"Emre Kızılkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emre Kızılkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Emre Kızılkaya

Seçimlerin kaderini değiştirecek yazılımı denedim

11 Ekim 2017

Dört yıl önce San Francisco'da eski bir arkadaşımla Pier 39'daki bir restoranda oturuyorduk.

O dönemde çalıştığı Palantir adlı firmanın kısa süre sonra dünya gündemine girecek kadar büyüyeceğini bilmiyordum, o yüzden işine dair çok da fazla bir şey sormamıştım.

Aslında Palantir pek yeni bir firma değil, 2004'te kuruldu. Kurucusu da meşhur... Elon Musk ile birlikte PayPal'in de kurucularından olan Peter Thiel, malum, geçen yıl ABD'de türlü nedenlerle (Gawker, Trump, vs.) manşetleri süslemişti.

Veri madenciliğini kullanarak insana dayalı istihbaratı mükemmelleştirdiğini öne süren Palantir'in biraz karanlık bir şirket olduğu sonradan yazıldı çizildi.

Şirketin dünya çapında müşterileri arasında emniyet teşkilatları ve istihbarat örgütlerinin olduğu da sonradan ortaya çıktı.

O günlerde tüm bunları bilmediğimden Pier 39'daki restoranda arkadaşıma soramamıştım.

Sorsaydım da muhtemelen işvereniyle imzaladığı

Yazının devamı...

Google ve Facebook'a kayyum mu atanmalı?

4 Ekim 2017

Kamuoyu 100 yılı aşkın bir süredir ilk kez bu kadar hızlı ve sert bir şekilde dev şirketlerin aleyhine döndü...

 

Kısa süre öncesine kadar "milyonların sevgilisi" olan Google, Facebook, Amazon, Apple ve Microsoft artık "Korkunç Beşli" diye tanınıyor.

 

Özellikle "yeni petrol" benzetmesi yapılan kişisel verilerin ve ayrıca büyüyen reklam pastasının neredeyse tamamını ele geçiren Google ve Facebook hedefte. Amazon da sanal perakendecilikten gerçek dünyaya yayıldıkça şimşekleri üstüne çekmeye başladı.

 

En son ABD'de 1890'ların sonunda Standard Oil petrol üretiminin yüzde 88'ini ele geçirince ilk anti-tröst yasaları çıkarılmış ve bu enerji devi devlet tarafından küçük şirketlere bölünerek tekel kırılmıştı.

 

Yazının devamı...

Ölmeden önce İstanbul'da mutlaka görmeniz gereken bir kafe

27 Eylül 2017

Yan masada çayını höpürdete höpürdete içen eski pehlivan, kız kardeşini boğarak öldürdüğü o korkunç ânları, göze kıymık gibi batan ince bir gülümseyişle anlatırken “Vallahi kaza oldu” diyor.

O kalkıp gidince masadaki bir başka adam, eski pehlivanın akli dengesinin yerinde olmadığını, tedavi gördüğünü ve bu yüzden tutuklanmadığını söylüyor, kız kardeşinden hiç bahsetmeyerek...

Bir incir ağacı ile eğrelti otları arasına atılmış bu masalarda tutuksuz yargılanan dolandırıcıların, insan kaçakçılarının, uyuşturucu bağımlılıların yahut sevdikleri yıllardır cezaevinde olan genç-yaşlı masumların hikâyelerini dinleyebilirsiniz.

Son yıllarda burası, giderek artan bir başka meslek grubunun üyeleri ve onların yakınlarıyla doluyor: Tutuklu gazetecilerin sevdikleri ve –en azından şimdilik- tutuksuz yargılananlar.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nin karşısında, meydanın bir köşesine ilişmiş küçük kafeterya…

Burada yiyip içecekleriniz ihtimal ki Vedat Milor’dan tek yıldız bile alamaz ve elbette Mehmet Yaşin’in damağını çatlatmaz.

Bu yüzden İstanbul ile ilgili turist rehberlerine asla giremeyecek bu yeri yine de görmeli; bugünün Türkiyesini anlamak için, Çağlayan Meydanı’nın gece ayazında adliyedeki duruşma arasının geçmesini beklerken masalarında konuşulanlara kulak misafiri olmalısınız.

