"Ayşe Baykal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Baykal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Baykal

Sanırım Tayyip Bey yazılarımı takip ediyor

18 Haziran 2018

Tayyip Bey de aynı gün İstanbul mitinginde “Atları faytonların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak için bir çalışma başlatacaklarını” söyleyince “Ayşe,” dedim kendime “senin yazın üzerine bu açıklamayı yapmış olabilir. İşte fırsat! Aylardır gündeme getirmeye çalıştığın ama sesini bir türlü duyuramadığın sorunu tekrar gündeme getir.”Gerçi arada bir kulağıma “Tayyip Bey sana yazılarından dolayı kızıyor.” sözleri geliyor. Söyleyenlerin yalancısıyım ama duyduklarım, beni söylemek istediklerimden caydıramaz. Olabilir kızabilir de zaman zaman ben de   kızıyorum hatta küsüyorum kendisine.  Vatandaş – yönetici arasında olur böyle şeyler, insani duygular bunlar sonuçta; mesele etmiyorum.

Mesele ettiğim durum, bir mağduriyetin giderilmesidir.

 

Evet, 13 Kasım 2017 tarihinde “Ülkemin Sayın Bakanları! Lütfen, bir el atın da şu sorun çözülsün artık!” başlıklı yazımı tekrar paylaşıyorum. Yazım, bazı engellilerin maaşlarının “aile gelir durumuna istinaden” kesilerek GSS borcu çıkarılmasıyla ilgili ortaya çıkan mağduriyetlerin giderilmesiyle alakalıydı.

………….

Geçtiğimiz yıllarda “2022 maaşı” olarak bilinen engelli maaşıyla ilgili olarak kanunda bir değişiklik yapıldı.  Ak Parti Hükümeti, bu değişikliğe göre; “Ağır engelli olanlara diğerlerine göre üç kat fazla maaş verilmesine ve gelir durumu düşük ailelerin 18 yaşından küçük engelli çocuklar için de ailelerine maaş verilmesine” karar verdi.

Yine, yapılan bir değişiklikle engelli kişinin maaş alabilmesi, ailesinin genel gelir durumuna endekslendi. Bir ailede çalışanların gelir durumu asgari ücretin üçte birinden bir fazla olursa engellinin maaşı kesildi.

Engelli kişi maaş aldığı süre içinde aileden birinin maaşı yükselmiş oldu diyelim, kişi kurumu haberdar etmediği zaman cezalı duruma düşüyor, maaşı kesiliyor ve geriye dönük borçlanmış oluyor. Tam yüzde 50 fazlasıyla geri isteniyor para.  

Yazının devamı...

Hayvana şiddet, vahşete dönüştüğü zaman mı tepki göstereceğiz?

17 Haziran 2018

İş makinesinin sebep olduğu iddiası ortaya atıldı lakin kasıtlı olarak yapılığı anlaşıldı. Kadına, hayvana, çocuğa daha doğrusu kendinden fiziken güçsüz olana uygulanan şiddet haberlerinin yorgunluğunun ve birikiminin isyanıydı küçük köpeğin ölümüne gösterilen tepki. Ocak 2108’de çıkarılan yasa ile hayvana işkence eden kişilere hapis cezası getirildi ama vahşet haberlerinde bir düşüş görünmüyor. Elbette ceza almaları önemli ama bir o kadar önemli olan kamuoyunun tepkisi.

Şiddete karşı “Bana ne?”ci bir tavır takınmadığımız sürece netice alabiliriz. Çocuğu hayvana işkence eden ve bunu gülümseyerek seyreden anneleri – babaları uyararak gerekirse şikâyet ederek geleceğimiz için bir şeyler yapmış olabiliriz. Eşi veya sevgilisi olması sebebiyle kadını, kendisinin tapulu malı gibi gören erkeğe karşı çıkacağız ki kimse bir canlı üzerinde hak iddia edemesin. Toplumun ortak tepkisi, kınaması ve dışlaması inanıyorum ki birçok şeyi düzeltebilir.

