"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Denizz Aşırı Kısmet Vakfı

20 Şubat 2017

Alkış kıyamet koptuğuna, havai fişekler patladığına ve her zamanki gibi havalı bir giriş yaptığıma göre ana meseleye geçebiliriz beybisiler. Hayatım boyunca en çok saygı duyduğum şey “sevgi” oldu. Ailede büyüklerine, işte patronuna, okulda öğretmenine saygı duyman beklenir hep. Kimse sevgiden bahsetmez. Patronuna saygı duyman beklenir ama onu sevmen beklenmez, kimse öğretmenini sevmek zorundasın demez ama herkes öğretmenine saygı duymak zorundasın der. Ben tam tersini düşünüyorum. Bu hayatta daha güzel, daha mutlu ve daha keyifli yaşamak için sevmek ve sevilmek zorundayız, çok net! Öğretmenini sevdiğinde okul, patronunu sevdiğinde işin daha keyifli gelir sana çünkü.

Yedi kişiyi evlendirdiğinde cennete gideceğine inanan bir annenin çocuğuyum ben. Durum böyle olunca da kendimi bildim bileli birbirlerine uyumlu olduğunu düşündüğüm insanları sevgili yapma, küsleri barıştırma, mutsuzları ayırıp onlara daha mutlu olacakları sevgililer bulma gibi misyonlar yüklemişim kendime zaman içinde. Çok şükür bu güne kadar kimseyi ayırmak nasip olmadı ama mutsuz olduklarını görsem onu da yaparım. Neyse, çift yaptığım insan sayısı gün geçtikçe artmaya başlayınca bunu bir meslek haline dönüştürmeli miyimi bile düşündüm ne yalan söyleyeyim =) Başlarda birçok kişi benim zorumla ve çeşitli fişteklemelerimle buluşup, bir araya gelirken, ünüm hızla yayılmaya başlamıştı. Artık insanlar sevgili bulmak, ayrıldığı sevgilisiyle barışmak veya platonik aşkına kavuşmak için direkt Denizz Aşırı Kısmet Vakfına bağlanıyordu. Pıtırcıklarımın sayısı gün geçtiktçe artıyor, biz yedi kişi diye yola çıkarken yedinin katlarına ulaşıyorduk. Ben de annemin deyişiyle cennetteki yerimi garantiliyordum. Artık kadın ve erkek pıtırcıklardan oluşan bir portfolyom bile oluşmuştu. Bu yazıyı okuyup pıtırcığım olmak isteyenler bana sosyal medya hesaplarımdan veya mailimden ulaşabilir. Sen de Denizz Aşırı Kısmet Vakfının pıtırcıklarından biri olmak istersen özelden gel bana börekler açayım sana. Ama öncesinde başkanlığını severek yaptığım bu vakfın çalışma prensiplerinden, görev ve sorumluluklarından bahsetmek istiyorum size. Hazır mısınız, işte karşınızda Denizz Aşırı Kısmet Vakfı’nın görevleri!

GÖREV 1: Pembe Yalanlar!

İşin ucunda sevgi varsa, pembe yalanlar söylemekten kimse ölmez bence diye düşünüp, pıtırcıklar arasında küçük pembiş yalan akışı yaptığım doğrudur. For egzampıl mesela iki insanın birbirine çok uyumlu olduğunu düşünüyorum, onların adını da Denizz Aşırı Kısmet Vakfı pıtırcıklar listesine altın harflerle yazmak istiyorum diyelim. Önce kadın olana gidip, “ bir erkek arkadaşım var fotoğrafını görmüş çok beğenmiş” diyorum. Tabi bunu diyebilmek için gerekli alt yapıyı önceden hazırlıyorum, kızla fotoğraf çekinip paylaşıyorum vs. Sonra erkek olan arkadaşıma gidiyorum, “ bir kız arkadaşım var seninle tanışmak istiyor ama utanıyor” diyip kızı sosyal medya hesaplarından eklemesi için onu cesaretlendiriyorum. Bu sayede ilk adım erkekten gelmiş oluyor ve kızımız da gerçektenden kendisinden hoşlandığını zannediyor. İkili birbirlerinden hoşlaştıklarını sanarak böylece konuşmaya başlıyoor. Bu arada aralarındaki köprü görevimi katiyen bırakmıyorum. Sana bayılmış, senden çok etkilenmiş gibi ara gazlarıma sürekli olarak devam ediyorum. Tedbiri elden asla bırakmamak lazım bu çok mühim bir iş.

GÖREV 2: Sosyal Medya Hesaplarını Ele Geçirme

İkinci adım, ne kadar bir birleriyle iletişime geçmiş olsalar da işin kontrolünü vakıf olarak asla bırakmıyoruz. Aday da olsalar bir sevgi pıtırcığı kolay yetişmiyor arkadaşlar, hele Denizz Aşırı Kısmet Vakfı pıtırcığı olmak zaman ve emek gerektiriyor. Bu yüzden pıtırcık adaylarının sosyal medya hesaplarının kontrolünü ele geçirip, o hesapları dilediğimiz gibi yönetmek şart. Erkek olan arkadaşımızın instagram hesabını ele geçirerek, kız arkadaşımızın en eski fotoğraflarını like lamaya başlıyoruz. Böylece kızımız, erkeğin en eski fotoğraflarına kadar indiğini, saatlerini kendisinin profilinde geçirdiğini düşünüyor. Ardından kız arkadaşımızın facebook una girip erkek arkadaşımıza etkinlik daveti gönderiyoruz. Günün sonunda her iki pıtırcık adayından da zılgıdı yemeği göze alıyoruz ama sevildiklerini düşündükleri için çok üstünüze gelmiyorlar, tecrübeyle sabittir. Bu yöntemimde hiçbir zaman yanılmadım. Sadece geçenlerde bir pıtırcığımı, sevdiceğine kavuşturacağım diye saati 4000 TL +KDV olan bir yoga eğitmenliği kursuna gönderme gafletinde bulundum. Bazen yoğunluktan facebook etkinliklerini detaylı okuyamadığım oluyor canım, olur böyle vakalar Denizz Aşırı hatalar!

GÖREV 3: Yakın Çevreden Destek Kuvvet

İlk iki görevi başarıyla atlattıktan sonra bu üçüncü görev pırlanta niteliğinde oluyor benim için. Birbirlerine ayarlamaya çalıştığım kişilerin ikisi de zaten genelde benim arkadaşlarım oluyor. Ama birinden birini benden başka tanıyan 3. Bir kişi varsa onun konuyla ilgili yorumlarını da destek kuvvet şeklinde çiftlere yansıtarak, konuyla ilgili objektiflik konusunda rekor üzerine rekor kırıyorum. Çünkü en çok karşılaştığım sorun, iş bu aşamaya geldiğinde objektiflik oluyor. Çiftler benim objektif olmadığımı düşünüp, 3.kişilerden ilişkileri ve birbirleri hakkında olumlu şeyler duymak istiyorlar. Bunu bildiğim için önceden bu iş için görevlendirdiğim kişileri hem kız arkadaşıma hem erkek arkadaşıma yolluyorum. Denizz Aşırı Kısmet Vakfının bordrolu ajanları da, pıtırcıklarıma ne kadar tatlış gözüktüklerini anlatıp, kıza erkeği, erkeği kıza övüp onlara ne kadar muhteşem bir karar verdiklerini hissettiriyorlar.