Yazının devamı...

Üç videoda TEOG MEOG

20 Eylül 2017

Mesleğini seven bir öğretmenin yaratıcılığı sayesinde, tatlı bir rekabet içinde öğrenen çocukların zekası, özgüveni, bilgiye nasıl aç oldukları gözlerinden okunuyor.

Bu videoyu dün Hürriyet'in Facebook hesabında yaklaşık 250 bin kişi izledi.

* * *

Şimdi bir de şu videoyu izleyin:

Büyük bölümü evlilik programı sunucularını ezbere bilen ama üç tane dünya klasiğini okumayı bırakın, isimlerini bile sayamayan bir gençlik...

(

Yazının devamı...

Bu yazının başlığını siz atın

13 Eylül 2017

Yeni bir muhabir işe almak istediğinizde gazetede süreç nasıl işliyor?

Peki yeni bir köşe yazarı gazetede yazmaya başlayacaksa son kararı gazetede kim veriyor?

Daha önce Genel Yayın Yönetmenliğine bir başka gazeteden gelen biri atanmış mıydı hiç?

Haberin başlığını yazı işleri mi belirler?

Spotları muhabir mi yazar yoksa yazı işleri müdürleri mi?

İç sayfalardaki haberleri tüm yazı işleri okur mu?

Bir köşe yazarı biriyle röportaj yapacaksa Genel Yayın Yönetmeninden izin mi alır?

Gazete yönetimi

Yazının devamı...

'Dünya düz' diyeni linç mi etmeli?

6 Eylül 2017

Adalet ve Kalkınma Partisi Fatih Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Tolgay Demir’in “dünyanın düz olduğunu” savunan bir makaleyi partinin internet sitesine koyması çok tartışıldı.

Ertuğrul Özkök "Zekâ henüz 3 yaşından gün almış" diye yazdı, Ahmet Hakan "Bu kafaya bonzai çekerek ulaşılabilir mi acaba?" diye sordu.

Ama asıl kritik eleştiriler, Tolgay Demir'e kendi partisinden gelenlerdi...

İktidar yanlısı profillerin sosyal medyada yürüttüğü linç kampanyasının ardından, haberlere göre "Genel Merkez devreye girdi" ve Demir "İnandığım için değil; bana ilginç geldi, paylaşmak istedim" diyerek yazıyı siteden sildi.

Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik sözlü/fiziksel saldırıların arttığı, onun ve devrimlerin müfredattaki ağırlığının azaltıldığı, onun hep vurguladığı "müspet ilimin," yani pozitif bilimin temellerine kibrit suyu dökülürken tarikatların ön plana çıkarıldığı bugünün Türkiye'sinde modern, ilerici insanların Tolgay Demir'i eleştirmesi kadar doğal bir şey olamaz.

Fakat köşe yazarlarının ötesinde, örneğin siyasetçilerin bu tür olaylar karşısında tepkisel davranmak yerine, mesela Tolgay Demir'in bu yazıyı yazıp parti sitesinde yayınlaması sürecindeki dinamikleri anlaması, bunların tabandaki gerçek karşılıklarını analiz etmesi gerekmez mi?

Tolgay Demir'i tanımıyorum, ismini de bu vesileyle ilk kez duydum, ama muhalefet milletvekillerinin de iktidar trolleriyle beraber bu yazıyla başlayan linç kampanyasına katılması üzerine, 2019'da kazanmak için yüzde 50+1 oya ihtiyaç duyduklarının pek farkında olmadıklarını düşündüm.

Nedenini anlatayım.

Yazının devamı...

