"Ayşe Baykal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Baykal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Baykal

Ayşe Baykal

Ekonomik krize meydan okuyan turizm fuarı…

23 Şubat 2017

Nasıl mı? Anlatayım; öncelikle şunu söylemem gerekiyor ki, fuar online olarak hizmet veriyor. Bilet yerine ise, islamioteller.com adresine kayıt yaptırıyorsunuz. Bu arada  çekilişle belirlenecek 8 aileye ücretsiz tatil hediye edileceğini de söyleyeyim.

Kayıt olurken fuarda otellerin stantlarını da görebiliyorsunuz. Fakat 23 -25 Şubat arası aktif olacaklar. Fuar başladığı gün evinizden, iş yerinizden hatta cep telefonunuzdan fuara giriş yapıp istediğiniz stanttaki görevliyle online iletişim kurabilecek ve broşür isteyebileceksiniz.

Valla ben çok beğendim, Trafik derdi yok, fuardan broşür dolu çantalarla dönmek yok. Üstelik oturduğunuz yerde ücretsiz tatil kazanma şansı var…

Elbette sadece beğenmekle kalmadım, fuarın organizatörüyle güzel bir söyleşi yaptım. Ben merak ettiklerimi sordum o da hem sorularıma cevap verdi, hem de ilginç bilgiler paylaştı.

Bu ilginç fuarın organizatörü kimdir?

İsmim Gökmen ÖZDEMİR. Endless Fairs Genel Müdürü olarak çalışıyorum. Üniversite eğitimimi Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde aldım. Yüksek Lisans eğitimimi İngiltere’de MBA üzerine tamamlayarak Avrupa’nın birçok bölgesiyle ticari faaliyetler sürdüren Londra ofisimizin müdürü olarak yaklaşık 5 yıl İngiltere’de yaşadım. Ardından Türkiye’de Endless Fairs Markası ile dijital fuarcılık şirketimizi kurdum. Şu anda bu şekilde hayatıma devam ediyorum.

Neden online fuar?

Bir girişimci olarak online fuarları bir ihtiyaç açığı olarak belirledim. Neden böyle düşündüğümü de izninizle iki kısma ayırarak cevaplamak istiyorum. 

Kurumlar için avantajlı, çünkü daha az maliyet ve zaman kaybı ile sadece Türkiye’ye değil Dünya’ya ulaşma imkânı buluyorlar. 

Ziyaretçiler için avantajlı, çünkü gitmek istediği fuarın yaşadığı şehirde olmaması gibi bir sorun yok. Nerede olurlarsa olsunlar fuarı ziyaret edip firmalarla görüşebilecek ve inceleme yapabilecekler.

Yalnız, online fuarları fiziksel fuarlara rakip olarak düşünülmemeli. Yaptığımız fuarlar fiziksel fuarlara bir alternatiftir. İkisi birbirinden tamamen farklı modellerdir.

Turizmi etkileyen kriz İslami otelleri etkiledi mi?

İslami otellerin sayılarının az, buna karşılık taleplerin fazla olması ve iç piyasanın trafiğinden beslenmesi nedenleriyle krizden etkilenmediler. Sıkıntılı tek dönem, 2016 yaz sezonunun 15 Temmuz’da kapanması olmuştur. Bu nedenle genel turizm sektörü düşünüldüğünde İslami Otellerin diğer otellere göre krizden daha az etkilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Krizden etkilenen turizmciler için “İslami Otel” alternatif olabilir mi sizce?

Sadece ekonomik kriz değil normalde de talep fazla geldiği için “İslami Otel” konsepti büyük bir alternatiftir.

İslami oteller ağırlık olarak yurt içinden mi,  yurt dışından mı rağbet görüyor?

Türkiye’de otel kalitesi üst düzeylerdedir. Son yıllarda açılmış olan 5 yıldızlı İslami oteller ciddi şekilde hizmet kalitesini üst seviyelere çıkarmıştır. Görsellik ve hizmet kalitesinden dolayı İslami oteller, yurt içinde daha çok rağbet görmektedir. Muhafazakâr ailelerin hassasiyetini iyi analiz eden Türkiye’deki İslami otellere her geçen sene ilgi ciddi anlamda artmaktadır.

İslami otellerin fiyatları diğer otellere nazaran yüksek oluyor. Bunun nedeni nedir?