GÖREV 4: Deneyimlerden Bahset

Denizz Aşırı Kısmet Vakfı başkanı olarak son vuruşumu, yaşadığım ve yaşattığım güzel deneyimlerden bahsederek yapıyorum. Uzun süreli mutlu bir ilişkisi olan birini hangi yalnız dinlemez şaşarım, yırtarım dağları enginlere sığmaz taşarım. Kendi mutlu deneyimim bir yana bir de portfolyomdaki mutlu ilişkileri gözler önüne serdiğimde ve bir başarı tablosu çıkardığımda tüm yalnızları, platonikleri ve mutsuzları ağıma düşürüyorum. Aman böyle ağ mağ deyince bir kötü oldum. Ağ diyorsak, sevgi ağımıza yani yanlış anlaşılmasın piliis =)

 GÖREV 5: Ömür Boyu Danışmanlık

Tüm bu görevleri başarıyla atlattıktan, sevenleri kavuşturduktan sonra rahat bir nefes alıp köşemize çekilmiyoruz. Vakıf olarak danışmanlığımız ömür boyu devam ediyor pıtırcıklarımız için. Mesela özel günleri hatırlatma sistemi, doğum günlerinde, yıl dönümlerinde, ay dönümlerinde hediye seçiminde destek, tartıştıklarında psikolojik yardım, küstüklerinde barıştırma gibi hizmetlerimize severek devam ediyoruz. İşimizi aşkla yapıyoruz!

Sonuç olarak annem yedi kişiyi evlendirdiğinde cennete gideceğini düşünürken, şair de dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey diyor. Ben de sevmek, sevilmek, sevdirmek bizim işimiz diyorum. Haydi herkesi Denizz Aşırı Kısmet Vakfına bekliyorum, isminizi pıtırcıklar listesine altın harflerle yazın, çok sevin, çok sevilin istiyorum! Hepinizi çok seviyorum, örtmen geldi bye!

Yazının devamı...

Sevgililer Günü Hediyeme, Sevgili Almam Lazım!

13 Şubat 2017


Aylavyu Boz Baykuşlar =)

Korkmayın! Yok efendim “ sevgililer günü kapital sistemin oyunu”, aman efendim “ bunlar hep para tuzağı” gibi şeyler yazmayı hiç düşünmüyorum. İsteyen istediğini düşünsün, isteyen sevgililer gününde ölü taklidi yapsın, isteyen gitsin sevgilisine tek taş pırlanta kolyeler, yüzükler alsın… Kuyumcuların da zengin olmaya hakkı var, onların da çocuklarının özel okul taksitleri var, e onların da eşleri evde hediye bekliyor. Siz çiçekçiden gül alacaksınız ki, adam da karısını romantik bir yemeğe götürecek parayı bulsun. Hayır babam çiçekçi oradan biliyorum. İşte bunlar hep ekosistem! Neyse yani, bu günü saçma bulana da, bulmayıp eğlenmek ve mutlu olmak için bu bahanesini sonuna kadar kullanana da saygım sonsuz. Bir kere geliyoruz bu dünyaya istediğinizi yapın beybisiler, ama benim asıl derdim sevgililer gününde yalnız olanlarla! Sevgilisi olan için, amaan bize her gün sevgililer günü demek kolay tabi, onu da kendimden biliyorum =) ama sevgililer günü, bence sevgilisi olmayanlar için daha önemli! Bu yüzden hazır olun yalnızlar, sizin için sevgililer gününde hayatta kalma kılavuzu yazdım. Haa beğenmezseniz, buyrun bize takılın çok çılgın planlarımız var yarın için. Özelden gel bana börekler açayım sana!

Düşman 1: Kırmızı Güller

Kırmızı ışık gördün mü dur, kırmızı gül gördün mü kaç yarın tatlım su! Yarın senin en zorlu mücadelen bu kırmızı güllerle, daha da kötüsü onları yollarda, trafikte satanlarla olacak. Sen kafanı öne eğip hızlı adımlarla yürüyorken birden burnuna sokulan bir gül yaprağıyla irkilebilirsin! Korkma! Arabadaysan aç müziği sonuna kadar, kitle kapanı bacanı öne doğru bak, sakın sağa sola bakma. Yolda yürüyorsan daha çok ara yolları tercih et, bu kırmızı gül canavarları daha çok ana yollarda seni kuytuda kıstırmak için bekliyor olacak, güllerini sadece burnuna değil gözüne de sokacaklar. O güzelim gül kokusu bu sefer sana foseptik çukuru gibi gelecek.  Sen, “istemiyorum” deyince daha çok üzerine gelecekler, yalnızlığını yüzüne yüzüne vuracaklar. Gururun incinicek, bağrın yanacak, ciğerin sökülecek.. Ağlamaktan göz pınarların kuruyacak. Neyse ben kötü oldum daha fazla yazamayacağım. Sen beni dinle yarın ara sokakları kullan…

Düşman 2: Sosyal Medya

Kırmızı güller kadar tehlikeli olan bir düşmanın da sosyal medya olacak yarın. Ortalama bir yalnızın, kendini törpüyle kesmesi veya aseton içmesi için yarın sadece instagrama girmesi yeterli olacaktır. Yapmayın canlarım. Sadece instagram değil, yarın facebook, twitter, snapchat hiçbir sosyal mecraya girmeyin. Hatta google a bile girmeyin. Bu sevgililer günü sizi orada da bulur, beni dinleyin. Milletin sarmaş dolaş, mıçmıçlı, aşklı böcekli kelebekli fotoğrafarından kaçarken, google reklamlarına yakalanmayın. Hatta telefonu, bilgisayarı bu günlük bir rafa kaldırın, kendi iç dünyanıza dönün. Belki aradığınız aşkı orada bulursunuz =)

Düşman 3: Kuyumcular

Abi tamam, senin de çocuğunun özel okul taksidi var, tamam anladık senin de karın lazer epilasyon yaptırmak istiyor. Kabul ediyorum giderin, gelirinden fazla, hepsi okey bizim için sorun yok ama bu kadar güzel tek taş reklamı niye be kuyumcu abi. Sonra görüyoruz aklımız kalıyor, hiç tek taşı olmayan kardeşlerim bir yana, tek taşı olanlar da ( for egzampıl ben) sizin o sevgililer gününe özel tasarımlarınızı görüp kafayı yiyor, hemen ekran resimleri alınıyor, sevgiliye atılıyor. Sevgiliyle kısa bir tartışmadan sonra tabiki bu mücadeleyi tek taş kazanıyor, sonra sevgili gidiyor kredi kartına 12 taksitle yüzüğü alıyor. Sonra çiftimiz ayrılıyor, adam taksitleri aylarca ödemeye devam ediyor. Yaptığını beğeniyor musun kuyumcu abi, o sevgililer gününe özel güzeller güzeli tek taş tasarımlarınız nelere mal oluyor… Çok sevgili okuyucu, yapma etme, bu dönemde reklamları izleme, kuyumcuların önünden geçme. 12 ay taksitle tek taş alma! Yapma hiçbirini! Beni dinle =)

Düşman 4: Sevgilisi olan herkes!

Benim birtanecik, çok sevgili yapa yalnız okuyucum. Üzgünüm ama bir diğer düşmanın da, çevrende sevgilisi olan herkes! Bugünden itibaren sevgilisi olan herkesten uzak dur. Onlarla iletişimi kopar. Onların sevgilisi var zaten seni napsınlar boşver. Birkaç gün görüşmemekten bir şey olmaz. Hem kimse yoksa ben varım merak etme =) Ama yok ben mazoşistim, acı çekmekten keyif alıyor, sevgililerin sevgililer gününde nasıl minnoş planlar yaptıklarını duymaktan büyük bir haz alıyorum, onlar çılgınlar gibi mutlu bir şekilde plan yaparken onları neşeyle izliyorum, sevinçlerine sevinç, aşklarına aşk oluyorum diyorsaan ayrı tabi. Bir şey diyemem…

Düşman 5: Kalpli kampanyalar

Kalp şeklinde pizza isteyen kızlar için, kokoreç yiyen kızları üzdündünüz!            