Vatan Şaşmaz, Murat Başoğlu ve ilginç sayılar

30 Ağustos 2017
Vatan Şaşmaz cinayetini ilk olarak Hürriyet.com.tr duyurdu.
Türkiye Murat Başoğlu skandalıyla ilgili çok sayıda özel haberi de ilk kez Hürriyet.com.tr'den öğrendi.
Sonuçta son iki haftada 10 milyonu aşkın Hürriyet okuru bu haberleri okudu.
Üstelik bu haberlerin trafiğinin önemli bir bölümü sadece hürriyet.com.tr anasayfasından değil, sosyal medya ve Google üzerinden geldi.
Yani bu haberlerin çok okunmasında başlıca etken, editörlerin seçiminden çok, kamuoyunun genel ilgisiydi.
Mesela Facebook'ta, sadece 24-26 Ağustos'ta yayınlanan Murat Başoğlu haberleri bile 1.8 milyon kullanıcıya erişti.
Google'a bakılırsa, yalnızca haberlerin ilk gününde dahi Vatan Şaşmaz ve Murat Başoğlu aramalarının sayısı 1 milyonu geçti.
Cengiz Semercioğlu'nun Murat Başoğlu skandalıyla ilgili okurların merak ettiklerini yanıtladığı #SoruHürriyeti'ni Hürriyet TV üzerinde 210 bini aşkın kişi izledi. 
Ömür Gedik'in, arkadaşı Vatan Şaşmaz'a veda ettiği videoyu da Hürriyet TV üzerinde 190 bini aşkın kişi seyretti. 
 
* * *
 
Magazin haberleri dünyanın hemen her ülkesinde -spor ile birlikte- en çok okunan kategoriyi oluşturuyor.
Tüm iğrençliğiyle Başoğlu skandalı, sapkın cinsellikten varlıklı aile dramına dek merak uyandıran çok sayıda unsuru barındırması nedeniyle, en çok ilgi gören magazin haberlerini bile geride bıraktı.
Tüm trajedisiyle Vatan Şaşmaz cinayeti de, İstanbul'un göbeğinde ünlü bir ismin öldürülmesinin ötesinde, bolca merak unsuru içeriyordu...
Türkiye Murat Başoğlu ve Vatan Şaşmaz'ı konuşurken, mesela devlet kurumlarının yapısını değiştiren son KHK ile ilgili haberler -deyim yerindeyse- arada kaynadı gitti.
Gazeteciler Kadri Gürsel ve Murat Sabuncu'nun hapiste 300 günü geride bırakması, Ahmet Şık'ın 240 günü devirmesi de o kadar konuşulmadı.
Uzun vadede hayatımıza, Murat Başoğlu skandalından çok daha etki edeceği halde toplumca çok daha az konuştuğumuz onlarca haber sayılabilir.
 
* * *
 
Magazin haberlerine tepeden baktığımdan böyle söylemiyorum.
Herhalde hemen hepimiz bugünlerde evde-işte yakınlarımızla sohbet ederken hem Başoğlu rezaletinden, hem Vatan Şaşmaz cinayetinden bahsetmişizdir.
Dolayısıyla bu ilgi çok normal.
Ben sadece, daha önce de bahsettiğim "kamu ilgisi" kavramı ile "kamu yararı" kavramanın her zaman örtüşmediğinin bir örneği olarak bu vakalara dikkat çekmek istedim.
Yeni medyanın temel sorunlarından biri de bu:
Yeni dağıtım kanalları (sosyal medya ve arama motorları) büyük oranda kamu ilgisine dayanan algoritmalarla otomatik bir biçimde haberleri ön plana çıkarıyor veya geri plana itiyor.
Öyleyse, kamu ilgisiyle beraber kamu yararını da gözeten editörlerin seçtiği/yaptığı haberleri sunan geleneksel kanalların (kağıt gazeteler, dergiler vb.) gerilemesi, demokrasiye zarar vermeyecek mi?
 
