"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Siz Hiç Klorofile Ekmek Bandınız Mı?

17 Temmuz 2017

Güneş boşuna batıyor, kuşlar boşuna uçuyor, trafik boşuna akıyordu. Her şey çok anlamsızdı. Tatil bitmişti, İstanbul’a dönüyordum. Kendimi inanılmaz keyifsiz hissediyordum. Üzerime aşırı bir ağırlık çökmüş, adım atamayacak, nefes alamayacak haldeydim. Sürüne sürüne eve geldim, bari bir duş alayım da bu haleti ruhiyem geçsin dedim. Gördüğünüz gibi eski Türkçe yazmaya başladım, düşünün ne kadar ağırlaştım. Neysesine gelirsek duştan çıktım, ağırlık hissiyatı hala devam ediyor. O sırada banyodaki tartıyla göz göze geldik. Fonda, katilin kızı karanlık ormanda kovalama müziği duyuldu. Dındındındındındın… Katil kıza, ben tartıya yaklaşıyordum. Korkunç Bir Film 8- Tatilde Kilo Aldım çok yakında Denizz Aşırı Sinemalarındaydı…

Tamam kabul ediyorum, beş günde Ege Denizinin tüm su altı stoklarını tüketmiş olabilirdim, ama diyetisyenim bir keresinde uçak yolculuğu vücutta ödem yapar demişti. Yoksa beş günde üç kilo almamı, ateistler bile gelse açıklamayazdı. Ödemdir o ödemdir diyip, ağlayarak yatağa gittim. Ama sabaha kadar bu beş günün kalori hesabını yapmaktan uyuyamadım, bütün bunlar yetmezmiş gibi rahmetli matematik örtmenime mezarında iki ters bir düz haroşe yaptırdım ama işin içinden çıkamadım. Tamam yedim kabul ediyorum, bizde inkar yok. Tamam garson bu sana fazla dedi siparişlerimin yarısını getirmeme cesaretinde bulundu restoranı bir birine kattım, yetmedi altı tane ara sıcak siparişiyle rekorlar kitabına adımı altın harflerle yazdırdım, tamam deniz mahsüllü spagettiye kafamı soktum bunların hepsini kabul ediyorum. Ama atladığımız bir şey var, yediğim kadar da yüzdüm arkadaşlar. Sizi temin ederim sudan çıkmadım. Yavru bir mobidik gibi suyun altını üstüne getirdim, ordan oraya fış fış yüzdüm. Ellerim buruş buruş nonnik nine olmadan da sudan çıkmadım. Ama demek ki yediğin kadar yakacaksın formülü bende işlemiyor, hiçbir zaman yaktığım yediğimin önüne geçemiyormuş. Hayır şu meretler, geldikleri gibi gitseler hiç sorun olmayacaktı ama ne yediysem içimde kaldı. En son kulağımdan kalamar, burnumdan karides çıkar diye düşünüyordum ama siz yabancı değilsiniz en ufacık bir çıkış sağlanmadı. Atalarımız hiç üşenmemiş, oturmuş yemiş yemiş yapamamış deyimini tam olarak benim için söylemişlerdi.

Ben bunların hepsini düşünürken uyuya kalmışım. Sabah uyandığımda ödemdir inşallah amin Yarabbim konuyu biliyorsun sen bana yardım diyerek tartıya koştum. Sonuçlar LYS’de olsa ben üçüncü tercihlere kalmış, en az beşinci kayıt döneminde istediğim üniversiteye kayıt olmuştum diyim ben size. Hatta yetmemiş annem gelmiş, Ayşe teyzenin kızı yüzde onluk dilime girmiş, sen kaçıncı dilimdesin diye sormuştu. Benimse şuan aklım fikrim tatilde yediğim dilim dilim zeytinyağlı yunan ekmeklerindeydi. Son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var isimli şarkı Deniz için gelsindi. Pencereyi açıp, “ bağırın ulan iyi ki yulaf var diye ” şeklinde haykırdım, ardından ananasımı yulafıma katıp kahvaltımı yaptım. Ofise gittiğimde herkesin bronzluğumu değil, tatilde aldığım kiloları konuşmaya başladığını fark ettim. Bunda sevgili patroşkamın da rolü esirgenemez tabi. Herkesin içinde bana, duydum ki bütün Yunan adasını yemişsin Deniz demeseydi iyiydi. “ Çocuklar Duymasın’da bir rol var, şişman bir kız. Sen oyna” diye de ekledi. Aman Tanrım 1. Bölüm 23 Temmuz’da yayınlanacaktı, çekimler ise çoktan başlamıştı. Oyunculuk kariyerime şişman bir kızı oynayarak başlamaya hiç niyetim yoktu. Benim acilen kilo vermem gerekiyordu, televizyona tombalak bir şekilde çıkamazdım. Son aldığım kilolardan hızlı bir şekilde kurtulmamın tek bir yolu vardı: Detoks!

Detoks bittiğinde şok edici bir gerçekle yüzleştim. Detokstan sonra hemen eski beslenme düzenine geçemiyormuşuz. İki hafta kadar yine hafif ve sağlıklı beslenmemiz gerekiyormuş. Yoksa yaptığımız detoks boşa gidermiş. Yani benim menemene ekmek banma hayalim de böylece yıkılmış. Gökten yine üç tane yeşil elma düşmüş. Masal mutlu sonla bitmemiş.... İyi tarafından bakarsak ben bu sayede üç kilo verdim. Başlarda sabahları kefir içmeyi, yulaf yemeyi, öğlen ve akşamları da sadece sebze ve salatayla beslenmeyi sorun etsem de şimdi alıştım. Bu yazıyı size geçen haftaya göre üç kilo daha hafif yazıyorum. Sanırım bunun duygusu, deniz mahsüllü spagettiden daha lezzetli =)

23 Temmuz, yani önümüzdeki pazar akşamı Çocuklar Duymasın Kanal D’de başlıyor. Ben de İrem karakteriyle evlerinize konuk olacağım. İlk bölümlerde biraz tombalak olabilirim, ama ilerleyen bölümlerde Adriana Lima’yla yarışırım. Aman Metin Hara duymasın! Başta diyet ve oyunculuk olmak üzere, diğer tüm #denizzasiri maceralarım için @denizzgok instagram hesabıma beklerim. Sizi seviyor ve çok öpüyorum. Maydonozla, klorofille, aloe verayla kalın. Örtmen geldi bye…

Yazının devamı...

Denizz Aşırı Kos “ Midye Saganaki Çokzel Ben Yine Gelecek”

10 Temmuz 2017

Annem ve babam sanki beni bu dünyaya hunharca çalışayım diye göndermek için çalışmalara başlamıştı. İşte temellerimin atıldığı o günden bugüne tam tamına 25 yıl geçti ve ben hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu bir Temmuz gününde, sanki anamın karnından bunun için doğmuşçasına hunharca çalışıyordum. Derken ofiste bu zamana kadar duyduğum en güzel şey duyuldu. O an hayat durdu, kuşlar sustu, trafik kitlendi, telefonlar artık çalmıyordu… Herkes bir dakikalık saygı duruşuna kalktı, sirenler çalmaya başladı. Patroşkam tatile çıkıyordu!

              Patroşka, muhtemelen hepimizin şuan ağzından yüzünden burnundan her yerinden öpmek istediğimiz şahsiyete “ aa ben yokum ben beş günlük bir tatile çıkıyorum, dönünce görüşelim” demişti. Bu patroşkamın bu güne kadar ağzından dökülen en aşırı bal ötesi cümleydi. Tüm ofis saygı duruşunu bitirdi ve hep bir ağızdan BİR DAHA SÖYLE dedi! O telefonla konuşurken ben de bulaşık bırakmayı hiç sevmediğimden tabağımı son kalan ekmek parçacığımla sıyırıyordum ki, radar ötesi kulaklarım tatil, beş gün, gidiyorum, yokum kelimelerini duyunca, son lokmam boğazımda kalıyordu. E o yoksa, benim şirkette ne işim vardı? Sonuçta benim yerim onun yanıydı. Hayat bu neler gösterir bilinmezdi ama yan yana olamasak bile ayrı ayrı tatillerde olabilirdik. Patroşka karşı tarafa “ hadi görüşürüz” dedikten sonra, telefonu kapatma tuşuna basana kadar ben “ e ben de siz yokken tatile gideyim o zaman” demiştim bile. Zaten o her zaman benim hızımı takdir etmişti. Şimdi onu yanıltmanın hiç sırası değildi. Yine o “ tabi gidebilirsin” diyene kadar ben uçak biletlerini almış, merkezi bir yerden otel arayışına girmiştim bile. Tüm bu yaşananların üzerinden yirmi dört saat bile geçmeden ben Yunanistan’ın güzide adası Kos’taydım beybisiler. Ertesi sabah 06.00 uçağıyla Bodrum’a, Bodrum’dan da 09.30 feribotuyla da Kos adasına geçtik. Hiç yabancılık çekmedim çünkü, Kos’ta Yunanlı’lardan daha çok Türk’ler vardı diyebilirim. Tüm yol boyunca hayalini kurduğum deniz mahsüllü makarnaya, greek salataya, midye saganakiye, kalamar dolmalarına kavuşmama çok az kalmıştı. Prensip olarak bir otelden beklentim sadece klima, merkezilik ve ucuzluk olduğu için, bir saatlik bir feribot yolculuğunun ardından adanın en merkezi ve en ucuz oteli olan Karis Hotel’e doğru yola koyulduk. Bir an önce bavulumu bırakıp, kendimi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atıp, sonra da o mobidikliğin hakkını verecek şekilde Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmem gerekiyordu. Tatil için Yunanistan’ı tercih etmemin siz deyin yüzde yetmiş, ben diyeyim yüzde seksen nedeni hiç tartışmasız yemekleriydi. “Denizden babam çıksa yerim” tam anlamıyla beni anlatan bir cümleydi.