Reklamlarda gördüm, şaka değil gerçek 13,99 TL’ye sevgililer gününe özel kalp şeklinde pizza yapıyorlar. Hayır benim korkum, sonra bunu gören lahmacuncular da kalp şeklinde lahmacun yapacak, sonra onu gel de kolaysa dür. Domatesler bir yana, yeşillikler bir yana. Romantizm dolu anlar yaşayacağız diye, ağzımızın tadıyla lahmacun da mı yiyemeyeceğiz kardeşim. Ha tabi sevgililer gününde neden lahmacun yiyorsun çok sevgili Deniz diyebilirsiniz haklısınız ama ben lahmacunu havada karada yerim, sevgililer günü filan hiç tanımam, böyle bir gerçek var =)

Yani demem o ki yarın dışarıdan da yemek sipariş etmemeye çalış. Sonra kalp şeklinde pizza veya gül şeklinde domates gelirse, mücevher kutusunun içinden adana kebap çıkarsa ağlama.

Ya da bunların hepsini unut… Sevgililer gününü bu kadar umursama çok sevgili yalnızcım. Sevgilin varsa kutla tabi, sarılmak, öpmek, hediye almak için bahane üretmekten daha güzel ne var ki şu hayatta! Ama kalıplara sıkışıp kalma, herkes kırmızı gül sevmek zorunda değil. Mesela ben en çok papatya ve mimoza severim. Bu yüzden sevgililer gününe özel satılan güller bana hiç hitap etmez. Ben mum ışığında yemek yemekten hoşlanmam, en çok kahvaltıyı severim. Sevgilimle sucuklu yumurtaya ekmek banmaktan daha güzel bir şey olamaz! Kitlelerle birlikte yürüme, kendine özgü ol, fark yarat, kutlaman da kendine özgü olsun. Sadece “kendi” sevgililer gününü kutla, milyorlarca kişiyle aynı şeyi yapmak zorunda değilsin… En çok ne yapmaktan hoşlanıyorsanız, onu yapın yarın. Sucuklu yumurtaya ekmek banın, gitmediğiniz sarayları, müzeleri gezin. Okumayı ertelediğiniz kitapları okuyun, izlemeyi ertelediğiniz filmleri izleyin. Bolca sarılın, bolca sevin, sadece bir erkeği, bir kadını değil… Çocukları, yaşlıları, hayvanları, bitkileri, doğayı! Sevgililer gününüz değil sevgi gününüz kutlu olsun! Örtmen geldi byee…


Fotoğraf: Sinan Yılmaz

Yazının devamı...

Futbol Taraftarını Anlama Kılavuzu

6 Şubat 2017

Bugün istisnasız bütün erkekler Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinden bahsedecek. Dolmuşta, otobüste, okulda, iş yerinde, vapurda, evde, sosyal medyada bu derbi konuşulacak. Sadece sevgilinizin, eşinizin değil patronumuzun da gündemi bu derbi olacak. Yani üzerinize üzerinize aşırı dozda gına basacak. Sevgilinize, eşinize “ eee yeter be bıktım derbinden de futbolundan da, başka bir şey konuş” diyebileceksiniz, hatta ileri gidip kavga bile edeceksiniz ama her ay hesabınıza tıkır tıkır maaşınızı yatıran patronunuzun, yanınızda bağıra çağıra ofsayt tartışmasına sesinizi çıkaramayacaksınız. Ama üzülmeyin, derbi günlerini sorunsuz sıkıntısız atlatabilmenizin formülü bende! İddia ediyorum bu yazıyı okuyan hiçbir kadın, erkeklerin futbol sevdasını anlayamamakla asla suçlanmayacak, sevgililer eşler futbol yüzünden artık kavga etmeyecek!

Başlarda hayatı, işi, gücü futbol olan, tek derdi ve tek aşkı Beşiktaş olan biriyle birlikte olmak çok zor olsa da, onunla empati kurarak hissetiklerini anlamaya çalıştım. Derbi gününden bir gün önce formayla uyumasına anlam veremesem de, 90 dakika maç izledikten sonra izlediğini hiç anlamamış gibi tekrar tekrar maç görüntülerini ağır çekim gösteren programları saatlerce izlemesini saçma bulsam da, maçtan günler sonra bile maç hakkında en ufacık ayrıntıyı tartışabilmesine, en önemlisi kıymetli zamanını buna ayırabilmesine hayretler içinde baksam da, maç günü saatler öncesinden stadın önüne gitmesi bence dünyanın en gereksiz eylemi olsa da, birçok taraftarın da böyle olduğunu görünce, tüm bu durumların hepsine kendi dünyamdan benzetmeler yaparak onları anlamaya başladım. Şimdi hazır olun, sizlerle futbol taraftarını #denizzasiri anlama kılavuzunu paylaşıyorum!

DERBİ

Hazır gündemde Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi varken ve gınalar sülalecek size gelmeye başlamışken, ilk olarak şu derbi meselesini aydınlatalım. Arkadaşlar, “derbi” erkekler için hayat memat meselesidir, düğünde bir baldızın, görümceden daha güzel olmaya çalışmasına benzer. Günler öncesinden hazırlanırsınız damadın kız kardeşinden daha güzel olabilmek için. Diyet yaparsınız, zayıflamak uğruna günlerce aç kalırsınız. En tarz elbiseyi bulabilmek için haftalarca sokaklarda dolaşırsınız, ayaklarınız su toplar, butik sahipleriyle enseye şaplak kıvamına gelirsiniz birazcık daha indirim alabilmek için. En güzel elbise modelini bulmak için instagramda onu bunu stalklarken kör olursunuz, whatsapp gruplarını bu meseleyle meşgul eder, kız arkadaşlarınızın da galerisini binbir çeşit kıyafetle doldurur, internet kotalarının anasını ağlatırsınız. Çünkü kız kardeşinizin düğününde en güzel siz olmalısınız! Düğünden sonra fotoğrafları en yakın arkadaşlarınıza gösterir, görümceden daha güzel olduğunuzdan bahsedersiniz veya fotoğraflarda çirkin çıkmanızı yanlış korse seçimine bağlayıp günlerce anlatırısınız. İşte görümce ve baldız için bu düğün neyse, erkekler için de derbi odur! 

OFSAYT

Hiiiiç öyle, bu ofsayt denilen şey günlerce tartışılır mı abicim tribine girmeyin. Mesela, aylardır o en beğendiğiniz, dünyanın 8. Harikası olan ayakkabının 38 numarasını arıyorsunuz. Bu ayakkabının 38 numarası her nasıl olduysa tükenmiş, hiçbir yerde yok diyelim. Sadece bir şubede kalmış. Aniden fonda dındındındındındındın diye köpek balığı geliş müziği çalmış. Bu ayakkabının olduğu dükkana girerken, “ bu modelin 38 numarasını alabilir miyim?” dediniz. Aynı ayakkabıyı alacağınızı karşı kaldırımdan fark eden bir kadın da kasadaki arkadaşını arayıp siz ayakkabıyı alana kadar o ayakkabıyı almasını söylemiş. O dünyanın 8.harikası olan ayakkabıya daha ayağınız değil eliniz bile değmeden, ayakkabı satılmııış.. Üzerine üstlük kasiyer de bu haksızlığa göz göre göre sesini çıkarmamış. Ne yapardınız? O ayakkabı benim hakkımdı, ben ondan önce geldim, sırf bu yüzden trafik var diye almayan kaç taksiciyle kavga ettim, yağmur demedim kış demedim bu ayakkabı için yürüdüm demez misiniz? Bu hain davranışı kız arkadaşlarınıza anlatıp, beddualardan bir seçki yapmaz mısınız? Fake hesaplar açıp sosyal medyadan o kadını bulup, ona küfürlü mentionlar atmaz mısınız? İşte o kadın yeşil bir sahada olsaydı, erkekler bu yaptığına ofsayt derlerdi. Sizce de günlerce konuşmakta haklı değiller mi?