* * *
 
Örneğin, Boston Globe 2000'lerin başında Katolik Kilisesi'ndeki cinsel istismar skandallarını araştırmaya başladığında, dizinin ilk haberleri pek ilgi çekmemişti.
Fakat gazete, buna rağmen ısrarlı yayınını sürdürdü. İlk haberler kitlelerin ilgisini çekmese de, bir avuç cinsel istismar mağdurunu, seslerini yükseltmeleri için cesaretlendirmeye yetti.
Gazetecilerin ısrarlı takibi sayesinde tanıklıkların doğru olduğuna kamuoyu zamanla ikna oldukça toplumsal tepki arttı ve ABD'deki Katolik Kilisesi kökünden sarsıldı. Boston Globe haberleriyle Pulitzer, bu yayının hikayesi ile iki Oscar kazandı.
Gazeteciler "kamuoyu pek ilgi göstermiyor" diyerek araştırmayı yarıda kesseler, önemli bir toplumsal değişim tetiklenmeyecekti.
Üç yıl önce iletişim öğrencilerine, özellikle editör adaylarına şu tavsiyede bulunmuştum: "Hangi gazetecilerin işlerini robotlara kaptıracağını bil."
Son dakika haberlerinin ve diğer rutin içeriklerin bulunması, oluşturulması, derlenmesi, sunulması ve farklı platformlar için optimize edilmesi (sosyal medyada en başarılı olan görselin saptanması, Google'da en başarılı olan başlığın atılması, vb.) gibi editöryel süreçler önümüzde dönemde tamamen otomatize edilecek.
Yani kamu ilgisinin yönetildiği süreçlerin operasyonunu medya kuruluşlarında "robotlar" yapacak.
Bu kısa vadeli süreç, büyük ölçüde, verinin olduğu gibi sunulmasıyla ilgili.
Ama bir de, verinin bilgiye dönüştürülmesi, hikaye edilmesi, bir bağlama oturtulması ve bir ajanda dahilinde işlenmesi ihtiyacı var.
İşte, kamu yararıyla ilgili olan bu uzun vadeli süreç için bir robotun aksine beyniyle "hakikat" kavramını anlayabilen ve kalbiyle empati yapabilen "insan" gazeteciler gerekli olmayı sürdürecek.
 
* * *
 
Yine de, Boston Globe'un yıllar önce karşılaşıp yendiği ilgi-yarar ikilemi devam edecek.
Burada mesele, insanların ilgisini kamu yararına dönük içeriklere de çekebilme ve o ilgiyi tutabilme becerisinde kilitleniyor.
Bu yüzden gazeteciler, en ciddi haberlerinde bile bir "ilgi kancası" keşfetmek zorunda kalıyor artık. 
Kanalların (sosyal medya, arama motorları, vb.), mecraların (on-demand -isteğe bağlı- video, vb.) ve içerik sayısının alabildiğine arttığı yeni medya çağında bir şey değişmiyor: Hala bir gün 24 saat.
Ve o bir gün içinde hala belirli bir süreyi içerik tüketimine (kağıt gazeteler, internet siteleri, TV, sinema, vb.) ayırıyoruz.
"Enerji şirketleri için petrol neyse, teknoloji platformları için kişisel veri odur" diye yazdı geçenlerde The Guardian'da Ben Tarnoff...
Şöyle de diyebiliriz: Enerji şirketleri için petrol neyse, günümüzün medya şirketleri için okur/kullanıcı ilgisi odur.
Ne kadar "yararlı" olursa olsun "ilgi" çekemediğiniz bir haber, şahsi kanaatinizden bağımsız olarak, kamuoyu açısından o anda "değerli" değil demektir.
Bu kuşkusuz kısa vadede daha demokratik bir medya ortamı yaratıyor, ama bazen en demokratik ortamlardan (akla Weimar Cumhuriyeti geliyor) demokrasi için en yıkıcı sonuçların çıktığı da vâki tarihte...
Ve bugün bu ortamda okurun sizin içeriğinizi tüketirken harcadığı her bir saniye, eskisinden çok daha değerli.
 
* * *
 
Neden mi?
Çünkü her 60 saniyede şunların olduğu bir dünyadayız artık:
Google'da 3.8 milyon arama yapılıyor...
Facebook'ta 3 milyondan fazla içerik paylaşılıyor...
YouTube'da toplam 700 bin saatlik video izleniyor...
350 bin tweet gönderiliyor...
Instagram'a 65 bin fotoğraf yükleniyor...
Her dakika...
İçerik anlamında böyle bir bolluk, vakit anlamında böyle bir yokluk çağında, okurun ilgisini kamu yararıyla dengeleyebilmek, gazeteciliğin en büyük sınavı olmayı sürdürecek.
  
