"Erdal Sağlam" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Erdal Sağlam" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Erdal Sağlam

Hükümetin iyimser tahminleri ve kur istikrarı

7 Ağustos 2017

Bu tahminlere dayanak olan en önemli temel unsurun ise kur istikrarı olduğunu görüyoruz. Bunun yanında tabi ki siyasi istikrar, yabancıların ilgisinin artarak devam etmesi gibi varsayımlar da söz konusu.

Kalkınma Bakanı Lütfü Elvan, geçen hafta yaptığı bir TV konuşmasında Temmuz ayı enflasyon verilerini değerlendirirken, enflasyonun kur geçişkenliği konusunda son derece duyarlı olduğunu, kurdaki artışın üretici fiyatlarına olumsuz bir etkisi bulunduğunu, bunun da Tüketici Fiyat Endeksine (TÜFE) yansıdığını söylemiş. Elvan, yüzde 9,79’luk enflasyonun yüzde 2,8’inin kur geçişkenliğinden kaynaklandığını düşündüklerini anlatırken, kurun istikrara kavuşmasının gelecek günlerde daha olumlu bir resim ortaya koyacağını, enflasyonda başlayan düşüşün devam edeceğini söylemiş.

2018 yılının ilk çeyreğinde enflasyonda yaklaşık 2 puanlık düşüşün söz konusu olabileceğini ve Şubat ayı itibarıyla da enflasyonun yüzde 7 bandına inmesini beklediklerini kaydeden Bakan Elvan, büyümede de iyimser bir tablo çizmiş. Yılın ikinci çeyreğinde yüzde 5’in üstünde büyüme beklediklerini belirten Elvan, üçüncü çeyrekte ise büyümede yüzde 7’nin üzerine çıkılacağını iddia etmiş. Buna gerekçe olarak da baz etkisini ve tarımsal üretimdeki büyümeyi gösteren Elvan, 2017 sonunda büyümenin ise yüzde 5-5.5 arasında olacağını tahmin ettiklerini kaydetmiş.

2018 ‘in ilk çeyreğinde yüzde 7’lik enflasyon, yılın tümünde yüzde 5.5’a varacak büyüme rakamları, sizce de iyimser değil mi?

Gerekçelerine baktığınızda ise hiç de olmayacak bir gelişme değil gibi gözüküyor. Düşünsenize; dolar kuru 3.50-3.55 bantında yıl sonuna kadar gider, küresel risk iştahı devam eder, içeride siyasi sıkıntılar çözülüp güven ortamı sağlanır, sınırımızdaki ülkelerle ilişkilerimiz sorunsuz yürür, Türkiye bölge gelişmeleri konusunda Batı ile tam mutabakata varır, sıcak para akışı devam eder, üzerine yabancı sermayenin doğrudan gelişi sağlanırsa neden olmasın, öyle değil mi?

Peki, tüm bu olumlu gelişmelerin yaşanacağına inanıyor musunuz?

ÖTELENEN SORUNLAR

En önce Fed’e bakmak gerek; son istihdam verilerinden sonra önümüzdeki hafta ABD enflasyon rakamları açıklanacak. Yine olumlu haberler gelirse, bu kez piyasalar faiz artış sayısının artacağını fiyatlamaya başlayacak. Şimdi olmasa bile, ABD ve Avrupa’da yılın son çeyreğinde faiz artışları kaçınılmaz. Dolayısıyla küresel risk iştahının bu seviyesini sürdürmesi mümkün değil.

Yazının devamı...

Yabancı yatırımcının istediği açık

3 Ağustos 2017

Bence yatırımcıların kaygılarını gidermedikten sonra bu toplantıların sık sık yapılmasının fazla bir önemi yok. En önemli yararı yatırımcıların kaygılarını, güncel şikayetlerini birinci elden dinlemek olabilir. Buradaki önemli nokta da yabancı şirket temsilcilerinin bu toplantılarda samimi olup olmadığı. Yani asıl sıkıntıları tüm açıklığıyla Hükümete iletip iletmedikleri.

İzlenim o ki; genel olarak sıkıntıları Hükümete söylüyorlar ama özellikle siyasi nedenleri detaylarıyla açıklamaktan, doğal olarak kaçınıyorlar.