                 Tatile giden her Türk gibi biz de hangi plaja gitmeliyiz, en güzel yemeği nerede yeriz çalışmalarına daha Türkiye’den başlamış, yol boyunca da TripAdvisor yorumlarını okumuştuk. Ne kadar yorum okursanız okuyun, hiçbir yorum daha önce oraya giden ve deneyimlerini sizle paylaşan bir kankuli yorumu kadar değerli değildi. Her zaman söylerim schengenli bir sevgili ve schengenli bir kankuli hayat kurtarırdı. Adanın en tontik plajlarından Tarzan’a gittik. Tarzan’ın çalışanlarından biri mübadele zamanı Darıca’dan Kos adasına geçmiş bir Türk’tü. Onun gibi çalışanların çoğu da Türkçe biliyordu. Denizi, yemekleri, güler yüzleri, servisleri her şey şahane ötesiydi. Zaten buraya kadar gelmişken Kos’un en ünlü plajları Paradise’a ve Tigaki’ye de gidelim diyip, iki günü buralarda geçirsek de tatilin geri kalanını kürkçü dükkanına geri dönerek Tarzan’da geçirdik. Bu tatil, Ege denizinin tüm su altı stoklarını tüketmek dışında bir amacım daha vardı tabi. Yurda döndüğümde herkes benim arkamdan “ bir Eda Taşpınar değil ama yine de bronzlaşmış” demeliydi. En azından aşırı peynir ötesi rengim biraz kırılsaydı be, biraz karamel çikolata seviyesine gelseydim diye düşünüp bir saat ön bir saat arka yatıp tatilin ilk gününden haşlanıp soyulma rekorumu bu yıl da elimden bırakmamıştım. Caner’in pigmentleri beni bu yıl da yenmiş, tüm tatilini 50 faktör güneş kremi sürüp, şemsiyenin altında yatarak geçirmesine rağmen gelenek bu yıl da bozulmamıştı. Ben kırmızı beyaz köfte piyaz görüntüsündeyken, onun yanımda zenci gibi dolaşması sinirimi bozuyordu.

                   Dünya üzerindeki tüm yağları bedenime sürüp, Eda Taşpınar bronzluğuna ulaşacağım derken yağlı güreşçi Orhan amcaya dönmüştüm. Zaten hedeflediğim kiloya ulaşamadığım için, kırmızı ipli bikiniyle Yunan sahillerini sarsma planım da suya düşmüştü. Madem bronz tenimle de ortamı coşturamıyordum e bari şu sahillerde bir yoga yapayım da, ortam kırmızı saçlı bir yogini görsündü dedim ve başladım plajda yoga yapmaya. Sen misin kumda yoga yapan, artistlik yapacağım derken gözüme kum kaçırdım ve tüm kum taneleri lensime yapıştı. Bu aşamadan sonraki iki-üç saat bende yok, çünkü hiçbir şey göremedim. Gözlerim tekrar görmeye başladığında, en iyisi ben uslu uslu oturayım ve kitap okuyayım dedim. Özellikle bu yaz tatili için ayırdığım biricik kitabım Leydi’yi çantamdan çıkarıp okumaya başladım. “ Hiçbir aşk yarım kalmaz, yüz yıllar sürse bile” cümlesiyle yola çıkan kitap, Cihan ve Sophie adında iki aşığın 16. yüz yıldan bu güne kadar uzanan destansı aşkını konu ediyordu. Aşk hikayelerini her zaman çok sevmişimdir ama şöyle söyleyeyim, böylesini daha önce hiç okumamıştım. Cihan ve Sophie’nin beş yüz yıllık büyülü aşkını çok sevdim. Tatilimin daha keyifli ve romantik geçmesini sağladığı için kitabın yazarı Sinan Biçici’ye buradan teşekkür ederim.

                Kendimizi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi atmamız bittiyse adanın en ünlü restoranı Nick The Fisher Man’e gidelim dedik. Zaten boş masa bulmanın çok mümkün olmadığı bu restoranda daha önce rezervasyon yaptırmamız gerektiğini bildiğimizden, o işi erkenden halletmiştik. Nick The Fisher Man’de kendime verdiğim sözü tutmuş ve Ege denizin tüm su altı stoklarını bir gecede tüketmiştim. Orada yediğim kalamar dolması hala rüyalarıma giriyor diyebilirim. Sadece onun için bile Bodrum’dan bir feribotla Kos adasına geçebilirsiniz. Kos adasının gece hayatı da çok renkliydi, muhteşem bir barlar sokağı vardı. Nerede oturursanız oturun eğlence garantili bu yerlerde, içki de sanıldığı kadar pahalı değil. Birbirinden lezzetli ve değişik kokteyller deneme şansınız varsa da kendinizi kaybetmemenizi, Euronun 4.13 olduğunu unutmamanızı öneririm =) Yetişkin bir Türk olarak, kendi adıma sadece Nick The Fisher Man’de Yunan ekonomisini ayağa kaldırdığım için, barlarda çok coşmadım. Zaten ben coşmak istesem de midem buna izin vermedi. Fesata ramak kala kendimi otele attım, ve yarın sadece greek salata yiyeceğim diye kendime söz vererek uykuya daldım.

                     Sözümü tutabildim mi tabii ki tutamadım. En son Zia tepesinde bana siparişlerimi getirmemekte ısrarcı olan garsonla kavga ederken buldum kendimi. Adam inatla, bu siparişler size fazla yiyemezsiniz diyor ve cheese saganakimi iptal etmeye çalışıyordu. Bana her şeyi de ama cheese saganakini iptal ediyorum deme abicim dedim ama adamı ikna edemedim. Çıldırmamak elde değildi. Güneşin en güzel battığı yerde, Cem Karaca’nın 1980 darbesi döneminde oturduğu ve Bodrum’u izlediği yerde Zia tepesindeydim. Usta sanatçının Bodrum’a bakarak “ oh be” şarkısını yazdığı yerde, uzomu şerefine kaldırmak istiyordum ama garson abi bana cheese saganakimi getirmiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Gel de iki ülke arasında krize sebep olma şimdi. Bak abi dedim sen beni tanımıyorsun, ben bu masadaki her şeyi yiyebilme gücüne sahip bir insanım. Hadi senin de gönlün olsun greek salatayı iptal et ama saganakimi getir bana dedim. Müzakereler sonucunda adamı ikna etmeyi başarmıştım. Gecenin sonunda adam haklıymış beyler dağılalım moduna geçsem de, yiğitliğe kaka sürmemek için söylediğimiz her şeyi yedim. Ve bu mini tatilde Yunanistan’ın güzide adası Kos’un hastanesini de görme fırsatını elde ettim. İşte bu sefer gerçekten mide fesatı geçirmeyi başarmıştım. Neyseki aynı şikayetten dolayı kendini Yunan hekimlerine emanet eden ilk Türk ben değilmişim. Genelde rekorlardan rekor beğenirim, ama bu sefer klasik bir Türk hastalığına yakalanmıştım. Yunanistan’da mide fesatı geçirmek!

                  Tatilden döndüğümde bir karar aldım. Üç gün boyunca hiçbir şey yemeyecek, detox yapacaktım. Bu üç gün boyunca sadece, detox içeceklerimle beslenecek açlıktan ölsem de en ufacık bir şey yemeyecektim. Bir iç temizliği şart olmuştu. Şuanda detoxun ikinci günündeyim. Bu yazıyı müthiş bir açlıkla ve baş ağrısıyla yazıyorum. Şimdi bana kaybolan saganikilerimi verseler diye ağlıyorum ama sesimi duyan yok beybisiler. Çok acıklı bir durumdayım. Bir an önce salı olsa da menemene ekmek bansam diye dualar ediyorum. Siz yarın bu yazıyı okurken, yiyeceğiniz menemene benim için de bir adet yumurta kırmayı unutmayın. Masaya benim için de bir adet çay bardağı koyun, yediğiniz beyaz peynire benim için teşekkür edin. Neyse ben daha fazla yazamayacağım, çünkü göz yaşları sel. Tatilin de, bir #denizzasiri hikayenin de sonuna geldik. Ben detoxu biraz da uykuya tutturayım. Size bol yumurtalı menemenler, mutlu haftalar dilerim. Kos tatili fotoğraflarım ve detox maceralarım için @denizzgok instagram hesabıma beklerim. Örtmen geldi bye!

                 

Yazının devamı...

Geçenlerde yine Şeyma Subaşı’nın dedikodusunu yapıyoruz

3 Temmuz 2017

Eda Taşpınar bronzluğuna ulaşacağım diye, dünya üzerinde bulunan tüm yağları bedenime sürüp, güneşin altında bir saat ön bir saat arka yatıp, yağlı güreşçi Orhan amca seviyesinden öteye gidemediğim gerçeğini bu hafta anlatmayacağım. Hele hele tatilde olmama hatta yemekleri için gerekirse canımı bile verebileceğim Yunanistan’da olmama rağmen, “ diyet benim için bir yaşam stili, asla bozmayacağım” diye havalara girip, Ege denizinin tüm su altı stoklarını bir günde tüketip, 30.000 nüfusluk adada mide fesatı geçirip hastaneye kaldırılan ilk Türk olma rekorumu hiç anlatmayacağım. Artistlik yapıp kumsalda yoga yapayım derken, gözümün içine kum kaçırıp yaklaşık iki saat hiçbir şey göremediğimi de sonra anlatayım diyorum. Bunların hepsi için bir hafta sonrasına randevulaşabiliriz isterseniz. Çünkü ben size şimdi başka bir şey anlatacağım…

          Bir hafta önceydi… Bayram sebebiyle aslında kapalı olmamız gerektiğini düşündüğüm günlerden biriydi. Ama ben Temmuz sonlarına doğru Kanal D’de başlayacak olan Çocuklar Duymasın dizisi için bölüm hikayesi yazmakla meşgüldüm. Dizinin hikayelerini yazmayı bitirdikten sonra da bu nadide köşe için haftanın #denizzasiri hikayesini yazmam gerekiyordu. Hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu o günde, instagramda gördüğüm her tatil fotoğrafına, denizde fışfış boomerang yapanlara ettiğim küfürleri, kanımda dolaşan aşırı dozda kıskançlığı saymazsak keyfim yerindeydi. Sonuçta ben işimi seviyordum. Ama bütün bu işleri, mavi ve yeşilin birleştiği her hangi bir tatil beldesinde, kendimi kızgın kumlardan derin sulara adeta bir mobidik gibi attıktan sonra, şemsiyenin altında şezlonguma yayılarak yapmayı tercih ettiğim gerçeğini Mehmet Günsür bile gelse değiştiremezdi tabi. Zaten içinde bulunduğum bu psikolojiyle, size yaz Alaçatı Çeşme cuppa cuppa, bize zeytinyağlı barbunya başlıklı çok acıklı bir hikaye yazmıştım. Pazartesi sabahı olduğunda ben heyecanla yazımı @denizzgok sosyal medya hesaplarımın hepsinden paylaştım. Sonra her hafta olduğu gibi başta aileme ve en yakın arkadaşlarıma olmak üzere herkese “ yazıyı okudunuz mu?” tacizlerine başladım. Yorumlar en geç öğlen 12.00’da masamda olacak diye de ekledim. Karşılaştığım tablo son derece yürek burkucu, ciğer dağlayıcıydı sayın seyirciler… Yine çok acıklı bir hikayenin beni beklediğinden habersizdim.