 
Yeni medyadan 7 taze haber, 7 mühim konu
 
- ABD'de önemli bir yargı kararı alındı. Matt Hoss adlı YouTuber'ın çok izlenen videosuyla dalga geçen bir başka video platformda yayınlanmış, Hoss bu hiciv videosunda kendi telif haklarının ihlal edildiğini savunarak mahkemeye gitmişti. Mahkeme, hiciv videosunda orijinal videonun alıntılanmasını "hakkaniyet ölçüsünde" buldu ve şikayeti reddetti.

- Online yayın platformlarından Medium, okurların en çok "alkış" gönderdiği içeriklerin yazarlarına buna göre ödeme yapmaya başlayacak
 
- Gemius'un AdMonitor raporuna göre 2017'nin ilk yarısında dünyada online reklamlara tıklama oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye (yüzde 1.16). 
 
- MIT Media Lab'in bu ay yayınladığı makalede, birkaç büyük şirketin interneti konsolide etmesinin zararları ve çözüm önerileri ele alınıyor (Facebook ve Google ikilisi, ABD'de online reklam pazarının yüzde 76'sını kontrol ediyor).
 
- Parse.ly Pazarlama Başkan Yardımcısı Clare Carr'a göre teknoloji platformları 5 yıllık planlar yapıyor, bu yüzden her çeyreğe göre plan değiştiren medya şirketlerinin hep bir adım önünde yer alıyorlar. Carr, medya şirketlerinin Facebook ve Google'a karşı tepkisel davranmak yerine pro-aktif olup kendi yollarını çizmeleri gerektiğini söylüyor.
 
- YouTube Suriye'deki savaş suçlarını gösteren binlerce videoyu kurallarına uymadığı gerekçesiyle silince, insan hakları örgütleri önemli delillerden oldu
 
- İnternetin sahibi kim? New Yorker'dan güzel bir yazı... 
Yazının devamı...

Tek kollu haydut cebimize nasıl girdi

23 Ağustos 2017
KILIK DEĞİŞTİRDİ, CEBİMİZE GİRDİ
İster Las Vegas'a, ister KKTC'ye gidin, kumarhanelerdeki manzara aşağı yukarı aynıdır: Masa oyunları (Blackjack, rulet vs.) alanın küçük bir kısmını kaplar, yüzde 70-80 civarında bir alan ise slot makinelerine ayrılmıştır. Zira çoğu kumarhanenin gelirinin yüzde 70-80'i bu makinelerden gelir.
İlk örneği 1891'de New York'ta tasarlanan bu makinelere "tek kollu haydut" veya "tek kollu canavar" denmesi boşa değil. Çoğunun tek kolu vardır ve paranızı çalar. En zararlı vakit öldürme ve para kaybetme araçlarından biridir.
Slot makinesi 20. yüzyıl boyunca insan psikolojisinin zaafları dikkate alınarak, alışkanlık yaratmak üzere giderek geliştirilmiştir.
Türkiye 1996'da kumarhaneleri kapatarak bence faydalı bir iş yaptı. Fakat slot makineleri bambaşka kılıklara bürünerek hayatlarımızı etkilemeye ve çocukların-gençlerin alışkanlıklarında belirleyici olmaya devam ediyor: Dijital uygulamalar (app) ve yeni nesil oyunlar...
 
