"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Yes No Yes No Yes No, Reklam Olduk Looo!

30 Ocak 2017

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/P5jRsHg5ieQ?rel=0&amp;controls=0&amp;showinfo=0" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

Günlerdir bir EVET-HAYIR tartışmasıdır gidiyor. “Güçlü bir Türkiye için EVET diyorum kardeşim ya sen?” ler mi ararsınız yoksa “ Mustafa Kemal Atatürk çağrını aldım, Laik ve Bağımsız bir Türkiye için HAYIR diyorum, ya sen?” ler mi… Türkiye’nin bir EVET-HAYIR’la bölünmediği kalmıştı, o da oldu bu birbirine paslı videolar sayesinde. EVET veya HAYIR ne diyeceksek diyelim, kararımız bundan sonraki hayatımızı belirleyecek. Çünkü her tercih bir kaderdir…

Durum böyle olunca ben de bir EVET kararı veya bir HAYIR kararı nasıl bir hayatı bu kadar etkileyebilir diye düşündüm. Ama sonra bir baktım bu iki kelime zaten biz doğduğumuzdan beri hayatımızda çok önemli ve nasıl da büyük bir yer teşkil ediyor. Siyasetten biraz olsun uzaklaşıp, EVET ve HAYIR’ın sosyolojisine #denizzasiri bakış açısıyla inmeye hazır mısınız? Kaptanınız konuşuyor sayın okuyucular, trafikte olanlar aman diyim kemerlerinizi bağlayın, sonra kendimi yazıya kaptırdım öndeki arabaya çarptım dinlemem, hele hasarlarınızı hiiç mi hiç ödemem =)

İnsan, ortalama 70-80 yıllık ömründe acaba kaç kez EVET veya HAYIR demiştir diye kısa bir araştırma yaptım. Ne yalan söyleyeyim kesin bir bilgiye ulaşamadım. Ama bu ortalamayı en çok, yabancı dil bilmeyen turistlerin yükselttiğine kalıbımı basarım. Ki ayıptır söylemesi benim de hatrı sayılır bir kalıbım vardır. Neyse yaza daha beş ay, 150 gün olduğu için bu konu şimdilik çok önemli değil, biz bunu geçelimdi, asıl konumuza gelelimdii…

EVET ve HAYIR’ın turistler için öneminden bahsedeceğim biraz. Sırf bu iki kelimenin, herhangi yabancı bir dildeki karşılığını öğrenseniz size karada ölüm yoktur. Ki hiç yabancı dili olmayan her 10 kişiden 9’u en az üç dilde EVET ve HAYIR demeyi bilir. Bunlar Yes-No kimi zaman Yaa-Nein, kimi zaman Daa-Net, kimi zaman da imparator Fatih Terim sayesinde Si-No olmuştur. Kombinasyonları çoğaltmak mümkündür. Bu iki kelime, sizi dünyanın her yerinde restoranlarda garsonla, dükkanlarda kasiyerle, havalanında pasaport polisiyle konuşurken hayatınızı kurtarmıştır. Yalansa yalan diyin, canımı yiyin!

Evlilik teklif etme hazırlığında olan beyler, evlenme teklifi almak isteyen hanımlar, en çok “ EVET” duymayı veya “ EVEET” diye haykırmayı beklemiyor mu? Bazen aralarında şansı yaver gidenler nikah masasında da büyük bir EVET çektiklerinde, yıllar sonra “EVET” dediğim-duyduğum güne lanet olsun dediği de oluyor. Ya da belki de hayatının aşkı olacak birine “HAYIR” dediği için bir kutu çikolatayı 5 saniyede bitirmiyor mu pişmanlıktan ölenler... Yani anlayacağınız, EVET ve HAYIR bu şekilde de kader oluyor bizler için.

Şu anda 7,44 milyar olan dünya nüfusu acaba, birçok kadın kocasına yatak odasında “HAYIR” demeseydi kaç olurdu hiç merak etmediniz mi? Veya acaba dünya nüfusundaki işsizlerin yüzde kaçı, kocasına her istediğinde “ EVET” diyen kadınların eseri?

EVET-HAYIR Erkan Yolaç’la korkulu rüyamız haline gelmiş, Mehter Marşıyla girip, İzmir marşıyla çıkmamış mıydık bir dönem? Ebru Gündeş’le “Eveet ,söylüyoruum eveeet , istiyoruum eveet, seviyorum aşığım sanaa” diye coşarken, Barış Manço’yla “Hayır hayır boşuna yalvarma inanmıyorum sana, hayır hayır yüz bin kere hayır inanmıyorum sana” diye isyan etmedik mi? Ardından Kamuran Akkor “ Evet mi hayır mı, söyle bana nedir senin cevabın?” diye sorularımıza yanıt aramadı mı?

Yazının devamı...

Bir Gün Hepimiz Trend Topic Olacağız!

23 Ocak 2017

Twitter’a girdiğimde son olarak Seksenler ve Kiralık Aşk dizilerinde rol olan, mükemmelliğin vücut bulmuş hali, canım melek insan Ayberk Atilla’nın Trend Topic (TT) listesinde zirvede olduğunu gördüm. Eyvah dedim içimden, çünkü bir insan TT olduysa ya ismi sansasyonel bir olaya karışmıştır, herkes onu konuşuyordur, gündem olmuştur. Ya da….