Sayıları az olan İslami otellerin yaz döneminden sezonları kısadır. Ramazan ayının yaz dönemine rastlaması, otellerin ramazanda rezervasyonları yok derecek kadar az olması buna bir nedendir.

Bundan dolayı iki bayram arasına sıkışan sezonun kısa olması ve sadece o tarihlere yoğunluğun olması fiyatları çok artırmaktadır. Her geçen sezon ramazan ayının kışa doğru gelmesi ve yeni tesislerin sektöre girmesi ile fiyatlar daha makul hâle gelecektir. Erken rezervasyon alışkanlığı da tatilcilerin daha uygun fiyatlarla otellerde kalmalarını sağlayan çok önemli bir yoldur. Bu nedenle erken rezervasyon da avantajlı fiyatlar oluşturabilmeleri için tatilcilerimiz tarafından daha fazla tercih edilmelidir.

Genellikle İslami oteller tatil beldelerinde oluyor. İhtiyaç mı hissedilmiyor?

Evet, İslami otellerin çoğu tatil beldelerinde, deniz kenarlarında. Ama artık  tatil beldelerinin dışında alkolsüz termal oteller, alkolsüz kayak otelleri, alkolsüz şehir otelleri de açılmaya başladı. Bu otellere de ilgi artıkça sayları daha da çoğalacaktır.

Size bir izlenimimi sormak istiyorum. Alım gücü yüksek olan muhafazakâr camianın, İslami otelleri tercih etmesinin nedeninin alkolsüz olmasının yanı sıra 5 yıldızlı otellerin hamam, havuz gibi aktivitelerini kullanamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

5 yıldızlı oteller talep çalabilirler aslında. Mesela, çift havuzu olan bir otel, karmanın yanı sıra erkek-kadın ayrı olarak da hizmet verebilir. Bir örnek vereyim size; çocuklu aileler tatil tercihi yaparken çocuklarının da taleplerini değerlendiriyor. Bazen çocuklar, aktivitelerinden dolayı normal otele gitmek istiyorlar ve bu durumda anne ve babalar tatillerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Küçük düzenlemelerle bu sorun çözülebilir…

Yazının devamı...

Tayyip Bey’e müjde…

20 Şubat 2017

İSMEK sayesinde birçok ev hanımının meslek sahibi olduğunun şahidiyim. Aklınıza gelmeyecek alanlarda meslek eğitimleri var. Abarttığımı düşünüyorsanız yılsonu sergilerini muhakkak görmenizi tavsiye ederim. 

İSMEK bugün uluslararası projelere imza atan bir kuruluş. Emeği geçen tüm yöneticileri tebrik ediyorum… 

Neden bunları yazdığıma gelince; bana İngilizceyi sevdiren adam Önder Bey’i  geçtiğimiz günlerde  ziyarete gittim. İleri seviye için neler yapabilirim diye danışmak istedim. “Ben artık Dil Okulu’ndayım, Ayşe Hanım.” dedi. 

Gittim, gördüm ve tabii ki öğrenci olarak başladım. Size bu Dil Okulu’nda neler var anlatayım. İstanbul ilinin Fatih ilçesinde yer alan  bir mekân. Tam 12 sınıf var. Okulda; dil laboratuarı, sinema salonu, konuşma kulüpleri, yabancı dilde kitapların ücretsiz alınabileceği kütüphane var.  Ve tam 12 dilde eğitim veriyor.

Sayıyı fazla görüp eğitim kalitesinin düşük olduğunu düşünmeyin. Çünkü o kadar fazla kriterleri var ki, adeta devlette öğretmen olmaktan daha zor İSMEK’te öğretici olmak.  Müthiş titizler ve tavizsizler bu konuda.

Önder Hoca’yla sohbetimiz esnasında “ilkokuldan itibaren İngilizce dersi almamıza rağmen neden konuşamıyoruz?”un kritiğini de yaptık.

Benim çıkardığım sonuçlar şunlar; herhangi bir dili kazanabilmek için 4 temel gerekiyor (Okuma, konuşma, yazma ve dinleme). Bizim müfredatımız ise sadece gramer bilgileri vermeye çalışan bir eğitim sistemi ile oluşturuluyor.

Ayrıca öğrencilerin pratik yapma imkânları yetersiz veya yok. Küresel bir dünyada yaşamamıza rağmen genel olarak toplumumuzda öğrenmeye karşı olan önemin eksik olması.  (Yetkililere duyurulur).

