"Emre Kızılkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Kızılkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Kızılkaya

Emre Kızılkaya

Son 10 yılın yazılarından bir seçki

1 Mart 2017

 

Son 10 yılda en sık ele aldığım konulardan biri basın özgürlüğü oldu. Son olarak, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık gibi saygın gazetecilerin iddianame açıklanmadan aylarca tutuklu kaldığı günlerde, vatandaşın haber alma hakkının önemine dokunduran şu yazıyı yazmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Basın özgürlüğünün demokrasimiz için önemini, 15 Temmuz'daki hain darbe girişimi sırasında da görmüştük. Darbecilerin baskınına rağmen hurriyet.com.tr ekibi olarak zor şartlarda nasıl yayınımızı sürdürüp demokrasiye sahip çıktığımızı 17 Temmuz 2016'da size aktarmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Facebook'un genel olarak insanlık, özelde medya şirketleri için neden hem bulunmaz bir nimet, hem de ciddi bir tehdit olduğunu geçen yıl birkaç yazıda ele almıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

2015'te Rusya'da kurulup tüm dünyada tartışılan "Putin'in trol fabrikasını" anlatmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Hangi gazeteciler işlerini robotlara kaptıracak, icat çıkarmak neden önemli ve gazetecilik ilkeleri niye vazgeçilmez gibi sorularla yeni medyanın geleceğini 2014'te analiz etmeye çalışmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Google'ın 2013'te yenilikçi robotlarıyla ünlü Boston Dynamics'i satın alması, son yılların teknoloji dünyasında en önemli kararlarından biriydi. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)



2012'de haber için gittiğim iki ülkede öğrendiklerim beni etkiledi. Savaşın şiddetlendiği Suriye'de "propaganda zamanı gazeteciliği" yazdım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın) O yıla damgasını vuran Angry Birds'ün yaratıcısı Rovio'nun Helsinki'deki merkezinden ise bu oyunun toplumsal anlamını... (Yazının tamamını okumak için tıklayın)



Arap Baharı'nın patlak verdiği 2011'de, bir Atatürk biyografisi yazan Amerikalı yazar Austin Bay'in görüşlerini aktarmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

2010'a Salinger'ın ölümü ve iPad'in piyasaya çıkışı damgasını vurmuştu, ben de bu iki konuyu bağlayan bir yazı yazmıştım. (Tamamını okumak için tıklayın

 

2009 yapımı bilimkurgu filmi Avatar o günlerde "sömürgeciliğe müthiş bir eleştiri" diye övülmüştü, ben de neden bunun tam tersini düşündüğümü anlatmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Tek veya çift kutuplu dünyanın sona erdiğini, postmodern iletişim devrimiyle birlikte küresel bir "ağ toplumu" haline geldiğimizi 2008'de bu köşede yayınlanan iki yazıda savunmuştum. (İlk yazı burada, ikinci yazı şurada)

 

2007'de gişe rekorları kıran Ratatouille aslında Fransa'nın göçmenlere bakışına dair bir altmetne de sahipti. O günlerde bu konuyu yazmıştım. (Yazının tamamını okumak için tıklayın)

 

Yazının devamı...

Haftanın yeni medya notları

1 Şubat 2017

* Dünyada medya açısından son günlerin en büyük tartışması, ABD Başkanı Trump'ın kurmaylarının "alternatif gerçekler" diye bir kavram ortaya atıp, sonra "medyanın çenesini kapaması gerektiğini" söylemesiyle başladı. New York Times'ın "Trump yalanlarını tekrarlıyor" ve Bloomberg'in "Trump ve ekibi neden yalan söylüyor" başlıkları ile tartışma alevlendi.

 

* "Hakikat sonrası" dönemde tartışmanın merkezinde Trump'ın söylemleri ve medyanın yazdıkları var. O halde iki somut veri aktaralım: ABD halkının yüzde 49'u Trump'ın yemin konuşmasını "mükemmel" veya "iyi" bulmuş. Ve halkın yüzde 79'u yalan haber gördüğünde bunun yalan olduğunu anladığını söylüyor. Bir başka araştırmaya göre ise yalan habere tıklayan Amerikalı yetişkinlerin yüzde 75'i o haberi gerçek sanıyor. Tüm kurumlara olduğu gibi kamuoyunun istatistiklere güveni de azalıyor. Böyle bir toplumsal gerçeklik var olduğu müddetçe ABD'de ve dünyada siyasi kutuplaşma sürecek, hatta daha da artacaktır.

 

* Medyaya yönelik tehditler siyasetle sınırlı değil. Bu konuda NYT'de çıkan önemli bir yorum yazısını geçtiğimiz günlerde Jonathan Taplin yazdı. Taplin'e göre telekom şirketlerini unutun, medyada asıl tekeller Google ve Facebook... Bu iki platform, kendileri içerik üretmedikleri halde, başkalarının ürettiği içeriklerin dağıtımında suyun başını tuttukları için oluşan gelirin büyük bir bölümünü elde ediyorlar. Google'ın tasarım etikçisi Tristan Harris, "Menüyü kontrol eden, tercihlerimizi de kontrol eder" diyor. Ve artık insanların en temel menüsü, Google arama sonuçları ve Facebook'un haber akışı... Sorunu çözmek için bu şirketlerin gazetecilik kurallarını da algoritmalarına dahil etmesi gerektiğini geçtiğimiz aylarda yazmıştım.

 

* Batı'da Google ve Facebook gibi şirketler kişisel verileri hortumlarken, Doğu'da ise otoriter devletler bunu yapıyor. Yine de örneği tam bir "dijital distopya" yaşayan Çin'e kıyasla Batı demokrasinin durumu daha iyi, çünkü en azından kuralları belli... En azından şimdilik...

 

* Satranç, Go, dama, Scrabble ve Riziko'dan sonra pokerde de yapay zeka dünyanın en iyi "insan" oyuncularını yendi. "Oyun" deyip geçmeyin, bu konuda kaydedilen her ilerleme savaş teknolojilerinden siber güvenliğe birçok alanı yakından ilgilendiriyor. Fırsatları ve tehditleriyle bu işin nereye varabileceğini geçen yıl bu köşede yazmıştım.

 

* Dijital oyunlar ekonominin ötesinde tüm kültürü dönüştürüyor. "Haber oyun" gibi medyaya doğrudan dokunan kavramların da ötesinde bir anlama sahipler. Polygon'daki tanımı sevdim: "Dijital oyunlar vasıtasıyla tutumlara olumlu etki edebilme potansiyeli sadece onların perspektif kazandırma yeteneğinde değil, aynı zamanda bir ikna aracı olarak taşıdıkları kuvvette yatıyor." 

 

* Sanal gerçekliğin (VR) yaygınlaşması teknolojisinin hala yeterince ucuzlamaması nedeniyle biraz gecikti, ama geçen yıl bir artırılmış gerçeklik (AR) devrimi yaşadık bile: Pokemon Go. Elbette henüz emekleme aşamasındayız. Gerçekten ayırt edilemeyecek sanal dünyalara doğru ilerliyoruz. Dünyanız oyun olacak.

 

* Hayatımızın tüm arayüzleri değişiyor. Bu anlamda gelecek geldi, artık şöyle bir dünyada yaşıyoruz: Eskiden askerler savaşa gider, bazen yıllar sonra dönerdi. Bugün ABD'de sabah Las Vegas yakınlarındaki evinden çıkıp ofise giden ve binlerce km ötedeki insansız hava aracıyla Suriye'de bir binayı bombalayıp eve dönen askerler var. Birinin hikayesini geçenlerde BBC anlattı, biz de Hürriyet'te 6 yıl önce yazmıştık... Yakında bu pilotun otonom aracıyla işe giderken kullandığı otoyollarda güneş panelleri serili olacak yahut bindiği tren rüzgar gücüyle çalışacak, ilk denemeler Fransa ve Hollanda'da başladı bile...  ABD'de ise insansız hava aracı ile ürün teslimatı başladı

 

* Bu dönüşüm, eski herşeyin çöpe atılacağı anlamına gelmiyor. BBC'nin başlığını sevdim: Rekabet etmesi en zor app kağıttır. Son dönemde insanların üretkenlik app'lerini bir kenara bırakıp yeni fenomen olan "maddeli günlük" yazmaya başlaması da bundan. Gerçekten sevdiğim tek elektronik cihazım Kindle'ım olsa da, insanların çoğunun kağıttan asla vazgeçmeyeceğini biliyorum. Çünkü, üç yıl önce yazdığım gibi, kağıt bozulmaz, şarjı bitmez ve kolay taşınır. 