Ayberk abinin isminin sansasyonel bir olaya karışmasının imkanı yoktu çünkü o tanıdığım en melek insandı. Yüzünden gülümseme eksik olmaz, sıcacık kalbi ve gözleriyle aşırı dozda sevgi dağıtırdı herkese. #AyberkAtilla etiketiyle yazılan tivitleri okuduğumda, yaşadığım şoku ve üzüntüyü anlatamam. Yaklaşık on gün önce rahatsızlandığını öğrenmiştim ve şimdi ise onun aramızdan ayrıldığını okuyordum ana sayfamda. Ayberk abi hashtag olmuştu bir sürü insanın paylaşımında…

Önce inanmak istemedim. Daha önce twitter yaşayan kaç kişiyi öldürdü, kaç kişi trend topic listelerini alt üst etti böyle… Yaşayan kaç kişi hashtag oldu tivitlerde görmüştük. Hababam Sınıfı’nın namı değer Mahmut hocası, büyük usta Münir Özkul twitterda en az beş kere ölmüştür her halde. Twitter ahalisi kaç kere Münir Özkul için yas tuttu, taziyelerini retweet etti, adına şiirler şarkılar yazdı… Mevlüt okutanı bile biliyorum adamcağızın ardından… Her seferinde de ailesinden biri çıktı yalanladı bu üzücü haberi. Ayberk abi için de aynısı olsun istedim, dua ettim. Gerçek haber mi, yalan haber mi diye bir dakika içinde milyorlarca telefon görüşmesi yaptım. Tüm dostları aynı şeyi ümit ediyordu Ayberk abi için. Derken bir oyuncu arkadaşımız acı haberi paylaştı bizimle. Eşi ile konuşup, haberin doğruluğunu teyit etmişti…

Sağlığında iki fenomen dizide de rol alan, usta bir oyuncu olmasının yanı sıra çok çok iyi bir insan olan Ayberk abi, bir kere bile hakettiği değeri görememişti sosyal medyada. Seksenler gibi, Kiralık Aşk gibi rating listelerini alt üst eden, aynı zamanda da sosyal medya fenomeni olan iki dizide birden rol alırken bir kere bile Trend Topic olamamıştı. Ancak vefat haberi ile birlikte neredeyse tüm yurdum insanının gündemine oturdu. Facebook, instagram, twitter hep onun fotoğraflarıyla doldu… Daha önce neredeydik dedirten bir manzara vardı sosyal medyada. Ayberk abi keşke, milyonların ardından yazdığı o sevgi cümlelerini okuyabilseydi, ne kadar çok sevildiğini görebilseydi istedim. Sonra da belki görüyordur diye kendimi teselli ettim.

Bir gün hepimizin isminin başına bir “#” hashtag koyup sosyal medyada paylaşacaklar. Bir gün hepimiz trend topic olacağız. Hep tanımadığımız insanlar ölecekmiş gibi geliyor ama tanıdığımız insanlar da ölüyor, biz de öleceğiz. Modern dünyanın koşuşturmasında ölümü unutuyoruz veya hatırlamak istemiyoruz çoğu zaman. Ama bence cenazelere daha çok gitmeliyiz! Ölümü aklımızdan hiç ama hiç çıkarmamalı, bir saniye sonra ölecek gibi yaşamalıyız. Sonra ertelediğimiz, söyleyemediğimiz, yapamadığımız her şey için çok pişman olabiliriz.

Ayberk abiyi son yolculuğuna uğurlarken herkes çok üzgündü. Ayberk abi için tüm sevdikleri toplanmıştı, görebilseydi çok mutlu olurdu. Bir de cenazesine katılan ama oyuncularla fotoğraf çektiren yurdum insanlarını görse eminim çok gülerdi. Ünlü cenazelerinden hep bahsederlerdi ama ben büyük bir kısmını hikaye zannederdim. Değilmiş sayın seyirciler hepsi harfi harfine gerçekmiş en ufacık bir abartma yokmuş. Sokaktan geçen genç kızlar, Barış Arduç’un da camiide olduğunu öğrenince en önde saf mı tutmadı dersiniz, yaşlı amcalar ellerinde fotoğraf makinaları oyuncularla fotoğraf mı çekilmedi dersiniz, ne ararsanız vardı. Hele tabutla fotoğraf çekinenlere, defin sırasında video kayıt yapanlara diyecek hiçbir şey bulamıyorum! Allah herkese İlker Ayrık sabrı versin, çok sevdiği dostunu son yolculuğuna uğurlarken, Ayberk abinin tabutunu cenaze arabasına yerleştirirken bir adam pat diye önüne atıldı ve hiç tereddüt etmeden “ İlker bey bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” dedi. Her halde ününü veren Allah sabrını da veriyor olmalı ki, İlker Ayrık tüm kibarlığıyla cenazede olduğunu hatırlattı beyfendiye.

Yazının devamı...

Yerinde edilen küfür, şiir gibidir!

16 Ocak 2017

Sabahın körüydü, sadece kargalar değil yer yüzündeki hiçbir kuş türü mamasını yememişti. Hava zifiri ötesi karanlıktı. Zemin ve hava şartları depresyona girmem için son derece müsaitti. Zaten biri bana çok büyük bir kötülük yapmak isterse beni erken uyandırsındı. Alarmla uyanmak, hayatım boyunca en nefret ettiğim şeydi, ömrüm vapurlarda, otobüslerde uyuyarak geçmişti. Ordinaryüs profesör uykucu olarak, kullandığım her taşıtta, yağlı kafa izi olmayan camı bulup, uyuyabilir tüm gün suratımda yastık iziyle dolaşabilirim ama bu konuya pek girmek istemiyorum.