                Aynı karnı paylaştığım, aynı memeden süt emdiğim, sırf o üzgün diye depresyona girip kocaman bir çikolatalı keki tek başıma yediğim, gönlümün biricik sultanı kardeşim ne dese beğenirsiniz? “Bir dakika abla işim var.” “ Abla mı?” Normal şartlarda kardeşimin bana abla demesi için birkaç dağda aynı anda bir sürü kurdun ölmesi gerekirdi, ki hayvan sever bir aile olduğumuz için bunu hiç tercih etmezdik. Deniz demek varken, bu kız bana şimdi neden durduk yere abla demişti acaba. Acaba milyorlarca para verip aldığım parfümü mü bitirdi? Ya da uyurken salyalı fotoğrafımı çekip instagramda mı paylaştı? Ailemizin yüz karası olup 34 bedene düşmese, kıyafetlerimi giydi bollaştırdı diyeceğim, ama o da olmaz. Ben abla olacak ne yapmıştım, meraking içindeydim. “ Ne işin var canım kardeşim?” dedim. “Onur Baştürk’ün Şeyma Subaşı röportajı yayınlandı, onu okuyorum” dedi! İh bin şokiyırt dediğim anlardan biriydi. Ama ben o kadar uğraştım yazdım, hem bak sizden de bahsettim filan diye bir şeyler gevelemeye çalıştım ama o full konsantire Şeyma Subaşı’nın röportajını okuyordu. Tamam çok seviyor olabilirsin, tamam yirmi dört saat paylaşımlarını takip edip adeta ailemizden biri haline getirmiş olabilirsin, gittiği her yere gitmek, giydiği her şeyi giymek isteyebilirsin, arttırıyorum benden iki yaş büyük diye daha çok onu abla gibi görüyor olabilirsin ama ben senin öz ablanım be. Bana bu yapılır mı, yazıklar olsun sana kardeş bozuntusu! Beni tatile götür diye yalvardığında, hadi yallah Miami’ye Şeyma ablanın yanına diyeceğim haberin olsun. Sevgilinden ayrıldığında da onun omzunda ağlarsın artık, iki 34 beden birlikte detox yaparsınız, ben de  boynu bükük yalnızlığımla birlikte menemenine ekmek banarım.

ŞEYMA SUBAŞI’NI TAKİP EDENLER KALEYE MUM DİKSİN

                   Kardeşimden umudu kesip, soluğu en yakın arkadaşlarımın olduğu whatssapp grubunda aldım. Orada da durum farklı değildi. Herkes Şeyma Subaşı’nın Onur Baştürk röportajını okuyor, konu üzerine yorumlarını paylaşıyordu. Ben Şeyma ile aranıza girmeyeyim peki madem dedim, gruptan ayrıldım. Beni en çok şaşırtan her fırsatta grupta Şeyma’nın paylaşımları hakkında ileri geri sallayan, her fırsatta onu eleştiren ve sevmediğini düşündüğümüz arkadaşımın da bu röportajı dikkatle okuyup, üzerine konuşmasıydı. İnsan sevmediği birini, eleştirdiği birini neden takip eder, neden kıymetli zamanını ayırıp onun hakkında konuşur hiç anlam verememiştim. Hadi kardeşim kadının fanı, sana ne oluyor madem sevmiyorsun o zaman neden her fırsatta kadını takip ediyorsun, röportajını okuyorsun diyemedim. Bir ara laf arasında kendi ağzıyla itiraf ettiği bir şeyi hatırladım. “ Ben onu takip etmiyorum ama arada sırada search e adını yazıp bakıyorum” Yani “takip et” butonuna basmamış olması, Şeyma’nın her adımını takip ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Kimi kandırıyorsun, bal gibi de kıskanıyorsun ve onun gibi yaşamak istiyorsun diyemedim. Onun gibi yaşayamadığın için de, ona deli gibi özendiğin için de, oturduğun evinden Miami’de olan ve yaşantısını istediği gibi paylaşma özgürlüğüne sahip olan Şeyma’ya sallıyorsun.

                İnsanlar, altta yatan özenme duygularını ve kıskançlıklarını nefret söylemleriyle dışa vururmuş. Zaten kıskançlık ve nefret de bir tür eksiklikten gelirmiş. Mesele birini sevmek veya sevmemek, eleştirmek değil. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, Şeyma’yı sevmiyor eleştiriyor olabilirsiniz. Kendisinin de “ nolur beni sevin” gibi bir derdi olmadığı zaten apaçık ortada. Ben sevene de sevmeyene de saygı duyuyorum. Benim anlayamadığım ve asıl eleştirdiğim mevzu, sevmediğini söyleyen ve her fırsatta eleştiren tayfanın sürekli takipte olması, işi gücü bırakıp kadının hayatını konuşması. Beybisiler unfollow yapmak bu kadar da zor değil, ve size kendi hayatımı kolaylaştıran küçük bir öneri: Hiç kimseyi, nefret edecek kadar önemsemeyin. Şeyma, Ayşe, Fatma o şu bu, her kimi sevmiyor ve eleştiriyorsanız, nefret söylemleriyle sadece kendi zamanınızdan çalar, kendi kalbinizi karartırsınız. Karşınızdaki kişinin hayatında en ufacık bir olumsuz etkiye neden olmazsınız. Şeyma’nın Miami’de yaşadığı ve Eylül ayında Acun Ilıcalı ile evleneceği gerçeğini değiştiremezsiniz meselaağ =)

“ANAMIN EVİNDE DE HİNDİSTAN CEVİZİ SUYU İÇERDİM!”

                  Bir de şu konu var tabi. Her gittiği yeri, her yediği yemeği, her giydiği kıyafeti paylaşıyor. Çok geziyor, özel uçağından fotoğraf paylaşıyor ayıp diyorlar. Kusura bakmayın da mütevazi yaşamlarımızda senede bir hafta tatile gidiyoruz da sosyal paylaşımın anasını ağlatıyoruz. Hepimizin paylaşımları deniz, kum, güneş görünce, ya da yabancı bir ülkeye gidince coşmuyor mu? Erkek çocuğu olan baba heyecanıyla, göster amcana pipini tadında göstermiyor muyuz gittiğimiz her yeri en ufacık detayına kadar… Yapıyoruz hem de dibine kadar. E kadının hayatı bu, sürekli gezide, sürekli tatilde, bu yüzden sürekli paylaşımda. Hem de “ anamın evinde de hindistan cevizi suyu içerdim” diyebilecek kadar tiye alarak herkesi. İnsan tercihleriyle yaşar, Şeyma da böyle bir hayatı tercih etmiş, ve mutlu. Birçok kişinin neden onu eleştirdiğini tahmin etmek çok zor değil. Bir kısmı şuan yaşadığı hayatı çok kolay elde ettiği için “kızgın” ona. 19 yaşından beri çalışıyorum ve o yaştan beri tek başıma ayaklarımın üstüne durabilme mücadelesi veriyorum. Ben de gezmeyi çok seviyorum ve sene içerisinde 3-4 tane yurt dışı gezisi yapabilmek için müthiş bir çaba içine giriyorum, hiç alışveriş yapmıyorum, yemeğimi evde yiyorum ve para biriktiriyorum. Şeyma haftada belki 3-4 ülke geziyor ama bu fedakarlıkları göstermesine hiç gerek yok. Üstelik benden sadece iki yaş büyük. Ama bu durum benim onu sevmememe, nefret etmeme, kıskançlık hissetmeme hiç neden olmuyor. Kardeşim onun röportajını benim yazımdan daha önce okuduğunda kıskandım, o ayrı mevzu =) Demem o ki herkesin hayatı kendine. Allah herkese daha çok versin. İnsanlar daha çok gezsin, daha çok mutlu olsun. Ben bununla sadece mutlu olurum.

Yazının devamı...

Size Yaz Alaçatı Çeşme Cuppa Cuppa, Bize Zeytinyağlı Barbunya!

26 Haziran 2017

Henüz hedefim olan on kiloyu veremediğim için, bünyem yazın geldiğini reddediyordu. Taa ki yastığın sıcak olan tarafını çevirip, soğuk olan tarafına kafamı koyana dek… Ben rüyalardan rüya beğeneyim, belki de bir umut kendimi Miami’de kızgın kumlardan derin sulara attığımı görürüm diye uykuya dalmaya çalışıyordum, ertesi gün İstanbul’da uyanmayacakmışçasına.  Derken odamın içinde ARH pozitif kana susamış bir sivri sineğin vızıldamalarını duydum. Sinek hunharca bedenime konuyor, ben de mazoşist gibi sürekli kendime şaplaklar atıyordum. Tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya bakayım dedim ama, bari şu sinir bozucu sesini çıkarmasaydı diye düşünmeden edemiyordum. Kendime aşırı kötü bir haberim vardı. Henüz on kilo verememiş olmama, hala her sabah İstanbul’da uyanmama, süt ötesi tenimin Eda Taşpınar bronzluğuna gelmemesine rağmen bu sefer gerçekten yaz gelmişti!

