daki hazırlıkların da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.

Piyasadaki beklentilere baktığımızda en çok takip edilen gelişmenin rahiple ilgili mahkeme kararı olacağı anlaşılıyor. ABD Dışişleri Bakanı’nın konuyla ilgili açıklamasından sonra yeniden alevlenen bu beklenti, tümüyle olmasa bile, yavaş yavaş satın alınmaya başladı.


Yazının devamı...