Bence bir insanın erken kalkması için aşırı geçerli bir sebebi olması gerekiyordu. Kabul erken kalkan yol alırdı elbet bir itirazım yok ama insan isterse geceleri kepenkleri daha geç indirip aradaki saat farkını kapatabilirdi. Yani bence geç uyuyan da yol alırdı ama bu konuya da girmek istemiyorum. Asıl girmek istediğim konu şu ki, erken kalkmak için çok geçerli bir sebebim vardı. Uzun bir süredir her hafta sonu sabahın köründe İngilizce kursuna gidiyorum. Bu kadar global olma çabası niye bilmiyorum ama bütün bir maaşı kursa verdiğim için mecbur gidiyorum beybisiler. Hayır tam anlamıyla İngilizce öğrenebilsem gam yemeyeceğim. Dersin yarısı, bizim nereli olduğunu top secret bir şekilde gizleyen örtmenimize Türkçe öğretmekle geçiyor. Canım biricik Türkçe’mizin en nadide kurallarından girip, en kullanılan cümlelerinden çıkarken, Türkçe küfür öğretmekten de eksik kalmıyorum tabi ki…

Önceleri yardım sever bir insan olduğum için, örtmenime Türkçe küfür öğrettiğimi düşünüp savunmuştum kendimi. Çünkü biri ona sokakta veya sınıfta arkasından küfür ederse bilsin anlasın diye düşünmüştüm. Gerçekten çok saf duygularla öğrettim, hiç de yüzüm kızarmadı, pişman da değilim. Ama sonra bunun kültürel bir miras olduğunu fark ettim. Çünkü, küfür etmek, küfür öğretmek yaşadığımız toplumun kültüründe var.

Bu toplum yıllarca sayısız Kemal Sunal filmleri izledi, güldü, eğlendi. “Eşşoğlueşşek” tabirini Kemal Sunal’la sevdi. Hatta bu tabiri kötü söz olarak değerlendirmedi, o kadar çok sevdi ki çoluğuna, çocuğuna, yeğenine, torununa bile söyledi. Gel bir seveyim seni eşşeoğlu eşşek, ama baban hariç dedi oğlunu sevdi. Büyük ustayı sokakta durdurdu, “ bir daha söyle” dedi. Çünkü yerinde edilen küfür şiir gibiydi. Kimin, niye ve nasıl bir üslupla söylediği çok önemliydi.

Küfür yeri geldi teşvik edilmek için kullanıldı. Üniversite sınavınlarına hazırlanan ve heyecandan ölmek üzere olan arkadaşımıza, kardeşimize sen o soruları g*tünle yaparsın demedik mi hiç? İddialı bir dizi yayınlanmadan önce, iddialı bir film vizyona girmeden önce ortalığın ağzına s*çacak demiyor muyuz hep?

Hepsi tamam da beni en çok şaşırtan, küfürü takdir etmek için de kullanıyor olmamız. Ama özellikle de azıcık gıcık olduklarımıza, belki biraz da kıskandıklarımıza… Karşı takım doksana çaktığında, nasıl vurdu ama o*çocuğu demiyor mu taraftar? Güzel bir film izlediğimizde yönetmenine, nasıl çekmiş ama p*ç demiyor muyuz? Neden biz güzel takdir etmeyi bilmiyoruz, takdiri bile küfürle yapıyoruz diye düşünmeden edemiyor insan…

Hadi takdiri geçtim, onu genelde kişinin arkasından yapıyoruz da... Tebrik etmek için küfre ne demeli? Bayağı yüzüne yüzüne kaç kez, ulan i*ne yine yaptığın yapacağını ya da p**venk işini biliyor demedik mi en yakın arkadaşlarımıza… Çok üzgünüm ama dedik sayın seyirciler… Televizyonlar istedikleri kadar biplesinler ama küfür bizim hayatımızın her alanında, her saniyesinde. Yaşlısında, gencinde, çocuğunda… Her yaştan insanın ağzında.

Yazının devamı...

Kardan Adam Olur, Senden Adam Olmaz!

9 Ocak 2017

Büyük annem şömine başında marshmallowlarımızı çevirirken ben de içimden, “ karlar düşer, düşer düşer ağlarım” adlı şarkıyı söylüyordum. İçimden söylüyordum çünkü dışımdan söylersem adeta bir overlok makinası arabasının sesi kadar, yok yok arttırıyorum seçim otobüslerinin sesi kadar rahatsız edici olabilirdim. Bu sırada büyük annem marshmallowların hazır olduğunu, benim de gramafona güzel bir plak koymam gerektiğini söyledi. Işıkları kapatıp birlikte usulca karın yağmasını izleyecek, ateşin başında marshmallowlarımızı yerken büyük annem bana eski aşklarını anlatacaktı … Şaka şaka bunların hiçbiri olmadı. Gönül isterdi tabi, neden benim de böyle romantik bir kar anım olmasındı ama herhalde bir şöminemiz olsa marsmallow yerine sucuk pişirirdik, babaannem de gider ıhlamur nane limon falan kaynatırdı. Gramafona güzel bir plak koymak yerine de birlikte entrikası bol bir dizi izlerdik, babaannem de eski aşklarını anlatmak yerine dizideki kötü kadına “ gözü kör olasıca” diye beddua ederdi.