              Sabah olduğunda bugün bir çılgınlık yapayım ve işe gitmeyeyim dedim. Hazırlanıp bir an önce evden çıkmak için yataktan aslında Monaco prensesiymişim de haberim yokmuş gibi asil bir kalkış yaptım. Yatağımın altına bezelye koysalar hissederdim, öyle söyliyim. Bu sefer röpteşambırımı giyemedim, çünkü hava ve zemin buna hiç müsait değildi. Aynada kendimle karşı karşıya gelmemle, az önceki özgüvenimin ve Monaco prensesliğimin mağma seviyesine kadar inmesi bir oldu. Tüm gece lanet olası sinekle güçlerimizi birleştirip, eskiden Monaco prensesi olan gül gibi kızı adeta bir Feriştah’a benzetmiştik. Hadi elalemin sineği acımıyor yapıştırıyor, bir insan kendine nasıl bu kadar zarar verebilir diye düşünmeden edemiyordum. Yüzümde ve vücudumun bilimum yerinde beş parmağımın izi çıkmış, şaplaklardan şaplak beğenmiştim. Beni bu halimle anca ailem bağrına basar diye, ilk vapurla Büyükada’ya gitmeye karar verdim. Acımız büyük güneş gözlüklerimi taktım, bacaklarım ne kadar sinek ısırıklı ve şaplaklı olsa da mini şortumu giydim. Çünkü ben ne olursa olsun, mini şortumdan asla vazgeçmezdim! Hele gerçek sıcaklığın yirmi sekiz, hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu şu günde bana Mehmet Günsür bile gelse pantolon giydiremezdi.

                    Vapur iskelesine geldiğimde, görevli iskelenin önünde biriken bir milyor günü birlikçiye “ ne olur yalvarırım vapura binmeyin, gelmeyin artık vapur batacak” dercesine pandomim hareketleri sergiliyordu. Yirmi beş yıllık profesyonel adalı olarak kalabalıklar arasından sızarak vapura ulaşmayı başarmıştım. Vapur ağırlıktan sağa yatmıştı, içeride oturacak yer yoktu. Herkes belediye otobüsündeymiş gibi ayaktaydı. Vapura binmeyi başaranlar, ayakta olmalarını umursamadan haklı gururlarını yaşarken, iskelenin önünde biriken ve vapurdaki kalabalığın üç katı olan insanlar topluluğu ise buruk bir üzüntü içerisindeydi. Onları öyle görünce, aklıma küçükken  saatlerce top havuzunun kuyruğunda bekleyip, sonra yaşıtlarımdan daha iri olduğum için oyun alanına alınmadığım gelmişti. Allah düşmanımın başına vermesin diyip, adaya gitmek üzere denizz aşırı yolculuğuma başladım.

                     Bütün belirtiler yazın acımasızca geldiğini gösteriyor, sanki hayat bana “ Deniz’cim kırmızı ipli bikinini giyecek duruma gelmemiş olabilirsin ama kabul et artık yaz geldi, kaybettin!” diyordu. Hayır olamazdı, neyse daha Temmuz’a bir hafta vardı diye kendimi anlamsız yere teselli ediyor, aklım sıra Haziran’ı yazdan saymamaya çalışıyordum. Bu düşündüğüme kendim dahil hiç kimseyi inandıramam bir yana sanki bir haftada içime bir Adriana Lima kaçacaktı. Neysesine gelirsek, adaya vardım. Eve geldiğimde bir yuva yıkılmak üzereydi. Annem ve babam hunharca kavga ediyor ve birbirlerine, şimdi burada Monaco prensesliğimin el vermemesi sebebiyle yazamayacağım, ağıza alınmayacak laflar sarfediyorlardı. Başlarda havada uçuşan tabakları görünce, annem ve babam sirtaki kursuna mı yazıldı acaba ne kadan romantik diye sevinsem de, gerçek dünyaya dönmem an meselesi oldu. Kardeşimle araya girmeye çalıştık, ama babam “can güvenliğim tehlikede polisi arayın” diye, annemizi ispiklememizi isteyince, biz de daha çok genciz ömrümüz yardım ve yataklıktan çürümesin diye olay mahalinden hızlıca uzaklaştık. Taa ki evdeki huzur ve güven ortamı sağlanana kadar…

                 Herkes sessizleşip, sakinleşince bir aile mahkemesi kurduk, savunma ve iddia makamlarını dinlemek için kardeşimle yerlerimizi aldık. Bu kadar büyük bir kavganın yaşanmasına sebep olan şey ne çok merak ediyorduk. Herhalde babam annemi teyzemle filan aldattı diye düşündük. Ancak sorunun hiç de bu şekil olmadığını öğrendik. Babam buz dolabındaki suları içip, boş sürahileri masanın üzerinde bırakmıştı. Babam sürahileri doldurup buz dolabına geri koymadığı için, evde içecek bir damla soğuk su yoktu. Annem havadaki sıcaklığın da etkisiyle, güneşe ateş açan Adanalı insan sinir katsayısına ulaşmış, başta beyin olmak üzere tüm hücrelerini serinletecek soğuk suya babam yüzünden ulaşamayınca şuurunu kaybedip delirmişti. Olayı, her ailede olur böyle şeyler diyerek tatlıya bağlamaya çalıştık ve annemle babamın boşanmasını şimdilik erteledik. Yaz yüzünü bizim evde çok sert bir şekilde göstermişti…

                  Sıra akşam yemeği sofrasını hazırlamaya geldiğinde, müthiş bir heyecanla akşam yemekte ne var diye sordum anneme. O da çok güzel şeyler yaptım, zeytin yağlı fasulye ve barbunya dedi. Her yazın olduğu gibi bu yazın da onur konukları, daha ben oturmadan masadaki yerini almıştı. Babam annemle barış imzalamak istercesine gururla çok güzel bir karpuz aldığını, hatta özenle annem için seçtiğini söyledi. Hatta şekeri olan yemesin diye yersiz esprilerle ortamı ısıtmaya çalıştı bile diyebilirim. Şöyle söyliyim ve burayı hızlıca geçeyim, karpuzu kesip yediğimizde yaşadığımız hayal kırıklığını, yedi yıl önce Behlül Bihter’i reddettiğinde yaşamıştım. Annemle babamın boşanmasını bu sefer biz değil, aile bakanı bile gelse engelleyemezdi.

                 Babamın özenle seçtiği karpuzun yaşattığı hayal kırıklığını bir nebze olsun unutturmak ve ortamı tatlandırmak için dondurma almak üzere buzluğu açtım. Ve ne göreyim, buzlukta envai çeşit dondurma kutuları vardı. Ohh be dedim Deniz, bu sefer başaracaksın, bu sefer bu aile gün yüzü görecek! Bu aile neler atlattı yıkılmadı, bu yuvayı sen kurtaracaksın! Dememe kalmadan, kutuların içinden sırasıyla kıyma, bezelye ve barbunya fasulye çıktı. Kutuma gitmek istediğimi de kim söylemişti ben Hamdi Beyin teklifini duymak istiyorum desem de kimse inanmadı. Artık her şey için çok geçti…

                Bu akşamı böyle kapatalımdı, bu aile artık bir yaz faciasını daha kaldıramazdı. Tüm yaşanan bu acı olayların üzerine bir sünger çekip, klimayı sonsuza kadar açıp ailecek uykuya daldık. Sabah uyandığımda, haftanın #denizzasiri hikayesini yazmalıyım diye düşündüm. Ama o da ne, boynumu kıpırdatamıyordum. Acaba geçen gün “ yiyorum yiyorum ama kilo almıyorum” diyen kız için düşündüğüm fesatlıklar yüzünden mi çarpılmıştım. Yok yok, bu olsa olsa en az bir hobbit kadar kısa boylu olmasına rağmen dünyanın en yakışıklı ve en uzun boylu sevgilisine sahip olan kızın arkasından yaptığım dedikodular yüzündendir diye düşündüm. Medyum Keto gelse benim kadar çarpılamazdı çünkü. Derken arkamda hala hunharca çalışmakta olan klimayı fark ettim. Ee etme bulma dünyası Deniz, sen o kadar dedikodu yaparsan, üzerine milyorlarca para verdiğin klima gelir seni çarpar işte, kala kalırsın böyle yamuk yumuk diyip, bütün fizik kurallarına ve bilime karşı gelip, olayı farklı bir bakış açısıyla değerlendirdim. Neyse ama pişman değildim, yine olsa yine var gücümle dedikodu yapardım. Çünkü bence, en az bir hobbit kadar kısa boylu olan kızların, uzun boylu erkeklerle sevgili olması devlet nezdinde yasaklanmalıydı. Çarpılmama rağmen, fikrim değişmemişti.

Yazının devamı...

Tam Güvenicem, Bi Gülme Geliyo!

19 Haziran 2017

Dünya üzerinde özellikle tatile giderken benim kadar hızlı hazırlanan bir kadına asla rastlayamazsınız. Kendimi övmeyi sevmem ama on dakikada tatil çantası hazırlama rekorunu elimde bulundurduğumu her yerde söylemeden edemem. Neysesine gelirsek, otel odasında küflenmiş olduğunu fark ettiğim ıslak bikinilerimi de çantama attığıma göre Bozcaada’ya doğru yola çıkmam için hiçbir engel kalmamıştı. Liseden beri hayalimiz olan, kız kıza tatil fikrini hayata geçirmek üzere en yakın arkadaşlarımla buluştum. Arabamıza bindik ve bize en kısa yolları göstereceğim diye kuş uçmaz kervan geçmez yolların hepsine itinayla sokan navigasyonumuzu açıp yola koyulduk. Bu arabada uyumak, bir şarkıyı üst üste çalmak, hız yapmak, sosyal medyaya girmek yasak; dedikodu yapmak, grubun tatil motivasyonunu harekete geçirecek şarkıları itinayla çalmak ve navigasyon olmasına rağmen sesli yol tarifi yapmak zorunluydu.

