"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Size Yaz Alaçatı Çeşme Cuppa Cuppa, Bize Zeytinyağlı Barbunya!

Sıradan bir Haziran gecesiydi…

Henüz hedefim olan on kiloyu veremediğim için, bünyem yazın geldiğini reddediyordu. Taa ki yastığın sıcak olan tarafını çevirip, soğuk olan tarafına kafamı koyana dek… Ben rüyalardan rüya beğeneyim, belki de bir umut kendimi Miami’de kızgın kumlardan derin sulara attığımı görürüm diye uykuya dalmaya çalışıyordum, ertesi gün İstanbul’da uyanmayacakmışçasına.  Derken odamın içinde ARH pozitif kana susamış bir sivri sineğin vızıldamalarını duydum. Sinek hunharca bedenime konuyor, ben de mazoşist gibi sürekli kendime şaplaklar atıyordum. Tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya bakayım dedim ama, bari şu sinir bozucu sesini çıkarmasaydı diye düşünmeden edemiyordum. Kendime aşırı kötü bir haberim vardı. Henüz on kilo verememiş olmama, hala her sabah İstanbul’da uyanmama, süt ötesi tenimin Eda Taşpınar bronzluğuna gelmemesine rağmen bu sefer gerçekten yaz gelmişti!

              Sabah olduğunda bugün bir çılgınlık yapayım ve işe gitmeyeyim dedim. Hazırlanıp bir an önce evden çıkmak için yataktan aslında Monaco prensesiymişim de haberim yokmuş gibi asil bir kalkış yaptım. Yatağımın altına bezelye koysalar hissederdim, öyle söyliyim. Bu sefer röpteşambırımı giyemedim, çünkü hava ve zemin buna hiç müsait değildi. Aynada kendimle karşı karşıya gelmemle, az önceki özgüvenimin ve Monaco prensesliğimin mağma seviyesine kadar inmesi bir oldu. Tüm gece lanet olası sinekle güçlerimizi birleştirip, eskiden Monaco prensesi olan gül gibi kızı adeta bir Feriştah’a benzetmiştik. Hadi elalemin sineği acımıyor yapıştırıyor, bir insan kendine nasıl bu kadar zarar verebilir diye düşünmeden edemiyordum. Yüzümde ve vücudumun bilimum yerinde beş parmağımın izi çıkmış, şaplaklardan şaplak beğenmiştim. Beni bu halimle anca ailem bağrına basar diye, ilk vapurla Büyükada’ya gitmeye karar verdim. Acımız büyük güneş gözlüklerimi taktım, bacaklarım ne kadar sinek ısırıklı ve şaplaklı olsa da mini şortumu giydim. Çünkü ben ne olursa olsun, mini şortumdan asla vazgeçmezdim! Hele gerçek sıcaklığın yirmi sekiz, hissedilen sıcaklığın artı bin beş yüz olduğu şu günde bana Mehmet Günsür bile gelse pantolon giydiremezdi.

                    Vapur iskelesine geldiğimde, görevli iskelenin önünde biriken bir milyor günü birlikçiye “ ne olur yalvarırım vapura binmeyin, gelmeyin artık vapur batacak” dercesine pandomim hareketleri sergiliyordu. Yirmi beş yıllık profesyonel adalı olarak kalabalıklar arasından sızarak vapura ulaşmayı başarmıştım. Vapur ağırlıktan sağa yatmıştı, içeride oturacak yer yoktu. Herkes belediye otobüsündeymiş gibi ayaktaydı. Vapura binmeyi başaranlar, ayakta olmalarını umursamadan haklı gururlarını yaşarken, iskelenin önünde biriken ve vapurdaki kalabalığın üç katı olan insanlar topluluğu ise buruk bir üzüntü içerisindeydi. Onları öyle görünce, aklıma küçükken  saatlerce top havuzunun kuyruğunda bekleyip, sonra yaşıtlarımdan daha iri olduğum için oyun alanına alınmadığım gelmişti. Allah düşmanımın başına vermesin diyip, adaya gitmek üzere denizz aşırı yolculuğuma başladım.