Neyse bunlar şöminemiz olduğunda tartışmamız gereken mevzulardı. Biz şimdi önce bir doğal gazlı, kombili evimize ulaşabilelimdi. Karın saati saatine, dakikası dakikasına ne zaman yağacağını gösteren güzide web siteleri varken, yer yüzündeki tüm meteoroloji uzmanları kar geliyor diye sonsuza kadar haykırırken, bu teknolojiyi, bu bilimi, bu ön görüyü reddetmek niye? Sen niye karın yağacağı gün sıcacık evinden çıkar da teee avrupa yakalarına toplantılara gidersin. Ben de kendimi akıllı bir şey sanardım, ama lapa lapa yağan kara, evimden 20 km uzakta yakalanınca zekamla ilgili düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. Ve tam tamına 3 saat boyunca trafikte kaldım. Bir trafik, bir trafik sanırsın tüm 15 milyon İstanbul’lu sokakta. Kar yağdığında evinden 20 km uzaklıkta, 3 saat boyunca trafikte kalmaktan daha kötü bir şey varsa, bu da evinden 20 km uzakta soğuk espri yapan biriyle 3 saat trafikte kalmakmış, ben bunu o gün anladım. Allah kimseyi soğuk espri yapanlarla aynı arabaya koymasın, amin. Allah’tan patroşkam da vardı da, spordan, siyasete, siyasetten, sosyolojiye, dizilerden sinema filmlerine, ratinglerden gişe muhabbetlerine kadar sonsuza kadar konuştuk. Bizim konuşmamız bitti, ama soğuk espriler bitmiyordu, bitmiyordu sayın seyirciler. Acaba sıcak evime, minik tüylü kedime, büyük kıllı sevgilime kavuşabilecek, onları bir daha görebilecek miydim?

Sonunda sıcak evime, minik tüylü kedime ve büyük kıllı sevgilime ulaşabilmiştim. Haberleri açtığımda yalnız olmadığımı fark ettim, tahminlerim kesinleşmişti ki 14 milyon 999 bin kardeşimle İstanbul’u temsilen trafikteydik. Arabada o kadar düşünecek vaktim oldu ki, kar yağdığında yapmamız ve yapmamamız gerekenler listesi çıkardım. Hazır mısınız? Alın kağıt kalemi elinize başlıyorum. Bir kere ilk olarak kar yağacağı zaman arabayla sokağa çıkmayın ama bu ana yasamızın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerinden. İkinci olarak eski sevgilinize “ kar yağdığında mikroplar ölürmüş, iyi misin merak ettim” diye mesaj atın. Bu fırsat daha anca bir yıl sonra gelir. Üçüncü olarak uzun yola ve tatile en iyi tanıdığın insanlarla çıkacaksın lafına bir yenisini daha ekleyin, İstanbul’da da bir yere giderken en iyi tanıdığın insanlarla arabaya bineceksin, soğuk espri yapanlarla asla aynı arabaya binmeyeceksin. Çünkü insan insanı sadece tatilde değil, İstanbul trafiğinde de tanırmış. Haberciyseniz hiç zaman kaybetmeden yılın ilk “ karın tadını yine çocuklar çıkardı” haberini siz yapın. Hiçbir şey değilseniz en azından “ kardan adam olur, senden adam olmaz” diye tivit atın.

Bitti miiii, bitmediii… Kar yağdığında bizim gibi vicdanlı insanlar, sıcacık yataklarında, yastığa başlarını rahatça koyabilmek için sokaktaki savunmasız, üşüdüğünü, aç olduğunu dile getiremeyen, soğukta yemek bulamayan hayvan dostlarımıza, kardan korunabilecekleri yuvalar yapar, açlıktan ölmemeleri için mamalar dağıtırız. Böylece birçok canın donarak ölmesini önleriz. Yaptığınızı anlamayanlar, hatta sizi sokakta üşüyen insanları umursamamakla suçlayan insanlar olacaktır. O kadar insan sokakta üşüyor, siz hayvan peşindesiniz diye hönkürenler olacaktır. Onlara “ ama işte Alo 153, yok belediyeler” vb açıklamalar yapmak zorunda değilsiniz. Ey yardımsever, vicdanlı Türk insanı, işte bu sinir krizi durumunda bile ilk vazifen sokakta üşüyen canları kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret sol tarafındaki yumuşacık kalbinde mevcuttur!

Bitti mii bitmedi! The oscar goes to belediyeler, belediyelerimiz! Birçok belediye de sokaktaki can dostlarımıza sahip çıktı. Darısı diğerlerinin başına. Ayrıca uzun zaman önce alışveriş yapmayı bırakan biri olarak, sokaktaki canlara kapılarını açan Bakırköy Atrium AVM, Oysho ve Koton’a gidip alışveriş yapacağım. O kadar ölü taklidi yapan insan ve kurum varken benden size küçük bir teşekkür olsun diyeceğim. Bittii mii, bu sefer bittii!

Trafik, o , şu, bu her şey bir kenara bu kar hepimize çok iyi geldi. İzleyemediğimiz filmleri izledik, okuyamadığımız kitaplarımızı okuduk. Evdekilerle daha çok sohbet ettik, bir birimize daha çok zaman ayırdık. Fakat iyi yağdı be! Öyle böyle yağmadı. İnstagrama, twittera hatta facebooka bile yağdı. Bizim burda 40, sizin orda 50 santimdi. Neyse, sözlerimi bu kardaki top üçümle bitirmek istiyorum. Bir numaram bütün öğrencilerin ağzının içine baktığı, tivit yağmuruna tutulan kar tatillerinin efendisi Vasip Şahin! Seni seviyoruz sayın valim. 2 numaram şuanda vizyonda olan La La Land-Aşıklar Şehri. Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. 3 numaram da tabii ki sıcak çikolataa! Benden bu kadar istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. Örtmen geldi byeee! 

