"Deniz Gök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Gök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Gök

Oh Oh Suyundan da Oh Oh!

Heyecandan gözüme bir damla uyku girmiyordu. Denizin dalgasını foşur foşur arkasına alıp kızgın kumlarda bikinisiyle yuvarlanan fotoğraf çekimindeki mankenler gibi, yatağın bir ucundan diğer ucuna dönüş rekorları kırıyordum. Sonuçta benim onlardan hiçbir eksiğim yoktu. Aramızdaki tek fark onların bikinili benim pijamalı olmamdı. Bir de onların benden en az yirmi kilo zayıf olmasıydı tabii. Neyse konumuz bu değildi, konumuz ertesi günün benim için dünyanın en önemli günü olmasıydı. Futbol severler için Bercelona-Real Madrid maçı, öğrenciler için üniversite sınavı, flörtikler için ilk buluşma neyse, ertesi gün benim için oydu. Bütün gün hiçbir şey yemedim, su bile içmedim. Alarmımı 07.30’a kurdum ve geçen haftadan en az 500 gram daha eksik çıkmak için dua etmeye başladım. Yarın diyetisyene gidecektim…

Diyetisyen randevusunu, kargaların mama saatinden bile daha erkene almamın sebebi, dünyanın en boş midesiyle tartılmak istememdi. Böylelikle tartıda hafif ötesi çıkabilir, ve sonra da en Van’ından, en aşırısından bir kahvaltı yapabilirdim. Beyin bedavaydı. Ben bu taktik ve strateji yeteneğimle herhangi bir futbol takımının başına geçsem, kulüp yıldızlardan yıldız beğenirdi. İddia ediyorum bu taktiklerle A Milli Futbol takımımızı üst üste beş kere dünya şampiyonu bile yapabilirdim. Sonuçta bence kilo vermek en az teknik direktör olmak kadar zordu. Neyse bütün bir hafta boyunca yediğim çikolatalar ama aynı zamanda sabahları aç karnına içtiğim limonlu sular gözlerimin önünden geçiyordu. Bir bardak limonlu su, kaç çikolatayı götürür diye düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah zönk diye uyandım ve elimi panikle telefonuma götürdüm. Acaba lanet olası alarmım çalmış da ben duymamış mıydım! Saate baktım ve OH dedim daha alarmımın çalmasına beş dakika var. Sevgilinin arayıp uyandırması varken, alarmla uyanmak bence dünyanın en işkenceci hareketi gibiydi. Alarm çalmadan uyanmak ise dünyanın en güzel ikinci duygusuydu. Dünyanın en güzel birinci duygusunu tatmak için hemen giyindim ve diyetisyene doğru yola çıktım. Bir an önce “ Afferin Deniz’cim bu hafta yağdan 1 kilo vermişsin” cümlesini duymak istiyordum. Allahtan ağırlık yapma ihtimali en düşük olan kıyafetlerimi bir gece önceden hazırlamıştım. Yüzük, kolye, küpe hatta toka bile takmadım. Kısa saçın yakışacağını bilsem, tartıda birkaç gram eksik çıkma uğruna saçlarımı bile keserdim ama emin olun tombalak olsam daha iyiydi. O yüzden saçlarıma dokunmadım. Saat kaçta uyanırsam uyanayım, mutlaka vapuru kaçırma özelliğim olduğu için koşarak evden çıktım. Vapurun kalkmasına tam olarak beş dakika vardı. Neyse en azından bu da iyi bir şey diye düşündüm, vapura koşarken belkisi yüz kalori daha yakardım. Turnikelere siz deyin iki ben diyeyim üç adım kalmış, vapurun kalkmasına saniyeler var. O sırada Korkunç Bir Film 8 senaryosu gelmesin mi aklıma!