Yabancı yatırımcıların Başbakan Binali Yıldırım’a açık biçimde söyledikleri siyasi sorunlar, ülkeler arasındaki bozulan ilişkilerde Türkiye tarafının sekter bir dil kullanması ve olağanüstü hal uygulamasının (OHAL) uzaması. OHAL’in yarattığı belirsizlik ortamının iş yapmayı caydırıcı rol oynadığını belirtiyorlar.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise “yabancıların OHAL’i gerekçe yapamayacağını” söylüyor. Yani Hükümet ile yabancı yatırımcılar arasındaki temel fark OHAL konusunda ama bu sorunun giderilmesi için siyasi irade yok.

Söyleyemedikleri konular arasında ise özellikle Avrupa ülkelerinde Türkiye’ye karşı oluşan sert tutum başta geliyor. Özellikle Avrupa’da Türkiye’nin yönetimine ilişkin ciddi bir tepki var. Halkları da  ülke şirketlerinin Türkiye’de, bu dönemde yatırım yapmasına sıcak bakmıyorlar. Ancak yabancı şirket yöneticilerinin bunu Hükümete anlatmaları zor. Bu algı nedeniyle Türkiye’de çalıştıracak nitelikli eleman bulamadıklarını Hükümet yetkililerine söylüyorlar mı bilmiyorum ama böyle bir sorunun giderek büyüdüğünü özel sohbetlerde dile getirdiklerine bizzat şahitim.

Özetle; yabancı sermayenin Türkiye’ye bakışındaki siyasi sıkıntı ekonomiyi etkileyecek kadar büyümüş durumda. OHAL kalkmadıktan sonra istenen doğrudan yatırım için yabancı sermayenin gelmesi çok zor. Ancak çok karlı, çok uzun vadeli garantiler aldıkları takdirde gelmeleri mümkün.

SICAK PARANIN İSTEDİĞİ ZATEN YAPILIYOR

Tüm bu dediklerimiz doğrudan yabancı sermaye yatırımı için geçerli. Sıcak para dediğimiz kısa vadeli yabancı sermayenin yani fon gelişinin kaygıları ise farklı. Bu kaygılar daha önce Hükümet ve Merkez

Yazının devamı...

Bir de petrol fiyatları yükselirse

1 Ağustos 2017

Akaryakıt fiyatları otomatiğe bağlandığı için sürekli indirim ve zam yapılıyor, bu nedenle eskisi kadar dikkat çekmiyor. Bu durum bizim pahalı akaryakıt kullandığımız gerçeğini ise değiştirmiyor. İşin en kötü tarafı ise; daha önce dünya petrol fiyatı artınca akaryakıt fiyatlarına aynı oranda zammı yansıtmamak için vergi indirimleri yapacak yerimiz vardı, şimdi o da yok. Yani dünya petrol fiyatları çok yükselirse, vergiyi azaltıp, akaryakıt zammını frenleme imkanımızı artık kaybettik. Çünkü dünkü yazımızda söz ettiğimiz gibi; bütçe dengeleri bozuldu. Mali disiplinde sıkıntı başladı, o nedenle artık vergi kaybına yol açacak tedbirleri uygulayamayız.

Dolayısıyla dünya petrol fiyatları artarsa tümüyle akaryakıt fiyatlarına yansıtmak zorundayız. Akaryakıt fiyatları o kadar çok mal ve hizmete girdi niteliği taşıyor ki; bu zamların enflasyona katkısı katmerli oluyor. Zaten çift haneye çıkarıp indiremediğimiz enflasyon, bu takdirde iyice azacak, buna bağlı olarak mevduat, borçlanma ve kredi faizleri de otomatik olarak yükselecek.

Küresel ekonominin canlanmaya başladığına ilişkin iyimserlik, son günlerde maden fiyatları yükselmeye başladı. Metallerde önemli artışlar kaydedildi. Bununla birlikte petrol fiyatları da yükselmeye başladı. Dün itibariyle dünya petrol fiyatları, Mayıs ayından bu yana ilk kez, yeniden 52 dolara kadar çıktı.