 

* Geçen yıl sonunda İngiltere'de tuhaf bir şey oldu. Bir hafta içinde satılan plakların toplam değeri, internet üzerinden indirilen albümlerin toplam değerini aştı. Bu arada kaset de tuhaf bir dönüşe imza attı! Eski medyanın, uygun bir niş bulduğunda yeni medya çapında nasıl tekrar anlamlı hale gelebileceğinin kanıtları...

 

* Her ürünü taklit edebilen Çin bir türlü tükenmez kalemi taklit edemiyordu. Türkiye'nin en büyük dolmakalem "aficionadosu" olan Doğan Hızlan'a geçenlerde bu konuyu açtım, hiçbir şey söylemeden elime bir kalem verdi. Bir açtım ki her taraf mürekkep oldu. Çin malı... Ama Çin bu işi de çözmüş görünüyor. Başbakan Li'nin 2015'te verdiği talimatın ardından geçen ay ilk kez doğru dürüst bir tükenmez kalem üretebildiklerini açıkladılar. Tükenmez kalemin hareketli bir top olan uç kısmını üretmek için gerekli alaşım ekipmana ve teknik bilgiye kavuşmuşlar. Planlı ekonomiyle de rekabete dahil olmanın bir örneği ama tercihin yerindeliği tartışılır.

 

* Michigan Üniversitesi'nden Gerald Davis'in yeni piyasaya çıkan "Vanishing American Corporation" adlı kitabına göre limited şirketler yerini farklı ticarı kuruluş tiplerine bırakıyor, çünkü örneğin çelik gibi sektörlerde şirketler büyük miktarda sermayeye ihtiyaç duyarken, günümüzün yazılım şirketlerinin bu kadar çok para bulmasına gerek yok. Davis'in sözlerini aktaran The Economist dergisine göre bugün bir girişimci sermayesini Kickstarter üstünden halktan toplayıp Upwork'ten çalışan, Amazon'dan bilgisayar gücü, TechShop'tan alet-edavat kiralayıp, şirket merkezini Liberya'da kurarak milyonlarca tüketiciye erişebilir. 

 

* Böyle bir ekonomide medya da dahil her sektör, işbirliğinin kitleselleştiği ve sınırları aştığı bir ortamda rekabet ediyor. Yazarı Yuval Hariri ile röportajını Hürriyet Pazar'da okuduğunuz çok satan Sapiens kitabının temel argümanlarından biri de insan gelişiminin motorunun işbirliği olduğu yönündeydi. Bu yüzden Slack gibi işbirliği araçları önem kazanıyor. Dünyanın en popüler bulut depolama hizmetlerinden Dropbox da bu sektöre Paper adlı uygulamasıyla girdi, ben sevdim. 

 

* Peki bu ekonomide kim kazanır ve kazanmaya devam eder? Yapay zeka, sesli komut, robotlar ve fiziksel alışverişte inovasyon gibi en kilit alanlarda önemli hamleler yapan Amazon... Satya Nadella ile birlikte yeni bir yaratıcılık dalgası yakalayan ve bu anlamda Apple'ı solladığı dahi savunulan Microsoft... Sundar Pichai ile birlikte -tıpkı Microsoft gibi- doğru alanlara yatırım yapan Google... ve patent rekoru kıran IBM...

 

* Nadella gibi Pichai'ın da Hint asıllı olduğunu düşündüğünüzde, ABD'deki büyük tartışmanın ortasında kalan göçmenleri ekonomisine en iyi şekilde entegre eden ülkenin gelecekte kazanacağını da söyleyebiliriz. Çünkü Trump'ın yapmaya çalıştığının aksine şirketleri zorla bir ülkeye zincirlemek, vatandaşların potansiyelini en iyi şekilde kullanmak anlamına gelmediği gibi, ters de tepebilir.

Yazının devamı...

Medya dışından medyaya dersler

25 Ocak 2017

 

1) Steam: İçerik üretiminden dağıtım platformuna

1990'ların sonunda Half-Life ve Counter-Strike oyunlarını üreterek büyük üne kavuşan ABD merkezli Valve şirketi, 2000'lerin başında Steam platformunu kurdu. Böylece ağırlığı, oyun üreticiliğinden, oyun dağıtımcılığına kaydırdı.

Bugün onlarca ülkede 120 milyonu aşkın Steam kullanıcısı hemen her şirketin ürettiği binlerce oyunu bu platform üzerinden indirebiliyor. Steam, karşısında, çok daha büyük bir oyun firması olan EA Games'in yarattığı Origin platformu olmasına rağmen bu başarıya nasıl ulaştı? Bence özetle:

- Yeni oluşan bir sektöre, doğru fikirle, doğru zamanda girdiler.
- İçerik üretirken edindikleri deneyim ve verilerden, bu yeni rotada etkin şekilde yararlandılar.
- Kendi platformlarını (Steam) duyurup geliştirmek için kendi içeriklerini (Half-Life ve Counter-Strike) bir kanca gibi kullandılar.
- Bu erken hamle sayesinde oyun arşivlerini hızla geliştirip sektörün en geniş envanterine sahip oldular.
- İlk dönemdeki teknik sıkıntılara rağmen yatırımda ısrar ettiler.
- Uzun vadeli hedefler için kullanıcı tabanını genişletirken kısa vadeli ticari zararları göğüslediler.
- Kullanıcılarının ve kendi çalışanlarının memnuniyetini hep en ön planda tuttular.
- Komisyon oranlarını düşük tutarak diğer oyun üreticileri dahil herkesin kazanacağı bir sistem kurdular.
- "Greenlight" projesi ile bağımsız yapımcılara kapıları açıp sektörü demokratikleştirdiler.
- "Erken erişim" modeliyle oyunların geliştirilirken oyuncular tarafından finanse edilmesini sağladılar.
- Belki de en önemlisi: Bu sistem için yarattıkkları "yarım duvarlı bahçe" tam dengeyi buldu: Ne Android kadar açık, ne iOS kadar kapalı...

Gücün üreticilerden distribütörlere kayması, rekabeti ve inovasyonu koruyacak bir regülasyon ortamı var olduğu müddetçe son tahlilde kullanıcılara yarar. Mesela ben Steam'in özel indirimlerini şahsen hiç kaçırmıyorum. Geçenlerde kış indirimi sırasında 8 TL'ye bir oyun aldım. Birkaç gün boyunca süren indirim dışında bu oyunun fiyatı 50 TL idi.

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Öncelikle, içerik üretiminden dağıtıma geçişin tek bir modeli olmadığını kabul etmek gerekir. Bir medya şirketinin ürettiği içerikleri azaltıp başkalarının ürettiği içerikler için bir platforma dönüşmesi, olası modellerden sadece biridir.

Steam bu geçişi başarıyla yaptı. Fakat bazı şirketler için böyle bir geçiş idealken, başkalarının karşılaştırmalı üstünlüklerinin ortadan kalkmasına neden olabilir. Her sektörün ve şirketin kendine has şartları, üretimden dağıtıma geçişin dışsal modelinin uygunluğunu belirler.

Bu konuda ideal dengeyi bulmuş görünen bir örnek olarak Vice News'dan bahsedebiliriz. Vice News, kendine has şartlara uygun bir şekilde, içerik üretimini dış kaynaklara kaydırmış ve uluslararası bir dağıtım şebekesi haline gelmeye odaklanmıştı. Böylece haber sitelerinden ziyade, televizyon kanallarına içerik lisanslayan bir şirket olarak TV prodüksiyon şirketleriyle rekabet eder hale geldi.

Üretim-dağıtım paradigmasının bir de içsel modeli vardır, ki bu modeldeki sorunsal tüm büyük medya şirketleri için geçerlidir: Çok fazla içerik ürettiğinizde, bu içeriklerin kendi özgül platform ve kanallarınızdan dağıtımı temel bir mesele haline gelir. Bu içerikleri ne zaman, nasıl ve hangi platformlarınızda dağıtacaksınız?

Bunun cevabı öncelikle içerik üretim süreçlerinizle ilgilidir: Bu sürecin başlangıcı her zaman yaratıcılığa, inovasyona ve orijinal fikirlere dayanır. Fakat böyle bir "corpus" oluşturduktan sonra, artık gelecek içeriklerinizin biçimine, zamanlamasına ve konumlamasına sadece dağıtımla ilgili verileriniz rehberlik etmelidir.