İstanbul’dan çıkmış olmanın verdiği heyecanla, yol boyunca gördüğümüz tüm yeşillik ve çiçeklik alanlara, ağaçlara, kuşlara daha önce hiç görmemişçesine hayranlıkla şaşırdık. Aaa ağacın yeşilliği, aa çiçeğin güzelliği, aa kuşa bak uçuyor derken, bir baktık Bozcaada’ya gelmiştik. Otelimize yerleşmeden önce arabımızı park edecek bir alan aradık ve o da ne eşşek kadar “ücretsiz otopark” yazılı bir tabela bizi selamlıyor, Bozcaada’ya hoşgeldiniz dercesine… Öncesinde acaba yanlış mı yazdılar diye düşünsek de otopark gerçekten ücretsizdi. Sonrasında bize şoking bir fatura çıkarmasınlar diye bi güvenemedik ve oradaki insanlara sorduk. Bu otopark and için ki ücretsiz mi dedik. Onlar da and içtiler ki otopark ücretsizdi.  Ve ben iki günlük tatil boyunca, otoparkın neden ücretsiz olduğuna anlam veremedim. Hala düşünüyorum ama geçerli bir sebep bulamıyorum.

İstanbullu olmak otoparkın neden ücretsiz olduğuna anlam verememektir diyerek otelimize doğru yola koyulduk. Odalarımıza yerleştiğimizde, burayı hızlı geçmem gerekirse benim küflü bikinim yüzünden ufak çapta bir oksijen problemi yaşadık. Neyseki yeri geldiğince küflü peynirlere dünyanın parasını veriyorsunuz diyerek anlamsız bir şekilde üste çıkmaya çalışsam da, bu bikiniyi çöpe atacağım poşete yazık diyerek, Serdar Ortaç’a da minik bir selam çaktım. Karga kardeşler bile mamalarını yemeden yola çıktığımız için doğru dürüst bir kahvaltı yapamamıştık. Şükela bir kahvaltıyla bu tatile harika bir başlangıç yapalım dedik ve deniz kenarında bir restorana oturduk. Beş kişilik kahvaltı söyledikten sonra, akıllara bombastik bir soru takılmıştı. Menemen de kahvaltıya dahil mi? Ardından sesler teker teker yükselmeye başladı. Çaylar da kahvaltıya dahil mi? Kahveler de kahvaltıya dahil mi? İstanbul’dan gelen insanlar olarak, anlaştığımız kişi başı kahvaltı fiyatını, türlü ekstralarla aşarak şoking bir hesapla karşı karşıya kalmak istemiyorduk. Bizim masayla ilgilenen kişi, sakin olun şampiyonlar dercesine yüzümüze bakıyor ve her sorumuza “dahil efendim” “ ne isterseniz, dert etmeyin efendim” şeklinde cevap veriyordu. Adama tam güveneceğiz ama bir gülme geliyor ve İstanbullu olduğumuzu hatırlıyorduk. Ve tekrar tekrar teyit aldık, söylediğimiz her şey 30 TL’nin içinde dimi!

İstanbullu olmak, her restoranda kazıklanacağını düşünüp gardını almak demektir diyerek, dünyanın en büyük ve en kahvaltıya dahil olan menemenini bitirip plaja doğru yola çıktık. Plaja geldiğimizde cüzdanlarımızı çıkardık ancak ödeme yapabileceğimiz her hangi bir giriş veya sorumlu bir kişi bulamadık. Oradan geçen birilerine “ plaja giriş için nereye ödeme yapmamız gerekiyor?” diye sorduk ama “ yazııııık bunlar İstanbul’dan geliyor herhalde” bakışlarının ardından plaja girişin ücretsiz olduğunu öğrendik. Bir yaşımıza daha girmiştik… Plaja giriş ücretsiz ama şezlonglardan alacakları parayla her halde acısını çıkarırlar diye düşünmeden edemedik. Sonuçta biz İstanbulluyduk, hiçkimseye güvenemezdik. Bu yüzden yanımıza açılan kapanan sandalyelerimizi de aldık. Ama şezlongların 10 TL olduğunu öğrenince ne yalan söyleyeyim utandık.

“Su soğuk ama girince alışıyorsun” isimli şarkıma klip çekerken, fazla kilolarımla kameralara yakalandıktan sonra, dünyanın en güzel güneşini batırmak için polente fenerine gittik. Neden beş kişilik bir kız grubuyla tatilde olduğumu sorguladığım dakikalardaydık. Aşırı romantik bir yerdi ve bir daha gelinecek yerler listesine adını altın harflerle yazdırmıştı. Batarken güneş ardında tepelerin elveda vakti geldi teletabilerin diyerek polente fenerinden ayrıldık. Grubun yemek işlerinden sorumlu devlet bakanını bir panik hali sarmıştı. Güneşi batıracağız diye akşam yemeği için rezervasyon yaptırdığımız saati kaçırmıştık. Acaba rezervasyonumuz iptal olmuş muydu? Ya tüm masalar hemen dolup taştıysa ve biz saatlerce boş masa beklemek zorunda kalırsak kuyruklarca diye düşünmeden edemiyorduk. Acaba bu akşam aç mı kalmıştık? Panikle restoranı aradık ve güneşin ne kadar güzel battığından bahsedip, rezervasyon saatimizi geciktirdiğimiz için bin bir özür diledik. Ardından bize ivedilikle başka masa ayarlamaları için yalvardık. Konuştuğumuz kişi şoka girmiş olmalı ki bir süre sessiz kaldı ve  usulca masamızın bizi beklediğini iletti.

İstanbullu olmak rezervasyon saatini geçirince panik olmayı ve kuyruklarca boş masa beklemeyi göze almayı gerektirirdi diyerek restoranın yolunu tuttuk. Güneşi batırırken milyorlarca fotoğraf ve video çektiğimiz için telefonlarımızın şarjı bitmişti. Restoranda telefonlarımızı şarja bıraktık ama uzun bir süre telefonlarımız çalınmasın diye kontrol etmekten yemek yiyemedik. Garson halimize acımış olmalı ki, gönül rahatlığıyla yemeğimizi yiyebileceğimizi, burada evlerin kapılarının bile kitlenmediğini söyledi. İstanbul’da yaşayan insanlar olarak, herhangi bir yerin, evlerinin kapılarının kitli olmayacak kadar güvenli olacağına inanamıyorduk.

Tamam ya İstanbul’dan gelmiştik, hiçkimseye güvenmiyorduk ama artık ayıp etmeye başlamıştık. Bir an olsun kendimizi bırakalım, rahat edelim, sorgulamayalım İstanbul’da değil, Bozcaada olduğumuzu fark edelim dedik ama hesap geldiğinde “ nakit yoksa, yarın sabah havale yaparsınız” diyen garson yüzünden adadaki son şokumuzu yaşadık. Hadi biz İstanbulluyuz siz dahil hiç kimseye güvenmiyoruz, siz bize neden güveniyorsunuz kardeşim diyemedik. Belki yarın sabah paranızı ödemeden bu adadan çekip gideceğiz hiç diyemedik. İnsanlar o kadar tatlı, o kadar güvenilir, o kadar huzur dolu bir yerde yaşıyordu ki, onları da kendi karmaşık, gürültülü ve kirlenmiş hayatlarımızla lekelemek istemedik.

Tatil dönüşü çok daha iyi anladık ki, bizi bu şehrin koşuşturmacası, kalabalıklar, iş hayatlarımız sadece fiziken yormamış. Biz ruhen de bayağı yorulmuşuz. Hiç kimseye güvenmeyen, sürekli diken üstünde olan, devamlı bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar haline dönüşmüşüz. O yüzden karar verdik, böyle tatlı, minik, huzurlu, mutlu ve güvenilir insanların yaşadığı yerlere daha sık gitmeyecek adeta  “kaçacaktık” ve hatta sığınacaktık. En azından iki gün, hiç kimsenin bir yerlere yetişmek için koşturmadığı, kapısı kitli olmadan rahat uyuduğu yerlerde nefes alacaktık. Bugün pazartesi, belki birçoğunuz çoktan iş başı yaptı, iki arada bir derede bu yazıyı okuyor. Belki bir çoğunuz işe gitmek için 1.köprüyü kullandığı için hala trafikte, bari trafiği #denizzasiri bir hikaye okuyarak değerlendireyim diyor. Şu koşuşturmalı hayata kısa bir mola verme fikrini bir düşünün derim. Alternatif bir hayat her zaman mümkün! Hiç kimseye güvenmiyor olabilirsiniz, ama bana güvenin =) Haa Bozcaada fotoğraflarımı merak edenleri @denizzgok instagram hesabımda beklerim. Mutlu haftalaar. Örtmen geldi byee…

Yazının devamı...

Canım Hiç Öpmiim Çok Aşığım

12 Haziran 2017

Hava o kadar kelebekliydi ki tam aşık olmalık bir gün diye düşündüm. Böyle çimlerde yuvarlanmalı, ağaçların arasında Ediz Hun’culuk Hülya Koçyiğit’çilik oynamalı, kumsalda koşmalı su fışkırtmalı bir gün yani anlayacağınız. Derken Kardiler Whatsapp grubum aniden bir coşma yaşadı. Meteor yağmuru gibi düşüyordu mesajlar ekranıma. Mesajı kaydırdım ki bir de ne göreyim!