Acaba akbilimde para var mıydı? Eğer yoksa, dolduracak vaktim de yok. Kesin kaçırırım ben bu vapuru. Artık turnikelere çok yaklaşmıştım, kalbim yerinden çıkma alıştırmaları yapıyor, fonda köpek balığı geliş müziği çalıyordu. Dın dın dın dın dın dın dın dın! Hareketlerim adeta slow motion olmuştu. Usulca kartı cebimden çıkardım, öttürmek üzere turnikeleree yaklaştırdııııım… vee dırıdırıt! OH be dedim, yok böyle bir ötüş. Londra Senfoni orkestrası gelse bu kadar güzel öttüremez, bu dünyanın en güzel sesi dedim. Bir an YETERSİZ BAKİYE diye bağıracak ve beni herkesin önünde aşağılayacak diye çok kormuştum, vapuru kaçırmam da cabası tabii. Neyse akbilimi de gururla öttürdüğüme göre vapurda güneş gelen yeri itinayla bulup oturabilirim diye düşündüm. Çünküsü yıllardır ne yaparsam yapayım gölge olan tarafı bir türlü bulamıyordum. Tüm yol boyunca güneşin gözlerimi ultra viyole ışınları gibi delmesine alışmış, kendimle savaşmayı bırakalı yıllar olmuştu. Ve tahmin ettiğim gibi oldu, güneşin tam doksan dereceyle tepeme vurduğu yere oturmayı başarmıştım. Bu sırada bir süredir telefonuma bakmadığım aklıma geldi. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık diye düşünüp kendisini aramaya koyuldum. Allah Allahtı, çantamın en derinliklerine kadar indim, tüm ceplerime baktım telefonum ortalıklarda yoktu. Vapurda gördüğüm 1.80 in üzerindeki, tüm esmer, sakallı ve dolayısıyla yakışıklı çocuklardan telefonumu çaldırmalarını rica ettim. Böylelikle bir taşla birkaç kuş vurabileceğimi düşündüm. Böylelikle hem telefonumu bulabilecek hem de ilgili telefon numaralarına sahip olabilecektim. Yaşasın şeytanlık yaşasın piçızlık diye düşündüm, ama telefonumu bulamadım! Lanet gitsindi acaba evde mi unutmuştum. Son bir kez daha çantamın derinliklerine inmeye karar verdim. Derken bir de ne göreyim benim yumurcak bana oradan gülümsüyor. OH be dedim, burdaymışsın, gel bakayım benden çok fazla uzaklaşma emi çocuum dedim. Solaryum ötesi bir etkiyle yolculuğuma devam ederken, dedim bu yolculuğu şahane bir şarkıyla taçlandırmanın tam vakti. Seksenler dizisindeki Susmuş Aydın Sarman’ın yeni şarkısı “Derdim Kendimle”yi dinlemeye başladım. Şarkı o kadar oynaktı ki utanmasam vapurun ortasında göbek atacaktım. Deniz’in 2017 yaz sezonu şarkısı belli oldu derken, etrafımdaki insanların anlamsız bakışlarıyla dünyaya döndüm. Meğersem bir anlığına kulaklık taktığımı unutup, şarkıyı bülbül ötesi sesimle söylemeye başlamışım. Etrafa verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileyip, muhtaç olduğum tüm kudretimi ve damarlarımdaki asil kanı alıp sessizce kitap okuyayım bari dedim. Sonra aklıma bir Korkunç Film 8 senaryosu daha gelmesin mi istersiniz!

Ben akbildi, telefondu, şarkıydı derken hangi vapura bindiğime bakmamıştım bile. Allahım nolur yanlış vapura binmiş olmayayım amin dedim. Denizin ortasındaydık her şey için çok geç olabilirdi. Cesaretimi toplayıp hiç boyuna, kilosuna, sakalına bakmadan en yakınımdaki insana dünyanın en kritik sorusunu yöneltmek için yaklaştım. Çünküsü şuan seçici olmanın hiç zamanı değildi. En ince sesimle “ Bu vapur Kadıköy’e uğruyor değil mi?” dedim. Sarışın olduğunu sonradan fark ettiğim çocuk, seyirci joker hakkını kullanmak ister gibi baktı yüzüme. Biraz daha seçici olabilirmişim diye düşündüğüm dakikalardaydık. Bu kadar zor bir soru sormamıştım, hadi be gözünün yağını yediğim ne kadar hayati olsa da beş yüz milyor değerinde bir soru sormadım sana. Bu kadar düşünmene gerek yoktu aslında. Derken çocuk, “ evet” dedi ve beni kutumdan iki yüz elli bin lira çıkmışçasına sevindirdi. OH bee dedim, doğru vapura binmişim!

