"Ayşe Baykal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Baykal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Baykal

Eren…

13 Ağustos 2017

Dün yolcu ettik Eren’i… Maçka Merkez Camii “İyi ki varsın Eren!” demek için toplanan yüzlerce insanla doluydu. Maçka Belediye binası Türk Bayrağı ve “Eren Bülbül, Maçka seni unutmayacak!” pankartı ile kaplanmıştı. Eren’i sadece Maçka değil Türkiye unutmayacak.

Karadeniz’in yeşilliği içinden mavi mavi bakan gözlerini her zaman hatırlayacak Türkiye.

Köyümün yeşiline, kan yakışmıyor…

Eren’im…

Sen “Biri de çıkıp demiyor ki, EREN iyi ki varsın. ” dedin. Kim bilir, bir kişiye miydi mesajın ama milyonlar sana “İyi ki varsın” dedi. Sen nasıl bir sitem ettin ki, tüm Türkiye seni “İyi ki varsın Eren” diye uğurladı.  

Nasıl temiz bir yüreğin var ki, ne dilediysen Allah fazlasını verdi sana. Biliyor musun, çok az insana nasip olur böyle bir sevgiyi kazanmak. Bize, sevdiklerimize “İyi ki varsın” demeyi öğrettin. Kendi adıma sana söz veriyorum, varlığından mutlu olduğum insanlara artık “İyi ki varsın” diyeceğim.

Herkesin yüreğini yakarak gittin küçüğüm. Sana “küçüğüm” dediğim için kızacaksın belki ama sen, yüreği büyük, dünya yakışıklısı delikanlımızsın aslında. Kendinden büyüğünün de küçüğünün de saygısını kazanmış şehidimizsin. Sen, askere gidince şehit olmayı istedin, şehitlik sana çok daha erken geldi.

Seni tanıyan, tanımadan seven bir sürü insanla birlikte hüzün gözyaşlarıyla uğurladık. Eminim, baban seni sevinç gözyaşları ve gururla karşılamıştır.

Yazının devamı...

Tayyip Bey, İl Başkanlığı dönemindeki çalışma sistemine dönüş yapıyor

12 Ağustos 2017

Sanırım Tayyip Bey,  il başkanlığı günlerindeki teşkilat yapısını oluşturmaya çalışıyor. Haksız da değil çünkü iyi yaptığı bir işin kötü yapılmasına seyirci kalmak zor. Sanırım teşkilat başkanlarına “Bu iş nasıl yapılır?” uygulamalı olarak öğretiyor.

Tayyip Bey dışında birçok il başkanı ile çalıştım ve onun dışında teşkilatlanmayla ilgili, disiplinli ve takipçi bir insan görmedim.

Hiç unutmuyorum, Refah Partisi döneminde her ayın ilk  pazar günleri Genel İl Divan Toplantısı olurdu. Erkek teşkilatlarının yanı sıra o zamanki adıyla Hanımlar Komisyonu Başkanı ve Yardımcısı da katılırdı. Tabii o zamanlar bugünkü gibi araba bolluğu yok. Erkek İlçe Başkanı, Kadın İlçe Başkanı’nın ulaşımından sorumluydu.

Bir pazar günü Tayyip Bey yine yoklama alıyorken, -şu anda iyi hatırlayamıyorum- bir ilçe başkanını kaldırdı ve “Neden kadın başkanın divanda yok?” dedi. İlçe başkanı kem küm etti.  Tayyip Bey kesin bir kararlılıkla “Şimdi kalk, kadın ilçe başkanını al, yoklama bitene kadar burada ol!” demişti.

İl Divan toplantılarını çok severdim.  Teşkilat çalışanları sırayla her ay güncel konularla ilgili konuşmalar hazırlar ve sunardı. Bugünün hatiplerini o günler yetiştirmişti.  En sevdiğim konuşmacısı da o dönem Fatih İlçe Başkanı olan Mehmet Ali Şahin’di.

O günün siyasi parti mensubu olmanın sorumluluğu, bugün çoğu partilide yok maalesef. Tayyip Bey’i sevmediği ve Ak Parti’den nefret ettiği hâlde iş veya ihale için parti üyesi olan insanları gördü bu gözler.