               Keşke içimden başka bir şey geçirseymişim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Meselağsına gelirsek yazdığım kitap best seller ötesi olmuş, ben kışları Miami’de, yazları da Küba’da yaşıyormuşum, Denizz Aşırı hikayelerimi de terasımda jakuzinin içinde yazıyormuşum, şampanyama da çilek atıyormuşum. Olamaz mıığ? Olabilir. Neyse içimden bu şükela hayaller yerine, gidip tam aşık olmalık hava, çimenler, kelebekler, kuşlar, böcekler geçirirsem olacağı bu. Bizim Kardiler’in en sevgi kelebeği Cansu yine size çok önemli bir şey söyleyeceğim diye konuya girmiş, gelişme bölümünde kelebek kusmak üzere olduğundan bahsetmiş ve aşık olduğunu söylerek de mevzuyu bir sonuca bağlamıştı. Bu Cansu’nun siz deyin otuz üç ben diyeyim son anda Issız Adama bağlayan sevgilisiyle birlikte otuz üç buçuktan otuz dördüncü aşık olmasıydı.  Kızın yaşam biçimi buydu saygı duyuyorduk. Nasıl insanlar oksijen, su ve yemekle hayatta kalabiliyorlarsa, Cansu da aşık olarak hayatta kalıyordu. Cansu aşık olduğunu gruba bombastik bir şekilde bildirdikten sonra her zamanki gibi, grubun asil üyelerini göreve davet ediyordu. Hepimiz “ Görevimiz Tehlike 6: Kardimiz Aşık Oldu” isimli görev için hazırlanmaya başladık. Başta ben olmak üzere, grubun diğer kalanı da bu şanlı görev için oldukça heyecanlıydı. Bir an önce hazırlanıp evden çıkmamız, görev ve talimatları dinlemek üzere aşık kardimiz Cansu’yla buluşmamız gerekiyordu. Nemlendirici krem, allık, rimelden oluşan savaş boyası kitini çıkarıp, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra evden Usain Bolt’u kıskandıracak derecede bir çıkış yaptım. Kardiler grubunun diğer üyeleriyle buluşup, toplanma alanına gittiğimizde Cansu çoktan gelmiş bizi bekliyordu bile. Hemen yanına gittik ve “Emir ve görüşlerinize hazırız Cansu hanım!” diyip yanına oturduk. Sonuçta gün onun günüydü.

                 Görev ve talimatları dinlemeye başlamadan önce ağzıma bir sakız atayım dedim. Derken Cansu atladı hemen “ falı benim!” dedi. Bence bu sadece aşık insanların yaptığı saçma davranışların en birincisiydi. Tamağam dedim sakin ol şampiyon, falı senin. Sonradan fark ettim, Cansu’nun çantasında bu sakızdan çıkan fal kağıtlarından milyorlarca varmış. Birçoğunu  sadece falını okumak için alıp açmadıysa ben de Denizz Aşırı değilim. Benden hunharca aldığı sakızın falında “Komşular bakıyor meraklı, bir gelin var telli duvaklı. Bu falda görünen sır bir S harfinde saklı.” çıktı. Cansu’nun yüzünden anladığım kadarıyla çocuğun adının baş harfi S değildi. Cansu bu durur mu, “ isminin içinde S var, sayılır mı dedi?” Olur olur dedik ama onu yeterince mutlu edememiştik. Derken son derece atik bir hareketle paketten bir sakız daha aldı. Sakızı bir kenara fırlatıp çıkan falı okudu “ Çıktığı yer anayol elinde bütün kontrol hızla geliyor sana çarpılmaya hazır ol.” Bu sefer olmuştu. Cansu’nun yüzü gülüyordu. İyi ki onu memnun eden bir fal çıkmıştı, yoksa istediğini okuyana kadar bizim sakızların hepsini mundar edecekti. Neyseğ, Cansu istediği falı okuduğuna göre ana konuya geçebilir ve aramızda görev paylaşımı yapmaya başlayabilirdik.

              Cansu iş yerinde bir çocuğa aşık olmuştu. Ama henüz çocuğun bundan haberi yoktu. Bu süreçte kardilere düşen pek çok önemli görev vardı. Cansu ilki için grubun siz deyin en Ajan X’ini ben diyeyim en Sherlock Holmes’u Miray’ı seçmişti. Miray’ın görevi kurbanı tüm sosyal medya hesaplarından fake bir hesapla takibe almak, kurban kimleri like lıyor veya daha da önemlisi kimler onu like lıyor bunu tespit etmekti. Kurbanı like layan kızları tespit ettikten sonra sıra ikinci göreve geliyordu ki, işte o görev benimdi. Sonuçta bizim olanı like layanı tehdit edip, ağzının payını vermek bizim işimizdi. Kardiler whatsapp grubunun ismini bir süreliğine giderli92 ler olarak değiştirmeyi düşündüysek de, sonrasında ne olursa olsun asaleti elden bırakmamak adına bu fikirden hızlıca vazgeçtik. Sosyal medya ajanlığı bence sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların ikincisiydi. Hangi aşık kişi, sevdiğinin fotoğrafını kimler beğendi diye bakmaz şaşarım, yırtarım dağları enginlere sığmaz taşarım! Yine bu hiçbir şey değil, aşık olduğu kişinin beğendiği fotoğraflara bakmaktan şaşı olmuş kız tanıyorum siz ne diyorsunuz. Miray beğenme raporunun ardından da, çocuğun etiketlendiği fotoğraflardan en yakın arkadaşları, ailesi, ilgi alanları hakkında bilgi toplayacak kısaca sosyal medya üzerinden bize bir özel hayat analizi yapacaktı. Daha sonrasında aşık olduğu çocuğun en yakın arkadaşlarını ve Miray sayesinde onların kalbine giden yolları öğrenen Cansu, hepsiyle yakın ilişki kuracaktı. Çünkü aşık olduğun kişinin arkadaşlarıyla kanka olmak, sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların bence en üçüncüsüydü. Miray’nın görevi bununla sınırlı değildi. Tüm işleri bittikten sonra kurban hakkında daha detaylı bilgilere ulaşacak, hangi filmleri sever,  ne tür müzik dinler, hangi takımlıdır, hangi spor dalına ilgisi vardır gibi soruların cevaplarını hazırladığı raporda sunacaktı. Bunun üzerine Cansu da,  aşık olduğu çocuk eskrim yapıyor diye, en yakın eskrim kursuna yazılacaktı. Çünkü aşık olmak, sevgilin eskrim yapıyorsa, senin de Türkiye Eskrimi Sevenler ve Koruyanlar derneği başkanı olmanı gerektirirdi. Aşık olduğun kişinin hobilerini kendi hobin haline getirmek, sadece aşık insanların yaptığı en saçma davranışların bence en dördüncüsüydü. Çünkü herkes arkadaşlarını kendi gibi, sevgilisini de kendinden farklı isterdi.

                     Cansu, Miray’ın görevlerini anlatmayı bitirdikten sonra heyecanla, “ Hiii bugün Niobe haftalık burç analizlerini yayınladı!” diye çığlık attı. Onunla birlikte biz de haftalık burç analizlerimizi okuduk, bakalım Niobe bu hafta için neler patlatmış, bizi neler bekliyor acaba diye okumaya başladık. Bugüne kadar ne dese çıktığı için kendisini grup olarak bir ayrı severdik. Cansu kendi burcunu okuduktan sonra, bir de aşık olduğu çocuğun burcunu okudu. Çünkü aşık olmak, önce kendi burcunu sonra onun burcunu okumayı gerektirirdi. Bence, önce kendi burcunu sonra onun burcunu okumak sadece aşık insanların yaptığı saçma davranışların en beşincisiydi.

                    Cansu’nun doğum günü yaklaşmıştı. Doğum gününe ne yapıp edip çocuğu davet etmesi gerekiyordu. İlgili taktikleri grubun en coolu Beyza verirken, Cansu’nun o gece çok güzel olması için kanının son damlasına kadar çalışmak da benim görevimdi.  Saçı, makyajı, kıyafeti nasıl olmalı diye saniyesinde çalışmaya başlamıştım. Doğum günü partisinde Cansu’nun bir yıldız gibi parlaması içinse, tüm kardileri olarak hepimiz geceye sümük gibi gelecektik. Kimse Cansu’nun güzelliğinin önüne geçmemeliydi! İşte gerçek dostluk buydu. Bu sırada gaza gelen Cansu, çantasından çıkardığı parfümü bileğine sıkıp koklamaya başladı. Derken etrafa bir erkek kokusu yayılmasın mı? Bizim sapkın gitmiş çocuğun kullandığı parfümden almış periyodik aralıklarla sıkıp sıkıp kokluyor. Bence aşık olduğu kişinin parfümünden alıp sıkmak da, sadece sırılsıklam aşık kişilerin yaptığı saçma davranışların en altıncısıydı.

                     Toplantı son bulmuştu, herkes görev ve sorumluluğun farkında bir şekilde ivedilikle çalışmaya başlamıştı bile. Bu sırada Cansu birden oturduğu sandalyede zıplamaya, ardından elini kıpkırmızı olan suratına yelpaze yapmaya başladı. Sonra eylemlerini bir tık ileriye taşıyarak ses çıkarmaya başladı ve ağzından ilk çıkan cümle “ ay ay ay o geliyor” oldu. Eğer gelen Tarkan değilse, muhtemelen bizim kurbandı. Çocuk yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Suratında, whatsapptaki güneş gözlüğü emojisi gibi bir ifade vardı. Bizimki çaktırmadan saçını başını düzeltti, kısa bir öksürdü sesini ayarladı ve birden bize dönerek “ ahahah sonra ne oldu?” diye bir tribe girdi. Sanki sabahtan beri çocuğu ablukaya almak için konuşan ekip biz değildik. Kurban masaya geldi ve tüm karizmasıyla “ Nağber Cansu?” dedi. Cansu, sanki iki dakika önce çocuğun parfümünü sapık gibi sıkıp koklayan o değilmiş gibi” tüm coolluğuyla“ A a Aras sen de mi buradaydın?” dedi. Ay ben şok! Sırılsıklam aşık olmasına rağmen, karşılaştığında aşırı heyecandan yüz seksen derece dönüp birden coollaşmak sadece çok aşık insanların yaptığı saçma davranışların bence en yedincisiydi.