Aksi takdirde kötülüklere şahit olmaya devam edeceğiz. “Nereye gidiyoruz?” diye sorup endişe edeceğiz.  Bir çift siyah göze çaresizce bakacağız. Lanet edeceğiz; ta ki bir dahaki vahşete kadar.

Siyasetçisinden savcısına, sanatçısından yazarına kadar herkesin tepki göstermesi sevindirici lâkin bu tepkiler genele yayılması (?)

Örneğin; yıllardır gündeme gelen “Atların dramı” var. Yıllardır konuşuluyor, tartışılıyor ama netice alınamıyor. Özellikle İstanbul-Adalar’da; her yıl 400’den fazla at, fayton kazaları, bakımsızlık, kötü muamele, uygunsuz yaşam koşulları, sakatlanmalar ve mezbahaya gönderilmeleri sonucunda acı çekerek yaşamını yitirdiği iddia ediliyor. Bir atın ortalama ömrü 20 yılken bu atlar 2 yıl içinde ölüyorlar.

Hayvanseverler “FaytonaBinmeAtlarÖlüyor” etiketiyle kampanyalar düzenliyor, takip ediyorum ama yetkililerden bir ses çıkmıyor.

Neden; hayvanseverlerin fayton sahiplerine karşı yürüttüğü mücadelenin, ticari taksicilerin Uber’e yürüttüğü mücadele kadar ederi yok ülkemde?

Gidene ağlamak, yapana beddua etmek, kalanlara kurtuluş dilemek vicdanımızı daha ne kadar rahatlatacak?  

Yazının devamı...

Bülent Arınç konuyu açmışken…

13 Haziran 2018

O dönem sık sık Ergenekon ve Balyoz davaları konuşulur, tartışılırdı. Ben davalarda suçlu olarak geçen kişi ve kurumları savunanlara şiddetle karşı çıkardım. “Bu kadar iddia nasıl yalan olabilir?” derdim. Bu kadar kesin konuşmamın sebebi elbette cemaat sevgimden kaynaklanmıyordu zira Erbakan Hoca sayesinde hep mesafeliydik. Ak Parti iktidarı tanıdığımız bildiğimiz siyasetçilerin olduğu bir partiydi ve onlar da aslı olmayan bir iddiayı dillendirmezlerdi diye düşünürdüm.

İlker Başbuğ’a atfedilen “Camileri bombalayacağız!” sözünün bir vatandaş olarak ne kadar canımı yaktığını çok iyi hatırlıyorum. Türkan Saylan’ı ve diğerlerinin bizden neden bu kadar nefret ettiğini uzun uzun düşünmüşlüğüm çok olmuştur. O döneme tanıklık eden biri olarak biz vatandaşlar da mağdur edildik. Bir vatandaş olarak kendimi aptal hissetmeme neden olan bu olaylar silsilesinden sonra kendime şöyle bir söz verdim: “Ortaya atılan iddiaların sahibi değil tanıdığım, sevdiğim, güvendiğim biri olsun; babamın oğlu bile olsa ‘Acaba?’ sorusunu soracağım. Herkesin hata yapabileceğini ve kandırabileceğini unutmayacağım.”

FETÖ dediğimiz yapı insanımızı bugün de mağdur etmeye devam ediyor. Haksız yere cezalandırılan, işinden olan ve vatan haini yaftasını yiyen çok sayıda kişi var. Suçsuzluğu kanıtlandığı hâlde görevine dönemeyen binlerce ebeveyn var. Ebeveyn diyorum çünkü çocuklarını geçindirmek zorunda olan anne- babalar bu kişiler. Ortada bu kadar mağduriyetler varken, Bülent Arınç’ın FETÖ ile ilgili öz eleştiri yapmasının çok itici olduğunu belirtmek istiyorum. Maalesef kendisi yaşadığı ve yansıttığı gel-gitlerle kendisine olan güveni ve sempatiyi kaybedeli çok olmuştur. Oğlunun milletvekili adayı gösterilmesini de kamu vicdanı rahatsız eden bir durumdur.

Dünle tezat olan söylemler..