Çok yakın bir arkadaşıma Refah Partisi dönemindeyken “Para almadan partide çalışarak neden kendini kullandırıyorsun, zamanına yazık ediyorsun?” diyen yakını, şimdi Ak Parti’de ve kızının kariyeri için siyaset yapıyor.

Ak Parti’ye en büyük zararı, kendi veya çocuğu işe girsin diye Ak Parti teşkilatlarında görev alan insanlar ve bu algıyı doğrulayacak adımlar atan yetkililer vermiştir.

Yazının devamı...

Ülkemizde kutsal mekânlara ulaşım neden çok fiyatlı?

10 Ağustos 2017

Ülkemizde sadece Mescid-i Aksa’ya gitmek zor değil, ister umre ister hac olsun Kâbe’ye gitmek de zor.  Özışık, Kudüs için çıkarılan zorlukları detaylı şekilde kaleme aldığı için tekrar etmeyeceğim. 

Yedi yıldır hac kurası bekleyen kardeşime geçen gün bir acenteden telefon geldi, “Gözünüz aydın! Yedeklerden hac kuranız çıktı.” diye. Bizimki havalara uçtu tabii… Ta ki fiyat, kendisine söyleninceye kadar. Hacca gidebilmesi için istenilen para tam 40 bin TL. Asillerden boşalan kontenjan 40 bin TL’likmiş. Uygun olan hac fiyatı ise 12.250 bin TL.

Tabi önce 40 bin TL’yi duyunca, 12 bin TL nispeten daha az gibi görünse de ülkemizdeki insanların gelir düzeyine göre çok yüksek bir rakam.

Yaptığım araştırmalara göre fiyatların yüksek olmasının en büyük nedeni uçak biletleri…

Ülkemizde hizmet veren havayolu şirketleri dünyanın her bölgesine hizmet götürmekle ve bunu da uygun fiyata yapmakla övünen bir kurum  neden kutsal mekânlar için bu kadar yüksek fiyat uyguluyor? Neden Türk Hava Yolları, ana taşıyıcı olarak fiyatları aşağıya  çekmiyor?

Dünyanın en pahalı umresini bizim insanımız yapıyor maalesef.

Bana enteresan gelen bir başka durum da şudur; özellikle turizm acenteleri  (istisnalar olsa da çoğunluk bu şekildedir) Avrupa’ya götürdüğü yolcuyla Umre’ye götürdüğü yolcuya farklı davranıyor. 

Çoğu umrecinin veya hacıların duyduğu bir tavsiye vardır; “Burası kutsal mekân, aksilikler imtihandır (!)”. Bu gibi gerekçelerle organizasyon aksaklıklarına kılıf uyduruyor olmaları da bir başka sorundur.

Yazının devamı...

Atatürk’le yaşam tarzlarımızın farklı olması bir şeyleri değiştirir mi?

7 Ağustos 2017

Köy muhtarları, nüfus müdürleri vs. memurlarla birlikte müftülere de resmi nikâh yetkisi verilmesine itiraz edenler, şayet “Sadece belirlenen nikâh memurları yetkilendirilsin.” dese amenna diyeceğim. Benim itirazım, bu kadar yetkilendirilmiş kişilerden itiraz edilen kesim olarak -sırf dini kimlik taşıması sebebiyle- müftülerin seçilmiş olması. Müftülere yetki verilmesiyle; “Küçük yaştaki kız çocuklarını evlendirecekler, usulsüzlük yapacaklar vs!” diyerek olayı bunun üzerinden tartışmak haksızlıktır.

Bunu söylemekle Atatürk’ün kadınlara tanımış olduğu haklardan feragat etmiş olmuyorum. Aksine Atatürk’ün kadına tanımış olduğu  ‘Seçilme” Hakkı’nın elimizden Atatürkçüler tarafından alındığını da unutmadım.

Nasıl ki günümüzde Allah adına insanlar sınıflandırılıyor, kılık kıyafetine göre hüküm veriliyorsa aynısı Atatürk adına yapılıyor maalesef.

Ben dindar bir ailede ve Atatürk’le ilgili olumsuz tek kelime duymadan büyüdüm. Yatılı okudum, aynı şekilde devam etti. Ne zaman ki siyasete girdim, işte o zaman Atatürk’ün bizi sevmediğini (!) öğrendim. Biz de sevemezdik Atatürk’ü zaten; ancak takiyye yapmış olurduk.