Yazının devamı...

Yeni Yıla girmek bizim işimiz

2 Ocak 2017

Dolayısıyla vücudu aşırı dozda kutlamaya maruz kalan Caner bey kendini önümüzdeki yirmi beş yıl eve kapatmak istediğini ve hatta mümkünse koltuktan hiç kalkmak istemediğini söylemişti. Caner bey için özel olarak hazırladığımız Xbox, spor programları ve kumandadan oluşan yaşam ünitesi sayesinde kendisi sonsuza kadar yaşayabilirdi, hatta hiç yemek vermesem, biraz zorlasa fotosentez yoluyla yaşamına bu şekilde devam edebilirdi bile. Lanet olsundu içimdeki Pare sevgisine, onun bitki olmasına gönlüm el vermediği için, ben de özel olarak hazırladığım yaşam ünitesiyle biraz şarj olmasına müsade edip, zemini Denizz Aşırı yeni yıl kutlaması için hazır hale getirdim. Sonuçta vicdanlı olduğum kadar da plancıydım.

Yılbaşında evde olmak istediğimi söylerek girdim konuya. Caner’i can evinden vurmuştum. Tabii ki bu fikrim karşısında bir dakikalık saygı duruşunun ardından bir süre de ayakta alkışladı beni. Henüz başına geleceklerden habersizdi kendisi… Daha sonrasında yılbaşını evde geçirme fikrini en yakın arkadaşlarımla paylaştım. Alkışa doyamıyordum, bu fikrim dostlar camiasından da takdirle karşılanmıştı. Yeni yıl partisi için bana ilk olarak herkesin kolay ulaşabileceği, salonunda on beş yirmi kişiyi rahatça ağırlayabileceğim bir ev lazımdı. Bu evi bulmam çok zor olmadı, tabi ev sahibini ikna etmem de. Sonuçta plancı olduğum kadar da canından bezdiren bir ikna kabiliyetim vardı.

Pare Event yönetim kurulu başkanı olarak, dünyanın en yaratıcı fikri olan “ Red Party” konseptini de devreye soktum. Yeni yılda hiç kimsenin aklına gelmeyecek bu konsept sayesinde tüm konuklarımız kırmızı giyinecek, partideki en ufacık detay bile kırmızı olacaktı. Nedense kimse buna da itiraz etmemişti. Kendimden korkmaya başlamıştım. Herkesi ve her şeyi organize ettikten sonra sıra Caner’le konuşmaya gelmişti. Yılbaşını kutlamak üzere yaklaşık yirmi kişinin davetli olduğu, kırmızı konseptli ev partisi için kollektif bir çalışma içerisinde olduğumdan bir haber olan Caner bey, evde baş başa mandalina yiyeceğimizi sanıyordu. Kendisini en sona bırakmıştım çünkü itiraz etme şansını ne kadar sıfırın altında eksi bin beş yüze çekebilirsem o kadar iyiydi. Her zamanki gibi başlarda yine mırın kırın etse de, kırmızı tişört denerken oldukça neşeli bile gözüktüğünü söyleyebilirim. Her şeyi bu kadarla sınırlı sanan Caner’in beni tanımadığını düşünmeye başlamıştım, çünkü yılbaşı masasını süslemek için Fethi Paşa Korusuna kozalak toplamaya gideceğiz dediğimde benim minik Sezen Cumhur Önal’ım, birden Rasim Ozan Kütahyalı’ya dönüştü.

Kozalak olmadan o yılbaşı sofrası da olmazdı. Bu kararım da kesindi bunu da yayalımdı. Bu yüzden bana en son “ kozalak obsesifisin” diye hönküren Caner bey psikolojide yeni bir çığır açtığından da habersizdi. Ben dört yıl sosyoloji okudum, milyorlarca psikoloji ek dersi aldım “ kozalak obsesifi” diye bir kavramı ilk kez kendisinden duyuyordum. Daha önce hiç duymadığım bu kavram başta beni çok güldürse de sonradan çok etkilendiğimi itiraf etmek isterim. Sonuçta bilgili erkekler beni her zaman etkilemiştir. Bu psikolojik tespitinden ötürü Caner bey de benden yüz points almayı başarmıştı.

Psikolojik tespitler konusunda olduğu kadar en güzel kozalakları toplama konusunda da başarılı olan Caner bey kalbimi yine fethetmeyi başarmıştı. Başlarda kırmızı masa örtüsü bulamadığımız için beyaz masa örtüsü serme konusuda beni ikna etmeye çalışsa da başarılı olmayacağını anlayınca kırmızı masa örtüsü direnişim de olumlu sonuç buldu. Sonuçta asla pes etmeyeceğimi bilmesi gerekiyordu.

Yeni yıl kutlaması benim için “ sadece” giyinip süslenip, dostlarla bir araya gelip yiyip içip, eğlenmekten ibaret değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Benim yeni yıl kutlamam sabahın erken saatlerinde başlar. Sokak hayvanlarına mama veririm. Yardıma ihtiyacı olan çocuk veya yaşlılara yardım ederim. En azından gülümsetirim. Gün içinde insanları mutlu etmek için bir şeyler yaparım. En pozitif halimi takınırım. Sonra da yine dostlarımla bir araya gelir sabaha kadar eğlenirim. Çünkü ben önümüzdeki tüm yılın böyle geçmesini isterim.