Danıştay Üyesi Aysel Demirel, twitter hesabından yayınladığı “Başörtü mesajı” çok yanlış bir hareketti. “Unutmadık, unutmayacağız!” gibi söylemler mitinglerde yer bulabilir ama bir hukukçunun twitter hesabında şık durmaz. Özellikle de aday olmuş bir insanı hedef alacak şekilde olması “Adalet” kavramıyla bağdaşmaz. Zira yarın Muharrem İnce veya bir başka CHP’li siyasetçiyle ilgili  hukuksal bir mevzuda  tarafsız olamayacağını ifade ederek kendini de Ak Parti Hükümetini de zan altında bırakmıştır.

Bugün Türkiye’de kimse kamusal alanda başörtüsünü Tayyip Bey’in çözdüğünü inkâr edemez, etmiyor da… Lâkin geçmişte hemcinslerimiz tarafından ayrıştırıldığımız zamanlarda  “Özgürlüğünüzü Atatürk’e borçlusunuz!” gibi söylemlerle yıllarca mücadele ettik biz. Atatürk’ü sahiplenerek bizi dışlamalarına itiraz ettik.

Bugün estirilmeye çalışılan ve adeta gözümüze sokulmaya çalışılan “Özgürlüğünüzü Tayyip Erdoğan’a ve Ak Parti’ye borçlusunuz!” havası dünle tezat duruyor haberiniz olsun.

Ak Parti iktidarının ilk yıllarında başörtülü çalışanların mağdur olmaması adına Ak Parti’ye oy vermişliğim olmuştur. Ama 2018 Türkiye’sine bu endişe yakışmıyor.

Yazının devamı...

Başörtülü kadınlar neden rahatsız…

2 Haziran 2018

Özellikle başörtülü kadınlar, başörtülü genç kızların Ramazan ayında sokakta çok rahat bir şekilde yemek yemeleri ve sigara içmelerinden rahatsızlık duyuyorlar. “Ne oluyor bu genç kızlara, eskiden yoktu böyle şeyler, bu konuya değinir misin?” talebi üzerine yazıyı kaleme almaya karar verdim. Elbette kolay bir mevzu değil, olayın yanlış anlaşılmasını da arzu etmem. Kimse kimsenin yemesinden içmesinden rahatsız değil. Veya kadınlar arasında bir ayrıştırma da söz konusu değil. Sadece önceki yıllara nazaran başörtülü kadınların değişen davranışları söz konusu... Bunu konuşacağız. (Mevzuya erkek hocaların dâhil olmamasını özellikle rica ediyorum. Bırakın, bir meseleyi de kadın kadına konuşalım.)

Konuyla ilgili düşüncelerimi ben de yazacağım ama öncesinde başörtülü ve başörtüsüz 30’lu ve 20’li yaşlarda iki grup kadınla yaptığım küçük araştırmamın sonucunu paylaşmak istiyorum. Meseleyi birkaç soru üzerinden irdeledim. 

“Başörtülü bir kadının Ramazan ayında sokakta rahat bir şekilde yemek yemesi veya sigara içmesi sizi rahatsız eder mi?”

20’li ve 40’lı yaş grubundaki başörtülü kadınların %99’u “Rahatsız eder.” cevabı verdi. Yalnız burada bir parantez açmak istiyorum. Bir restoranda yemek yiyen kadın profilinden kimse rahatsız olmuyor. Elinde sigarası veya hamburgeri kalabalık içinde gezerek yiyen kadın profiline itiraz var.

“Neden özellikle başörtülü kadının yemesi rahatsız ediyor?” diye sordum ve verilen cevapları birkaç başlıkla özetledim:

- Çünkü başörtülü kadınların model olması gerekiyor.

- Kötü örnek oluyorlar ve insanların başörtülüleri olumsuz anlamda genellemesine sebep oluyorlar.

- Son zamanlarda anlamına uygun başörtülü kadın çok az etrafımızda. Bu görüntüye alışamıyorum ve beni rahatsız ediyor açıkçası.

Yazının devamı...