FUTBOL TARTIŞMA PROGRAMLARI

Gelelim zamanında benim için de anlaması en zor olan futbol tartışma programlarına. Başta da bahsettiğim gibi, insanın bu programları izlemesi için, 90 dakika boyunca izlemiş olduğu maçı hiç anlamamış olması gerekiyor diye düşünüyordum eskiden. Ama öyle değilmiş. Özellikle yenen takımın taraftarı nasıl yendiğini tekrar tekrar izleyip daha çok keyfine varmak istiyormuş durumun. Zaten yenilen takımın taraftarı da istatistiklere göre daha az izliyormuş bu programları. Durum böyle olunca ben de empati yapayım dedim. Bana aynı şeyi tekrar tekrar yapmaktan en çok ne keyif veriyor diye düşündüm. İlişkinin ilk günlerinde, daha böyle yeni yeni flörtleşirken mesajlar çok tatlıştır. Bu mesajlar aşırı dozda aşk, ilgi ve iltifat yüklüdür. Birçok kadın da bu aldığı mesajları özellikle yatmadan önce tekrar tekrar okur. Belki arkadaşlarına okutur, hatta ekran resmi alır sonsuza kadar saklar. Yani bizi mutlu eden, bize keyif veren bir şeyi tekrar tekrar yapmaktan hiç sıkılmayız. Futbol tartışma programları da, erkekler için böyle bir şey sanırım…

SONUÇ

Belki zamanında maç için totem yaptı diye onu hor gördünüz ama ardından sıradaki şarkı bana gelsin diye şarkılardan fal tuttunuz. Maçtan saatler önce stadın önüne gittiği için kavga çıkardınız ama o en sevdiğiniz marka internet satışlarında indirim yapacağını duyurunca bilgisayar başında uyudunuz. 48 saat geçmesine rağmen hala derbi konuştuğu için onu aşağıladınız ama sevgilisini aldatan komşu kızını iki hafta boyunca en güzel gıybetlere malzeme ettiniz…

Biraz empati sandığınızdan daha fazla mutluluk getirir. Bırakın sevgiliniz gol olunca sizi öpsün, takımı yenince eşiniz eve mutlu gelsin. Bırakın Victoria Secretları  değil bir topun peşinde koşan 22 tane kıllı adamı izlesinler. Daha ne istiyorsunuz ayol! İnternette karıya kıza yazacaklarına, futbol forumlarına “ o pozisyon buuzzz gibi de ofsayttı!” diye yorum yazsınlar. Bırakın fanatik olsunlar! Bırakın gerekirse 10 kişi kalsınlar, ama asla aşklarından eksilmesinler! Örtmen geldii byee…

Yazının devamı...

Yes No Yes No Yes No, Reklam Olduk Looo!

30 Ocak 2017

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/P5jRsHg5ieQ?rel=0&amp;controls=0&amp;showinfo=0" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

Günlerdir bir EVET-HAYIR tartışmasıdır gidiyor. “Güçlü bir Türkiye için EVET diyorum kardeşim ya sen?” ler mi ararsınız yoksa “ Mustafa Kemal Atatürk çağrını aldım, Laik ve Bağımsız bir Türkiye için HAYIR diyorum, ya sen?” ler mi… Türkiye’nin bir EVET-HAYIR’la bölünmediği kalmıştı, o da oldu bu birbirine paslı videolar sayesinde. EVET veya HAYIR ne diyeceksek diyelim, kararımız bundan sonraki hayatımızı belirleyecek. Çünkü her tercih bir kaderdir…

Durum böyle olunca ben de bir EVET kararı veya bir HAYIR kararı nasıl bir hayatı bu kadar etkileyebilir diye düşündüm. Ama sonra bir baktım bu iki kelime zaten biz doğduğumuzdan beri hayatımızda çok önemli ve nasıl da büyük bir yer teşkil ediyor. Siyasetten biraz olsun uzaklaşıp, EVET ve HAYIR’ın sosyolojisine #denizzasiri bakış açısıyla inmeye hazır mısınız? Kaptanınız konuşuyor sayın okuyucular, trafikte olanlar aman diyim kemerlerinizi bağlayın, sonra kendimi yazıya kaptırdım öndeki arabaya çarptım dinlemem, hele hasarlarınızı hiiç mi hiç ödemem =)

İnsan, ortalama 70-80 yıllık ömründe acaba kaç kez EVET veya HAYIR demiştir diye kısa bir araştırma yaptım. Ne yalan söyleyeyim kesin bir bilgiye ulaşamadım. Ama bu ortalamayı en çok, yabancı dil bilmeyen turistlerin yükselttiğine kalıbımı basarım. Ki ayıptır söylemesi benim de hatrı sayılır bir kalıbım vardır. Neyse yaza daha beş ay, 150 gün olduğu için bu konu şimdilik çok önemli değil, biz bunu geçelimdi, asıl konumuza gelelimdii…

EVET ve HAYIR’ın turistler için öneminden bahsedeceğim biraz. Sırf bu iki kelimenin, herhangi yabancı bir dildeki karşılığını öğrenseniz size karada ölüm yoktur. Ki hiç yabancı dili olmayan her 10 kişiden 9’u en az üç dilde EVET ve HAYIR demeyi bilir. Bunlar Yes-No kimi zaman Yaa-Nein, kimi zaman Daa-Net, kimi zaman da imparator Fatih Terim sayesinde Si-No olmuştur. Kombinasyonları çoğaltmak mümkündür. Bu iki kelime, sizi dünyanın her yerinde restoranlarda garsonla, dükkanlarda kasiyerle, havalanında pasaport polisiyle konuşurken hayatınızı kurtarmıştır. Yalansa yalan diyin, canımı yiyin!

Evlilik teklif etme hazırlığında olan beyler, evlenme teklifi almak isteyen hanımlar, en çok “ EVET” duymayı veya “ EVEET” diye haykırmayı beklemiyor mu? Bazen aralarında şansı yaver gidenler nikah masasında da büyük bir EVET çektiklerinde, yıllar sonra “EVET” dediğim-duyduğum güne lanet olsun dediği de oluyor. Ya da belki de hayatının aşkı olacak birine “HAYIR” dediği için bir kutu çikolatayı 5 saniyede bitirmiyor mu pişmanlıktan ölenler... Yani anlayacağınız, EVET ve HAYIR bu şekilde de kader oluyor bizler için.

Şu anda 7,44 milyar olan dünya nüfusu acaba, birçok kadın kocasına yatak odasında “HAYIR” demeseydi kaç olurdu hiç merak etmediniz mi? Veya acaba dünya nüfusundaki işsizlerin yüzde kaçı, kocasına her istediğinde “ EVET” diyen kadınların eseri?

EVET-HAYIR Erkan Yolaç’la korkulu rüyamız haline gelmiş, Mehter Marşıyla girip, İzmir marşıyla çıkmamış mıydık bir dönem? Ebru Gündeş’le “Eveet ,söylüyoruum eveeet , istiyoruum eveet, seviyorum aşığım sanaa” diye coşarken, Barış Manço’yla “Hayır hayır boşuna yalvarma inanmıyorum sana, hayır hayır yüz bin kere hayır inanmıyorum sana” diye isyan etmedik mi? Ardından Kamuran Akkor “ Evet mi hayır mı, söyle bana nedir senin cevabın?” diye sorularımıza yanıt aramadı mı?