Vatandaşlarımızın slot makinesinde inovasyona katkısı: Bu yıl Antalya'da bir kahvehanede, şarjmatik görüntüsü verilmiş bir dijital slot makinesi yakalanmıştı.
OYUNLARDAN KUMARA VE APP'LERE
Aslında oyunlar eskiden da alışkanlık ve hatta bağımlılık yapardı: 1980'lerde Commodore 64'te Boulder Dash'i, Amiga 500'de Minos'u, Amiga 1200'de Simon The Sorcerer'ı saatlerce oynadığımı hatırlıyorum. Sonra Speedball, Superfrog, Civilization, Sim City...
Yine de, birbirinden bambaşka türlerde olan bu oyunların yarattığı alışkanlık, slot makinelerinin yaratmaya çalıştığı bağımlılıktan farklıdır.
Bu tür oyunlar sürükleyicidir, eğlencelidir, ilginçtir; yani sahip oldukları içerik sayesinde kullanıcı çekerler.
Slot makinelerini örnek alan bazı yeni app ve oyunlar ise bir strateji olarak insan psikolojisinin zaaflarından faydalanmayı hedefleyerek tasarlanıyor.
Kimileri slot makinesini doğrudan alakasız bir oyuna monte ediyor. Yüzlerce güncel örnek var ama birini verelim: Mini Clip firmasının yaptığı futbol konulu mobil oyun Soccer Stars'ı açar açmaz bir slot makinesi çıkıyor (altta).
Çevirdiğinizde kazandığınız oyun parasıyla daha çok maç yapabiliyor veya takımınızı güçlendirebiliyorsunuz. Elbette, bir süre sonra sürekli "indirimlerle" size gerçek para karşılığında daha çok oyun parası vermeyi vaadediyor. 
Giderek daha fazla bilgisayar oyununun (mobil oyunlardan değil, daha büyük yapımlardan bahsediyorum) ilk versiyonlarının son derece eksik olup birçok özelliği (yeni karakterler, yeni bölümler, hatta çok oyunculu oynama imkanı) ayrıca ücretli "DLC" olarak satmaya başlamalarının arkasında da bir tür slot makinesi mantığı var.
Ama asıl mesele, oyun bile olmadığı halde, kendi mekaniklerinin içine slot makinelerinin kurnaz prensiplerini yerleştiren app'lerde gizli...
İki yıl önce The Verge'de yayınlanan yazıda, "bağımlılık mühendisleri" ele alınıyordu.
Yazı şöyle başlıyordu: "Bağımlılık yaratıcı oyunu, slot makineleri mükemmelleştirdi. Şimdi teknoloji dünyası onların numaralarını kapmak istiyor."
Yazıyı okuyunca şu iddiayı ortaya atmak içimden gelmişti: Japonların bugünkü robot teknolojisinin kökeninde nasıl bu ülkenin mekanik kukla geleneği varsa, ABD'nin bugünkü Silikon Vadisi'nin başarısında da slot makineleri vardır. 
PSİKOLOJİK DENEYLER
19. yüzyılda ABD'de icat edilen slot makinesi, yine bu ülkede 1960'larda (tıpkı pinball yani tilt makineleri gibi) elektromekanik hale getirilince devrim başlamıştı.
Bu sayede slot makineleri şu özellikleri kazandı: Artık tek seferde çok sayıda jeton atılabiliyordu, makineler farklı seviyelerde ödül verebiliyordu, daha küçük ama daha sık ödül verilmesi mümkün olmuştu, ayrıca sadece aynı sırada değil çapraz kombinasyonlar yakalandığında da ödül verilebilir hale gelmişti.
Yeni tasarım sayesinde slot makinelerinde oyun süreleri uzadı, kumarhanelerde masa oyunlarının yerini slotlar almaya başladı çünkü onlar kumarhaneye hem daha çok para kazandırıyor hem de daha çok müşteri çekiyordu.
Ne tesadüftür ki yine 1960'larda, B.F. Skinner'ın yaptığı araştırmalarda davranışlarımızı şekillendiren temel psikolojik ilkeler keşfedilmiş ve hemen slot makinelerinin tasarımında kullanılmaya başlamıştır.
Aslında ünlü psikoloğun bizzat geliştirdiği, kendi adıyla anılan "Skinner kutusu" (altta) da bir tür slot makinesiydi.
Skinner ünlü deneyinde güvercinleri (bu deney farelerle de tekrarlandı) bir kutuya kapatmıştı. Güvercinler bir kola bastıklarında bir parça yemek kutuyla düşüyordu.
Skinner kolu değiştirdi, artık her basışta değil, bazen yemek düşüyor bazen düşmüyordu. Güvercinlerin, bu şekilde, bir kola gitgide daha fazla bastıkları görüldü.
Deney şunu ortaya çıkarmıştı: Çok az ödül verildiğinde hayvanlar kızıp kola basmaktan vazgeçiyordu. Fazla ödül verildiğindeyse kola daha seyrek basıyorlardı.
Böylece Skinner, kola en fazla defa basılmasını sağlamak için yemeğin tam olarak ne kadar sıklıkla düşmesi gerektiğini keşfetti. 
KASA HEP DAHA FAZLA KAZANIR
İngilizce akademik veritabanlarında "slot machine" ifadesini aradığımda bu konuda 600 bini aşkın makale yazıldığını gördüm.