Vapurdan indim, elimde olsa diyetisyene koşarak gider birkaç yüz kalori daha yakardım ama kaybedek zamanım yoktu. Hemen bir taksiye bindim ve diyetisyenin yolunu tuttum. Taksi yolculuğum, hiç çalışmadığım dersin sınavı gibi, en sevdiğim şarkı gibi, en romantik buluşmalar gibi kısa sürdü. Nasıl geçtiğini anlamadan hemencecik bitti, hiç yetmedi… Ben kendimi henüz hazır hissetmiyordum, utanmasam taksiden hiç inmeyecek, bir tur daha at abi diyecektim ama taksici abi kaldırımda bekleyen ablayı almak için bir an önce in der gibi yüzüme bakınca inmek zorunda kaldım. Diyetisyenin kapısına geldim, ben en son ilk okulda tüm okulun önünde andımızı okurken bu kadar heyecanlanmıştım. Sakin ol şampiyon dedim ve içeri girdim. Sen ne zor sınavlardan geçtin, ne ilk buluşmaları atlattın, yeri geldi patroşkandan zam istedin, yeri geldi en kalabalık avm de park yeri buldun. Bir tartıya çıkmaya mı korkacaksın? Heheyt be dedim, verdim gazı kendime ve bari şu çoraplarımı da çıkarayım da öyle çıkayım tartının üstüne dedim. Küçükken, televizyonda öpüşme sahnesi çıktığında kapattığım gibi kapattım gözlerimi ve usulca ibrenin durmasını bekledim. İbre çıktıkça çıkıyor bu sırada geçtiğimiz bir hafta gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyordu. Sabahları aç karnına içilen limonlu sular, kaç çikolatayı götürüyor birazdan hep birlikte öğrenecektik. Tam olarak zurnanın zart dediği bölüme gelmiştik. Kalbim artık yerinden çıkma alıştırmaları yapmayı bırakmış, civarda ufak bir gezintiye çıkmıştı. Kendimi tutamadım ve “ söyleyin doktor bey ne kadar zamanım kaldı ” dedim, heyecandan saçmalamaya başlamıştım. Ve diyetisyenimin ağzından o sihirli kelimeler dökülüverdi. “ Afferin Deniz’cim bu hafta 1 kilo 100 gram vermişsin.” OH bee dedim, demek ki limonlu sular en az birkaç tane çikolatayı götürmüş, o 100 gramı da sabah vapura koşarken vermiştim.

OH OH suyundan daa, OH OH buyundan da şarkısı Deniz için gelsindi. Aşırı mutluydum, diyetisyenden herkese benden çay diye bağırarak çıktım ve Van ötesi kahvaltımı yapmaya gittim. Nasıl olsa bir sonraki kontrole kadar önümde kocaman bir hafta vardı, bugün istediğim kadar yemek yiyip, yarın limonlu su içerek yediklerimi nötralize edebilirim diye düşündüm. Sonuçta bunu bir kere yaptım, yine başarabilirdim! Bugün benim için çok erken başlamıştı, ama daha öğlen gelmeden bir sürüsünden “OH” dediğim an yaşamıştım. Günün son “OH” unu ofisin önünde patroşkanın arabasını görmediğimde dedim. OH bee daha işe gelmemişti. Hemen masadaki yerimi alıp, ondan önce gelmenin haklı gururunu yaşayabilirdim. Bundan daha güzel bir pazartesi olabilir miydi? OH be artık pazartesiler Denizz Aşırı sendromsuzdu. Hiç beklemediğiniz bir anda cebinizden çıkan 5 TL tadında, en acıktığınız anda çantanızdan çıkan çikolata tadında, uzun uğraşlar sonucu bulduğunuz park yeri tadında geçen bol “OH” beeli bir hafta dilerim. Örtmen geldi byee!

X