Annenizin kızlık soyadını bir kenara bırakırsak, modern insan olarak en büyük derdimiz müşteri hizmetleriyle, Erkan Yolaç’ı kıskandıracak derecede EVET-HAYIR oyunu oynamak değil mi, yeni şifre belirlerken… Hele o ATM’ler bıkmıyor, “ başka bir işlem yapmak istiyor musunuz?” diye sorup, bizden EVET veya HAYIR’a basmamımızı beklerken…

Fazla mesaiye kalmanızı isteyen patronunuza EVET dediğiniz için, evde sizinle vakit geçirmek isteyen eşinize kaç kez HAYIR demek zorunda kaldığınızı biliyor musunuz? Ya da kaç kere annenize HAYIR dediğiniz için taş oldunuz, hiç düşündünüz mü?
Peki en önemlisi, yazın ipli bikini giyemeyecek olmanızın sebebinin, en savunmasız halinizi yakalayıp “ tatlı alır mıydınız?” diyen garsona HAYIR diyememeniz olduğunu biliyor muydunuz? Yüzde kaçınız “ EVEET kızlar hazır mıyız? Al nefes ver nefes” diyen kas ötesi yakışıklı spor hocalarınıza salyalarını akıtırcasına baktı doğru söyleyin?

“Allahım ne olur bana HAYIRLI bir evlat nasip eyle” cümlesi kim bilir kaç kişinin dualarını süsledi. Kim bilir kaç HAYIRSIZ evlat, Kent dedeleri-nineleri gibi dikti cam kenarına annesini babasını? Allah bilir kaç rüyayı hayra yorup, rüyacı teyze kesildik ona buna başına belli değil…

Bugüne kadar kaç esnafın dükkanını “HAYIRLI işler bol güneşler”le açtık sabahları acaba? EVETler ve HAYIRlar böyle böyle hep hayatımızdaydı aslında…

Siftahı benden, bereketi Allah’tan olsun… Tüm EVETleriniz ve tüm HAYIRlarınız sizin için en güzeliyle sonuç bulsun! Ne zaman EVET, ne zaman HAYIR diyeceğimizi bildiğimiz bir hafta olsun… Umarım yakın zamanda vereceğimiz EVET-HAYIR kararı sonrasında, sonuç ne olursa olsun birlik ve beraberliğimiz hiç bozulmasın. Örtmen geldi byee..

 

Yazının devamı...

Bir Gün Hepimiz Trend Topic Olacağız!

23 Ocak 2017

Twitter’a girdiğimde son olarak Seksenler ve Kiralık Aşk dizilerinde rol olan, mükemmelliğin vücut bulmuş hali, canım melek insan Ayberk Atilla’nın Trend Topic (TT) listesinde zirvede olduğunu gördüm. Eyvah dedim içimden, çünkü bir insan TT olduysa ya ismi sansasyonel bir olaya karışmıştır, herkes onu konuşuyordur, gündem olmuştur. Ya da….

Ayberk abinin isminin sansasyonel bir olaya karışmasının imkanı yoktu çünkü o tanıdığım en melek insandı. Yüzünden gülümseme eksik olmaz, sıcacık kalbi ve gözleriyle aşırı dozda sevgi dağıtırdı herkese. #AyberkAtilla etiketiyle yazılan tivitleri okuduğumda, yaşadığım şoku ve üzüntüyü anlatamam. Yaklaşık on gün önce rahatsızlandığını öğrenmiştim ve şimdi ise onun aramızdan ayrıldığını okuyordum ana sayfamda. Ayberk abi hashtag olmuştu bir sürü insanın paylaşımında…

Önce inanmak istemedim. Daha önce twitter yaşayan kaç kişiyi öldürdü, kaç kişi trend topic listelerini alt üst etti böyle… Yaşayan kaç kişi hashtag oldu tivitlerde görmüştük. Hababam Sınıfı’nın namı değer Mahmut hocası, büyük usta Münir Özkul twitterda en az beş kere ölmüştür her halde. Twitter ahalisi kaç kere Münir Özkul için yas tuttu, taziyelerini retweet etti, adına şiirler şarkılar yazdı… Mevlüt okutanı bile biliyorum adamcağızın ardından… Her seferinde de ailesinden biri çıktı yalanladı bu üzücü haberi. Ayberk abi için de aynısı olsun istedim, dua ettim. Gerçek haber mi, yalan haber mi diye bir dakika içinde milyorlarca telefon görüşmesi yaptım. Tüm dostları aynı şeyi ümit ediyordu Ayberk abi için. Derken bir oyuncu arkadaşımız acı haberi paylaştı bizimle. Eşi ile konuşup, haberin doğruluğunu teyit etmişti…

Sağlığında iki fenomen dizide de rol alan, usta bir oyuncu olmasının yanı sıra çok çok iyi bir insan olan Ayberk abi, bir kere bile hakettiği değeri görememişti sosyal medyada. Seksenler gibi, Kiralık Aşk gibi rating listelerini alt üst eden, aynı zamanda da sosyal medya fenomeni olan iki dizide birden rol alırken bir kere bile Trend Topic olamamıştı. Ancak vefat haberi ile birlikte neredeyse tüm yurdum insanının gündemine oturdu. Facebook, instagram, twitter hep onun fotoğraflarıyla doldu… Daha önce neredeydik dedirten bir manzara vardı sosyal medyada. Ayberk abi keşke, milyonların ardından yazdığı o sevgi cümlelerini okuyabilseydi, ne kadar çok sevildiğini görebilseydi istedim. Sonra da belki görüyordur diye kendimi teselli ettim.

Bir gün hepimizin isminin başına bir “#” hashtag koyup sosyal medyada paylaşacaklar. Bir gün hepimiz trend topic olacağız. Hep tanımadığımız insanlar ölecekmiş gibi geliyor ama tanıdığımız insanlar da ölüyor, biz de öleceğiz. Modern dünyanın koşuşturmasında ölümü unutuyoruz veya hatırlamak istemiyoruz çoğu zaman. Ama bence cenazelere daha çok gitmeliyiz! Ölümü aklımızdan hiç ama hiç çıkarmamalı, bir saniye sonra ölecek gibi yaşamalıyız. Sonra ertelediğimiz, söyleyemediğimiz, yapamadığımız her şey için çok pişman olabiliriz.

Ayberk abiyi son yolculuğuna uğurlarken herkes çok üzgündü. Ayberk abi için tüm sevdikleri toplanmıştı, görebilseydi çok mutlu olurdu. Bir de cenazesine katılan ama oyuncularla fotoğraf çektiren yurdum insanlarını görse eminim çok gülerdi. Ünlü cenazelerinden hep bahsederlerdi ama ben büyük bir kısmını hikaye zannederdim. Değilmiş sayın seyirciler hepsi harfi harfine gerçekmiş en ufacık bir abartma yokmuş. Sokaktan geçen genç kızlar, Barış Arduç’un da camiide olduğunu öğrenince en önde saf mı tutmadı dersiniz, yaşlı amcalar ellerinde fotoğraf makinaları oyuncularla fotoğraf mı çekilmedi dersiniz, ne ararsanız vardı. Hele tabutla fotoğraf çekinenlere, defin sırasında video kayıt yapanlara diyecek hiçbir şey bulamıyorum! Allah herkese İlker Ayrık sabrı versin, çok sevdiği dostunu son yolculuğuna uğurlarken, Ayberk abinin tabutunu cenaze arabasına yerleştirirken bir adam pat diye önüne atıldı ve hiç tereddüt etmeden “ İlker bey bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” dedi. Her halde ününü veren Allah sabrını da veriyor olmalı ki, İlker Ayrık tüm kibarlığıyla cenazede olduğunu hatırlattı beyfendiye.