Akaryakıt fiyatlarının belirlenmesinde dünya petrol fiyatlarıyla birlikte içerideki kur fiyatları da etkili. Dün 3.52 gözükse de, son haftada 3.55 TL’lere kadar çıkan dolar kurunun da etkisiyle içeride akaryakıt fiyatlarına zam geldi. Kısacası; eğer bundan sonra dünya petrol fiyatları artarsa akaryakıta aynen zam yansıyacak, bununla birlikte dolar kuru da artarsa, zam katmerli olacak.

PETROL FİYATLARI ÇOK ARTMASA DA KURLAR

Madenlerde fiyat artışının yanında OPEC’in, üretimi sınırlayarak fiyatların yukarı gelmesini sağlamak için son dönemde büyük çaba sarfettiği ortada. Düşük petrol fiyatlarından en fazla zarar gören ülkelerden olan Rusya da OPEC’le birlikte davranmayı seçmeye başladı.

Kişisel düşüncem o ki; dünya petrol fiyatlarının bir süre daha çok yukarılara gitmesine izin verilmeyecektir. ABD’nin siyasi ilişkilerdeki tutumları nedeniyle petrol ve doğalgaz üretici ülkelerin güçlenmesine izin vermeyeceğini, bu nedenle dünya petrol fiyatlarının çok artmayacağını düşünenlerdenim. Kaldı ki kaya gazı ile birlikte ABD bu alanda belirleyiciliğini iyice artırmış durumda ve belli ki bundan sonra da bu durum böyle sürecek.

O zaman akaryakıt fiyatlarındaki aşırı artıştan korkmamak gerektiği söylenebilir. Yine kişisel düşüncem, dünya petrol fiyatları çok artmaz ama kurların özellikle son çeyrekte hızlanacağını tahmin ediyorum. Dolayısıyla akaryakıtta fiyat hareketlerinin özellikle yılın sonlarında yukarı gideceğini düşünüyorum.

Yazının devamı...

Bütçe yeniden sorun haline gelince olacaklar...

31 Temmuz 2017

Bunun en önemli göstergelerinden biri bütçenin finansmanı için yapılan borçlanmada görülen artış. Ödediğinizden daha az borçlanarak mali disiplini sağladığınızda, hem iç hem de dış yatırımcıların güvenini kazanıyor, daha fazla kaynak çekebiliyorsunuz. Ama bu yıl Hazine yeniden ödediğinden çok daha fazla borçlanmaya başladı. İşin kötüsü hem gelir hem giderlerdeki eğilim, bu işin yeniden düzelebileceğini göstermekten uzak. Mali disiplinin en önemli göstergesi olan IMF tanımlı faiz dışı denge şimdiye kadar hep artıdayken, ilk kez bu yıl ilk yarıda 18.3 milyar TL gibi, çok yüksek bir açık verdi. Yani piyasalardaki beklenti mali disiplinde de tersine dönmeye başladı. 

Son yıllarda iç borç çevirme oranı, yani Hazine’nin borçlanmasının geri ödediği borca oranı hep yüzde 100’ün altında olurdu. Bu yıl için de yüzde 98 olacağı açıklanmıştı. Ancak yılın ilk yarısında içborç çevirme oranı yüzde 114’e çıktı.

Şimdi piyasalar yılın tümündeki içborç çevirme oranının nasıl revize edileceğini gözlüyor. Piyasadaki beklenti, daha doğrusu bankaların Hazine’den aldığı duyumlara göre, içborç çevirme oranının yüzde 125’e çıkacağı yönünde. Bu rakamın kesinleşmesiyle birlikte piyasalar da planlarını gözden geçirecekler.

Bu arada bir süredir piyasalar “Yasa değişikliği ile Hazine’nin borçlanma tavanının yani limitinin artırılacağı” yönünde alıştırılıyor. Son olarak Hazine’den de sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Hazine’nin içborçlanma tavanını artırmak gerekeceğini çünkü bütçe harcamaları ve savunma harcamalarının aşırı arttığını söyledi.

İç borç çevirme oranının belli olması ve limitlerin değiştirilmesiyle birlikte, piyasadaki havanın netleşeceğini söyleyebiliriz. Bu kararların, bence eylül ortalarına kadar fazla bir etki etkisini hissetmeyebiliriz. Ancak  özellikle ekimden sonra son 3 ayda, başka unsurlarla da birleştiğinde, faiz ve kurlar başta olmak üzere ekonomik dengeleri ciddi biçimde olumsuz etkileyebilir.