Vice News'un genel stratejisinin verilerle evrildiğini görmemiz gibi, örneğin Hearst Medya Grubu'nun, içeriklerinin yüzde 30'unu tüm yayınları arasında paylaştırıp yüzde 70'ini ilgili dikeylerine özel tutma şeklindeki spesifik kararının arkasında da keyfiyet değil, bu veriler vardır.

 


2) Lüks şişe su: İçindeki kadar hikayesi de önemli

Dünyanın en hızlı büyüyen pazarlarından biri şişe su pazarı... 2013'te 157 milyar dolarlık pazar hacminin 2020'de 280 milyar dolara çıkması bekleniyor. Gelişmiş ülkelerde musluk suyu içilebiliyorken bu kadar çok insan neden para verip şişe su alıyor?

- Sophie Elmhirst'in dediği gibi, "markalı içme suyu" aslında tarihte kökenleri olan bir kültüren gerçek. İslam'da zemzemi, Hristiyanlıkta kutsal suyu, daha birçok dinde mukaddes sayılan kuyuları düşünün...
- Modern tarihe Evian ve Perrier ile giren "lüks su" modasını bu kez İnternet Çağı'nın araçları sayesinde kitleselleştiren markalardan bahsetmek gerek: Omego, Vita Coco, Virtue, CanO, BiPro, Fiji,Flo, Plenish, blk., FATwater gibi çok sayıda "premium" su markası... 
- Kimi milyonlarca yıllık bir buzdağının eritilmesiyle üretildiğini vurguluyor, kimi "tamamen katkısız" olmasını, kimi "buhar damıtımlı" üretim yöntemini, kimi "anti-oksidan doğal manganez" içermesini, kimi selülite iyi gelmesini, kimi muhteşem tadını...
- Bugünlerde bu sektörde gözlenen yaratıcılığı, geçmişte sadece yeni bir ürün geliştirmekle kalmayıp yepyeni birer sektör yaratan Coca-Cola ve Redbull'un inovatif yaklaşımlarıyla karşılaştırabiliriz.
- Bu inovatif ürünlerin hiper-rekabete dayalı bir pazarda tutunması için sadece paketinin değil, tüm iletişiminin onu farklılaştırması gerekir. Suyun kaynağı, işlenmesi (veya el değmemesi) kadar, onun "sadece su olmadığına" dair inandırıcı bir hikaye kurulması önemlidir: Bu suyun özel güçleri var! Bu bir süper-içecek! Doğadaki sudan bile daha doğal ve sağlığınıza yararlı! Ayrıca şu kutunun/şişenin güzelliğine bakın! Su üreticilerinin Apple'ı biziz, tadına bir bakın!

Son tahlilde yine Elmhirst'i alıntılarsak, eleştirmenler şunu söyleyebilir: "Bu sular kapitalizme dair en hiperaktif , en icatçı vakalardan: bedava bir maddeyi al, türlü giysiler giydir ve sonra vücudunuzu, zihninizi ve ruhunuzu değiştirmeye muktedir yeni bir şey olarak sat."

Ben bu fenomenin bu kadar basite indirgenmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Mesela suyun ötesinde de bir örnek verelim: Rakıyı susuzluğunu gidermek için, tadı güzel olduğundan veya sağlıklı diye içen var mı? Hatta çoğunluğa göre tadı kötü olmasına rağmen (böyle olmasa sofralarımızda anasonlu başka tatlar olurdu) niye rakı içiyoruz ki?

Cevabı basit: Rakıyı hikayesi için içiyoruz. Geleneksel bir muhabbet ritüelinin ayrılmaz parçası olduğundan... Premium su da --bambaşka bir içeriğe sahip olsa da-- bir hikaye yaratma çabasının (ve belli ki bunu doğuran bir Zeitgeist'ın ürünü).

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Haber ve haber dışı hemen her tür içeriğe, "her yerde, her an ve -neredeyse- bedava ulaşılabilen bir meta" haline geldiği bir ortamda, lüks sulara da bu gözle bakılabilir.

Bu bakışa göre içeriğin fiyatını, yarattığı katma değer (siz ona değer teklifi de diyebilirsiniz) ve bu katma değer sayesinde ne kadar farklılaşabildiği belirler.

Ancak yeni medya çağında bir bütün, sadece kendi parçalarından ibaret değildir. Onun hikayesiambalajı ve dağıtım kanalları da, geniş kitlelere ulaşma yolunda en az içeriği kadar önemli olabilir.

 

3) Kol saatinin ateşle imtihanı

Son 50 yıldır lüks kol saati sektörü kadar ciddi teknolojik yıkıma/değişime (disruption) maruz kalıp da varlığını koruyabilen pek az sektör sayabilirsiniz.

1960'larda Japonya'nın seri üretime geçtiği pilli kuvars saatlere olduğu gibi, bugün de dijitalleşmeye kafa tutan, geleneksel, mekanik kol saatleri neden yok olmuyor?

The Guardian'da bu konuda bir makale okuduktan sonra merak edip üniversiteden arkadaşım İnanç Sevilir'i aradım. Doğuş Holding bünyesindeki D Saat'te Operasyon Müdürü olarak görev yapan İnanç'tan aldığım bilgileri de derlersem, sanırım buna şöyle yanıt verebiliriz:

- Geleneksel saatlerin mekanik aksamı düzenli bakıma ihtiyaç duyar, el işçiliği pahalıdır. İlk kez 1920'lerde üretilen ve 1960'larda kitlesel üretimle yaygınlaşan kuvars saatlerin, bakıma ihtiyacı yoktu. Böylece kol saati ucuz bir şey haline geldi.
- Şişe suda olduğu gibi diğer sektörlerde de, tüm ürünlerin ucuzlaşması halinde pahalı "nişlerin" türemesi kaçınılmazdır. Kol saatinde bu 1990'larda dramatik bir hal aldı. "Lüks kol saati" kavramı gelişti.
- İnanç, "İyi bir saat markasını orada tutan şey, ona sahip olanlar değil, sahip olamayanlardır" diyor. Örneğin Vacheron Constantin marka bir kol saatinin fiyatı 65 bin TL'den başlıyor.
- Evet, farklı sektörlerde bir "yıkıcı etki" fiyatları düşürmüşse, bir süre sonra yüksek fiyatlı bir "lüks niş" oluşuyor. Bunun ardından, benim "İkinci Faz" dediğim evrede ise bu nişin daha düşük fiyatlı bir alt kategorisi yaratılıyor.
- "Affordable luxury" (makul fiyatlı lüks) böyle bir kavram. Rolex'i bu kategoride sayabiliriz.
- Bugün akıllı saatlerin yaygınlaşması, geleneksel kol saatlerinin önünde yeni bir tehdit olarak duruyor. Ama bu tehdit, Vacheron Constantin gibi "über lüks" ürünlerden çok, Rolex gibi "makul fiyatlı lüks" ürünlere yönelik... "Beklendiği kadar çok satmadı" denilen Apple iWatch'un cirosu dahi Rolex'i yakalamış durumda... Samsung'un son derece başarılı S3'ünü şimdilik hiç saymıyorum.

Kısacası, ucuzun ve hatta bedavanın baskın güç hale geldiği bir pazarda, yüksek fiyatlı ürünler doğal bir tepki olarak tekrar güçlenir. Ardından ortaya çıkan "ikinci faz" ara ürünler ise sadece belirli bir süre için tutunabilir. Daha sonra "ucuzun yeni versiyonlarına" yerlerini terk ederler.

Peki medya bundan ne ders alabilir?

Kol saati gibi teknolojik yıkımla mücadele eden, uyum sağlamaya çalışan bir platform olarak medya da bir "fiyat segmentasyonu" sorunuyla karşı karşıya.

Japon malı kuvars saatlerin geleneksel kol saatlerinin egemenliğine son vermesi gibi, internet de medya kuruluşlarının içerik tekeline son vermişti. İkisinin de etkisi fiyatların sıfıra yakınsaması oldu.

2000'lerin başından itibaren geleneksel medya, kendi "lüks" ve görece pahalı segmentlerini yarattı. Başarılı, başarısız birçok örnek gördük. The Economist Intelligence Unit vakasını veya The Times'ın son derece katı "ücret duvarını" (paywall) örnek verebiliriz.

Bu arada ikinci faza geçildi, ara çözümler üretildi. Ne X sitesindeki gibi bedava ama yüzeysel, ne de Y sitesindeki gibi çok derin ama pahalı olan içerikler sunanlar çıktı.