Endişelendiren davranışlar…

30 Mayıs 2018

Olayın Ramazan ayında yaşanmasından ziyade yaşanmış olması vahim. Gelişmeleri medya yoluyla takip ediyorum. Kimin suçlu kimin suçsuz olduğunun MOBESE görüntülerinin ardından açığa kavuşacağını umut ediyorum. Peşin hükümlü olmamak adına olayla ilgili yorum yapmayacağım.

Lâkin olayların ardından MHP Ankara İl Başkanı Turgay Baştuğ'un yapmış olduğu açıklamaya değinmeden geçemeyeceğim. İlgili açıklamada yer alan sözler şu şekilde:

"İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayında Saadet isimli küçük ve önemsiz parti mensupları partimizin afişlerini indirmişler. Bu durumu gören, yoldan tesadüfen geçmekte olan ülküdaşlarımız ancak grup başta sopa tekme ve yumruklarla cevap vermiş. Karşılık alınca silaha sarılmış ve arkadaşlarımıza ateş etmişlerdir. Ülküdaşlarımız da meşru müdafaa haklarını kullanmıştır."

Baştuğ’un bu açıklaması, insanı haklı dahi olsa haksız duruma düşürecek bir açıklamadır. Velev ki, Saadet Partililer suçlu ve ülküdaşlarınınız da meşru müdafaa hakkını kulandı. Bu durum size, muhataplarınızı kamuoyu önünde “küçük ve önemsiz” olarak görme hakkı verir mi? Ki saldırı esnasında ülküdaşlarınız tarafından söylendiği iddia edilen  “Biz sizi HDP’li zannettik.” sözleri işin başka boyutu…

MHP’li siyasetçilere ne oldu bilmiyorum? Aynı MHP ile bizler Refah Partisi döneminde ittifak yaptık, birlikte mitingler düzenledik. Ne böyle bir hoyratlık ne böyle ukalalık gördük. Bugünleri gördükten sonra Alparslan Türkeş’i rahmet ve minnetle anıyorum.

Kendinize dev aynasında bakma halinizi bir kenara bırakın lütfen.  Adeta Genel Başkanınız da dâhil olmak üzere; kendinizde insanları fişleme, muhalefet eden gazetecileri hedef alma, yaftalama hakkı görüyorsunuz.  

İktidar partisiyle ittifak olmanız, size bir üstünlük sağlamaz. Siz de bütün siyasi partiler gibi aynı haklara sahip bir partisiniz.

İktidara kendini yakın hisseden parti, cemaat, sivil toplum kuruluşu vs. dönüp dolaşıp aynı hataları yapıyor. İktidar partisine veya liderine “Ben sana yeterim, başkasına ihtiyacım yok.” diretmesidir bu. Bu diretme, aklı başında makul insanları rencide etmiştir ve etmeye de devam etmektedir.

Yazının devamı...

SP - CHP ittifakı ve tartışılan adayların bilinmeyenleri

23 Mayıs 2018

Önce size kendilerini kısaca tanıtayım.

İstanbul 3. Bölge milletvekili adayı ve İstanbul Kadın Kolları Başkanı Nagehan Gül ASİLTÜRK,  İstanbul 2. Bölge milletvekili ve GİK üyesi Fatma Nevin GÖKÇE,  İstanbul 1. Bölge milletvekili adayı, Dicle ŞİT.

Saadet Partisi’nin CHP ile birlikte hareket etmesine tepkili bir kesim var. Saha çalışmalarında karşılaşıyor musunuz bu tarz bir tepkiyle?

Evet, küçük de olsa bir kesimin ittifaka tepkisi var. Ama doğal bir tepki değil medya etkili bir tepki. Biz parti olarak CHP ile işbirliği yapıyoruz, tıpkı geçmişte Erbakan Hoca’nın yaptığı gibi. CHP, ittifak görüşmelerinde bizden kimliğimizi bırakmamızı istemedi. Birlikte hareket etmek başka bir şey, kimliğini bırakmak başka bir şey.

Bunun yanında Cumhurbaşkanlığı için açtığımız stantlara gelen, farklı kesimlerden çok olumlu tepkiler aldık ve almaya devam ediyoruz. Bize “Sizinle fikirlerimiz uyuşmayabilir ama parti olarak siz ülkenin geleceği için ideallerinden vazgeçmeden de bir araya gelinebileceğini gösterdiniz.” diyorlar. Altı gün boyunca o kadar çok üye yaptık ki.