                     Bütün belirtiler yazın acımasızca geldiğini gösteriyor, sanki hayat bana “ Deniz’cim kırmızı ipli bikinini giyecek duruma gelmemiş olabilirsin ama kabul et artık yaz geldi, kaybettin!” diyordu. Hayır olamazdı, neyse daha Temmuz’a bir hafta vardı diye kendimi anlamsız yere teselli ediyor, aklım sıra Haziran’ı yazdan saymamaya çalışıyordum. Bu düşündüğüme kendim dahil hiç kimseyi inandıramam bir yana sanki bir haftada içime bir Adriana Lima kaçacaktı. Neysesine gelirsek, adaya vardım. Eve geldiğimde bir yuva yıkılmak üzereydi. Annem ve babam hunharca kavga ediyor ve birbirlerine, şimdi burada Monaco prensesliğimin el vermemesi sebebiyle yazamayacağım, ağıza alınmayacak laflar sarfediyorlardı. Başlarda havada uçuşan tabakları görünce, annem ve babam sirtaki kursuna mı yazıldı acaba ne kadan romantik diye sevinsem de, gerçek dünyaya dönmem an meselesi oldu. Kardeşimle araya girmeye çalıştık, ama babam “can güvenliğim tehlikede polisi arayın” diye, annemizi ispiklememizi isteyince, biz de daha çok genciz ömrümüz yardım ve yataklıktan çürümesin diye olay mahalinden hızlıca uzaklaştık. Taa ki evdeki huzur ve güven ortamı sağlanana kadar…

                 Herkes sessizleşip, sakinleşince bir aile mahkemesi kurduk, savunma ve iddia makamlarını dinlemek için kardeşimle yerlerimizi aldık. Bu kadar büyük bir kavganın yaşanmasına sebep olan şey ne çok merak ediyorduk. Herhalde babam annemi teyzemle filan aldattı diye düşündük. Ancak sorunun hiç de bu şekil olmadığını öğrendik. Babam buz dolabındaki suları içip, boş sürahileri masanın üzerinde bırakmıştı. Babam sürahileri doldurup buz dolabına geri koymadığı için, evde içecek bir damla soğuk su yoktu. Annem havadaki sıcaklığın da etkisiyle, güneşe ateş açan Adanalı insan sinir katsayısına ulaşmış, başta beyin olmak üzere tüm hücrelerini serinletecek soğuk suya babam yüzünden ulaşamayınca şuurunu kaybedip delirmişti. Olayı, her ailede olur böyle şeyler diyerek tatlıya bağlamaya çalıştık ve annemle babamın boşanmasını şimdilik erteledik. Yaz yüzünü bizim evde çok sert bir şekilde göstermişti…

                  Sıra akşam yemeği sofrasını hazırlamaya geldiğinde, müthiş bir heyecanla akşam yemekte ne var diye sordum anneme. O da çok güzel şeyler yaptım, zeytin yağlı fasulye ve barbunya dedi. Her yazın olduğu gibi bu yazın da onur konukları, daha ben oturmadan masadaki yerini almıştı. Babam annemle barış imzalamak istercesine gururla çok güzel bir karpuz aldığını, hatta özenle annem için seçtiğini söyledi. Hatta şekeri olan yemesin diye yersiz esprilerle ortamı ısıtmaya çalıştı bile diyebilirim. Şöyle söyliyim ve burayı hızlıca geçeyim, karpuzu kesip yediğimizde yaşadığımız hayal kırıklığını, yedi yıl önce Behlül Bihter’i reddettiğinde yaşamıştım. Annemle babamın boşanmasını bu sefer biz değil, aile bakanı bile gelse engelleyemezdi.