                      Aşık olduğumuzda bütün kimyamız değişir, bambaşka bir insan oluruz. Yeri gelir Ajan X oluruz, yeri gelir cool oluruz ama en çok “O” oluruz. Onun gibi konuşur, onun gibi dinler, onun gibi yer, onun gibi kokarız. Sadece aşık olduğumuzda yaptığımız saçma davranışlarımız vardır bizim, ama hepsi çok özeldir. Aşk dolu bir hafta geçirmenizi dilerim. Siz aşık olduğunuzda neler yaparsınız? @denizzgok instagram hesabımda yorumlarınızı bekliyorum. Örtmen geldi byee…

Yazının devamı...

Oh Oh Suyundan da Oh Oh!

5 Haziran 2017

Diyetisyen randevusunu, kargaların mama saatinden bile daha erkene almamın sebebi, dünyanın en boş midesiyle tartılmak istememdi. Böylelikle tartıda hafif ötesi çıkabilir, ve sonra da en Van’ından, en aşırısından bir kahvaltı yapabilirdim. Beyin bedavaydı. Ben bu taktik ve strateji yeteneğimle herhangi bir futbol takımının başına geçsem, kulüp yıldızlardan yıldız beğenirdi. İddia ediyorum bu taktiklerle A Milli Futbol takımımızı üst üste beş kere dünya şampiyonu bile yapabilirdim. Sonuçta bence kilo vermek en az teknik direktör olmak kadar zordu. Neyse bütün bir hafta boyunca yediğim çikolatalar ama aynı zamanda sabahları aç karnına içtiğim limonlu sular gözlerimin önünden geçiyordu. Bir bardak limonlu su, kaç çikolatayı götürür diye düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah zönk diye uyandım ve elimi panikle telefonuma götürdüm. Acaba lanet olası alarmım çalmış da ben duymamış mıydım! Saate baktım ve OH dedim daha alarmımın çalmasına beş dakika var. Sevgilinin arayıp uyandırması varken, alarmla uyanmak bence dünyanın en işkenceci hareketi gibiydi. Alarm çalmadan uyanmak ise dünyanın en güzel ikinci duygusuydu. Dünyanın en güzel birinci duygusunu tatmak için hemen giyindim ve diyetisyene doğru yola çıktım. Bir an önce “ Afferin Deniz’cim bu hafta yağdan 1 kilo vermişsin” cümlesini duymak istiyordum. Allahtan ağırlık yapma ihtimali en düşük olan kıyafetlerimi bir gece önceden hazırlamıştım. Yüzük, kolye, küpe hatta toka bile takmadım. Kısa saçın yakışacağını bilsem, tartıda birkaç gram eksik çıkma uğruna saçlarımı bile keserdim ama emin olun tombalak olsam daha iyiydi. O yüzden saçlarıma dokunmadım. Saat kaçta uyanırsam uyanayım, mutlaka vapuru kaçırma özelliğim olduğu için koşarak evden çıktım. Vapurun kalkmasına tam olarak beş dakika vardı. Neyse en azından bu da iyi bir şey diye düşündüm, vapura koşarken belkisi yüz kalori daha yakardım. Turnikelere siz deyin iki ben diyeyim üç adım kalmış, vapurun kalkmasına saniyeler var. O sırada Korkunç Bir Film 8 senaryosu gelmesin mi aklıma!

Acaba akbilimde para var mıydı? Eğer yoksa, dolduracak vaktim de yok. Kesin kaçırırım ben bu vapuru. Artık turnikelere çok yaklaşmıştım, kalbim yerinden çıkma alıştırmaları yapıyor, fonda köpek balığı geliş müziği çalıyordu. Dın dın dın dın dın dın dın dın! Hareketlerim adeta slow motion olmuştu. Usulca kartı cebimden çıkardım, öttürmek üzere turnikeleree yaklaştırdııııım… vee dırıdırıt! OH be dedim, yok böyle bir ötüş. Londra Senfoni orkestrası gelse bu kadar güzel öttüremez, bu dünyanın en güzel sesi dedim. Bir an YETERSİZ BAKİYE diye bağıracak ve beni herkesin önünde aşağılayacak diye çok kormuştum, vapuru kaçırmam da cabası tabii. Neyse akbilimi de gururla öttürdüğüme göre vapurda güneş gelen yeri itinayla bulup oturabilirim diye düşündüm. Çünküsü yıllardır ne yaparsam yapayım gölge olan tarafı bir türlü bulamıyordum. Tüm yol boyunca güneşin gözlerimi ultra viyole ışınları gibi delmesine alışmış, kendimle savaşmayı bırakalı yıllar olmuştu. Ve tahmin ettiğim gibi oldu, güneşin tam doksan dereceyle tepeme vurduğu yere oturmayı başarmıştım. Bu sırada bir süredir telefonuma bakmadığım aklıma geldi. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık diye düşünüp kendisini aramaya koyuldum. Allah Allahtı, çantamın en derinliklerine kadar indim, tüm ceplerime baktım telefonum ortalıklarda yoktu. Vapurda gördüğüm 1.80 in üzerindeki, tüm esmer, sakallı ve dolayısıyla yakışıklı çocuklardan telefonumu çaldırmalarını rica ettim. Böylelikle bir taşla birkaç kuş vurabileceğimi düşündüm. Böylelikle hem telefonumu bulabilecek hem de ilgili telefon numaralarına sahip olabilecektim. Yaşasın şeytanlık yaşasın piçızlık diye düşündüm, ama telefonumu bulamadım! Lanet gitsindi acaba evde mi unutmuştum. Son bir kez daha çantamın derinliklerine inmeye karar verdim. Derken bir de ne göreyim benim yumurcak bana oradan gülümsüyor. OH be dedim, burdaymışsın, gel bakayım benden çok fazla uzaklaşma emi çocuum dedim. Solaryum ötesi bir etkiyle yolculuğuma devam ederken, dedim bu yolculuğu şahane bir şarkıyla taçlandırmanın tam vakti. Seksenler dizisindeki Susmuş Aydın Sarman’ın yeni şarkısı “Derdim Kendimle”yi dinlemeye başladım. Şarkı o kadar oynaktı ki utanmasam vapurun ortasında göbek atacaktım. Deniz’in 2017 yaz sezonu şarkısı belli oldu derken, etrafımdaki insanların anlamsız bakışlarıyla dünyaya döndüm. Meğersem bir anlığına kulaklık taktığımı unutup, şarkıyı bülbül ötesi sesimle söylemeye başlamışım. Etrafa verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileyip, muhtaç olduğum tüm kudretimi ve damarlarımdaki asil kanı alıp sessizce kitap okuyayım bari dedim. Sonra aklıma bir Korkunç Film 8 senaryosu daha gelmesin mi istersiniz!

Ben akbildi, telefondu, şarkıydı derken hangi vapura bindiğime bakmamıştım bile. Allahım nolur yanlış vapura binmiş olmayayım amin dedim. Denizin ortasındaydık her şey için çok geç olabilirdi. Cesaretimi toplayıp hiç boyuna, kilosuna, sakalına bakmadan en yakınımdaki insana dünyanın en kritik sorusunu yöneltmek için yaklaştım. Çünküsü şuan seçici olmanın hiç zamanı değildi. En ince sesimle “ Bu vapur Kadıköy’e uğruyor değil mi?” dedim. Sarışın olduğunu sonradan fark ettiğim çocuk, seyirci joker hakkını kullanmak ister gibi baktı yüzüme. Biraz daha seçici olabilirmişim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Bu kadar zor bir soru sormamıştım, hadi be gözünün yağını yediğim ne kadar hayati olsa da beş yüz milyor değerinde bir soru sormadım sana. Bu kadar düşünmene gerek yoktu aslında. Derken çocuk, “ evet” dedi ve beni kutumdan iki yüz elli bin lira çıkmışçasına sevindirdi. OH bee dedim, doğru vapura binmişim!

Vapurdan indim, elimde olsa diyetisyene koşarak gider birkaç yüz kalori daha yakardım ama kaybedek zamanım yoktu. Hemen bir taksiye bindim ve diyetisyenin yolunu tuttum. Taksi yolculuğum, hiç çalışmadığım dersin sınavı gibi, en sevdiğim şarkı gibi, en romantik buluşmalar gibi kısa sürdü. Nasıl geçtiğini anlamadan hemencecik bitti, hiç yetmedi… Ben kendimi henüz hazır hissetmiyordum, utanmasam taksiden hiç inmeyecek, bir tur daha at abi diyecektim ama taksici abi kaldırımda bekleyen ablayı almak için bir an önce in der gibi yüzüme bakınca inmek zorunda kaldım. Diyetisyenin kapısına geldim, ben en son ilk okulda tüm okulun önünde andımızı okurken bu kadar heyecanlanmıştım. Sakin ol şampiyon dedim ve içeri girdim. Sen ne zor sınavlardan geçtin, ne ilk buluşmaları atlattın, yeri geldi patroşkandan zam istedin, yeri geldi en kalabalık avm de park yeri buldun. Bir tartıya çıkmaya mı korkacaksın? Heheyt be dedim, verdim gazı kendime ve bari şu çoraplarımı da çıkarayım da öyle çıkayım tartının üstüne dedim. Küçükken, televizyonda öpüşme sahnesi çıktığında kapattığım gibi kapattım gözlerimi ve usulca ibrenin durmasını bekledim. İbre çıktıkça çıkıyor bu sırada geçtiğimiz bir hafta gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyordu. Sabahları aç karnına içilen limonlu sular, kaç çikolatayı götürüyor birazdan hep birlikte öğrenecektik. Tam olarak zurnanın zart dediği bölüme gelmiştik. Kalbim artık yerinden çıkma alıştırmaları yapmayı bırakmış, civarda ufak bir gezintiye çıkmıştı. Kendimi tutamadım ve “ söyleyin doktor bey ne kadar zamanım kaldı ” dedim, heyecandan saçmalamaya başlamıştım. Ve diyetisyenimin ağzından o sihirli kelimeler dökülüverdi. “ Afferin Deniz’cim bu hafta 1 kilo 100 gram vermişsin.” OH bee dedim, demek ki limonlu sular en az birkaç tane çikolatayı götürmüş, o 100 gramı da sabah vapura koşarken vermiştim.