Isınma ve yiyecek bulma umuduyla bir markete giren minicik kediciği tepikleyerek marketten dışarı atan insan görünümlü mahlukat yüzünden sinir krizi yaşamamı saymazsak, 31 Aralık cumartesi günü benim için son derece pozitif geçiyor, sokaktaki canlara ve insanlara faydalı olmanın haklı mutluluğunu yaşıyor ve önümüzdeki tüm yılın da böyle geçeceğine inanarak içim aşırı dozda umut doluyordu.

Akşam olduğunda, arkadaşlarımızla birlikte güle oynaya hazırladığımız yemekler kozalaklı masamızda yerini alırken, herkes bir an önce bize birçok acı yaşatan 2016’yı kapatıp, yep yeni umut dolu bir 2017’ye girmek istiyordu. Daha önce bir yılın bitip, yeni bir yılın başlayacak olmasına bu kadar sevindiğimizi görmemiştim. Biz tüm umutları 2017’ye yüklemişken, hayal kırıklığı yaşamamız da gecikmedi. Daha yeni yılın ilk saatlerinde yeşeren umutlarımız, kalplerimiz karardı. Umutları bir günden, yeni bir yıldan beklemek belki de aptalcaydı. Biz birlik olamadığımız, birbirimizi daha çok sevmediğimiz, daha çok okuyup daha çok öğrenmediğimiz sürece bizi değil 2017, 2127 gelse kurtaramazdı. Ben artık umudu 2017’den değil, insanlıktan bekliyorum. Çünkü daha çok sevgiyi bize 2017 değil, sadece insanlık verebilir biliyorum. Üstadın da dediği gibi “Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”  

Yazının devamı...

Denizz Aşırı Bulgaristan

26 Aralık 2016

1 hafta önceydi… Geçen hafta Denizz aşırı kutlamalar başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi Pare’ciğim 4.yılımız için bir Sofya seyahati planlamıştı. Bu haberle havai fişekler patlatsam da yılbaşı kutlaması ve yıl dönümü kutlamasını birleştirdiğimizden habersizdim. Yılbaşı ve yıl dönümümüz arasında iki hafta vardı, Caner beye göre bu kısa zamanda iki kutlama olmazmış. Bananeydi Caner bey bunu hesaplasaydı Kasım’da sevgili olsaydık. Hem Kasım’da aşk da başkaydı. Sonuçta iki özel günü de kutlamasak olmazdı. Bir koç burcu olarak en yakın arkadaşları yay olan ben, Aralık ayının tümünü kutlamalarla geçirmiştim. Arkadaşlarımın doğum günleri yetmedi, bizim yıl dönümü ve yılbaşını da yurt dışında kutlarsak Aralık aynı pek güzel bir şekilde kapatır, yeni yıla içimiz rahat bir şekilde merhaba diyebiliriz diye düşünüyordum. Ama olmadı sayın seyirciler, ben yılbaşında Roma’ya gideriz diye düşünürken, meğersem İstanbul’da arkadaşımızın evinde olacaktık. Yani anlayacağınız hayaller Roma, gerçekler Ataşehir Kent Plus’tı… Allah’tan çok sevdiğimiz bir insandı. Neyse biz bu anın tadını çıkaralım ve Bugaristan’a dönelimdi.     

Süpersonik bir fikirle aydınlandık ve Kapıkule’ye kadar kendi arabamızla gitmeye, oradan sonra da Sofya’ya kadar Metro Turizm’in otobüsleriyle devam etmeye karar verdik. Çünkü arabamızın pasaportu yoktu, bir o eksik kalsındı hiç gerek yoktu. Çünkü Metro’nun otobüsleri hem çok rahat hem çok ucuzdu. Zaten cumartesi sabahı trafik de yoktu, kendi arabamızla sınıra kadar Buray’ın son albümünü dinleyerek pek coşkulu bir şekilde gittik. Hatta Deli Divane dinlerken insta storylerimle takipçilerimi boğduğum gözlerden kaçmadı. Neysee Caner pimpiriği yüzünden 12’deki otobüs için sabah 6’da uyanmanın müthiş huzuru içindeydim. 5 termos kahveyle anca kendime gelmiştim, zaten afyonum patlamaya akabinde de acıkmaya başladığımda biz kapıkuleye gelmiştik. Sanki bize dakiklik madalyası vereceklerdi. Bu Caner arada sırada Türk olduğunu unutuyordu. Türkiye’de gerçek bir Alman gibi yaşıyor, bu yüzden çift olarak herkesi, her şeyi bekleme rekorunu yıllardır elimizde tutuyorduk. Otobüsü tam 1 saat bekledik. Neyse sinirlenmeyecektim çünkü sonuçta tatile gidiyorduk.

Otobüsümüz geldi, benim için çoğunlukla uyumalı, bol salyalı bir yolculuktu. 6 saatlik otobüs yolculuğu boyunca birçok kez uyudum uyandım, her uyandığımda da Caner maç izliyordu. Pes ti doğrusu. Bu maçlar şifreli değil miydi? Beni mi kandırıyorlardı? Bu çocuk her yerde, her durumda nasıl maç izleyebiliyordu? Geniş çaplı araştırmalarım sonucu telefonuna Digiturk’ün “Dilediğin Yerde” isimli uygulamasını indirdiğini fark ettim. Benim bundan sonraki en birinci vazifem o uygulamayı silmekti. Çok üzgünüm Digiturk, ilişkimizin geleceği için bunu yapmak zorundaydım!

