"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Denizz Aşırı Kos “ Midye Saganaki Çokzel Ben Yine Gelecek”

Yıllardan 1992, hesaplarıma göre de aylardan Temmuz’du. Annem “ Esmiyor Mustafa” dese de babam yolundan dönecek gibi değildi. Ok yaydan çıkmıştı.

Annem ve babam sanki beni bu dünyaya hunharca çalışayım diye göndermek için çalışmalara başlamıştı. İşte temellerimin atıldığı o günden bugüne tam tamına 25 yıl geçti ve ben hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu bir Temmuz gününde, sanki anamın karnından bunun için doğmuşçasına hunharca çalışıyordum. Derken ofiste bu zamana kadar duyduğum en güzel şey duyuldu. O an hayat durdu, kuşlar sustu, trafik kitlendi, telefonlar artık çalmıyordu… Herkes bir dakikalık saygı duruşuna kalktı, sirenler çalmaya başladı. Patroşkam tatile çıkıyordu!

              Patroşka, muhtemelen hepimizin şuan ağzından yüzünden burnundan her yerinden öpmek istediğimiz şahsiyete “ aa ben yokum ben beş günlük bir tatile çıkıyorum, dönünce görüşelim” demişti. Bu patroşkamın bu güne kadar ağzından dökülen en aşırı bal ötesi cümleydi. Tüm ofis saygı duruşunu bitirdi ve hep bir ağızdan BİR DAHA SÖYLE dedi! O telefonla konuşurken ben de bulaşık bırakmayı hiç sevmediğimden tabağımı son kalan ekmek parçacığımla sıyırıyordum ki, radar ötesi kulaklarım tatil, beş gün, gidiyorum, yokum kelimelerini duyunca, son lokmam boğazımda kalıyordu. E o yoksa, benim şirkette ne işim vardı? Sonuçta benim yerim onun yanıydı. Hayat bu neler gösterir bilinmezdi ama yan yana olamasak bile ayrı ayrı tatillerde olabilirdik. Patroşka karşı tarafa “ hadi görüşürüz” dedikten sonra, telefonu kapatma tuşuna basana kadar ben “ e ben de siz yokken tatile gideyim o zaman” demiştim bile. Zaten o her zaman benim hızımı takdir etmişti. Şimdi onu yanıltmanın hiç sırası değildi. Yine o “ tabi gidebilirsin” diyene kadar ben uçak biletlerini almış, merkezi bir yerden otel arayışına girmiştim bile. Tüm bu yaşananların üzerinden yirmi dört saat bile geçmeden ben Yunanistan’ın güzide adası Kos’taydım beybisiler. Ertesi sabah 06.00 uçağıyla Bodrum’a, Bodrum’dan da 09.30 feribotuyla da Kos adasına geçtik. Hiç yabancılık çekmedim çünkü, Kos’ta Yunanlı’lardan daha çok Türk’ler vardı diyebilirim. Tüm yol boyunca hayalini kurduğum deniz mahsüllü makarnaya, greek salataya, midye saganakiye, kalamar dolmalarına kavuşmama çok az kalmıştı. Prensip olarak bir otelden beklentim sadece klima, merkezilik ve ucuzluk olduğu için, bir saatlik bir feribot yolculuğunun ardından adanın en merkezi ve en ucuz oteli olan Karis Hotel’e doğru yola koyulduk. Bir an önce bavulumu bırakıp, kendimi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atıp, sonra da o mobidikliğin hakkını verecek şekilde Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmem gerekiyordu. Tatil için Yunanistan’ı tercih etmemin siz deyin yüzde yetmiş, ben diyeyim yüzde seksen nedeni hiç tartışmasız yemekleriydi. “Denizden babam çıksa yerim” tam anlamıyla beni anlatan bir cümleydi.