İşte ne at, ne de eşek olabilen bu ikinci faz sitelerin, akıllı saat karşısındaki "makul fiyatlı lüks" kol saatleri gibi önce zorlanıp, sonra piyasadan silineceğini söyleyebiliriz.

Ya kim kazanacak?

Bir yandan --akıllı saat üreten Apple gibi-- haber alanında yenilikçi dijital ürünler geliştiren, ama bir yandan da tüm platformlarda geleneği ile uzmanlığını birleştirerek "haberin lüksünü" hak ettiği fiyatla sunabilen New York Times gibi köklü örneklerin bir adım önde olduğu ortada.

Ürün sahipliğine karşı bir 'abonelik ekonomisi'nin yaygınlaştığı günümüzde kendisini "abone öncelikli" diye tanımlayan New York Times'ın strateji raporuna bakılırsa, onlar da bu durumun farkında. 

Bunu başaran medya kuruluşlarının, lüks kol saati üreticileri gibi ürünlerini aynı zamanda birer hizmet olarak sunabilmesi gerekiyor. Über lüks bir kol saatinin bakım işlemi nasıl özel bir deneyim haline getiriliyorsa, medya kuruluşları da okurlarıyla sürekli bir bağ kurmak zorunda.

Bu noktada önemli bir kavram ise marka algısı. Çünkü o bir günde, bir yılda, hatta 10 yılda bile kolay kolay değiştirilemez.

İnanç'a sordum, şöyle dedi: "Kol saatinin markası gibi, okuduğu gazete de bir kişinin yaşam tarzı ve gustosu konusunda fikir verebilir. Hatta gelir durumuyla daha az bağlantılı olduğu için, daha yüksek isabetle bir fikir verebilir. Uçakta solumda oturan adam Financial Times, sağımdaki Daily Mirror okuyorsa, ikisi hakkında da bir fikrim olmuştur."

 

 

2017 medya notları: Demokrasi yine kazanacak
Yeni kuşak gazetecinin galaksi rehberi

 

'Hakikat sonrası' dönemde gazetecilik ve yeni medya
Yazının devamı...

Bugün mutlaka öğrenmeniz gereken 5 haber

11 Ocak 2017
1) Türkiye'de kar yağışı yarın ■■■■■■■ . Okulların şu illerde tatil edilmesi bekleniyor ■■■■, ■■■■■■■, ■■■■■. 
 
2) Ekonomistler dolar ve Euro'nun önümüzdeki günlerde ■■■■■■■■ bekliyor. Altın ise ■■■■■■■■■■. 
 
3) Fenerbahçe'nin yeni transferi belli oldu: ■■■■ ■■ ■■■■■.
 
4) TBMM'deki anayasa değişikliği görüşmeleri sürüyor. Hükümetin hazırladığı tasarı çok ■■■■■. Tasarı yasalaşırsa Türkiye'de demokrasi ■■■■■■. 
 
5) Resmi Gazete'de yayınlanan son kanun hükmünde kararname vatandaşlar için çok önemli. En kritik değişiklik ■■■■■■ konusunda. Bundan böyle ■■■■■■■■■■■■ yapmak ■■■■■■■■ kapsamında olsa da ■■■■■■   ■■■■  ■■■■■■  ayrıca değerlendirilecek. Aksi halde ■■■ ■■■■ ■■■■, aman dikkat.
 
 
-----
 
NOT: Kadri Gürsel, Ahmet Şık ve Murat Sabuncu gibi herkesin kefil olacağı isimler dahil onlarca gazetecinin haberleri, köşe yazıları veya tweet'leri delil gösterilerek haftalardır iddianame dahi açıklanmadan hapiste tutulduğu... 
...milletin yüzde 78'i yönetim sistemimizi değiştirecek anayasa değişiklikleri konusunda yeterince bilgilendirilmediğini söylediği halde TRT dahil çoğu televizyonun kamu yararına yayıncılık yapmadığı...
...internet haberciliğinin keyfi bir devlet sansürüne tabi tutulduğu bu dönemde, hem de tam 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'nde bu yazıyı yazarken otosansür yapayım dedim...
...Yukarıda sıraladığım "haberleri" merak ediyorsanız bir email atın, belki mektupla cevap veririm: ekizilkaya@hurriyet.com.tr
Yazının devamı...

2017 medya notları: Demokrasi yine kazanacak

3 Ocak 2017

 

TÜRKİYE

* Kadri Gürsel ve Murat Sabuncu gibi gazeteciliğine hepimizin kefil olacağı çok sayıda meslektaşımız 2 ayı aşkın süredir hapiste... Ortada iddianame yok ve kendilerine sadece yazdıkları haber veya yorumları yahut tweet'leri soruluyor, aileleri ve avukatları dışında ziyaretçilere izin verilmiyor, mektuplar iletilmiyor, kimisi soğuk koğuşlarda tutuluyor.


* Tutuklu gazeteciler arasına geçen hafta Ahmet Şık da katıldı. Eğer Ahmet Şık hapse girmişse, bilin ki, gecenin en karanlık olduğu noktaya varmışızdır. Bundan sonra hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlar... 2011'i hatırlıyorum: FETÖ siyasal iktidarın gözleri önünde Şık ve Nedim Şener'i hapsederken ne kadar karamsardık değil mi? Büyük bir güç, kötücül bir ittifak demokrasinin çok sesliliğini acımasızca eziyordu. Peki sonra ne oldu? FETÖ'nün çökmeye başlaması gibi, bugün demokrasiyi boğmaya teşebbüs edenler de uzun vadede bozguna uğrayacak; Türkiye'de yine demokrasi kazanacak. 150 yıldır hep böyle oldu.


* FETÖ'nün geçmişte her tür eleştiriyi Ergenekon'a bağlaması gibi, bugün de yandaş medya her tür eleştiriyi FETÖ'ye yahut 'üst akıl'a, o da olmazsa eleştirel kesimlere ve muhalif isimlere bağlıyor. Sabah'ın internet sitesinde imzasız yayınladığı (ve tepkiler üzerine epey değiştirdiği) metnin demokrasi için ne kadar korkunç bir tehdit olduğunu, yahut Akşam'ın sık sık yaptığı aynı ölçüde tehlikeli yayınları kayda geçirmek gerekiyor. Cenazeler toprağa verilmeden bu yayınları yapanların terör kurbanlarına da saygısı yok. Ama unutmayın: Bir zamanlar Taraf veya Zaman da böyle yapardı. Şimdi nerede o "gazeteciler"? Sabah ve Akşam'da çalışan demokrat kaldıysa, bu soruyu kendisine sormalı.

 

* Bir yandan da, vatandaşlar ve sivil toplum örgütleri olarak demokrasinin temel direği olan basın özgürlüğüne sahip çıkmak üzere anayasal güvence altındaki protesto ve yürüyüş hakkını kullanmak isteyen gazeteciler polis zoruyla engelleniyor. Gazetecileri durduran polis, göstere göstere gelen Ortaköy katliamını dört tane kontrol noktası kurmuş olmasına rağmen durduramıyor. Sosyal medyada bu alçak terör saldırısını meşrulaştırmaya kalkanlara karşı harekete geçmeyen İçişleri Bakanlığı, Cumhuriyet gazetesi stajyerini laikliğe destek istedi diye Twitter üzerinden terörle mücadele birimlerine ihbar ediyor!

 

* İnternet sitelerine erişim engellemeleri tamamen keyfi şekilde uygulanıyor. Son dakika haberini ilk veren internet sitesi olan hurriyet.com.tr'ye tuhaf bir yasak uygulanırken, yandaş kontenjanındaki sitelerde aynı habere dokunulmuyor. Hollanda devlet televizyonunun internet sitesi de hala açıklanmayan bir şekilde engelleniyor. Zaten memleketin gazetecilerine yaptıklarımız yetmezmiş gibi, yabancıları da bezdirmiş durumdayız. Son olarak Deutsche Welle muhabiri gözaltına alınmıştı. Şimdi de New York Times, haberlerinde Türkiye muhabirlerinin imzasını gizlemeye karar verdi.

 

* * *

Yandaş medyanın dört bir yandan toplumu baskı altında tutan propaganda çabalarına ve FETÖ'nün sosyal medyada hala sürdürdüğü dezenformasyon çalışmalarına rağmen Türkiye'de geniş bir kesim temel meselelere eleştirel bakışını sürdürüyor.

Çünkü toplumumuz, özellikle de Yeni Medya çağında, torna tezgahına sokulamayacak kadar büyük ve karmaşık. Böyle bir ortamda, tepeden inme hiçbir güç demokrasiyi sonsuza kadar baskılayamaz.