Bugünkü slot makineleri, Skinner'ın kutusu gibi, insanları laboratuar hayvanları gibi belirli davranışlara yönlendiren bir biçimde çalışıyor.
Ödüllendirme algoritmasından, ödül kazanınca makineden çıkan ses ve müziklere dek her şey buna dahil.
Yani artık sadece "Kasanın hep kazandığı" bir dünyada değiliz. Aynı zamanda, "Kasanın giderek daha fazla kazandığı ama kaybedenlerin daha da iştahla oynadıkları" bir dünyadayız. 
(Elbette sınırlar da var: Bir yandan devletler kumarhanelerin algoritmalarını adil olması için sürekli denetliyor, bu yüzden oyunların ortalama yüzde 45'inde oyuncular kazanıyor. 
BÜYÜK VERİ KUMARHANEDE BAŞLADI
Şimdi bir de, tüm slot oyuncularının bütün oyun bilgilerinin (hangi makinede, ne kadar sıklıkla, kaç jeton attılar, ne kadar ödül aldılar) veri olarak saklanıp süreci daha da "mükemmelleştirmek" için kullanıldığını düşünün.
Büyük Veri çağından önce, 1985'te Las Vegas'taki Hanna's kumarhanesi tam olarak bunu yapmış. Kumarhanenin tasarımı olan "Total Rewards" adlı delikli kartlarda bu veriler tutuluyor ve müşterilerin profilini çıkarmak amacıyla değerlendiriliyordu.
1990'da dijitalleştirilen bu sistem bugün bütün kumarhane sektörünün temelini oluşturuyor. Caesar's kumarhanelerinin elindeki oyuncu verilerine 1 milyar dolar değer biçiliyor.
Hanna's eski CEO'su Gary Loveman, "Tüketici ürünü tasarlayan bütün şirketler bize imreniyor" diyor, ellerindeki veri havuzuyla övünerek...
Ama bu şirketler imrenmekle kalmıyorlar --ki bu noktada bahsettiğim gelişmeye geliyoruz: Slot makinesi kurnazlıklarının kumarhane dışındaki ürünlere de yayılması.
Davranışları yönlendirmeyi amaçlayan oyunlaştırma uygulamaları kullanan her şirket bu işin içinde.
Sadakat programları uygulayan süpermarketler, bankalar (kartta puan biriktirme, ek indirim, bonus vs.) ve diğerleri uzun süredir bu sürece bir noktasından değiyordu ama asıl çığır, bilhassa son 5 yıldır dijital ürünlerde açılıyor.
Facebook veya YouTube "bağımlılığından" bahsetmiyorum. Elbette bu şirketler de kullanıcının kendi platformlarında geçirdiği süreyi artırmak için farklı yollar deniyor. Ama özünde bunlar birer platform ve biz başkalarının (arkadaşlarımız, takip ettiğimiz kanallar vb.) yaptıklarına erişebilmek için bu platformları kullanıyoruz.
Asıl kast ettiğim, örneğin Uber gibi uygulamaların slot makinesi mantığıyla çalışmaya başlaması...
Uber, sisteme giren sürücülerin para kazanma iştahını, slot makineleri gibi kullanıyor. Bunu söyleyen, forumlarda tartışan Uber sürücüsü, söz konusu app'in arayüzünden tutun da şirketten size gelen bildirimlere dek tüm sistemin slot makinesi gibi bağımlılık yaratmak üzere tasarlandığını savunuyor.
New York Times'da da "Uber'in sürücüleri tuşlara basmaya teşvik eden psikolojik numaralar kullanmasını" inceleyen bir haber yayınlanmıştı
'LUDOKAPİTALİZM' VE MEDYA
Cep telefonunuza gelen bildirimlere, applerinizin arayüzlerine bir de bu gözle bakarsanız bu etkileri fark edeceksiniz. Tinder'daki sağa veya sola sürükleme hareketinde bile slot psikolojisinin izlerini bulabilirsiniz.
Kimilerinin "ludokapitalizm" (oyunsal kapitalizm) dediği yeni düzende şirketler alışkanlık yaratan ürünler tasarlamak için her aracı kullanıyor.
Google kurucusu Larry Page, diş fırçası gibi günde en az iki kez kullanmaktan kendinizi alamadığınız, hayatınızın parçası olan ürünler tasarlamanın ideal olduğunu söylüyor
Peki ya medya bu sürecin neresinde?
Bu konularda iki kitap öneririm: Ürünlerin nasıl alışkanlık yaptığını inceleyen Nir Eyal'den "Hooked" ve bazı şeylerin nasıl daha çok yayıldığını, viral olduğunu ve insanlar tarafından neden tutulduğunu ele alan Jonah Berger'den "Contagious." 
Nir Eyal şöyle diyor: "Her içerik ilginç kılınmak zorundadır. Bir yazar olarak hikayenizin içine değişken ödüller sokarsınız. Angaje olduğumuz her şey, her içerik parçası, ilginç olmak üzere mühendisliğe tâbi tutulmuştur. Filmler, kitaplar veya yazdığın makale, hiçbiri gerçek hayat değildir. Bir cümleden diğerine gizemli bir şekilde, bilinmezin içinden bizi çekmek üzere üretilmişlerdir. Birer slot makinesidirler." 
 