Önder Hoca o kadar azimli ki, tüm İstanbullulara en az bir yabancı dil öğretme niyetinde. “Yabancı dil eğitimi zor.”  cümlesini kesinlikle kabul etmiyor, hemen başarılı öğrencilerinden örnekler veriyor.

Kısacası, ya öğreneceksin ya öğreneceksin.

Ben çok beğendim Dil Okulu’nu. Ücretsiz olması ve her yaş grubuna açık olması müthiş bir şey. Klasik yaşlı söylemi olacak ama “Bizim gençliğimizde böyle imkânlar yoktu”. Dil Okulları vardı ama onlar da tahmin edeceğiniz üzere müthiş pahalıydı.

Umarım İSMEK Dil Okulu hizmet kalitesini bozmadan yoluna devam eder.

Tayyip Bey eğitimde istediğimiz noktaya gelemedik diye şikâyetçi ama eminim Dil Okulunu görse gurur duyar. Müjdeyi de ben vereyim istedim.

­İstanbullulara bu imkanı kaçırmamalarını tavsiye ederim. 

Yazının devamı...

Yanlış  strateji  kararsız seçmen doğurdu…

16 Şubat 2017

“…Vatandaşların sandığa, anayasa değişikliklerinin neler olduğuna çok da bakmadan, siyasi parti aidiyeti ile gideceğini defalarca söyledik. 2010 anayasa değişikliği referandumunda da durumun böyle olduğunu örneklerle, rakamlarla izah etmeye çalıştık. Referandumda siyasi parti aidiyeti ile kesin karar vermiş olanlar ile Evet ve Hayır oyu kullanacak olanların dışında kararsız seçmen var.”

Gür, kararsızları da iki gruba ayırmış “Sandığa ilgisiz olanlar” ve “ Gerçek kararsızlar”

Gür, yazısını şöyle tamamlıyor: “Kararı net olan seçmen, kampanyalarından etkilenmeyecek, referandum sonucunu kararsız seçmen belirleyecek. Dolayısıyla kararsız seçmene doğru yöntemlerle ulaşan ve kafasındaki soru işaretlerini gideren kazanacak. Değişikliğin ne getirdiğini veya ne götürdüğünü iyi anlatabilen bu yarışı önde tamamlayacak.”

Siyasi Partiler için çok önemli bir yazıdır bu. Neden bu kadar çok kararsız seçmen olduğunun da cevabıdır aslında.

Evet, önemli bir seçim arifesindeyiz. Ama bu önem, siyasiler dışında bu ülkede yaşayan her birey için aynı önemi teşkil ediyor. “Evet” ve “Hayır”cıların birbirine verip veriştirdiği bir ortamda iki tarafın da sert ve ayrıştırıcı söylemlerinin ortasında kalan insanlar var. 13 Şubat tarihli yazımda başta Tayyip Bey olmak üzere, siyasilerden ortamı yumuşatmasını istemiştim.

Bir araştırma şirketim yok. Ama yaşadığım toplumu iyi tanıyorum, “Evet” diyeni de “Hayır” diyeni de gözlemlediğim gibi kararsız olanları da çok iyi gözlemliyorum.

Bakın işte sonuçlar ortada; ne “Hayır diyenler 15 Temmuz’un yanındadır.” söylemi ne de “Evet diyenler ülkeyi tek adama teslim ediyor.” söylemi netice getiriyor.

Maalesef seçim kampanyası  yanlış bir strateji üzerine inşa edildi ve bu yanlış bugün 5 milyon kararsız seçmen doğurdu.

Kampanyalar “Neden Evet / Hayır demeliyiz?” üzerinden değil de, “Neden Evet / Hayır diyorsun?” söylemi üzerinden yapılıyor.

Siyasilerden ricam; danışmanlarının dışındaki seslere de kulak versinler artık.

Yazının devamı...

14 Şubat’ta Paris mi, Mekke mi?

14 Şubat 2017

Nedense bu özel günler karşı cinsle ilgili olunca farklı olma isteği tavan yapıyor. Zaman zaman “üstünlük yarışına” dönüşmüyor da değil.