İçişleri Bakanlığı bir devlete yakışmayan tweet'ini bu yüzden sildi ve Sabah tepkiler üzerine bu yüzden o tehlikeli yazısını "düzeltti."

Yaşadığımız sorunlar ve onlara karşı koyuşumuz, ironik bir biçimde, demokrasimizin gücünü de gösteriyor aslında... Kötümserleşip içimize kapanmak yerine bununla gurur duymalı ve demokrasi için sesimizi daha da yükseltmeliyiz.

Bir arkadaşım Twitter'da şöyle yazmış: "Şu koşullarda hala yaşayıp üretiyoruz ya, bizi alıp Norveç'e koysalar süper güç olurduk herhalde."

 

* * *

DÜNYA

ABD'den Filipinlere dünyanın geniş bir bölümünde seçmen kitlelerinin öfkesini suistimal edip kısa vadeli şahsi çıkarlarını, toplumun uzun vadeli çıkarlarından üstün tutan popülist liderler yükselişte.

Öfkeli seçmenlerin büyük bölümü, ekonomideki teknolojik dönüşümden zarar gören insanlar.

Bu süreç medyada da sorunlara neden oluyor --ki Türkiye medyası "normalleşince" bizim de temel sorunlarımız bunlar olacak:


* Bilginin serbest dolaştığı Yeni Medya'da yalan haberlerin ve hacker saldırılarının demokratik süreçlere zarar veren etkisi, geçmiştekinden çok daha büyük oluyor. Telafisi de daha zor. Yalan haberlerin en çok yayıldığı platformlardan olan Facebook'un geliştirdiği önlem şu ana kadar etkisiz kaldı. 


* Demokrasinin sağlıklı işlemesi için kamuoyunun gerçeği öğrenmesi gerek. Fakat "hakikat sonrası" çağda hakikati yayınlayanlar, ABD'de bile ciddi sorunlar ve risklerle karşılaşmaya başladı. Gawker gibi ucuz magazin sitelerinin çökertilmesinden, Trump'ın Vanity Fair dergisini yayınladığı bir haber yüzünden doğrudan hedef almasına dek birçok örnek sayılabilir.

 

* Nathan Robinson'ın da dediği gibi, aslında sorun insanların "bilgisizliği" değil. Aksine, her gün üstümüze çok fazla bilgi (doğru-yanlış) yağıyor. Ama araştırmalara göre "bilgi doygunluğu" yaşayan insan sayısı çok değil. Artık her tarafa çekilebilecek ham verilerden çok, kanaate değil olgulara dayanan açıklamalara ihtiyacımız var. Ve İnternet Çağı'nda ham veriler her yerde, güvenilir açıklamalar ise nadir. Araya sosyal medya şirketlerinin gazetecilik ilkeleriyle değil, keyfi bir şekilde yönettiği filtrenin girmesi çoğu kez tahrifata yol açıyor. Karşıt görüşleri ya duymuyoruz veya sadece ona yöneltilen tepkiler üzerinden duyuyoruz, bu yüzden empati yeteneğimizi kaybediyoruz.


* Yeni medyada haberin yarı-ömrü çok kısa. Geniş kitlelere ulaşmak için dikkat çekici olmak gerekiyor. Bu yüzden öğrenilmesinde kamu yararı daha fazla olan "ciddi" haberler, genelde eğlence içerikleri kadar yayılamıyor. Örneğin Türkiye'de Altın Kelebek ödül töreni, rejimi değiştirecek anayasa değişikliği önerisinden daha çok tartışıldı. LinkedIn'de Phil Libin'in Trump'ın zaferini açıklarken ortaya attığı teori geldi aklıma: Yeni Medya çağında sıkıcı olan kaybediyor. Peki eğlenceli hale getirilemeyecek olan ama kamunun bilmesi gereken bilgi nasıl yayılacak? Örneğin madenci ölümleri? Kamusal haberciliğe her zamankinden çok ihtiyacımız var.


* ABD'de 19. yüzyılda çelik sanayi ve demiryolları gibi alanlarda tam rekabet koşullarında hızlı bir inovasyonun ardından tekelleşmeler ve oligopoller oluşmuştu. Dikkatli olmazsak "hırsız baronlar çağı" diye anılan o günlere dönebiliriz. Bugün fiziksel dünyada da, sanal alemde de rekabetin yerini tehlikeli bir konsolidasyon alıyor.

 

 

* Tekelleşme son tahlilde kaliteyi düşürüp fiyatları artırdığı için tüketiciye zarar verir, fakat maalesef akademinin bazı kesimlerinin şirketler lehine bu süreci meşrulaştırdığı gözleniyor. 2000'lerin başında tam rekabet koşullarında inovasyon yaratan birçok teknoloji şirketi bugün medyayı büyük oranda kontrol etmeye başladı. Bunlar yeni oligopoller oluşturuyor ve biriktirdikleri kaynaklar o kadar büyük ki, devletler başta olmak üzere regülatörler kayıtsız kalmayı sürdürürse onlarca yıl boyunca demokratik süreçleri aksatabilirler. Bu döngüyü açıklayan bir ekonomi teorisi de var: Brian Arthur'un "artan kazanç teorisi.

 

* Büyük Veri şirketlere büyük imkanlar sağlıyor, fakat bireylerin çoğu risklerin farkında değil.  Örneğin 230 milyon Amerikalının internette dağınık olan verilerini (yaş, gelir, borç, sağlık, hobiler, adli sicil, kredi sicili, alışverişler) "onboarding" adı verilen bir süreçle birleştirip her birinin pazarlama ve psikoloji profillerini çıkardığını iddia eden Cambridge Analytica gibi şirketler, sadece "psikografik reklamcılığa" değil, Brexit'ten Trump'a dek artık siyasetçilere de hizmet ediyor. Mesela Google'ın hakkınızda neler bildiğinin sahiden farkında mısınız? Şu linkten bir kontrol edin, nereye gittiğinizden sesli olarak hangi aramayı yaptığınıza dek bir şirketin her şeyinizi bilmesini normal mi buluyorsunuz, bana yazın: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

 

* * *

HEPİMİZ

* Bir diğer sorun hem Türkiye hem de dünyada milyonlarca insana hala internet ulaştırılamamış olması. Teknoloji şirketleri sözde ulvi amaçlarla, aslında kendilerine daha çok kullanıcı kazandırmak için bilhassa Hindistan gibi kalabalık ama yoksul ülkelere internet erişimi sunma çabalarını sürdürüyor. Oysa bu konu, ticari kuruluşların insafına bırakılamayacak kadar önemli. ABD'de federal temyiz mahkemesi, Kanada'da ise hükümet internet erişimini insan hakkı olarak kabul etti. Ankara dahil tüm hükümetler meseleye böyle yaklaşmaya başlamalı ve "internet altyapısının tarafsızlığı" korunmalı. Keyfi internet yasaklarına ve erişim engellemelerine karşı da sesimizi bu bilinçle yükseltebilmeliyiz.


* Dijital asistan Amazon Echo'ya sesli komut vererek akıllı elektrik süpürgesini kontrol edip "tuhaf bir robot hiyerarşisi" yaratabildiğimiz, fabrikalarımızdan arabalarımıza hemen her şeyimizi artık tamamen yapay zekaya ve robotlara teslim etmeye başladığımız bu çağda eskiyen standartlarımız her gün yeni meseleler ortaya çıkaracak. Robotların ve yapay zekanın cinayetleri çözüp hayvanlar üzerinde yapılan testleri gereksiz kılmak gibi birçok faydası olmasının yanında, yarattıkları derin problemlerle de boğuşacağız.


* Ama bu muazzam meydan okumalara rağmen gazetecilik ölmedi, ölmeyecek. Dönüşüme ayak uyduranlar zirvede kalıyor. İşte, milyonlarca dolar yatırım alan Washington Post artan dijital gelirlerinin etkisiyle kağıtta da yazı işleri kadrosuna bu yıl 60 gazeteci daha katacak. Dijital gelirleri ilk kez kağıdı geçen Financial Times ise artık "Dijital İçerik İşletmesi" diye kendisini tanımlıyor. Ticari anlamda Türkiye'de örnek alınabilecek bir numaralı medya kuruluşu, TV dahil tüm medya şirketleri arasında en çok reklam alabilen şirket olmayı sürdüren ve dijitalde de kâr etmeye başlayan Hürriyet...