                 Tatile giden her Türk gibi biz de hangi plaja gitmeliyiz, en güzel yemeği nerede yeriz çalışmalarına daha Türkiye’den başlamış, yol boyunca da TripAdvisor yorumlarını okumuştuk. Ne kadar yorum okursanız okuyun, hiçbir yorum daha önce oraya giden ve deneyimlerini sizle paylaşan bir kankuli yorumu kadar değerli değildi. Her zaman söylerim schengenli bir sevgili ve schengenli bir kankuli hayat kurtarırdı. Adanın en tontik plajlarından Tarzan’a gittik. Tarzan’ın çalışanlarından biri mübadele zamanı Darıca’dan Kos adasına geçmiş bir Türk’tü. Onun gibi çalışanların çoğu da Türkçe biliyordu. Denizi, yemekleri, güler yüzleri, servisleri her şey şahane ötesiydi. Zaten buraya kadar gelmişken Kos’un en ünlü plajları Paradise’a ve Tigaki’ye de gidelim diyip, iki günü buralarda geçirsek de tatilin geri kalanını kürkçü dükkanına geri dönerek Tarzan’da geçirdik. Bu tatil, Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmek dışında bir amacım daha vardı tabi. Yurda döndüğümde herkes benim arkamdan “ bir Eda Taşpınar değil ama yine de bronzlaşmış” demeliydi. En azından aşırı peynir ötesi rengim biraz kırılsaydı be, biraz karamel çikolata seviyesine gelseydim diye düşünüp bir saat ön bir saat arka yatıp tatilin ilk gününden haşlanıp soyulma rekorumu bu yıl da elimden bırakmamıştım. Caner’in pigmentleri beni bu yıl da yenmiş, tüm tatilini 50 faktör güneş kremi sürüp, şemsiyenin altında yatarak geçirmesine rağmen gelenek bu yıl da bozulmamıştı. Ben kırmızı beyaz köfte piyaz görüntüsündeyken, onun yanımda zenci gibi dolaşması sinirimi bozuyordu.

                   Dünya üzerindeki tüm yağları bedenime sürüp, Eda Taşpınar bronzluğuna ulaşacağım derken yağlı güreşçi Orhan amcaya dönmüştüm. Zaten hedeflediğim kiloya ulaşamadığım için, kırmızı ipli bikiniyle Yunan sahillerini sarsma planım da suya düşmüştü. Madem bronz tenimle de ortamı coşturamıyordum e bari şu sahillerde bir yoga yapayım da, ortam kırmızı saçlı bir yogini görsündü dedim ve başladım plajda yoga yapmaya. Sen misin kumda yoga yapan, artistlik yapacağım derken gözüme kum kaçırdım ve tüm kum taneleri lensime yapıştı. Bu aşamadan sonraki iki-üç saat bende yok, çünkü hiçbir şey göremedim. Gözlerim tekrar görmeye başladığında, en iyisi ben uslu uslu oturayım ve kitap okuyayım dedim. Özellikle bu yaz tatili için ayırdığım biricik kitabım Leydi’yi çantamdan çıkarıp okumaya başladım. “ Hiçbir aşk yarım kalmaz, yüz yıllar sürse bile” cümlesiyle yola çıkan kitap, Cihan ve Sophie adında iki aşığın 16. yüz yıldan bu güne kadar uzanan destansı aşkını konu ediyordu. Aşk hikayelerini her zaman çok sevmişimdir ama şöyle söyleyeyim, böylesini daha önce hiç okumamıştım. Cihan ve Sophie’nin beş yüz yıllık büyülü aşkını çok sevdim. Tatilimin daha keyifli ve romantik geçmesini sağladığı için kitabın yazarı Sinan Biçici’ye buradan teşekkür ederim.