Mesela ben şimdiye dek bir erkeği veya kadını Anneler Günü için, “Ne yapsam da annem sevinçten havalara uçsa?” diye düşünürken görmedim.  Anneler Günü hediyesi genellikle evin ihtiyacı olan bir eksiktir mutlaka.

Pazarlama teknikleri de buna göredir zaten.  Anneye buharlı ütü,  sevgiliye karatlık pırlanta tavsiye edilir.

Hatırlıyorum da bir keresinde, Anneler Günü’nde annemize evin bir eksiğini almıştık ve annem “Bu hediyeyi bana mı aldınız, eve mi aldınız?” diyerek dersimizi vermişti.

Nedense içinde bizim de yaşadığımız evleri, annemizle özdeşleştiririz. Annelere hediye alırken “ihtiyaçlar” listelenir, sevgiliye alınacak hediyelerde ise “havalara uçuracak” fikirler araştırılır.  Çevresi geniş olan Google varken kimse arkadaştan öneri istemiyor artık.

Sanırım bu farklı olma isteğinin altında güvensizlik yatıyor. Zira hediye almasa da “Seni seviyorum anneciğim!” sözüyle havalara uçacak, kendisini sevmekten vazgeçmeyecek anneye karşın; “Kuru kuru sevgililer günü mü olurmuş? Bak, arkadaşımın sevgilisi ne sürprizler yapmış?” suratı yapacak sevgili duruyor.

Tabii bir de kadın ve erkek tarafından bakmak lazım. Bir kere hiçbir kadın öyle “Sevgililer Günü’nü kutlamaya karşıyım.” diyerek günü sıradanlaştırmaya çalıştıran; olayı emperyalizme, dine, dünyadaki savaşlara vs. bağlayan erkekleri sevmez.

Sadece “miş” gibi yapar. Sanırım takribi 10 veya 15 yıl sonra erkeğe o “miş”ler döner. 

Zor iş vesselam…

Sevgililer Günü’nü kutlamadığım için mundarlayacak değilim. İşi maneviyata bağlayıp “En güzel sevgili buluşması namazdır.” filan da demeyeceğim.

14 Şubat’ı Paris’te kutlamak isteyenlere karşılık olarak, “Sevgililer Günü’nde haydi Umre’ye!” çağrılarını da samimi bulmuyorum.

14 Şubat’ta “Sevgilim yok.” diye üzülenlere tavsiyelerim; üzülmeyin, yılın bir günü onlarınsa 364 gün sizin. Bugün sevgilisi için sizi eken arkadaşınızın yarın sizin omuzunuza ihtiyacı olacağını düşünün.

“Ben söylemiştim, bu ilişkiden hayır gelmez ” diyeceğiniz anın hayalini kurun. “Sevgilime ne alsam, ne yapsam ki; en farklı ben olsam?” yarışında olmadığınız için kendinizi şanslı hissedin. Sevgililer Günü’nde illa sevgiliniz olması gerekmiyor.  Sevdiğiniz ve değer verdiğiniz bir canlı muhakkak vardır, ona yoğunlaşın. Sevgili sözcüğünün sevmekten, sevgiden türediğini hatırlayın.

Unutmayın; her gün, geçmeye mahkûmdur. Bugün de geçecek…

Sevgiyle kalın...

Yazının devamı...

Ah! Referandum, ne canlar yaktın…

13 Şubat 2017

Üzüldük, ağladık ama kimseyi düşman görmedik. Erbakan Hoca’nın hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlama azmini bir türlü anlam veremedik. % 2.5 oy aldığımızda “Milletimiz bize oyunun zekâtını vermiştir” esprisini çözemedik.

Hiç mi üzülmez, hiç mi kızmazdı insan? Hiç mi sitem etmez, meydan okumazdı?

Dün Erbakan Hoca’nın niye öyle davrandığını bugün anlayabiliyorum. 

Ve buradan Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a sesleniyorum. Lütfen! Evet/Hayır tercihlerinin nefrete dönüşmesine izin vermeyin.

Siyaset dilinin sertleşmesi, bir zincirin halkaları gibi aşağıya doğru toplumun her katmanını tetikliyor.  “Evet” diyenin bu kadar aşağılandığı, “Hayır” diyenin vatan hainliği ile yaftalandığı bir seçim bize yakışmıyor.