Yeni medyadan 7 taze haber, 7 mühim konu
1) eMarketer'ın tahminine göre Amazon, 2019 itibariyle, Google ve Facebook'un ardından en büyük üçüncü reklam ağı olacak. Bu durumun medya için de önemli sonuçları olması muhtemel. Şirket geçen yıl reklam işinden 1.4 milyar dolar gelir elde etmişti.
2) Araştırma ve danışmanlık firması Gartner, 2 binden fazla teknolojiyi inceleyerek, farklı sektörlerde hangi yeni teknolojiden ne kadar büyük beklenti olduğunu ortaya koydu (altta). Sırasıyla; inovasyon-abartılı beklenti-hayal kırıklığı-aydınlanma ve üretkenlik aşamalarından geçen tüm teknolojiler içinde üretkenlik safhasına en yakın olanı sanal gerçeklik. Bununla birlikte her yeri kapsayan yapay zeka uygulamaları ile Blockchain'den kuantum bilgisayarlara dek geniş bir yelpazedeki yeni dijital platformlar öne çıkıyor.
 
3) Apple, "Game of Thrones" ayarında 10 televizyon şovu yapmak üzere Hollywood'a bir milyar dolarlık bir çekle gidiyor
4) Bu arada Netflix'in yıllık içerik bütçesinin 6 milyar dolar olduğu açıklandı (HBO ise 2 milyar dolar).
5) Facebook aldatıcı başlıklardan sonra, fotoğrafların üstüne eklenen video oynatma buttonuna da savaş açtı. Artık video gerçekten FB üzerinde oynamıyor, video ikonu görüldüğü halde tıklamak gerekiyorsa (altta) bu postlar akışlara eskisi kadar sık düşmüyor.  
6) King Digital, mobil oyunlarda yeni bir reklam formatı denemeye başladı. Wall Street Journal'a konuşan analistlere göre uzmanlar 2019'a kadar bu formattan 1 milyar dolarlık bir gelir akışı bekliyor.
7) Microsoft, sohbet konuşmalarını anlama sisteminin hata oranının yüzde 5,1’e kadar düştüğünü açıkladı.
Yazının devamı...