                Kendimizi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atmamız bittiyse adanın en ünlü restoranı Nick The Fisher Man’e gidelim dedik. Zaten boş masa bulmanın çok mümkün olmadığı bu restoranda daha önce rezervasyon yaptırmamız gerektiğini bildiğimizden, o işi erkenden halletmiştik. Nick The Fisher Man’de kendime verdiğim sözü tutmuş ve Ege denizin tüm su altı stoklarını bir gecede tüketmiştim. Orada yediğim kalamar dolması hala rüyalarıma giriyor diyebilirim. Sadece onun için bile Bodrum’dan bir feribotla Kos adasına geçebilirsiniz. Kos adasının gece hayatı da çok renkliydi, muhteşem bir barlar sokağı vardı. Nerede oturursanız oturun eğlence garantili bu yerlerde, içki de sanıldığı kadar pahalı değil. Birbirinden lezzetli ve değişik kokteyller deneme şansınız varsa da kendinizi kaybetmemenizi, Euronun 4.13 olduğunu unutmamanızı öneririm =) Yetişkin bir Türk olarak, kendi adıma sadece Nick The Fisher Man’de Yunan ekonomisini ayağa kaldırdığım için, barlarda çok coşmadım. Zaten ben coşmak istesem de midem buna izin vermedi. Fesata ramak kala kendimi otele attım, ve yarın sadece greek salata yiyeceğim diye kendime söz vererek uykuya daldım.

                     Sözümü tutabildim mi tabii ki tutamadım. En son Zia tepesinde bana siparişlerimi getirmemekte ısrarcı olan garsonla kavga ederken buldum kendimi. Adam inatla, bu siparişler size fazla yiyemezsiniz diyor ve cheese saganakimi iptal etmeye çalışıyordu. Bana her şeyi de ama cheese saganakini iptal ediyorum deme abicim dedim ama adamı ikna edemedim. Çıldırmamak elde değildi. Güneşin en güzel battığı yerde, Cem Karaca’nın 1980 darbesi döneminde oturduğu ve Bodrum’u izlediği yerde Zia tepesindeydim. Usta sanatçının Bodrum’a bakarak “ oh be” şarkısını yazdığı yerde, uzomu şerefine kaldırmak istiyordum ama garson abi bana cheese saganakimi getirmiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Gel de iki ülke arasında krize sebep olma şimdi. Bak abi dedim sen beni tanımıyorsun, ben bu masadaki her şeyi yiyebilme gücüne sahip bir insanım. Hadi senin de gönlün olsun greek salatayı iptal et ama saganakimi getir bana dedim. Müzakereler sonucunda adamı ikna etmeyi başarmıştım. Gecenin sonunda adam haklıymış beyler dağılalım moduna geçsem de, yiğitliğe kaka sürmemek için söylediğimiz her şeyi yedim. Ve bu mini tatilde Yunanistan’ın güzide adası Kos’un hastanesini de görme fırsatını elde ettim. İşte bu sefer gerçekten mide fesatı geçirmeyi başarmıştım. Neyseki aynı şikayetten dolayı kendini Yunan hekimlerine emanet eden ilk Türk ben değilmişim. Genelde rekorlardan rekor beğenirim, ama bu sefer klasik bir Türk hastalığına yakalanmıştım. Yunanistan’da mide fesatı geçirmek!

                  Tatilden döndüğümde bir karar aldım. Üç gün boyunca hiçbir şey yemeyecek, detox yapacaktım. Bu üç gün boyunca sadece, detox içeceklerimle beslenecek açlıktan ölsem de en ufacık bir şey yemeyecektim. Bir iç temizliği şart olmuştu. Şuanda detoxun ikinci günündeyim. Bu yazıyı müthiş bir açlıkla ve baş ağrısıyla yazıyorum. Şimdi bana kaybolan saganikilerimi verseler diye ağlıyorum ama sesimi duyan yok beybisiler. Çok acıklı bir durumdayım. Bir an önce salı olsa da menemene ekmek bansam diye dualar ediyorum. Siz yarın bu yazıyı okurken, yiyeceğiniz menemene benim için de bir adet yumurta kırmayı unutmayın. Masaya benim için de bir adet çay bardağı koyun, yediğiniz beyaz peynire benim için teşekkür edin. Neyse ben daha fazla yazamayacağım, çünkü göz yaşları sel. Tatilin de, bir #denizzasiri hikayenin de sonuna geldik. Ben detoxu biraz da uykuya tutturayım. Size bol yumurtalı menemenler, mutlu haftalar dilerim. Kos tatili fotoğraflarım ve detox maceralarım için @denizzgok instagram hesabıma beklerim. Örtmen geldi bye!

                 

                   

            

 

X