OH OH suyundan daa, OH OH buyundan da şarkısı Deniz için gelsindi. Aşırı mutluydum, diyetisyenden herkese benden çay diye bağırarak çıktım ve Van ötesi kahvaltımı yapmaya gittim. Nasıl olsa bir sonraki kontrole kadar önümde kocaman bir hafta vardı, bugün istediğim kadar yemek yiyip, yarın limonlu su içerek yediklerimi nötralize edebilirim diye düşündüm. Sonuçta bunu bir kere yaptım, yine başarabilirdim! Bugün benim için çok erken başlamıştı, ama daha öğlen gelmeden bir sürüsünden “OH” dediğim an yaşamıştım. Günün son “OH” unu ofisin önünde patroşkanın arabasını görmediğimde dedim. OH bee daha işe gelmemişti. Hemen masadaki yerimi alıp, ondan önce gelmenin haklı gururunu yaşayabilirdim. Bundan daha güzel bir pazartesi olabilir miydi? OH be artık pazartesiler Denizz Aşırı sendromsuzdu. Hiç beklemediğiniz bir anda cebinizden çıkan 5 TL tadında, en acıktığınız anda çantanızdan çıkan çikolata tadında, uzun uğraşlar sonucu bulduğunuz park yeri tadında geçen bol “OH” beeli bir hafta dilerim. Örtmen geldi byee!

Yazının devamı...

Canım Hiç Öpmiim Aşırı Kibarım

29 Mayıs 2017

Acaba annemler beni nasıl evlatlıktan reddeder veya hazır konu açılmışken ben başka nasıl yollarla yeşil pasaport sahibi olabilirim diye düşünüp Google a “ yeşil pasaportlu olmak için kiminle evlenmem lazım?” yazıp enter a basmışken, Ateşli Sosyologlar whatsapp grubu aniden bir coşma yaşadı. Akşam gruptan biri öğretmen, diğeri şirketin beleşe kırmızı mini cooper araba verdiği ( bu ufak ayrıntıyı belirtmeden edemedim) pazarlamacı arkadaşımın doğum günü vardı. Sanki benim yeşil pasaportlu prensle olan izdivacımdan daha önemli bir konuydu. Ama konu doğum günü olunca herkes muhtaç olduğu kudreti ve damarlarındaki asil kanı alıp Denizz Aşırı Kutlamalar & Event A.Ş’ye başvururdu. Ben de Denizz Aşırı Kutlamalar & Event A.Ş’nin yönetim kurulu başkanı olarak şükela ötesi fikirlerimle, şimdiye kadar hiçbir aman efendim siz deyin doğum günü sahibinin ben diyeyim yıl dönümü sahibinin yüzünü kara çıkarmadım.

Yirmi beş yaşına girecek iki güzide arkadaşım için, bu yıl onlar gibi 25.yaşını kutlayan Leman Cafede bir buluşma organize ettim. Aslında gayet denk geldi ama ben cafenin içindeki kocaman 25 rakamlarını görünce özellikle bunu düşünmüşüm planlamışım gibi yaptım. Tabii ki bu kadar nonnik düşünceli biri olduğuma inanmayan arkadaşlarım bu söylediğimi yemediler. Çünkü benden beklenen her kutlamada böylesine ince nonnik davranışlar değil aksine siz deyin çeşitli şakalar ben diyeyim bir takım yaramazlıklar, şapşikliklerdi. Ki bekleneni de yapmak üzere sabahtan beri istediğim zeytin yağını getirmeyen garsona doğru gittim. Az önce “ yaklaşık bir saat önce zeytinyağ istemiştim, naptınız ilk otobüsle Ayvalık’a zeytin toplamaya mı gittiniz?” diye iki aydır regl olamamış kadın siniriyle veya  tuttuğu takım şampiyonluğa giderken uzatmalarda kendi kalesine gol yiyen holigan erkek siniriyle adama hunharca hönküren kişi sanki ben değildim. Bir görseniz nasıl aşırı kibarım. Çünkü az sonra kendisinden, yabancı pop şarkı çalan şu güzide mekanda öğretmen olan arkadaşım için “ penceresi cam cama muallim”, yeni kırmızı mini cooper arabası olan arkadaşım için de İsmail YK’dan “ bas gaza aşkım baz gaza” çaldırmasını rica edecektim. Muhtaç olduğum kudreti ve damarlarımdaki asil kanı bir geçelim onu yanıma çoktan almıştım zaten. Bu sefer farklı olarak sahip olduğum tüm tatlı dilimi yanıma aldım ve en ufacık hücreme kadar kibarlaştım. Zaten insan en çok da birinden bir şey isterken, özellikle saçma bir şey isterken aşırı kibarlaşır diye düşündüm. Neticede garson abi, az önce kendisine hunharca hönküren şu kırmızı saçlı körpe genç kızın karşısında kibarlıktan ölmesine ve aşırı tatlı diline dayanamadı ve istediğim şarkıları çaldırdı. Beş dakika önce mekanda Shape Of You senin, Rockabye benim coşan gençlik, Penceresi Cam Cama Muallim çalmaya başlayınca şok ötesi bir şey yaşayıp, Baz Gaza Aşkımla dumur seviyesine geçmişti. Ama ben o akşamki aşırı kibarlığım sayesinde arkadaşlarıma hiç unutamayacakları bir anı kazandırmıştım. Sonra düşündüm, biz en çok başka hangi durumlarda bu kadar aşırı kibar oluyoruz? Ve sizin için yazdım…

Herkesin çay istediği bir ortamda Türk Kahvesi isterken

Kalabalık bir grupla toplantıya veya bir misafirliğe gittiniz. Ev sahibi sorar “ ne içersiniz?” O sırada grubun birçoğu çay istedi ama siz Türk kahvesi içmek istiyorsunuz. Herkesin çay istediği bir grupta sivrilip, “ ben Türk kahvesi istiyorum” demek özgüven gerektirir arkadaşlar. Çünkü diğer herkesin siparişinin alınması, toplamda maximum iki saniye sürer. “ Çay, çay , çay” bitti. Ama Türk kahvesi isteyen kişi için durum farklıdır.  Grubun geri kalanı toplantıya veya sohbete başlamak için onun siparişinin alınmasını beklemek durumundadır. “ Ben zahmet olmazsa bir Türk kahvesi rica edecektim.” “ nasıl olsun?” “ orta”. Dua edin gittiğiniz yerde Türk kahvesi yapılıyor olsun, düşük bir ihtimal ama böyle durumlar da insanın başına gelmiyor değil. “Türk kahvesi yok, nescafe versem olur mu?” Bu sırada grubun diğer kalanı hala sizin siparişinizin alınmasını bekliyor, soğuk terler, gerginlik almış başını gidiyor. “ Olur olur, nescafe de olur” diyebiliyorsunuz sadece… Bir de işin hazırlama kısmı var tabi, çay iki saniyede bardaklara konup getirilebiliyorken, sizin Türk kahveniz pişecek köpürecek filan… Ev sahibi için çayın daha pratik olduğu gerçeği kaçınılmaz. Özellikle patronunuz çay, siz Türk kahvesi isterseniz durum daha da vahim, sanki Türk kahvesi daha böyle özel insanlar için, daha özel bir içecek, daha protokol içeceği. Durum böyle olunca karşı taraf  “ne içersiniz?” sorusuna sadece “çay” diye cevap verip sonuna “istiyorum” yüklemini bile eklemezken, siz “ ben eğer zahmet olmazsa bir Türk kahvesi rica ediyorum” diye en kısık ses tonunuzla, en kibar halinizle, eğilip bükülüp siparişinizi veriyorsunuz.

Hiç tanımadığın birinden sigara isterken

Üzerinizde nakit para yok, veya etrafta sigara alabileceğiniz bir yer yok ama acil sigara içmeniz gerekiyor. Tek başınasınız, bir tiryaki olarak tek çareniz hiç tanımadığınız birinden “kibarca” sigara istemek. Ama yok böyle bir kibarlık, karşı taraftan canını isteseniz sanki daha az kibar olurmuşsunuz gibi. Usulca o hiç tanımadığınız kadının veya adamın yanına gidersiniz, yüzünüzde en tatlı gülümsemenizle kafanızı eğer, en ince ses tonunuzla da “ çok afederseniz, sigaranızdan bir tane alabilir miyim acaba?” dersiniz. Karşı taraf halden anlar ve sigarsını “ aa tabi” diye hemen uzatırsa, bir de yetmez “ Ay çok teşekkür ederim, ne olur kusura bakmayın valla mecbur kalmasam almazdım” diye eklersiniz. “ yok yok olur mu öyle şey rica ederim” diye devam eden muhabbet, kim bilir belki de yıllarca süren bir arkadaşlığın ilk adımı olur =)

Kalabalık bir otobüste akbil isterken

Durağa kalmış yüz- yüz elli metre. Belki de kaçırırsanız minimum yarım saat bekleyeceğiniz otobüsünüz orada ve milyorlarca yolcu alımına başlamış. Hüseyin Bold’u kıskandırır derecede bir koşuya başlıyorsunuz, derken mutlu son: otobüse biniş. Kanter içinde kalmışsınız, kalbiniz yerinde çıkma alıştırmaları yapıyor, akbilinizi arıyorsunuz ama o da ne, yok! Ara Allah ara, şeytan aldı götürdü satamadan getirdi demeye kalmadan otobüs en az üç durak ilerlemiş. Artık inemezsiniz de, birinden akbil bulup basmanız lazım. İşte vakit, muhtaç olduğunuz tüm kibarlığınızı yanınıza alma vaktidir! Belki de başka zaman olsa kulaklığınızı takıp duymamazlıktan geldiğiniz, çoğu zaman uyuma numarası yapıp yerinizi vermediğiniz insanlardan akbil dilenmeye başlıyorsunuz. Evet resmen dileniyorsunuz. Otobüs üç durak ilerlemişken iş  kibarca “rica” etme boyutundan çıkıp “ Abi allah rızası için bir akbil” seviyesine geliyor çünkü. Dua edin, Ramazan ayındasınız =)

Yazının devamı...