                 Babamın özenle seçtiği karpuzun yaşattığı hayal kırıklığını bir nebze olsun unutturmak ve ortamı tatlandırmak için dondurma almak üzere buzluğu açtım. Ve ne göreyim, buzlukta envai çeşit dondurma kutuları vardı. Ohh be dedim Deniz, bu sefer başaracaksın, bu sefer bu aile gün yüzü görecek! Bu aile neler atlattı yıkılmadı, bu yuvayı sen kurtaracaksın! Dememe kalmadan, kutuların içinden sırasıyla kıyma, bezelye ve barbunya fasulye çıktı. Kutuma gitmek istediğimi de kim söylemişti ben Hamdi Beyin teklifini duymak istiyorum desem de kimse inanmadı. Artık her şey için çok geçti…

                Bu akşamı böyle kapatalımdı, bu aile artık bir yaz faciasını daha kaldıramazdı. Tüm yaşanan bu acı olayların üzerine bir sünger çekip, klimayı sonsuza kadar açıp ailecek uykuya daldık. Sabah uyandığımda, haftanın #denizzasiri hikayesini yazmalıyım diye düşündüm. Ama o da ne, boynumu kıpırdatamıyordum. Acaba geçen gün “ yiyorum yiyorum ama kilo almıyorum” diyen kız için düşündüğüm fesatlıklar yüzünden mi çarpılmıştım. Yok yok, bu olsa olsa en az bir hobbit kadar kısa boylu olmasına rağmen dünyanın en yakışıklı ve en uzun boylu sevgilisine sahip olan kızın arkasından yaptığım dedikodular yüzündendir diye düşündüm. Medyum Keto gelse benim kadar çarpılamazdı çünkü. Derken arkamda hala hunharca çalışmakta olan klimayı fark ettim. Ee etme bulma dünyası Deniz, sen o kadar dedikodu yaparsan, üzerine milyorlarca para verdiğin klima gelir seni çarpar işte, kala kalırsın böyle yamuk yumuk diyip, bütün fizik kurallarına ve bilime karşı gelip, olayı farklı bir bakış açısıyla değerlendirdim. Neyse ama pişman değildim, yine olsa yine var gücümle dedikodu yapardım. Çünkü bence, en az bir hobbit kadar kısa boylu olan kızların, uzun boylu erkeklerle sevgili olması devlet nezdinde yasaklanmalıydı. Çarpılmama rağmen, fikrim değişmemişti.

                 Bütün bir kış, en çok da hissedilen sıcaklığın bir, gerçek sıcaklığın eksi bin beş yüz olduğu günlerde, yaz gelsin artık yıaaa dediğim anlara lanet okuduğum dakikalardaydık. Lanet okumalarım, çarpık boynuma rağmen kısa bir tatile gitmiş kadar olmak için instagrama girdiğimde de artarak devam etti tabisi. Ana sayfam, deniz, kum, güneş, bacak fotoğraflarıyla doluydu. Çarpılmalara doymuyormuşçasına başladım beddua etmeye. Güneşin altında saatlerce uyuya kalasınız, amele yanığı olasınız inşallah! İnşallah bütün bir gece güneş yanığı acısıyla uyuyamaz, vücudunuza yoğurt sürecek bir sevgili bulamazsınız! Dilerim Allahtan daha tatilinizin ilk günlerinden soyulmaya başlarsınız! İnşallah, marketlerde yazar kasanın hemen yanı başında duran güneş kremlerine aldanır, faktörlerden faktör beğenirsiniz ama  asla bir Eda Taşpınar olamazsınız. AMİN.

                Yazın tüm ritüellerini bir günde dibine kadar yaşamış, çarpık boynumla haftanın #denizzasiri hikayesini yazmak için bilgisayar başına geçmiştim. Günlük dedikodularımı yaptığıma, beddualarımı ettiğime, falımı Faladdin’e gönderdiğime göre artık size tüm yaşananları anlatabilirdim. Sevgili tatile gidemeyen okuyucu sen benim bitanemsin, sevgili tatilde olan okuyucu seni de seviyorum ama instagramda bu kadar paylaşım yapıp benim canımı sıkma. Çünkü size yaz Alaçatı Çeşme cuppa cuppa, bize zeytinyağlı barbunya! Ayrıca arada sırada denize atlarken boomerang yapmayı bırak da @denizzgok instagram hesabıma gel, şu tatile gidemeyen zavallı kızcağızın gönlüne merhem ol. Hepinizi kocaman öpüyorum, mutlu haftalar. Örtmen geldi byeee…

 

 

X