Sistemi değil, kişileri tartışıyoruz ve konuşuyoruz. Başkanlık Sistemi’nin ülkemize ne getireceğini veya ne götüreceğinin konuşulduğu, aklıselim tartışma programı bile yapamıyoruz.

Açıkçası herkesin şövalyeliğe soyunduğu bir ortamda “Durun yapmayın, biz kardeşiz!” söylemlerinin “mıy mıy” kaldığı bir zaman diliminde, ne yazarsam yazayım kimsenin yüreğine dokunamayacağımın da farkındayım.

Bünyesinde yazdığım Doğan Medya’nın, tarafsızlığını koruyamadığı için iş akdine son verdiği İrfan Değirmenci kararını gözden geçirmesini istiyorum. İstiyorum çünkü adil değil… Değirmenci’nin, “Hayır” gerekçeleri  kadar “Evet”çilerin sebepleri de yalnızca kendilerini bağlar. 

Yazar veya habercilerle ilgili alınacak kararlar şahıslarından ziyade, okur ve takipçilerini de ilgilendirir. İnsanların güvenlerini sarsmak, yalnız hissettirmek en az yayın ilkelerinin ihlali kadar önemlidir.

Referandumda vereceği oyu açıklamak (hakaret, aşağılama içermiyorsa) bir tarafsızlık ihlali olarak görülmemeli. 

Bu kadar kıyamet koparılmasını da anlamıyorum. Kimse, tanınmış birinin vereceği oyu açıklamasıyla kararını değiştirmez; aşırı tepkilere karşı kararını değiştirir. Şimdiye kadar olan seçimler bunun örneği değil midir?

“Evet” veya “Hayır”ın bize ne kazandıracağı ve ne kaybettireceğinin konuşuluyor olmaması, bunun yerine “Evet” ve “Hayır” diyenlerin konuşuluyor olması sizce de yeterince garip bir durum değil mi?

Eğer ki vatandaş referandumla ilgili olarak Rıdvan Dilmen’i, Arda Turan’ı biliyorsa oturup düşünmeli ve bir çözüm bulmalıyız.

Buna da siyasiler öncülük edebilir ancak.

İşin ilginç tarafı ise herkes şikâyetçi ama taraf olma tutkusu, ifade özgürlüğünün önüne geçmiş durumda.

Ben kararsızlardanım, henüz netleştiremediğim hususlar var.  Referandumda vereceğim oy ne olur bilmiyorum ama bir şeyi çok iyi biliyorum; ülkeme olan sevgim, bütün duygularımın önünde olacak. Nefret temalı söylemlerle arama mesafe koydum ve koymaya devam edeceğim.

Zira kişi başına düşen nefret limitini aşmış durumdayız.

Korkarım, vatandaş isyan edip seçimi boykot edecek.

Yazının devamı...

Şunu nezarete atalım da işimize bakalım…

9 Şubat 2017

Herhangi bir yere başvurmadık ama sorgulama sonucunda müjdeli haber kısa sürede geldi ve komşumuzun oğlu serbest bırakıldı. Bugün de onun yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini kendi ağzından yazacağım.

…….

Kaç yıllık askersin?

25 yıldır asker olarak ülkeme hizmet veriyorum.

Neler yaşadığını anlatır mısın?

Askeriye’de çalışırken jandarmalar geldi. “FETÖ soruşturması kapsamında hakkınızda kuvvetli bir delil var, sizi gözaltına alacağız.” dediler. Odamda ve evimde arama yaptılar.  Yatak odamı dahi didik didik aradılar.  En azından yatak odamı kadın görevliler arayabilirdi.  aramasını kadın görevliler yapabilirdi. Bundan sonrası için buna dikkat edilmesini  isterim. Çok rahatsız edici bir durum çünkü. Daha sonra da nezarete götürüldüm.

Gözaltında tutulduğun süreçte seni ne etkiledi?

Bir değil birçok şey beni derinden etkiledi. Nezarete girdikten sonra demir parmaklıkların üstüme kapanması, hiç kimsenin bir açıklama yapmaması… Bileklerime o soğuk bileziklerin takıldığı anı hiç unutamıyorum. Kelepçeli olarak hastaneye gitmem ve oradaki insanların bakışları  çok zoruma gitti.