Otele vardık. Ben sırt çantamı bıraktım, Sofya sokaklarında milyorlarca fotoğraf çekeceğim için saçımı başımı düzelttim, kırmızı rujumu tazeledim ve rahat dolaşabilmek için sırt çantamdaki ruj, allık, parfüm, cüzdan gibi en temel ihtiyaçlarımı minnak çantama transfer ettim. Bu sırada dakikler profesörü Caner de dışarı çıkmak için hazırlıklarını tamamlamıştır diye düşünüyordum ki bir de ne göreyim! Caner yayılmış Beşiktaş-Gaziantep maçını izliyor. Hem de böyle içten küfür ede ede filan. Bari gözünün, ağzının ucuyla izle be adam, Sofya’dayız maç izliyorsun bari çaktırma. İçimden yine o aynı cümleyi geçirdim. “ Neyse sinirlenmeyecektim çünkü tatile gelmiştik.”

Maçın ilk yarısı bitti, akabinde otelin de wifisi yavaşladı. Hayatımda wifinin yavaşladığına bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Karnım çok açtı ama Caner’e çıkalım çıkalım diye baskı yapmak istemiyordum. Benim baskılarım sonucu değil, doğal yollarla bitmişti Caner Beyin maç keyfisi. Kendimizi otel odasından atmamız ve Soya sokaklarını, restoranlarını alt üst etmemiz an meselesiydi ki bir de ne görelim!

Sokaklar Christmas sebebiyle bom boştu! İn cin Sofya sokaklarında top oynuyordu, tüm restoranlar kapalıydı. Resmen aç kalmıştım. 45 dakika otel odasında durmasak belki bir restoranı açık yakalayabilirdik diye düşündüm ama sinirlerimi yatıştırmam çok sürmedi. Sonuçta Sofya’da tatildeydik dimi Deniz’cim, sakin Deniz’cim. Geçti.. geçti.. Gazabımdan korkmuş olmalı ki Caner kanının son damasına kadar mücadele etti ve Vitosha bulvarında açık bir restoran buldu. Sofya’daki en güzel restoranlar ve mağazalar Vitosha bulvarındaydı.  Kendimi Japonya’da hissetmiş olmalıydım ki ben de noodle söylemek gibi bir gaflet de bulundum. Bu konuyu hızlı bir şekilde nazar o nazar deyip geçmek istiyordum. Bu sırada Caner hamburgerini hüp hüp hüpletiyordu. Daha fazla zorlamayacaktım ve hemen Akdeniz sularına doğru açılıp güzide İtalya’mızdan lazanya söyledim. Bulgaristan’da da olsak İtalya hiçbir zaman yanıltmazdı. O Deniz’in birtanesiydi. Caner’in bütün ofsaytlarının üzerini çizip söylediğim Bulgar şarabıyla temiz bir sayfa açmıştım. Otele dönerken bardağımda kalan son şarabı şişeye döküp, şarabı yanımda götürmek istediğimde Caner çok utandı ama kimse görmeden onu da hallettim. Sonuçta, bu devirde tutumlu olmak çok önemliydi.

Yazının devamı...

Denizz Aşırı Kutlamalar

19 Aralık 2016

Deniz bu, durur mu tabii ki misliyle karşılık vermiştim ben de. Böylece seksenler aşkı gibi başlamıştı bizim de aşkımız. En iyi arkadaştan pek de güzel sevgili olunurun kanıtı gibiydik biz. Hatta arttırıyorum, en güzel sevgili, en iyi arkadaştan olurdu. Gaza gelip en yakın arkadaşlarınıza yürümeyin ama bence öyle. Ya da yürüyün, dönerse sizindir J

 

E durum böyle olunca her yıl dönümünü de kutlamak düşüyor bize tabi. Ama Caner’e kalsa, ki aç parantez sinirlendiğimde ona Caner derim bunu da herkes bilir kapa parantez, her sene kutlandığı için bir anlamı yokmuş. Herhangi bir gün gibiymiş. Onun içi yıl dönümü, doğum günleri filan hemen geçmesini, bitmesini istediği görevler gibiymiş. Bunu da gelmiş bana 4.yılda söylemiş. Delirir misin, delirtir misin? Karın yağmasını, güneşin açmasını, kedinin miyavlamasını, verdiğim iki yüz elli gramları havai fişeklerle kutlayan ben yıl dönümümü mü kutlamayacağım? Yıl dönümünü kutlamayan bir Deniz, çikolatasız sufleye, peyniri donmuş pizzaya, parmesansız risottoya, aylardır difrizde unutulmuş dondurma kabından çıkan kıymaya benzer. Ben bunu hakedecek ne yaptım Caner! Tüm kalbimle diliyorum ki inşallah bu soğuk kış günlerinde en soğuk klozet kapaklarına denk gelirsin, inşallah ayakkabının içine kar suyu kaçar da tüm gün ıslak çorapla dolaşırsın, önümüzdeki yirmi beş yıl Beşiktaş maçlarına bilet bulamayasın, sinemada bir elinde kolan bir elinde patlamış mısırın koltuğa otururken bütün patlamış mısırını yere dökesin ve inşallah sinemada telefonuyla konuşan insanlar hep senin yanına oturur. Daha sen ağzına bir tane bile atmadan patates kızartmandan otlanırlar inşallah! Dilerim Allah’tan, senin olmadığın yandaki kuyruk her zaman daha çabuk ilerler ve umarım aylardır oynadığın ve  kaydetiğin Xbox oyunun silinir! AMİİİİN. Oh be rahatladım.