İmza sayısında hedefinize ulaştınız mı?

Bizim hedefimiz 500 bin imza toplamaktı, 170 bin imza toplandı. Elbette 170 bin de büyük bir rakam ama hedefimize ulaşmamıza en büyük engel Devlet Bahçeli’nin açıklamaları oldu. İnsanlar fişlenmekten korktular. Özellikle gençler “KPSS’ye gireceğiz ileride bir sorun yaşamak istemiyoruz.” diyerek imza atamayacaklarını ama destekleyeceklerini söylediler. O kadar etkilenmiş ki insanlar, Temel Bey için arkadaşlarla imza atmaya gittiğimizde fotoğraf çekelim dedik. Görevli memur o kadar uzağa gitti ki fotoğraf karesine girmemek için. Yani, bunlar üzücü şeyler.

Peki, çok konuşulan bir adayınız var. 28 Şubat darbesi sonrası Refah Partilileri tutuklayan eski DGM savcısı emekli Hâkim Albay Tanju Güvendiren Ankara’dan aday,  üstelik 1. Sıradan. Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu?

Yazının devamı...

Tabularımız – Geleneklerimiz – Erkeklerimiz

22 Mayıs 2018

Dikkat çekmek istediğim husus, zamana yenik düşen İngiliz Kraliyet ailesinin katı kurallarına karşılık Türk annelerinin zamana kafa tutan katı kuralları. Ne demek istediğimi anlatayım;

Bundan 7-8 ay kadar önce kalabalık bir semt pazarında yürüyorum.  Arkamda iki kadın konuşuyor. Biri diğerine bir komutan edasıyla oğluna karşı kazandığı zaferi anlatıyor. “Oğlum 36 yaşında kızla evlenmek istedi. Karşı çıktım, “Oğlum, o kız yakında menopoza girer.” dedim, evlenmesine izin vermedim.”

Bir tarafta yaşıtı olan 36 yaşında bir kadınla evlenmesine izin verilmeyen bir Türk genci, diğer tarafta kendinden yaşça büyük 36 yaşında bir kadınla evlenmesine izin verilen bir İngiliz Prensi...  İnanın günlerdir düşünüyorum, erkek çocuk sahibi Türk annelerinin tabularını nasıl yıkacağını çözemiyorum.

Prens Harry ve Meghan Markle’ye de mutluluklar dilerim bu arada. 

Davul, sokak düğünleri, asker uğurlamaları…

Büyükşehirlerde Ramazan ayında sahurda davul çalınmasına, sokak düğünleri ve gece geç saatlere süren asker uğurlamalarına karşıyım.

Birkaç gün önce, bu durumu anlattığım bir yetkili “Ramazan davulu, sokak düğünleri, asker uğurlamaları hatta gece geç saatlere kadar süren sokak sohbetleri bir gelenektir.” savunmasını yaptı.

Geleneklere ve göreneklere bir başkasını rahatsız etmediği sürece karşı olan biri değilim.  Köy ve kasabada yaşarsınız, ayda yılda bir sokak eğlencesi olur amenna. Lâkin yüzlerce kişinin yaşadığı ve gün aşırı tekrarlanan bu tarz uygulamalar, bir mahallede gecenin bir yarılarına kadar süren bu tarz davullu zurnalı eğlenceler olmuyor.  Gece yarısından sonraya sarkan düğün eğlenceleri oluyor. Eğlencenin yapıldığı sokağın civarındaki sokaklarda etkileniyor. Yaşlısı var, hastası var, bebeği olan var, vardiyalı çalışanı olan var. Şehir hayatının getirdiği yoğunluk ve yorgunluklar var. Ya bir iki saatle sınırlandırılmalı ya da belirli bir mekân tahsis edilmeli bu tarz geleneklerimiz için.

Yazının devamı...

Hesap sormalar – intikam almalar…..