Hiç bir zaman bu mantığı anlamadım. Neden yapıyoruz bunu bize? Atatürk’le yaşam tarzlarımızın farklı olması neyi değiştirir? Ya da bir şeyi değiştirir mi? Ben, başörtüsü takmayan arkadaşımın namaz kılmasını takiyye olarak mı değerlendireceğim? “Allah’ı sevseydin başını örtendin.” mi diyeceğim? Başörtüsü takmayan arkadaşım, benim Cumhuriyet ve Atatürk sevgimi mi sorgulayacak?

Lütfen, artık bir şeyleri değiştirelim.  Yazdıklarımı eleştirin, sorgulayın  ama bu şekilde değil, lütfen.

Ben ne Allah’ın bana tanımış olduğu haklardan ne de Cumhuriyetin kazanımlarından vazgeçeceğim.  Kendimce doğru bulduklarımı savunmaya, yanlış gördüklerime itiraz etmeye devam edeceğim.

Müftülerin kanun çerçevesinde resmi nikâh yapmasından daha tehlikeli bir durum var aslında. Bundan bir yıl kadar önce daha çok muhafazakâr gençlerin öğrenim gördüğü bir özel üniversiteden bir genç kızla söyleşi yapmıştım. Bana okullarındaki öğrencilerin büyük çoğunluğunun dini nikâhla birliktelik yaşadıklarını söylemişti.

Yazının devamı...

Ayşe Arman’ın anlayamadığı…

4 Ağustos 2017

Hatırlatılan bir yazısı daha vardı Arman’ın. 2003’te kaleme aldığı “Başörtülü kadınların araba kullanmasını tehlikeli buluyorum.” ifadeleri. Arkadaşlarım kendisine “Hâlâ tehlikeli buluyor mu?” sorusunu yöneltmemi rica etmişlerdi benden.

Ben Ayşe’yle 2014 yılında söyleşi yaptığımızda tanıştım. Kendisinin kimsenin kıyafetiyle ilgili bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Benim, Hürriyet bünyesinde olmamdan dolayı da memnuniyetini bildirmişti, samimiyetinden ne o gün ne de bugün hiç şüphe etmedim.

Ama Ayşe’nin gerek “Haşema” yazısını gerekse “başörtüyle araba kullanan kadınları tehlikeli bulmasıyla” ilgili yazılarını tasvip etmem mümkün değil.

Ayşe’nin, geçtiğimiz günlerde eleştirilere karşı kaleme aldığı yazısını da haksız buldum. Diyor ki; 

“ (...) İnsanoğlu böyledir, nankördür. Benim başörtülü kadınları savunduğum yazıları, röportajları hiçbir şekilde hatırlamıyorlar ne yazık ki.

Arkadaşlar! Her türlü kadıncıyım ben. Ve kadın dayanışmasına inanılmaz önem veriyorum.

Bizi ikinci sınıflaştıran erkeklerle mücadele ederken niye kadınlara saldırayım ki ben?

Ama yine haşemayla denize gireyim, yine aynı şeyleri yazarım...

Yazının devamı...

Millet olarak Gülen’e bir teşekkür borcumuz var…

2 Ağustos 2017

Tartışmaya konu olan madde; il ve ilçe müftülerinin, evlendirme memurları arasına eklenmesi.

Müftülerin resmi nikâh akdini yapmasına karşı çıkan sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarını ve KADEM’in tasarıyı savunan açıklamalarını okudum.

Nedense KADIN’ı ilgilendiren konularda kendi içinde uzlaşı sağlamakta zorlanıyoruz (2016 yılındaki “Cinsel istismar” yasası istisna).

Elbette tartışacağız, konuşacağız…

Müftülerde nikâh yetkisi olmasının avantajlarını ve dezavantajlarını konuşalım tamam da olayı neden Laiklik üzerinden konuşuyoruz onu anlamıyorum. Bir kesimin laikliği, diğer kesimin de dini tekelinde bulundurmasından artık gına gelmedi mi?

Laiklik, bugün muhafazakâr kesimin de sahip çıktığı bir değerdir.  Bunu da  millet olarak Gülen’e borçluyuz.