KREDİ FAİZLERİ DÜŞECEK MİYDİ?

Çünkü borçlanma limitini artırıyorum demek; hem iç hem dış yatırımcılara, “Ben ayağımı yorganıma göre uzatamıyorum, açılıyorum” demektir. Öyle olunca da size borç verenler, doğal olarak, sizden daha fazla faiz isteyecektir. Yani Hazine’nin borçlanma faizlerinin artması kaçınılmaz olacaktır. Elinde para olan tasarrufçunun ya Hazine kağıdı alacağını, ya da bankalardan en az o kadar faiz isteyeceğini herhalde herkes görüyordur. Topladığı paranın maliyeti artan banka da kredi verirken, doğal olarak faiz oranlarını daha yüksek tutacaktır.

Peki, hani Hükümet bankaların kredi faizlerini indirmek için her şeyi yapıyordu, enflasyon düşmeyince bankacılık sisteminin mali yapısını zayıflatmak uğruna, rasyolarda bile değişikliğe gidiyordu, ne oldu?

Yazının devamı...

Enflasyon düşmeyince banka bilançolarıyla faize müdahale

27 Temmuz 2017

Geçen hafta yönetmelik değişikliği yapan BDDK, likidite karşılama oranı hesaplamasında zorunlu karşılıkların yüzde 100’ünün yüksek kaliteli likit varlık sayılmasını kabul etti. Bu yolla bankaların mevduata ihtiyacının azaltılıp faizin indirilmesi amaçlanıyor.

BDDK yine bu aybaşında sermaye yeterliliği hesaplamasındaki KOBİ tanımını değiştirerek, bankaları sermaye yeterlilik hesaplamasında rahatlatmıştı.

BDDK Başkanı Mehmet Akben dün açıklama yaparak, “bankaların ellerini rahatlattıklarını” söylemiş. Faizin ve maliyetlerin aşağı düşmesi açısından birtakım düzenlemeler yaptıklarını belirtip, mevduat faizlerinin zamanla gerilemeye başlayacağını bunun da kredi faizlerine olumlu yansıyacağını kaydetmiş. Akben TL kredi ve KGF destekli kredi büyümesinde son haftalardaki yavaşlamanın da kredi faizlerine olumlu yansıyacağını kaydetmiş.

Mevduat oranlarının zorunlu artışı hükümeti telaşlandırmış, “Reel sektörü kurtaralım derken, kredi faiz oranlarının yeniden artmasına neden olarak reel sektörü yeniden zora soktuğunu” farketmişti. Bakanlar toplantılar yapmış, bankacılar gevşeyecek kredi artışları nedeniyle mevduat faizlerinin biraz aşağı geleceğini, talep ve maliyetler düşmeden bu kredi hacmiyle mevduat faizinin mecburen yüksek olacağını söylemişlerdi. 

Bu düzenlemelere bakıp, “Sorun yok; kredi faizleri öyle ya da böyle düşüyor” diyebilirsiniz. Ancak tüm bunların bedelinin olduğunu unutmayalım...

Faizlerdeki yüksekliğin temel nedeni enflasyonun yüksek olması. Merkez Bankası çift hanedeki enflasyonu, “hiç olmazsa bu seviyede tutalım” diyerek,  fonlama faizlerini yüksek tutuyor. Normal olanı gösterge faizi yüksek tutması ama dolaylı yol denemeye devam ediyor.

BANKALAR NİYE GÜVEN MÜESSESESİ?

Böyle bir ortamda,

Yazının devamı...

Merkez bankalarından faiz değişikliği beklenmiyor

25 Temmuz 2017

Fed’in çarşamba günü açıklanacak kararında faiz değişikliği bekleyen kimse yok. Likiditenin daraltılması konusunda bir açıklama yapıp yapmayacağı ise merak ediliyor. Piyasadaki ağırlıklı beklenti Fed’in likidite daralmasına ilişkin açıklamayı eylül ayında yapacağı yönünde. Bu hafta açıklanırsa sürpriz sayılacak. Enflasyondaki beklenen artışın yaşanmaması nedeniyle, Fed’in aralık ayına kadar bir faiz artışı daha yapacağı yönündeki beklenti neredeyse yok oldu. Genel beklenti; eylülde likidite daralması için takvim verilip, aralıktaki toplantıda Fed’in bir faiz artışı yapacağı yönünde.Ancak unutmayalım ki, yakın zamana kadar Fed’in bu yıl aralık ayına kadar bir faiz artışı daha yapacağı beklentisi bir hayli güçlüydü. Dolayısıyla her an her şeyin değişebileceği, özellikle eylül ayından sonra sürprizlerin görülebileceği bir ikinci yarı yıl olacağını söyleyebiliriz.