Sanırım beni yıkan şey, yıllardır birlikte çalıştığım arkadaşlarımın “Acaba ne yaptı?” bakışları oldu. Kimse bir soru bile soramıyor çünkü herkes korkuyor. “Şunu nezarete atalım da işimize bakalım.” gibi sözler duydu bu kulaklarım. Yaşadıklarım karşısında derinden etkilenmemek mümkün mü?

Nezarette ne kadar kaldın?

25 gün kaldım.

O 25 gün nasıl geçti?

İnsan nezarette iken çok düşünüyor… Bu kadar yıl hizmet ettiğim mesleğimde, en verimli olabileceğim bir zamanda neden böyle bir olay ile karşı karşıya kalıp, kara bir leke ile damgalandığımı düşündüm. “Ben bu vatana, toprağa ve bayrağa ne yaptım?” diye çok sordum kendime. Sonra Allah’a sığındım ve “Ben de, beni bu demir parmaklıkların arkasına koyanlar da bayrak için canlarımızı veririz!” diye teselli ettim kendimi.

Nezarette senin durumunda olan başkaları var mıydı?

Vardı ve orada kendi yaşam ortamlarını kurmuşlar inanır mısınız? Gece namaza kalkıp dua edenler, oruç tutanlar, gözleri nemli ağlamamak için son ana kadar direnmeye çalışanlar…Çok zor bunlara şahit olmak.

Peki, ne ile suçlandığını öğrenebildin mi?

Evet. Şu an açıklamanın uygun olmayacağını düşünüyorum ama ne ile suçlandığımı öğrendiğim an “Bu kadar kolay, bu kadar basit mi bir insanın alnına kara lekeyi sürmek, vatan haini damgasını vurmak?” diye de çok öfkelendim.  İleride bu günlerimi anlattığım bir kitap yazmayı düşünüyorum, detaylı olarak yazacağım inşallah.

Gözaltı sürecini ailen nasıl atlattı?

Benim yaşadıklarım umurumda değil ama eşimin, annemin, babamın ve çocuklarımın akıttığı gözyaşları var. Kızım üniversite sınavına hazırlanıyor ve yaşadıkları onun geleceğini etkileyecek. Ailemin yaşadıklarının hesabını kim verebilir? Psikolojilerini kim düzeltebilir?

15 Temmuz’da vatandaşına kurşun sıkan askerler oldu, neden yaptılar sence?

Öncelikle tek kelimeyle vatan hainliği diyorum. Askerlikte bir kural vardır; verilen kanunsuz emir kesinlikle yapılmaz, eğer yapılırsa sorumluluk tamamen yapan şahsa aittir.

Bunu yapanların ne Müslümanlıkla ne insanlıkla ilişkisi olamaz. Sen nasıl kendi insanına, kendi meclisine, kendi polisine ateş  edebilirsin? Bunu kabul etmek veya bunlara hak vermek kesinlikle mümkün değildir.

Son olarak neler söylemek istersin?

Rabbim, bana “vatan haini” damgası yediğim o günleri tekrar yaşatmasın, canımı alsın ama yaşatmasın.

Yazının devamı...

Vicdan…

6 Şubat 2017

Ortaya çıkan ses, Bekir Coşkun’u haklı bulanlar açısından linç, haklı bulmayanlar açısından da tepki olarak değerlendirildi.  Sonrasında yazısıyla ilgili soruşturma başlatıldı.

Bekir Coşkun’un yazısıyla ilgili yazmayı düşünmüyordum açıkçası.  Ta ki Yılmaz Özdil’in “Bekir Coşkun, bu toprakların vicdanıdır” yazısını okuyana kadar.

Öncelikle vicdanın benim için ne ifade ettiğini yazmak istiyorum.

Uzun yıllar önce düşünce dünyam bu kadar kirlenmemişken, “Vicdanlı insan Allah inancı olan insandır” diye düşünürdüm. Fakat Allah’a inananların sırf kendileri gibi inanmadıkları için diğerlerine yaptığı zulmü görünce düşüncem değişti. “Vicdan Müslüman işi” dedim ama bir darbe de Müslüman kardeşlerimden geldi.

Çareyi vicdanı seküleştirmekte buldum.  Karşımdaki insanın hak ve özgürlüklerini, inancım üzerinden konumlandırmanın ve o şekilde hükme varmanın beni ne iyi bir Müslüman ne de vicdan sahibi yapmayacağına karar verdim.  