Zira ülkemizde laiklik adına yapılan uygulamalarla, haksızlıklarla sistemden uzaklaştırılan bizler  Gülen sayesinde aslında laikliğin önemini kavradık.

“Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması”nın dindar olsun olmasın herkes için bir güvence olduğunu yaşayarak gördük.

Yazının devamı...

Fethullah Gülen öldü(rüldü) mü?

31 Temmuz 2017

Son zamanlarda dikkatimi çeken ve tehlikeli bulduğum bazı söylemler var, yazmadan geçemeyeceğim. 

Halk arasında inanılması istenen bir söylenti var; “Fethullah Gülen öldü!” Bir ara sosyal medyada bu konu bir hayli konuşulmuştu hatırlarsanız. 

Medyada yayımlanan söyleşilerin ve görüntülerin bir kurmaca olduğu, ölümün halktan gizlendiği söylemini şahsen birçok açıdan mantıklı ve inanılır bulmadım. 

Ama orta akıl bir vatandaş olarak düşününce, halkın bu iddiaya inandırılması amacını aslında bir taşla birçok kuş vurmak açısından mantıklı buldum.

Nasıl mı? Anlatayım.

Gülen’in şu meşhur “seccadeye ayakkabıyla basılı” fotoğrafı,  özellikle ABD ve Batı’ya vermek istediği “Radikal değiliz.” mesajı olarak yorumlandı fakat cemaate gönül bağı olanlar Gülen’in böyle bir poz vermeyeceği kanaatinde.

Durum böyle olunca bu karenin inananlar gözünde Gülen’in itibarının bitirilmesi için hazırlanmış bir montaj olduğuna inanılıyor.

Bir diğer husus; hükümetin, ölmüş (!) olan Gülen’in adını kullanarak siyasi isimleri hedef gösteriyor olması.

Yazının devamı...

Erbakan + Kaplan +  Gülen = Almanya?

26 Temmuz 2017

Kendisi zeki bir adamdır ayrıca nezaket sahibidir de. Bir okuru olarak bu kadar eksik ve hatalı bilgileri paylaşmasına gönlüm razı olmadı. Araştırdım, soruşturdum ve neyin ne olduğunu öğrendim.

Özdil, Alman istihbaratını eleştirdiği yazısında geçmişte “Kara Ses” olarak tanınan Cemalettin Kaplan’ı bağrına bastığını, Kaplan’ın Gülen’le birlikte Osman Bektaş’tan medresede eğitimi alması sebebiyle Nurcu olduğunu ve yine Kaplan’ın, MSP’den milletvekili adayı olması sebebiyle de Erbakan Hoca ile ilişkisi olduğunu yazarak Kaplan’ı, Almanya’ya Erbakan Hoca’nın gönderdiğini iddia etti.

Özet olarak; Kaplan, FETÖ ve Erbakan Hoca’yı bir kare içine alarak topunu birden Almanya’nın güdümünde olan ve Türkiye aleyhine hareket eden organize bir kuruluş ilan etti.

Ben Milli Görüş Hareketi’nin içinde yöneticilik görevlerinde bulunmuş biriyim. Özellikle 90’lı yıllarda Cemalettin Kaplan’ın, bizi siyaset yaptığımız için küfür içinde olduğumuzu iddia eden konuşmalarını çok iyi hatırlıyorum.

Özdil’in yazısındaki iddialar Erbakan Hoca’ya, Milli Görüş Hareketi’ne haksızlıktır.  Bu yazıyı yazmak da benim gönül borcumdur. Zira ne Fethullah Gülen ne de Cemalettin Kaplan,  Erbakan Hoca’yı  desteklememiş,   aksine onun siyasi hayatının bitmesi için ellerinden geleni yapmışlardır.

 “Acaba benim bilmediğim veya atlamış olabileceğim bir şeyler mi var?” diyerek küçük bir araştırma yaptım.

……………

Cemalettin Kaplan aslen Erzurumlu. Gülen’le bağlantısı aynı medresede Osman Bektaş’tan ders almasından ibaret. Gülen ve Kaplan aralarındaki yaş farkı sebebiyle farklı dönem öğrencileridir. Yalnız Kaplan’ın medrese eğitimi Gülen’den daha fazladır.  Yani Kaplan, dini bilgiler açısından Gülen’in çok üstündedir.

Yazının devamı...