Başlarda arkadaşlarını kaybettikleri için son derece üzgün olan oyunculara “ bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” diyen insanları garipsesem de, ben en çok merhaba bile demeden yanı başımıza gelip, çaktırmadan karşısındaki objektife poz veren teyzeye güldüm. Hayır ben de son derece ünsüz bir insan olarak oyuncuların yanında gümbürtüye gittim. Teyze bari haber verseydin bir saçımı başımı düzeltirdim! Hayır camiideyiz ya, cenaze filan, makyaj da yok o bakımdan…

İşte böyle ayrıldık biricik abimizden… Ayberk abi biz, senin öğrettiklerinle ne kadar kaldığını bilmediğimiz yolumuza devam edeceğiz. Söz veriyoruz en az senin kadar seveceğiz insanları, hayvanları, işimizi, dostlarımızı, hayatı… Tekrar buluşana dek kendine çok iyi bak, seni çok seviyoruz. Mekanın Cennet olsun!

Haftanın #denizzasiri yazısını, Allah kimseyi Trend Topic yapmak için öldürmesin, kimsenin isminin başına hashtag gelmesin diyerek, daha umutlu bitirmek istiyorum beybisiler. Sevdikleriniz TT olmadan, onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin emi kuzucuklarım. Öpücük, örtmen geldi bye!

Yazının devamı...

Yerinde edilen küfür, şiir gibidir!

16 Ocak 2017

Sabahın körüydü, sadece kargalar değil yer yüzündeki hiçbir kuş türü mamasını yememişti. Hava zifiri ötesi karanlıktı. Zemin ve hava şartları depresyona girmem için son derece müsaitti. Zaten biri bana çok büyük bir kötülük yapmak isterse beni erken uyandırsındı. Alarmla uyanmak, hayatım boyunca en nefret ettiğim şeydi, ömrüm vapurlarda, otobüslerde uyuyarak geçmişti. Ordinaryüs profesör uykucu olarak, kullandığım her taşıtta, yağlı kafa izi olmayan camı bulup, uyuyabilir tüm gün suratımda yastık iziyle dolaşabilirim ama bu konuya pek girmek istemiyorum.

Bence bir insanın erken kalkması için aşırı geçerli bir sebebi olması gerekiyordu. Kabul erken kalkan yol alırdı elbet bir itirazım yok ama insan isterse geceleri kepenkleri daha geç indirip aradaki saat farkını kapatabilirdi. Yani bence geç uyuyan da yol alırdı ama bu konuya da girmek istemiyorum. Asıl girmek istediğim konu şu ki, erken kalkmak için çok geçerli bir sebebim vardı. Uzun bir süredir her hafta sonu sabahın köründe İngilizce kursuna gidiyorum. Bu kadar global olma çabası niye bilmiyorum ama bütün bir maaşı kursa verdiğim için mecbur gidiyorum beybisiler. Hayır tam anlamıyla İngilizce öğrenebilsem gam yemeyeceğim. Dersin yarısı, bizim nereli olduğunu top secret bir şekilde gizleyen örtmenimize Türkçe öğretmekle geçiyor. Canım biricik Türkçe’mizin en nadide kurallarından girip, en kullanılan cümlelerinden çıkarken, Türkçe küfür öğretmekten de eksik kalmıyorum tabi ki…

Önceleri yardım sever bir insan olduğum için, örtmenime Türkçe küfür öğrettiğimi düşünüp savunmuştum kendimi. Çünkü biri ona sokakta veya sınıfta arkasından küfür ederse bilsin anlasın diye düşünmüştüm. Gerçekten çok saf duygularla öğrettim, hiç de yüzüm kızarmadı, pişman da değilim. Ama sonra bunun kültürel bir miras olduğunu fark ettim. Çünkü, küfür etmek, küfür öğretmek yaşadığımız toplumun kültüründe var.

Bu toplum yıllarca sayısız Kemal Sunal filmleri izledi, güldü, eğlendi. “Eşşoğlueşşek” tabirini Kemal Sunal’la sevdi. Hatta bu tabiri kötü söz olarak değerlendirmedi, o kadar çok sevdi ki çoluğuna, çocuğuna, yeğenine, torununa bile söyledi. Gel bir seveyim seni eşşeoğlu eşşek, ama baban hariç dedi oğlunu sevdi. Büyük ustayı sokakta durdurdu, “ bir daha söyle” dedi. Çünkü yerinde edilen küfür şiir gibiydi. Kimin, niye ve nasıl bir üslupla söylediği çok önemliydi.

Küfür yeri geldi teşvik edilmek için kullanıldı. Üniversite sınavınlarına hazırlanan ve heyecandan ölmek üzere olan arkadaşımıza, kardeşimize sen o soruları g*tünle yaparsın demedik mi hiç? İddialı bir dizi yayınlanmadan önce, iddialı bir film vizyona girmeden önce ortalığın ağzına s*çacak demiyor muyuz hep?

Hepsi tamam da beni en çok şaşırtan, küfürü takdir etmek için de kullanıyor olmamız. Ama özellikle de azıcık gıcık olduklarımıza, belki biraz da kıskandıklarımıza… Karşı takım doksana çaktığında, nasıl vurdu ama o*çocuğu demiyor mu taraftar? Güzel bir film izlediğimizde yönetmenine, nasıl çekmiş ama p*ç demiyor muyuz? Neden biz güzel takdir etmeyi bilmiyoruz, takdiri bile küfürle yapıyoruz diye düşünmeden edemiyor insan…

Hadi takdiri geçtim, onu genelde kişinin arkasından yapıyoruz da... Tebrik etmek için küfre ne demeli? Bayağı yüzüne yüzüne kaç kez, ulan i*ne yine yaptığın yapacağını ya da p**venk işini biliyor demedik mi en yakın arkadaşlarımıza… Çok üzgünüm ama dedik sayın seyirciler… Televizyonlar istedikleri kadar biplesinler ama küfür bizim hayatımızın her alanında, her saniyesinde. Yaşlısında, gencinde, çocuğunda… Her yaştan insanın ağzında.

Ama bu durumu eleştirmek, yermek yerine konuya biraz da pozitif açıdan bakabiliriz bence. Mesela küfür etmek rahatlatır, bu birçok araştırmalarda da, milyorlarca kitapta da çok net bir şekilde yazılmış, çizilmiş, kanıtlanmıştır. Direkt olarak kimsenin şahsını, ailesini yaralamadığı üzmediği sürece, sinir stres bu şekilde dışarıya atılacaksa, küfür fiziksel şiddetten daha pempiş gözükebilir.

Ayrıca küfür faydacıdır da bazen. Başta da bahsettiğim gibi küfür sayesinde İngilizce örtmenim birçok Türkçe kelime öğrendi benden. Keza birçok taraftar da, karşı takıma transfer olan yabancı futbolcunun dilinde küfür öğreniyor mecbur. Birçok yabancı futbolcu transfer oluyorsa, birçok dilde küfür öğreniyorlarmış haliyle. Çünkü neydi, bir dil bir insan demişlerdi bize…

Hem küfür eşitlik de sağlar bir kere. En eğitimlisi, en zengini, en holdinglisi, kanal, gazete sahibi, milletvekili de küfreder, en eğitimsizi, fakiri, işçisi, memuru, öğrencisi de küfreder. Küfürün sosyo ekonomik sınıfı yoktur. Küfür adaletlidir, toplumun her köşesine eşit biçimde dağılmıştır.