 

* * *


Thomas Friedman'ın yerinde tespiti ile bitirelim: Kasırga çağında yaşıyoruz ve bu kasırga o kadar güçlü ki, çevresine duvar örerek değil, hep kasırganın gözündeki sakin noktada dans etmeyi başararak hayatta kalabiliriz. 

Yazının devamı...

'Hakikat sonrası' dönemde gazetecilik ve yeni medya

19 Kasım 2016

 

 

1) Trump neden kazandı?

 

 

Çünkü ABD'de çok büyük bir kitle, Hillary Clinton ile kıyaslandığında Trump'ın "kötünün iyisi" sayılabileceğine ikna olmuştu... Medya bu ikna sürecinde önemli rol oynadı.

 

Köklü medya kuruluşları çuvalladı, Trump'ı şeytanlaştırıp Clinton'ı açıkça kayırmaları geri tepti. Yeni medya kuruluşları ise fiilen Trump'a çalıştı.

 

Trump sabahın köründe bile Twitter'ı siyasi amaçlarla aktif kullanan bir isim... Trump yanlıları ise web siteleri kurup Facebook'ta da organize olarak yalan haberlerle Clinton'ın ipini çektiler. 

 

Hiç kuşku yok, internet var olmasa veya insanoğlu onu sadece gerçeklerin yayılabildiği bir mecra haline getirebilse, ABD seçimlerindeki o hassas denge bozulur ve Trump başkan seçilemezdi.

 

 

2) Algoritmalar, botlar ve troller

 

 

Oxford Dictionary bu yılın sözcüğü olarak "post-truth" ifadesini seçti. "Hakikat sonrası" anlamına gelen bu ifade, "objektif olguların kamuoyu oluşturmakta duygular ve kişisel inançlardan daha az etkili olduğu bir dönemi" temsil ediyor. 

 

ABD'de Trump'ın zaferi gibi, İngiltere'nin AB'den ayrılması kararı çıkan Brexit referandumu da duyguların olgulara baskın çıkmasının örneği...

 

Bu açıdan Facebook'taki "emojilerin" farklı duyguları ifade etmesi boşuna değil.

 

Hürriyet'in Facebook canlı yayınları sırasında yaptığımız canlı anketlerde, insanların "nasıl hissettiğine" dair soruların, "ne düşündüklerine" dair sorulara kıyasla yaklaşık 4 kat daha fazla etkileşim aldığını görüyoruz.

 

İnternette olumsuz haberlerin olumlu haberlere kıyasla 17 kat daha fazla olduğunu da iki yıl önce bu köşede yazmıştım:

 

Bu durumda, nesnel gerçek karşısındaki öznel duyguların medya platformlarında nasıl "aktığı" önem kazanıyor... Bu akış, nasıl bir filtreden geçiyor?

 

Kamu yararı gütmeyen ve "medya şirketi değil teknoloji şirketi" olduğunda ısrar eden Facebook gibi platformlarla, algoritmalar gibi keyfi filtreler uygulamakla yetiniyor.

 

Twitter ise "botlarla" ve trollerle dolu. Yapılan bir araştırma, siyasi tweet'lerin yüzde 20'sinin gerçek insanlar değil, botlar tarafından atıldığını gösteriyor. 

 

Ve ABD seçimi öncesi Trump yanlısı botlar, Clinton yanlısı botlardan 7 kat daha fazla tweet attı.

 

Trollere gelince, Trump'ın kendisi zaten -bir siyasi strateji olarak- sistematik biçimde trollük yaptı!

 

 

3) İlk kez kamuoyu baskısı

 

 

Rusya ve İran'daki otoriter yönetimlerin artık internet yasaklarından çok, botlar ve trollerin de katkısıyla kendi çıkarları doğrultusunda çok büyük miktarda içerik üretip yayarak onu nasıl boğduğunu geçen yıl yazmıştım

 

Sosyal medya platformlarının gazeteciler gibi "hakikati" gözetmesinin, sadece kamuoyu baskısıyla gerçekleşebileceğini ise geçen ayki yazımda vurgulamıştım. 

 

Bu kamuoyu baskısı, ancak, Trump yanlılarının ve Brexit savunucularının yalan haberlerle, botlar ve trollerle Facebook ve Twitter'ı suistimal etmesinin dünya çapında yarattığı şoklarla geldi.

 

Bugüne kadar burnundan kıl aldırmayan şirketler sonunda harekete geçti.

 

Facebook (ve Google!) sahte haber sitelerini reklam ağlarından çıkardı, Twitter ise bir kez daha botları silmekle meşgul (ama onları önceden nasıl engelleyeceğini de hala bilmiyor).

 

Medyanın hedefi haline geldiği, eski çalışanlarının ayaklanıp organize olduğu bir dönemde Facebook'un algoritmasının da dezenformasyona hizmet etmeyecek şekilde güncellenmesi muhtemel ve elzem.

 

4) Gazeteciliğe dönüş

 

 

Sorunun temelinde, yeni medya platformlarının, gazetecilik ilkeleri yerine "vahşi toplumsallığa" dayanması, yani örneğin en doğru içeriği değil, yalan bile olsa en çok paylaşılan içeriği yayması yatıyor. Salt ticari saiklerle hareket edildiğinde bu noktaya gelinmesi normal.

 

Daha önce de yazdığım gibi, çözüm, Facebook ve diğerlerinin, öncelikle birer medya şirketi olduğunu kabul etmesi ve ardından, kamu yararı gözeten gazetecilerin kullandığı ilkelere kendi içerik dağıtma süreçlerinde yer vermesinde...

 

Demokratik süreçlerde kamuoyunu aydınlatma görevinin henüz emekleme aşamasındaki algoritmalara ve kötü amaçlı bot yazılımlarına bırakılması durumunda, sonucun "gerçeğin egemenliği" açısından felaket olabileceğini gördük.

 

400 yıllık bir tecrübeden süzülmüş gazetecilik ilkeleri ise gerçeği tespit edip yaymak için elimizdeki en iyi "filtre."

 

Süregiden kriz, kaliteli gazeteciliğn finansmanı açısından fırsata dönüşebilir. 

 

Trump'ın kazanmasından sonra ABD'de birçok saygın yayın organının okurlardan daha fazla bağış ve abonelik alması, halkın en azından bir bölümünün bu durumun farkında olduğunu gösteriyor. 

 

Gazetecilik kazanırsa, yeni medyanın insanoğlunun empati yapma kapasitesini körelten yanlarını bertaraf edebilmemiz belki bu süreç sonunda mümkün olur. 

 

Aksi halde olgulara karşı "duyguların emperyalizmi" kurulacak, toplumsal kutuplaşmalar arttıkça siyasette demogoglar yükselecek, en uç fikirleri seslendirerek en çok tartışma yaratan "en eğlenceli" adaylar kazandıkça girdiğimiz kısırdöngüde, bildiğimiz anlamda demokrasiye veda edeceğiz.

 

 

 

 

5) Anlatılan senin hikayendir

 

 

Türkiye bu resmin neresinde?

 

Siyasi manipülasyon amaçlı botlar meselesini birkaç yıldır yazıyorum. 2014'te Twitter Türkiye'deki bu bot şebekelerinin bir kısmını silmiş, haberimizin yayınlandığı gün Ankara Twitter'e erişimi ilk kez engellemişti. 

 

Türkiye'de 115 bini aşkın sitenin engellenmiş olması kadar önemli bir diğer konu, Rusya ve İran gibi kötü niyetli içerik üretiminin tamamen merkezi ve organize bir hal almaya başlaması.

 

Örneğin dün, toplumun büyük bir bölümünün tepkisini çeken ve hükümet tarafından hazırlanan cinsel istismar kanun teklifi tartışılırken, sosyal medyada İslamofobik etiketler dolaşıma sokuldu.

 

Bu etiketleri çok paylaşan isimlere bakıldığında bunların geçmişte hükümet yanlısı paylaşımlar yaptığı görülüyor, yani aslında hiç de İslam karşıtı değiller. Öyleyse niyetleri ortada: Demokrasi açısından kabul edilemeyecek, dinle de ilgisi olmayan bir kanun teklifiyle ilgili haklı tepkileri boğmak için konuyu değiştirmek, hedef şaşırtarak tartışma zeminini İslamofobi gibi bir insanlık suçuna çekebilmek.

 

Türkiye'de basın özgürlüğü ve demokrasi açısından elbette bunlar daha sanal tehditler olarak görülüyor.

 

Sonuçta Kadri Gürsel ve Murat Sabuncu gibi, gazetecilik yaptıklarına herkesin yıllardır şahit olduğu onca isim 31 Ekim'den beri demir parmaklıklar ardında...