19 Mayıs 2018

Kapattığımı zannettiğim aktif siyaset defteri bir dokunuşla açılmak için bahane arıyormuş meğer.  Kendimle mücadelem sonucunda defteri bir süre daha kapalı tutmaya karar verdim. Şimdilik siyaseti izlemekle ve yazmakla yetineceğim. Siyasi parti liderleriyle söyleşi yapmak ve kafamdaki soruları sorup cevaplarını almak için randevu talep ettim. Temel Karamollaoğlu dönüş yaptı ve bildiğiniz üzere kendisiyle söyleşimizi gerçekleştirdik. Diğer liderlerden cevap gelirse onlara da kafamızı kurcalayan sorularımızı yöneltiriz. Gelmez ise de canları sağ olsun.

Son günlerde hep bir “hesap verme – hesap sorma – affetme – intikam alma” tartışmaları yansıyor medyaya.

Bir gün birileri çıkıp “28 Şubat süreciyle ilgili hesap verecekler!” diyor,  bir diğer gün başka birileri çıkıp “Bugünün hesabını yarın verecekler.” diyor. Millet olarak ömrümüz böyle mi geçecek? Yeni jenerasyona miras olarak intikam duygusunu mu bırakacağız?  Mağduriyetlerimiz bizi birleştirmiyor, birbirimize yaklaştırmıyorsa millet olma duygusunu nasıl yaşayacağız?

Geçtiğimiz günlerde ödül törenini yaptığımız resim yarışmasında jüri olan Fatih Altaylı ve Ertuğrul Özkök’le ilgili eleştiriler aldım camiamdan, “Geçmişte şunu söylemişlerdi, böyle yapmışlardı. Nasıl birlikte hareket edersin?” diye.  Bu cümlelerden çok neye üzüldüm biliyor musunuz? Bu eleştiriyi yapanların hiç biri ülkemizde ilk defa bu kadar büyük çapta yapılan yarışmanın detaylarıyla ilgilenmedi.  “Ayşe, bu yarışma ile yapmak istediğin nedir?” diye sormadı bile. Türkiye’nin dört bir yanından ödül alan 50 engelli arkadaşımızın sevincini umursamadı.  Ortak bir faydada buluşabiliyor olmanın anlamını anlamayacak kadar geçmişle yaşayanlara söyleyecek bir sözüm yok.  Dün olduğu gibi yarın da insanımız için yapacağım aktivitelere katılanların başımın üstünde yeri olacak. Birileriyle hayat ve siyasi görüş itibariyle ayrı olmamız, birlikte yeni bir şeyler üretmeye ve insanlara hizmet etmemize engel değil.  Ben ne kimseden korkmak ne de birilerinin benden korkmasını istiyorum. Ne niyetimin sorgulanmasına izin vermeye ne de niyet sorgulamaya istekliyim.

Korku üzerine inşa etmeye çalıştığımız bir siyaset anlayışı gelişiyor. Ya dün yaşananlardan korkmamız gerekiyor, ya yarın yaşanacak olanlardan. Mensup olduğumuz siyasi görüşü benimseme nedenimizin korku olması kimseye tuhaf gelmiyor mu?

Geçtiğimiz günlerde sonuçlanan resim yarışmasında dereceye giren psikolojik engelli Mehmet Günay “ Korkuyorum” adlı bir resim yapmıştı. “Engelimden dolayı toplum dışına itilmeyi reddediyorum ve insanların ön yargılarından korkuyorum.” sözleriyle açıklamıştı resminin konusunu.

Aslında yanlış düşünüyordu Mehmet Günay… Zira öyle bir duruma geldik ki, içinde bulunduğunuz camianın dışında bir düşünceye sahipseniz IQ seviyeniz zirvede de olsa ya da fiziken bir engeliniz olmasa da iteleniyorsunuz. Ön yargıyı da aştık, yıllarca tanış olduğunuz insanlar dahi gözünü kırpmadan iteliyor sizi.

“İfade özgürlüğü” dediğimiz şey; kişinin düşüncelerini açık olarak söylemesi değildir, söyledikleri yüzünden toplum dışına itilmemesidir.

Yazının devamı...