Küfür birleştiricidir. 50 yaşında adamla, 5 yaşındaki veleti bir araya getirir, otobüste yan yana koltuklara düşürür. Adam çocuğa küfür öğretince mutlu olur, çocuk tabletini bırakır. Böylece aralarında 45 koca yıl olan bu iki birey iletişime geçmiş olur. Küfrün selamlaşmaya, güzel dilimize yaptığı bağlaç katkısına falan hiç girmiyorum, zira kafama taşlar gelmeye başlayacak biliyorum…

Hiçbir şey yapamazsak, şerefsizim aklıma gelmişti diyoruz be! Niye bir şeyi akıl ettiğimiz için şerefsiz oluyoruz hiç düşünmüyoruz…Sözlerimi küfür ile ilgili şu nadide eserle bitirmek istiyorum. Sıradaki şarkı küfür konusunda insanlığın ortalamasını yükselten, beni sürekli maçlara götüren ve küfür dağarcığı bok, kaka, çiş olan genç bir kızın küfür öğrenmesine sebep olan sevgili Pare’ciğim Caner’e gelsin. Küfüreeee karşıyııız, hem de çok karşıyız, futbol dostluuk, futbool kardeşliktiiiir… Geçmişin üstünee çekelim bir sünger, ama son keez kurabiyeee Caneeer!

Yazının devamı...

Kardan Adam Olur, Senden Adam Olmaz!

9 Ocak 2017

Büyük annem şömine başında marshmallowlarımızı çevirirken ben de içimden, “ karlar düşer, düşer düşer ağlarım” adlı şarkıyı söylüyordum. İçimden söylüyordum çünkü dışımdan söylersem adeta bir overlok makinası arabasının sesi kadar, yok yok arttırıyorum seçim otobüslerinin sesi kadar rahatsız edici olabilirdim. Bu sırada büyük annem marshmallowların hazır olduğunu, benim de gramafona güzel bir plak koymam gerektiğini söyledi. Işıkları kapatıp birlikte usulca karın yağmasını izleyecek, ateşin başında marshmallowlarımızı yerken büyük annem bana eski aşklarını anlatacaktı … Şaka şaka bunların hiçbiri olmadı. Gönül isterdi tabi, neden benim de böyle romantik bir kar anım olmasındı ama herhalde bir şöminemiz olsa marsmallow yerine sucuk pişirirdik, babaannem de gider ıhlamur nane limon falan kaynatırdı. Gramafona güzel bir plak koymak yerine de birlikte entrikası bol bir dizi izlerdik, babaannem de eski aşklarını anlatmak yerine dizideki kötü kadına “ gözü kör olasıca” diye beddua ederdi.

Neyse bunlar şöminemiz olduğunda tartışmamız gereken mevzulardı. Biz şimdi önce bir doğal gazlı, kombili evimize ulaşabilelimdi. Karın saati saatine, dakikası dakikasına ne zaman yağacağını gösteren güzide web siteleri varken, yer yüzündeki tüm meteoroloji uzmanları kar geliyor diye sonsuza kadar haykırırken, bu teknolojiyi, bu bilimi, bu ön görüyü reddetmek niye? Sen niye karın yağacağı gün sıcacık evinden çıkar da teee avrupa yakalarına toplantılara gidersin. Ben de kendimi akıllı bir şey sanardım, ama lapa lapa yağan kara, evimden 20 km uzakta yakalanınca zekamla ilgili düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. Ve tam tamına 3 saat boyunca trafikte kaldım. Bir trafik, bir trafik sanırsın tüm 15 milyon İstanbul’lu sokakta. Kar yağdığında evinden 20 km uzaklıkta, 3 saat boyunca trafikte kalmaktan daha kötü bir şey varsa, bu da evinden 20 km uzakta soğuk espri yapan biriyle 3 saat trafikte kalmakmış, ben bunu o gün anladım. Allah kimseyi soğuk espri yapanlarla aynı arabaya koymasın, amin. Allah’tan patroşkam da vardı da, spordan, siyasete, siyasetten, sosyolojiye, dizilerden sinema filmlerine, ratinglerden gişe muhabbetlerine kadar sonsuza kadar konuştuk. Bizim konuşmamız bitti, ama soğuk espriler bitmiyordu, bitmiyordu sayın seyirciler. Acaba sıcak evime, minik tüylü kedime, büyük kıllı sevgilime kavuşabilecek, onları bir daha görebilecek miydim?

Sonunda sıcak evime, minik tüylü kedime ve büyük kıllı sevgilime ulaşabilmiştim. Haberleri açtığımda yalnız olmadığımı fark ettim, tahminlerim kesinleşmişti ki 14 milyon 999 bin kardeşimle İstanbul’u temsilen trafikteydik. Arabada o kadar düşünecek vaktim oldu ki, kar yağdığında yapmamız ve yapmamamız gerekenler listesi çıkardım. Hazır mısınız? Alın kağıt kalemi elinize başlıyorum. Bir kere ilk olarak kar yağacağı zaman arabayla sokağa çıkmayın ama bu ana yasamızın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerinden. İkinci olarak eski sevgilinize “ kar yağdığında mikroplar ölürmüş, iyi misin merak ettim” diye mesaj atın. Bu fırsat daha anca bir yıl sonra gelir. Üçüncü olarak uzun yola ve tatile en iyi tanıdığın insanlarla çıkacaksın lafına bir yenisini daha ekleyin, İstanbul’da da bir yere giderken en iyi tanıdığın insanlarla arabaya bineceksin, soğuk espri yapanlarla asla aynı arabaya binmeyeceksin. Çünkü insan insanı sadece tatilde değil, İstanbul trafiğinde de tanırmış. Haberciyseniz hiç zaman kaybetmeden yılın ilk “ karın tadını yine çocuklar çıkardı” haberini siz yapın. Hiçbir şey değilseniz en azından “ kardan adam olur, senden adam olmaz” diye tivit atın.

Bitti miiii, bitmediii… Kar yağdığında bizim gibi vicdanlı insanlar, sıcacık yataklarında, yastığa başlarını rahatça koyabilmek için sokaktaki savunmasız, üşüdüğünü, aç olduğunu dile getiremeyen, soğukta yemek bulamayan hayvan dostlarımıza, kardan korunabilecekleri yuvalar yapar, açlıktan ölmemeleri için mamalar dağıtırız. Böylece birçok canın donarak ölmesini önleriz. Yaptığınızı anlamayanlar, hatta sizi sokakta üşüyen insanları umursamamakla suçlayan insanlar olacaktır. O kadar insan sokakta üşüyor, siz hayvan peşindesiniz diye hönkürenler olacaktır. Onlara “ ama işte Alo 153, yok belediyeler” vb açıklamalar yapmak zorunda değilsiniz. Ey yardımsever, vicdanlı Türk insanı, işte bu sinir krizi durumunda bile ilk vazifen sokakta üşüyen canları kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret sol tarafındaki yumuşacık kalbinde mevcuttur!

Bitti mii bitmedi! The oscar goes to belediyeler, belediyelerimiz! Birçok belediye de sokaktaki can dostlarımıza sahip çıktı. Darısı diğerlerinin başına. Ayrıca uzun zaman önce alışveriş yapmayı bırakan biri olarak, sokaktaki canlara kapılarını açan Bakırköy Atrium AVM, Oysho ve Koton’a gidip alışveriş yapacağım. O kadar ölü taklidi yapan insan ve kurum varken benden size küçük bir teşekkür olsun diyeceğim. Bittii mii, bu sefer bittii!