 

'Hakikat sonrası Türkiyesi'nde onlar içeride oldukça, dışarıda gerçek bir demokrasi olmayacak.

 

Hangi trol ne derse desin, hangi yalan haberi yayarsa yaysın, hakikat bu ...

 

Yazının devamı...

Arılar ve insanlar

1 Kasım 2016

 

Arı öleceğini bile bile sokar…

 

Ahtapot bir denizaltı mağarasının başında hiç kıpırdamadan, yemeden-içmeden nöbet tutar…

 

Kurt henüz doymadan bırakır yemeğini…

 

Maymun --yerini belli edeceğini bile bile-- vahşi hayvanları görünce çığlık atar bazen…

 

 

* * *

 

Tüm hayvanların fedakar eylemleri, aslında kendi toplumlarını korumak içindir

 

Arı kovana saldıran bir başka hayvanı sokarak ölür…

 

Ahtapot yumurtadaki yavrularını korumak için ölümüne nöbet tutar…

 

Aç kurt yemeğini yine de sürüyle paylaşır…

 

Maymun çığlık atarak yırtıcıya yem olur ama çevredeki hemcinslerini kurtarmıştır…

 

* * *

 

Hayvanlar alemindeki fedakarlık ve özveri örnekleri çoğaltılabilir: Yetim hemcinslerini evlat edinen köpeklerden, yavruları ölmesin diye kendi vücudunu yem yapan örümceklere dek…

 

En bencil hayvanlardan biri diye bilinen şempanzelerin dahi aslında toplumsal paylaşıma açık oldukları son yıllarda yapılan bir dizi bilimsel araştırmada kanıtlanmıştı.

 

Koşullara uyum sağlayarak “hayatta kalma” kavramını merkez alan Evrim Teorisi için bu “kendinden vazgeçme” örnekleri Darwin’den beri hep esrarengiz bir sorun olmuştur.

 

 

Bir canlı neden kendi hayatını başkaları için feda eder?

 

* * *

 

Peki, bir gazeteci, kendi rahatını ve hatta canını ortaya koyarak neden gerçeği söylemekte, yazmakta ısrar eder?

 

Canını vermek deyince, Hasan Fehmi Bey’den Hrant Dink’e onca basın şehidini hatırlayalım.

 

Yahut “yandaşlığa” uyum sağlamak yerine acı gerçeği söylemekte ısrar ettiği için hapsedilenleri, Yunus Nadi’den Kadri Gürsel’e…

 


 

 

Bu bireysel fedakarlıklar, tarihin büyük akışı içinde toplumun çıkarınadır –ki zaten gazetecilik kamu yararı içindir.

 

Bu yüzden, dünyanın en gelişmiş toplumlarını oluşturan demokrasilerin olmazsa olmazıdır basın özgürlüğü... 

 

Toplum kendisini özgür medyayla korur.

 

Birkaç fedakar bireyin gerçeği söyleme ısrarını zorla bastıranlar ise toplumun tamamının geleceğine darbe vurmuş olur.

 

Ama yine de kaybederler: Çünkü canı pahasına kovanı koruyacak bir arı her zaman, her dönemde çıkar.

 

O arılardan biri olamıyorsanız da en azından o arıları “yedirmemek” gerekliliği, ancak gerçeği olduğu gibi görenlerin kavrayabileceği bir onur meselesidir.

 

Yine hayvanlar aleminden bir örnekle, Nazım Hikmet'in kurtuluş savaşı destanını yazarken kullandığı dizeyle bitirelim:

 

"Tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar."

Yazının devamı...

Facebook: Muhteşem ve tehlikeli (Hepimiz için)

10 Ekim 2016

 

Geçen ay içinde iki ayrı etkinlikte Facebook’tan bahsettim.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 29 Eylül’de İstanbul’da düzenlediği Sosyal Fayda Zirvesi’nde, Facebook Kamu Politikaları Direktörü Nilay Erdem ile “Fayda için Facebook: Sadece bir oyuncak mı” sorusunu tartıştık.

 

FACEBOOK NEDEN MUHTEŞEM?

 

* Bu kısa konuşmada da bahsettiğim gibi, dünyada 1.7 milyar kişinin kullandığı Facebook elbette sadece bir oyuncak değil. "Kan aranıyor" duyurularının sosyal faydasından başlayıp, Brezilya ve Endonezya gibi ülkelerde yolsuzlukların Facebook ağlarının katkısıyla ortaya çıkarılmasındaki kamu yararına dek gidebilirsiniz.

 

* Dünyada internete bağlı nüfusun yarısı Facebook hesabı sahibiyken Türkiye’de bu oran yüzde 97! Facebook Türkiye Direktörü Derya Matraş’ın verdiği bilgiye göre Türkiye’deki 43 milyon kullanıcıdan 30 milyonu her gün Facebook’a giriyor. Yani en aktif Facebook kullanıcısı Türkler.

 

* Hürriyet, tüm dünyada düzenli Facebook canlı yayınları yapmaya başlayan ilk gazetelerden... Haftanın hemen her günü farklı bir canlı yayın formatımız var... Son 6 aydır 50'yi aşkın programımızı yaklaşık 2.5 milyon kişi izledi, onbinlerce yorum ve paylaşım yapıldı. En çok izlenen programlarımız salı ve perşembe 16:00'da #SoruHürriyeti, çarşamba 16:00'da #OnlarBunuKonuşuyor ve cuma 16:00'da #CanlıCanlı...

 

* Bu Facebook canlı yayınları okurlarımızı bilgiyle buluşturmak gibi geleneksel bir kamu yararının yanı sıra, yeni medyanın olanakları sayesinde onlar da bizi, yani medyayı etkiliyor ki gerçek sosyal fayda işte burada: Biz okurlarımızı şekillendirmiyoruz, onlar bizi şekillendiriyor.

 

* Örneğin geçen mayısta Ertuğrul Özkök ile yaptığımız #SoruHürriyeti canlı yayında pek çok okurumuz Kilis'ten bahsetmemizi isteyince Özkök önce bu konudaki soruları yanıtladı, bu ‘feedback'in etkisiyle birkaç gün sonra Hürriyet ekibiyle Kilis'e gidip burada roketlerin tehdidi altında süren yaşamı 360 derece kameralarla görüntüledik ve bunu da yine Facebook hesabımızda yayınladık.

 

* Okurlar bir talebe bu kadar hızlı yanıt verdiğimiz için çok memnun oldu. Çünkü Facebook sayesinde programlarımız tam olarak istediğimiz, "ilgili" okurlara ulaşıyor. Örneğin geçenlerde #OnlarBunuKonuşuyor programında KKTC konulu yayınımızı beklediğimizden fazla insan izledi, çünkü Facebook algoritması sayesinde konuyla ilgilenen veya KKTC'de yaşayan insanların haber akışına bu yayın düşmüştü.

 



FACEBOOK NEDEN TEHLİKELİ?

 

* Köklü bir yayıncı olarak Hürriyet, yeni medyanın dinamiklerine uyum sağlamış durumda, fakat yeni medyanın çoğu devi henüz köklü yayıncıların 400 yılda şekillenmiş, hepimizin yararına olan ilkelerini özümseyebilmiş değil. Açıklayayım:

 

* Twitter’ın aksine Facebook’ta yaptığınız her paylaşım, sizi takip eden (arkadaş olan veya beğenen) herkese gösterilmiyor. Hangi haberin kime gösterileceğini Facebook’un belirlediği bir algoritma seçiyor ve Facebook bu algoritmayı gizli tutuyor.

 

* Algoritma bir kullanıcının ilgi alanları ve konumunun yanı sıra, paylaşılan içeriklerin konusuna, türüne ve yarattığı etkileşime bakıyor. Sonra bunları karşılaştırıp, içerik yaratıcısının kullanıcıyla ilişkisini (sayfayı “Like” etmiş biri mi? Yoksa bir arkadaşınızın arkadaşı mı?) değerlendirip “viral” olma ihtimalini de tahmin ettikten sonra o içeriği o kullanıcının haber akışına gönderip göndermeyeceğini saptıyor. Facebook, aldatıcı başlıklar içeren (clickbait), yanlış yönlendiren, istenmeyen (spam) içerik kapsamına giren ve gizli reklam niteliğindeki paylaşımları algoritması vasıtasıyla bastırıyor.