İnancını, yaptığı haksızlıklar veya şahsi çıkarları için kalkan yapanların vicdandan yoksun insanlar olduğuna inandım.

İnancı veya inançsızlığı ne olursa olsun; bir insanı iyi bir insan yapan şeyin, vicdanı ve ahlakı olduğunu öğrendim.  “Bunu gözlemleyerek (yaralanarak) öğrenmek, kitaptan öğrenmeye benzemiyor.”  Bu sebeple ideolojisini veya inancını kutsallaştırarak insanları yargılayanlara itibar etmiyorum.

Özdil,  Bekir Coşkun’a gösterilen tepkilere itiraz ederek,  daha önce vatandaşa yönelik siyasiler vs. tarafından sarf edilen sözler ile  Coşkun’un ifadelerini karşılaştıran bir yazı kaleme aldı. “Coşkun’un yazısında olmayan (!) ya da göremediği hakaretler neden sorun oluyor da diğerlerinin ki mesele yapılmıyor?” diye sordu? Ve  Bekir Coşkun’u  bu toprakların vicdanı ilan etti.

Özdil’in Bekir Coşkun’a açılıp diğerlerine açılmayan soruşturmayı sorgulamasını anlarım, hak veririm ama Coşkun’u bu toprakların vicdanı ilan etmesini anlamam ve hak vermem  mümkün değil.

Bekir Coşkun, kendi dünyasında vicdanlı olabilir ama bu toprakların vicdanı olamaz. Bunu dünya görüşümün farklılığından dolayı söylemiyorum. Bu toprağın vicdanı olamayacak bir sürü muhafazakâr siyasetçi, yazar vs. insan sayabilirim.

Kendi ideolojisinin kahramanı olmak dışında bir gayesi olmayan, aynı toprakta yaşadığı halkın dünyasına yabancı olan, anlamaya çalışmak yerine yargılayan, öfkesine yenik düşen hiç kimse bu toprakların vicdanı olamaz…

Yazının devamı...

Acun oyunun rengini açıklamak zorunda mı?

28 Ocak 2017

90’lı yıllarda liderlerin bir araya geldiği açık oturumları özlüyorum şahsen. Herkes vatandaşı “bilmeden oy kullanıyor” diye suçluyor da kimse bilgilendirmek adına kılını kıpırdatmıyor.

Siyasi parti çalışanlarının dahi konuya Fransız kaldığı seçimlerimiz var artık.

Evet / Hayır seçeneklerinin ülkemize neler getireceği veya götüreceğinin açık oturumlarda aklı selim insanlar tarafından konuşulacağına dair umudum yok.

Şu anki tabloya göre, “Hayır”cıların da “Evet”çilerin de çıkış noktası R. Tayyip Erdoğan…

Her ne kadar ülkemizin geleceği için bir fayda sağlamayacaksa da bu da bir gerekçe. 

Benim üzerinde durmak istediğim husus başka;

Geçtiğimiz günlerde bazı sporcularımız ve sanatçılarımız referandumda verecekleri oyları “Evet olarak açıkladılar.

Ve  kıyamet koptu.  Sosyal medyada adeta linç edildiler.

Beni şaşırtan ise  ifade özgürlüğünden şikayetçi olan yazarlarımızın tepkileri oldu. 

Bazı yazarlarımız çok açık şekilde “Evet”çileri “Saraycılık, yalakacılık” başta olmak üzere Cumhuriyet düşmanı olarak ilan ettiler.

Ahmet Hakan ise sessiz kalan Acun Ilıcalı’ya adeta  “Sen neden oyunun rengini belli etmiyorsun?” diyerek şahsi çıkarları bu şekilde davrandığını ima etti.

Nedir şimdi bu?  Toplumun önünde olan kişiler, oyununun rengini açıklamak zorunda mı ?

Yazarların ifade özgürlüğü hakkı var da diğerlerinin ifade özgürlüğü yok mu?

“Hayır” diyen sanatçıları halkın dostu, diğerlerini ise sarayın dostu ilan etmek etik mi?

“Hayır” diyen sanatçıları “Evet” diyen halk izlemeyecek mi?

140 karakterden fazla alanımız olması, bizi, eleştirdiğimiz trollerden farklı kılar mı?

Eleştirdiğimiz kutuplaşmaya teslim mi olacağız?

Siyasilerden bir farkımız olmayacak mı bizim?

Yazının devamı...