Trafik, o , şu, bu her şey bir kenara bu kar hepimize çok iyi geldi. İzleyemediğimiz filmleri izledik, okuyamadığımız kitaplarımızı okuduk. Evdekilerle daha çok sohbet ettik, bir birimize daha çok zaman ayırdık. Fakat iyi yağdı be! Öyle böyle yağmadı. İnstagrama, twittera hatta facebooka bile yağdı. Bizim burda 40, sizin orda 50 santimdi. Neyse, sözlerimi bu kardaki top üçümle bitirmek istiyorum. Bir numaram bütün öğrencilerin ağzının içine baktığı, tivit yağmuruna tutulan kar tatillerinin efendisi Vasip Şahin! Seni seviyoruz sayın valim. 2 numaram şuanda vizyonda olan La La Land-Aşıklar Şehri. Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. 3 numaram da tabii ki sıcak çikolataa! Benden bu kadar istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Örtmen geldi byeee! 

Yazının devamı...

Yeni Yıla girmek bizim işimiz

2 Ocak 2017

Dolayısıyla vücudu aşırı dozda kutlamaya maruz kalan Caner bey kendini önümüzdeki yirmi beş yıl eve kapatmak istediğini ve hatta mümkünse koltuktan hiç kalkmak istemediğini söylemişti. Caner bey için özel olarak hazırladığımız Xbox, spor programları ve kumandadan oluşan yaşam ünitesi sayesinde kendisi sonsuza kadar yaşayabilirdi, hatta hiç yemek vermesem, biraz zorlasa fotosentez yoluyla yaşamına bu şekilde devam edebilirdi bile. Lanet olsundu içimdeki Pare sevgisine, onun bitki olmasına gönlüm el vermediği için, ben de özel olarak hazırladığım yaşam ünitesiyle biraz şarj olmasına müsade edip, zemini Denizz Aşırı yeni yıl kutlaması için hazır hale getirdim. Sonuçta vicdanlı olduğum kadar da plancıydım.

Yılbaşında evde olmak istediğimi söylerek girdim konuya. Caner’i can evinden vurmuştum. Tabii ki bu fikrim karşısında bir dakikalık saygı duruşunun ardından bir süre de ayakta alkışladı beni. Henüz başına geleceklerden habersizdi kendisi… Daha sonrasında yılbaşını evde geçirme fikrini en yakın arkadaşlarımla paylaştım. Alkışa doyamıyordum, bu fikrim dostlar camiasından da takdirle karşılanmıştı. Yeni yıl partisi için bana ilk olarak herkesin kolay ulaşabileceği, salonunda on beş yirmi kişiyi rahatça ağırlayabileceğim bir ev lazımdı. Bu evi bulmam çok zor olmadı, tabi ev sahibini ikna etmem de. Sonuçta plancı olduğum kadar da canından bezdiren bir ikna kabiliyetim vardı.

Pare Event yönetim kurulu başkanı olarak, dünyanın en yaratıcı fikri olan “ Red Party” konseptini de devreye soktum. Yeni yılda hiç kimsenin aklına gelmeyecek bu konsept sayesinde tüm konuklarımız kırmızı giyinecek, partideki en ufacık detay bile kırmızı olacaktı. Nedense kimse buna da itiraz etmemişti. Kendimden korkmaya başlamıştım. Herkesi ve her şeyi organize ettikten sonra sıra Caner’le konuşmaya gelmişti. Yılbaşını kutlamak üzere yaklaşık yirmi kişinin davetli olduğu, kırmızı konseptli ev partisi için kollektif bir çalışma içerisinde olduğumdan bir haber olan Caner bey, evde baş başa mandalina yiyeceğimizi sanıyordu. Kendisini en sona bırakmıştım çünkü itiraz etme şansını ne kadar sıfırın altında eksi bin beş yüze çekebilirsem o kadar iyiydi. Her zamanki gibi başlarda yine mırın kırın etse de, kırmızı tişört denerken oldukça neşeli bile gözüktüğünü söyleyebilirim. Her şeyi bu kadarla sınırlı sanan Caner’in beni tanımadığını düşünmeye başlamıştım, çünkü yılbaşı masasını süslemek için Fethi Paşa Korusuna kozalak toplamaya gideceğiz dediğimde benim minik Sezen Cumhur Önal’ım, birden Rasim Ozan Kütahyalı’ya dönüştü.

Kozalak olmadan o yılbaşı sofrası da olmazdı. Bu kararım da kesindi bunu da yayalımdı. Bu yüzden bana en son “ kozalak obsesifisin” diye hönküren Caner bey psikolojide yeni bir çığır açtığından da habersizdi. Ben dört yıl sosyoloji okudum, milyorlarca psikoloji ek dersi aldım “ kozalak obsesifi” diye bir kavramı ilk kez kendisinden duyuyordum. Daha önce hiç duymadığım bu kavram başta beni çok güldürse de sonradan çok etkilendiğimi itiraf etmek isterim. Sonuçta bilgili erkekler beni her zaman etkilemiştir. Bu psikolojik tespitinden ötürü Caner bey de benden yüz points almayı başarmıştı.

Psikolojik tespitler konusunda olduğu kadar en güzel kozalakları toplama konusunda da başarılı olan Caner bey kalbimi yine fethetmeyi başarmıştı. Başlarda kırmızı masa örtüsü bulamadığımız için beyaz masa örtüsü serme konusuda beni ikna etmeye çalışsa da başarılı olmayacağını anlayınca kırmızı masa örtüsü direnişim de olumlu sonuç buldu. Sonuçta asla pes etmeyeceğimi bilmesi gerekiyordu.

Yeni yıl kutlaması benim için “ sadece” giyinip süslenip, dostlarla bir araya gelip yiyip içip, eğlenmekten ibaret değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Benim yeni yıl kutlamam sabahın erken saatlerinde başlar. Sokak hayvanlarına mama veririm. Yardıma ihtiyacı olan çocuk veya yaşlılara yardım ederim. En azından gülümsetirim. Gün içinde insanları mutlu etmek için bir şeyler yaparım. En pozitif halimi takınırım. Sonra da yine dostlarımla bir araya gelir sabaha kadar eğlenirim. Çünkü ben önümüzdeki tüm yılın böyle geçmesini isterim.

Isınma ve yiyecek bulma umuduyla bir markete giren minicik kediciği tepikleyerek marketten dışarı atan insan görünümlü mahlukat yüzünden sinir krizi yaşamamı saymazsak, 31 Aralık cumartesi günü benim için son derece pozitif geçiyor, sokaktaki canlara ve insanlara faydalı olmanın haklı mutluluğunu yaşıyor ve önümüzdeki tüm yılın da böyle geçeceğine inanarak içim aşırı dozda umut doluyordu.

Akşam olduğunda, arkadaşlarımızla birlikte güle oynaya hazırladığımız yemekler kozalaklı masamızda yerini alırken, herkes bir an önce bize birçok acı yaşatan 2016’yı kapatıp, yep yeni umut dolu bir 2017’ye girmek istiyordu. Daha önce bir yılın bitip, yeni bir yılın başlayacak olmasına bu kadar sevindiğimizi görmemiştim. Biz tüm umutları 2017’ye yüklemişken, hayal kırıklığı yaşamamız da gecikmedi. Daha yeni yılın ilk saatlerinde yeşeren umutlarımız, kalplerimiz karardı. Umutları bir günden, yeni bir yıldan beklemek belki de aptalcaydı. Biz birlik olamadığımız, birbirimizi daha çok sevmediğimiz, daha çok okuyup daha çok öğrenmediğimiz sürece bizi değil 2017, 2127 gelse kurtaramazdı. Ben artık umudu 2017’den değil, insanlıktan bekliyorum. Çünkü daha çok sevgiyi bize 2017 değil, sadece insanlık verebilir biliyorum. Üstadın da dediği gibi “Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”  

Yazının devamı...