 

* Ancak Indiana Üniversitesi’nin bir araştırmasından gösterildiği gibi bu algoritma, yalan haberleri de doğru haberler kadar hızlı bir şekilde yayıyor. Geçtiğimiz günlerde Facebook'un "insan editörlerini" kovup işi tamamen algoritmalara bırakması üzerine bu şekilde yayılan asparagas haberlerin sayısı da artmıştı.

 

* Facebook’un “yayın ilkeleri” denebilecek “topluluk kuralları” da en az algoritması kadar keyfi… Vietnam’daki Amerikan bombardımanına dair tarihi fotoğrafı veya emziren bir annenin görüntüsünü “çıplaklık” gerekçesiyle pat diye silebiliyor.

 

* Facebook, algoritmasında haftada 2-3 kez küçük, birkaç ayda bir büyük değişiklikler yapıyor. Facebook’u başlıca trafik kaynaklarından biri olarak gören medya kuruluşları bu değişikliklerden yüzde 40’lara varan oranlarda etkileniyor.

 

* Facebook hangi haberin kime gösterileceğinin algoritma tarafından seçilmesiyle daha tarafsız davrandığını öne sürüyor. Ancak sonuçta algoritmaları tasarlayan da insanlar olduğundan aslında objektif davranmama durumu sürüyor.

 

* Aslında temel sorun Facebook’ta değil. Tüm sosyal ağların temelinde insanların yaptığı paylaşımlar var. İngiliz profesör Jonah Berger’in çok satan “Contagious” kitabında bahsettiği gibi, internette yapılan paylaşımları duygularımız yönlendiriyor.

 

* Bu durum şu sakıncayı doğuruyor: İçeriklerin nasıl yayılacağına korku, öfke ve sevinç gibi duygularla hareket eden kitleler karar veriyor, içindeki bilgileri inceleyip ona değer biçen bireyler değil…

 

* Bu nedenle sosyal medyadaki küçük kalabalıkların sesi gerçekte olduğundan fazla çıkıyor: Paylaşım psikolojisi yüzünden kutuplaşma artıyor, linç kültürü yaygınlaşıyor, nefret söylemi sağduyulu görüşlerden daha çok duyuluyor, ırkçılık ve ayrımcılık gibi eğilimler normalmiş gibi görülüyor.

 

* Bir yandan da başkalarının sosyal medya hesaplarında gözlemlediğimiz hayatlarının ne kadar mükemmel olduğunu gördükçe kendimize yabancılaşıyoruz. O hayatların, itinayla seçilmiş karelerden oluştuğunu fark etmeden…

 

YENİ EŞİK BEKÇİSİ 

 

* 2012’de de yazmıştım, yeni medya ile birlikte “paketler parçalanıyor” yani mizanpaj gibi belirli bir editörün veya editör grubunun elinden çıkan tasarımlar daha kişiselleştirilmiş seçkilere dönüşüyor.

 

* Masaüstü sitelerin daha fazla “editoryel” olan haber seçkileri, mobilde (yani akıllı telefon ve tabletlerde) çok daha kullanıcı odaklı hale geliyor (örneğin konum bilgisine göre kişiselleşebiliyor).

 

* Kağıt gazete “arayüzünün” internet sitesi arayüzüne karşı yaşadığı zorlanmanın bir benzerini, o yüzden şimdi de masaüstü bilgisayar arayüzü, mobil arayüze karşı yaşıyor.

 

* Facebook’ta gördüğümüz gibi bu durum artık medyanın “eşik beşikçisi” olmadığı anlamına gelmiyor, sadece en güçlü eşik bekçilerinin kimliği değişiyor. Eskiden bir grup gazete ve televizyon bu güce sahipken şimdi çok daha yaygın bir “dağıtım” ağına sahip sanal platformlar bu görevi üstleniyor.

 

* Masaüstünde başlamış nispeten “eski” bir sosyal ağ iken mobil arayüze başarıyla uyum sağlayan ve en güçlü eşik bekçisi haline gelen Facebook’un haber ve diğer içerikleri yaymak için kullandığı algoritmalar keyfi bazı kısıtlamalar içerirken birçok alanda kamu yararına işlemiyor. Oysa köklü medya kuruluşları daha geniş bir perspektifte, birçok kez kendi çıkarı aleyhine bile olsa kamu yararını gözetiyordu.

 

  

PEKİ NE YAPMALI?

 

Bugün Türkiye’de dijitale en çok yatırım yapan ve kendi yayın ilkelerini oluşturup bunları uygulamak için sürekli bir çaba sarf eden tek büyük medya kuruluşu olan Hürriyet’in tarihinden bir örnek vereyim ki yaşı elverenler hatırlar:

 

* 1984'te ANAP iktidarı bira reklamlarını (TRT'nin çok önemli bir gelir kalemi olmasına karşın) yasaklar. Bunun üzerine bira üreticileri gazetelere "Kamuoyuna duyuru" başlığıyla bu kararı kınayan bir bildiri gönderir. Bildiri Atatürk'ün ismini 11 kez anarak açık bir şekilde konuyu suiistimal etmekte, "Şeriat geliyor" algısı yaratmaya çalışmaktadır.

 

* Milliyet, Cumhuriyet, Tercüman, Günaydın gibi birçok gazete bildiriyi yayınlar. Hürriyet ise "Kamu için kutsal ve milli isimlerin ticari menfaatler doğrultusunda kullanılması ihtimaline karşıyız" diyerek ilanı reddeder.* Böylece Hürriyet o günün en büyük reklam verenlerden birine, kamu yararı adına meydan okumuştur.

 

* Bugünün dağıtım platformlarının (başta sosyal medya şirketleri olmak üzere), içeriklerini yayarken keyfi veya popülist kıstaslar yerine, gazeteciliğin 400 yıldır denenmiş ilke ve yöntemlerini esas alması gerekiyor. Bunlar şöyle özetlenebilir: Bilginin tam ve doğru olması (hakikat), tarafsızlık, bağımsızlık, insan odaklılık, kamu yararı ve şeffaflık.

 

* Facebook'un içeriğin ne kadar paylaşıldığı kadar, gerçekliğini ve tarihsel önemini de test etmesi gerekiyor. Bunun için algoritmaya ve Facebook ilkelerine, gazeteciliğin en temel ilkesi olan "olgulara dayanmak ve isabetlilik" (truth & accuracy) ilkesinin entegre edilmesi şart.

 

* Sosyal medyanın sosyal faydasına dair çözmemiz gereken bir diğer sorun ise kutuplaşma. Facebook'ta bizim "Like" ettiğimiz, yani hoşumuza gidenler gibi içerikler bize daha çok sunuluyor. Sosyal çevremiz bizim gibi düşünen insanlarla doluyor. Bu durum toplumun kamplara bölünmesini hızlandırabilir.

 

* Çözüm, gazeteciliğin "adil yayın" (fairness) ilkesi gereği karşıt seslere de mutlaka "feed" içinde yer vermek olabilir. Yani örneğin algoritmalar, hükümetin görüşünü duyuran bir haberin yanında, muhalefet kaynaklı bir karşıt görüşü de “ilgili haber” olarak göstermeli (veya tam tersi).

 

  

ULUSAL FARKINDALIK VE ULUSLARARASI ÇABALAR

 

5-6 Eylül’de Slovenya’daki Bled Strateji Forumu’nda, Ethical Journalism Network CEO’su Aidan White ile katıldığım bir panelde, algoritmanın kamu yararını gözetecek gazetecilik ilkeleriyle desteklenmesi için Facebook nezdinde girişimde bulunulması gerektiği sonucuna vardık.

 

Üyesi olduğum Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) de, danışman statüsünde olduğu BM, Avrupa Konseyi ve UNESCO nezdinde bu yönde bir girişim başlatmaya hazırlanıyor.

 

Bu uluslararası çabalar güzel, ama Facebook’un salt ticari çıkarlarını değil, aynı zamanda “doğru bilgiyi” ve kamu yararını esas alan bir yöne çekilmesi için asıl katkının kamuoyunun kendisinden gelmesi gerekiyor.

 

Gazeteciliğin geleneği yüzyıllardır kamuoyu baskısıyla şekillenmişti. Fakat bugünün yeni dağıtım platformları üzerinde böyle bir baskı en azından şimdilik yok.

 

120'dan fazla gazeteciyi hapse atan, 110 bini aşkın siteyi engellemiş bir ülkede Facebook'un basın ve ifade özgürlüğüne etkisinden bahsetmek belki biraz lüks kaçsa da, durum böyle.

 



* 1984'teki bu olayla ilgili daha fazla bilgi için: #tarih dergisi, Haziran 2016 sayısı

Yazının devamı...