Fed’in kararı aynı zamanda küresel finansmanın yönünü belirleyecek. Avrupa Merkez Bankası’nın da parasal sıkılaştırma yönünde eğilimi olduğu görülürken, Fed’in alacağı kararların tüm dünya finansmanında gidişatı belirleyeceğini söylemek yanlış olmaz.

Bizim Merkez Bankası ise yine Fed’in kararından bir gün sonra toplanıp karar verecek. Piyasalarda faiz değişikliği yapmayacağı beklentisi hakim. Enflasyonda küçük bir düşüş yaşandı ama eğilimin hâlâ yüksek olduğu, yıl sonunda tek haneye inmenin bile başarı sayılacağı görülüyor. Buna karşılık bu yıl mali disiplinde gevşeme var; Maliye Bakanı açığın milli gelire oranını yüzde 1.9’da tutmaya çalışacaklarını söylüyor. Piyasadaki beklenti 2’nin biraz üzerinde, uluslararası kuruluşların revize ettiği veriler ise bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 3’ü geçebileceği yönünde. Yani mali gevşeme ortada ve böyle bir dönemde Merkez Bankası’nın faiz indirmesi çok riskli olabilir.

Özetle; küresel anlamda üzerimizdeki baskıların hafiflediği, buna karşılık bize özgü siyasi ve jeopolitik risklerin arttığı, Almanya başta olmak üzere dış ilişkilerin ekonomiye zarar vereceği noktalara doğru geldiği gözleniyor.

Bu nedenle Merkez Bankası’nın faizde hareketsiz kalması bekleniyor.

GÜMRÜK BİRLİĞİ GÜNDEME GELDİ

Dün Almanya ile yaşanan krizin özellikle Türkiye ekonomisine ciddi zarar verme riskine dikkat çekmiştim. En somut olumsuzluklardan birinin de Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesinin zora girmesi olacağını söylemiştim. Hükümet üyeleri ekonomiye vereceği zararı görüp bence geri adım atmaya başladılar ama bu adımların yeterli olacağı şüpheli.

Dün Almanya’dan gelen açıklamalar, hem krizin devam ettiğini gösteriyor hem de adı geçen anlaşmanın hemen masaya getirildiğini gösteriyor. Alman İçişleri Bakanı Sözcüsü Tobias Plate, Türkiye’nin, daha önce İnterpol kanalıyla kendilerine ilettiği 700 Alman şirketine terörü desteklediği gerekçesiyle soruşturma talebinin, geçen cumartesi günü geri çektiğini duyurdu.

Yazının devamı...

Almanya krizinin ekonomik faturası ağır olur

24 Temmuz 2017

Almanya ile Türkiye’nin ekonomik ilişkilerinin çok yakın olduğunu hatırlatmak lazım. Örneğin Almanya ilk 6 aylık ihracatımız içinde ilk sırada bulunuyor ve ihracatımızın yüzde 10’unu tek başına bu ülkeye yapıyoruz. Türkiye’deki en eski yabancı sermayeli şirketlerin Almanya şirketleri olduğunu, bu akışın devam ettiğini, finans ilişkilerinin sıkı olduğunu, son yıllarda azalsa bile turizmde Alman turistlerin payının çok yüksek olduğunu bilmek gerekiyor.

Yani Almanya ile ekonomik ilişkilerin yavaşlamasının Türkiye ekonomisine olumsuz etkisi ağır olacaktır. Bu tabi ki aynı zamanda Almanya için de geçerli.

Ancak asıl olumsuz etkinin Almanya’nın ekonomik ve uluslararası ilişkiler alanındaki gücünün bu gerginlikte Türkiye aleyhine kullanılması halinde, bize olan etkisinin çok daha ağır olacağını söylemekte fayda var. Almanya ekonomisi çok güçlü, son dönemde dünyadaki etkinliği de buna bağlı olarak tartışılmaz biçimde arttı. Yani Türkiye’yi kaybetmekten edeceği zararın, bizim zararımızdan daha az olacağını düşünüyorum.