 

Bir ay önceydi…Yıl dönümümüz için öneri olarak Roma’ya gidelim diyince yüzleşmiştim acı gerçeklerle. Caner’in bu özel, bu aşırı anlamlı günümüz için gerçek duygularını daha da kötüsü Roma’ya gitmeyeceğimizi öğrenmiş bulunmaktaydım. Hevesim kırılmıştı, tehlikenin farkında mıydınız? O günden sonra ağzımı açmadım, hiçbir şey söylemedim. “ Tamam istemiyorum ben bir şey” dedim ki bu en tehlikelisiydi. Caner de bunu bilirdi. Bunu kendisi istemişti, elimden bir şey gelmezdi. Bakalım ne yapacaktık?

           

Sadece benim için değil, yakın çevremiz için de büyük bir olay haline gelmişti bu kutlama meselesi. Sonradan öğrenip çok eğlendim, herkes itinayla her gün Caner’e “ yıl dönümünde ne yapacaksınız?” diye sormuş. Ben organize etsem bu kadar olurdu ama şirinleri görebilecek kadar iyi bir insan olduğumdan yapmadım tabii ki böyle bir şey.  Günler geçip, yıl dönümümüz yaklaşmaya başlayınca Caner soğuk terler dökmeye başlamıştı. Belli ki ne yapacağını bulamıyordu, benim önerimi de tek seferde silip atmıştı. Pişman mıydı acaba? Hayır, acımamalıydım. O bunu haketmişti…

           

Yazının devamı...

Her Günü Son Gününmüş Gibi Yaşa, Bir Gün Haklı Çıkacaksın!

12 Aralık 2016

Bir gün önceden en yakın arkadaşlarımdan birinin doğumgünü olduğundan sonsuza kadar eğlenmiş, eve sabaha karşı gelmiştik. Dolayısıyla çok yorgun uyanmıştım ama akşam Beşiktaş’ın maçı vardı. Pare’ciğime söz vermiştim, her zamanki gibi Beşiktaş’a maç saatinden biraz önce gidecek, marşlar söyleyip coşacak, eğlenecek sonra maça geçecektik. Ama Seksenler’in yayını olduğundan maç biter bitmez işe dönmemiz, çalışmamız gerekiyordu. Yani maçı kazanmamız durumunda, stad çevresinde kalıp eğlenceyi devam ettiremeyecektik. Pare’ciğim bu yüzden oldukça üzgündü. Keşke işimiz olmasaydı diyip duruyordu, ama bilmiyordu ki iyi ki de işimiz vardı…İyi ki de maç biter bitmez hızlıca uzaklaşmıştık oradan.

           

Üsküdar’a geldiğimizde korkunç bir patlama sesiyle irkildik. Ne olduğunu anlamak için hemen Twitter haber merkezine bağlandık. Henüz hiç kimse neler olduğunu bilmiyordu. Herkes çaresizce “ patlama sesini duyan var mı? “ ne oldu bilen var mı?” şeklinde tivitler atıyordu. Akabinde telefonuma milyorlarca mesaj ve çağrı gelmeye başladı. Hayatımda ilk kez telefonları “ alo” yerine “iyiyim” diye açtım.  İlk kez “ ben iyiyim, merak etmeyin” dediğime bu kadar utandım. Ben iyiydim, Caner iyiydi, arkadaşlarım, sevdiğim herkes iyiydi ama hep tanımadığımız insanlar mı ölecekti? Hayır.

           

Olaydan sonra ben dahil birçok kişi “ az önce oradaydım” “ daha dün aynı yerden geçtim” gibi şeyler söyledi. Çünkü, aslında hepimiz oradan geçtik, geçiyoruz ve geçmeye de devam edeceğiz. Belki İstanbul’a iki günlüğüne tatile gelen tıp öğrencisi Mustafa Berkay Akbaş’ı yakaladığı gibi yakalayacak ölüm bizi, belki de Vodefone Arena Özel Güvenlik Şube Emniyet Müdürü Vefa Karakurdu gibi görev başında… Her zaman bu kadar şanslı olamayabiliriz. Ama bu kadar şansa bala yaşadığımız, bu kadar pamuk ipliğine bağlı hayatlarımızda kalan günlerimizi mutlu geçirebiliriz diye düşünüyorum. Hala yaşıyorken, hala nefes alıyorken ve ölüm bu kadar yakınlarımızdayken bir an önce, “ ölmeden önce yapılması gerekenler” listemizi devreye sokalım.

           

Mesela ölümün yarım saatle kaçırdığı yetişkin bir Deniz, ilk olarak diyeti bırakır. Az kalsın ölüyordum abi, kusura bakmayın yemişim diyetini de ananasını da limonlu suyunu da. Şurada ne kadar ömrümüz kaldı belli değil, kimse kusura bakmasın ama kalan günlerimi maydonoz yiyerek geçiremeyeceğim. Normal şartlarda insan ömrünü ortalama 70 yıl gibi düşünürsek bir 45 yıl daha yaşarım nasılsa diye rahat rahat takılıyordum ama gördüm ki bu kadar yaymamak lazımmış popoyu. Vaktimiz dar, ne yapacaksak hemen yapmalıymışız. Hepimiz yaşlanınca Ege’ye yerleşeceğiz tribine girmişizdir mesela, size kötü bir haberim var, yaşlanamayacağız. Bu yüzden hala vakit varken, istiyorsak hemen yerleşmeliyiz…

 

Yazının devamı...