Almanya’nın neredeyse tek başına AB kararlarını etkileme gücü olduğunu unutmayalım. Bu güç, diğer AB ülkelerine de pay verdiği, ekonomik konumundan kaynaklanıyor. Tek başına istediği kararı çıkaramasa bile, istediği takdirde AB’den bence çıkaramayacağı karar olamaz. Bunu şunun için söylüyorum ki; Türkiye’nin AB çıpasının devam etmesi için Almanya ile ilişkilerin zora girmemesi iyi olur.

Örneğin AB ile önümüzdeki en acil konularından biri Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesi. Bunun için epeyce yol alındığını, özellikle Türkiye’deki reel sektör ve piyasaların, yenilenecek Gümrük Birliği anlaşmasından büyük umutları olduğunu biliyoruz. Olmadığı takdirde hayal kırıklığının büyük olacağı kesin. Son günlerde Almanya ile yaşanan gerginliğin derinleşmesi halinde bu anlaşmanın rafa kalkması kaçınılmaz olur.

BATI DEĞERLERİNİN HALKIN CEBİNE ETKİSİ

Yönetimin son dönemde dış ilişkiler konusunda yarattığı algı “Türkiye için Katar yeter, gerisi olmasa da olur” biçiminde. Yönetimin tam olarak bunu isteyemeyeceği açık ama kamuoyunda yaratılan hava böyle. O nedenle de geniş halk kesimlerinde dış ilişkilerin ekonomiye, halkın cebine etkisi henüz tam anlaşılamıyor. Ama bu gidişle herkes bu etkiyi anlayacak gözüküyor. Şunun tekrar edilmesi gerekiyor ki; Türkiye ekonomisi yabancı sermaye olmadan halkın refahına yetecek büyümeyi gerçekleştiremiyor. Bu durumda olan bir ülkenin de ekonomisini, halkın cebini zora sokmamak için dış ilişkilerinde dengeli, barışçı bir politika izlemesi şart.

Eğer sermaye ittifakınız olan Batı’da ise, o ülkelerle iyi geçinmek, halkınızı düşünmeseniz bile ekonomiyi düşündüğünüz için, Batı değerlerine uygun bir yönetim anlayışı sergilemeniz gerekiyor. Bir Rusya ya da Körfez ülkesi değilsiniz. Kaldı ki o ülkeler bile, çıkarları için Batı’yla bizden daha iyi geçinmeye başladı. Biz hem Nato, hem tarih olarak yakaladığımız fırsatı pekiştireceğimize, harcıyoruz.

Yazının devamı...

Ekonominin tepesinde çift başlılıktan vazgeçiliyor

20 Temmuz 2017

Değişikliğin en önemli unsurlarından birinin, “Ekonomi yönetimindeki çift başlılıktan geri dönüşün sağlanması” olduğunu söyleyebiliriz.

Genel olarak kabine değişikliklerine bakıldığında, uzun zamandır Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın değişiklik için ileri sürdüğü “metal yorgunluğu”ndan kastının, uzun süredir bakanlık yapan eski isimler olduğunu anlıyoruz. Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Tarım Bakanı Faruk Çelik, Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun devre dışı kalmasına böyle bakabiliriz. Belki aynı kapsamda Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Başbakanlık Yardımcılıklarına alınmasını da sayabiliriz.

AKP’de yeni parlayan, nispeten genç isimlerin yeni bakanlıkları getirilmesi, bu yapılırken etnik ve seçim çevresi dengesinin gözetildiği de açık.

Bu arada değişikliklerde gözetilen başka bir unsurun da kabineden ayrılan bakanların bundan sonra AKP yönetimine tehdit oluşturmayacak, özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yakın isimler olduğunu da söyleyebiliriz. Bunlardan bazılarının cumhurbaşkanlığı danışmanlığına gelmesi, şahsen benim için sürpriz olmayacak. Yine, “Ayrılanlar için FETÖ’cü olma şüphesi yaratılır mı?” kaygısının da bu değişikliklerle giderildiği söylenebilir.

Yazının devamı...