"Armağan Çağlayan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Armağan Çağlayan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Armağan Çağlayan

Hiç özlememişim hiç

3 Ağustos 2005
İstanbul’da yaşamayanlar da geçen haftadan beri ‘basında süren tartışmalardan’ nasılsa biliyorlardır, öğrenmişlerdir. Hatta ezberlemişlerdir söz konusu ‘billboardları!’

Bu billboard’lar, İstanbul’da yaşayanlara, ‘Artık bu koca metropolde denize girebileceklerini ve özledikleri plajlara yeniden kavuşacaklarını’ müjdeliyor!

Haliç de Sayın Bedrettin Dalan’ın ‘gözleri kadar mavi’ oldu mu, ya da olacak mı, Haliç’te de plaj yapılacak mı bilemem ama ben de, sahillerinden denize girilebilen bir İstanbul’u ‘ÖZLEYENLERDENİM’ açıkçası...

* * *

n Sahillerinden denize girilebilen İstanbul’u özledim ama, sahillerden denize giren bu insanları ‘aşağılayanları’ ve yine söz konusu insanları yaşadıkları ya da yaşamak zorunda oldukları ‘semtlere’ ya da ‘mahallelere’ göre ve hatta ‘uzun kıllı, kısa boylu’ gibi ’sınıflara’ ayıranları hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Birincisini altı ay önce Ankara’da seyrettiğimiz, ikincisini ise İstanbul’da seyretmek zorunda bırakıldığımız ‘Sosyal Demokratlar Arası Meydan Muharebelerini’ hiç ama hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Bundan üç ya da dört ay önce Digitürk’ün erotik kanallarının kapatılması ile başlayan ve bugünlerde önce Gülşen’in sonra da Deniz Seki’nin kliplerinin yasaklanması ve yayınlanmamasını isteyen tıpkı TRT Denetleme Kurulu gibi bir ‘sansürcü’ zihniyeti hiç ’ÖZLEMEMİŞİM!’

n Daha geçen futbol sezonunda işlenen ‘tribün cinayetinden’ sonra bu sezon neler olacağının ilk işaretlerini veren ‘tribün terörünü’ hiç ama hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

n Pazartesi günü bu köşede yayınlanan ‘türban sorunu’ ile ilgili yazdığım ve fikrimi belirttiğim yazıdan sonra, tarafıma gelen ‘Allah senin de belanı versin, biz seni ‘Atatürkçü’ bilirdik’ ya da, ‘Seni ne kadar yanlış tanımışız. Sen de dinciymişsin meğerse’, ‘Madem türbana şekilcilik diyorsun o zaman Popstar jürisinde kendini yayıp öyle saygısızca otururken, o zavallı çocuklara kıyafetleri ile ilgili söylediklerin şekilcilik değil miydi geri zekalı’ ve ‘Çok salakmışsın, sana bir de çok zeki diyorduk’ gibi elektronik postaları yollayan, ‘Kendisinden başka hiç kimsenin düşüncesine saygısı olmayan, kendileri gibi düşünmeyenlere hak tanımayan hatta sırf bu sebeple hakaret etme hakkı olduğunu sanan’ diktatör ruhluları hiç ‘ÖZLEMEMİŞİM!’

(Ama korkmayın, ben Sayın Mine G. Kırıkkanat gibi yapıp, benim gibi düşünenler de size hakaret etsin diye, açık açık elektronik posta adreslerinizi yayınlamayacağım. Çünkü birisinden izinsiz elektronik posta adresinin ulu orta yayınlanmasını da bir ’hak ihlali’ olarak görüyorum.)

* * *

Bu kadar arka arkaya ‘ÖZLEMEMİŞİM... ÖZLEMEMİŞİM’ yazan birisinin neleri ‘ÖZLEDİĞİNİ’ de merak ediyorsunuzdur, doğal olarak!

Mesela ‘düşünce özgürlüğünü’, ’düşüncelere saygı gösterebilmeyi’ ve ‘ırkçı ve ayırımcı’ olmayan bir ‘tartışma platformunu’ ÖZLEDİM!

NOT: Sayın ‘ayırımcılar ve elitistler’, lütfen ‘Biz sen denizleri insanlar kirletiyor, çizgili pijama giymek çok ayıptır’ dersin sanmıştık. Hatta ‘Şekilciler Kulübü’ kurup seni başkan yapacaktık’ gibi elektronik postalar yollamayınız!

Lütfen!
Yazının devamı...

Şimdi beni okumayacaklar mı

1 Ağustos 2005
‘Yüksek öğretimde türban yasağı kalksın mı, kalkmasın mı?’

Soruya cevap vermesi istenenlerin listesi hayli kalabalık. Yaklaşık 75 kişilik listede, ‘kültürel hayatımızın’ her kesiminden insan var. İş adamları, köşe yazarları, rektörler, belediye başkanları, siyasi partilerin genel başkanları, eski cumhurbaşkanları, futbol kulüplerinin başkanları, gece kulübü işletmecileri ve tabii sanatçılar...

‘Türban yasağı kalksın mı, kalkmasın mı’ sorusuna ‘Evet kalksın’ ya da ‘Hayır kalkmasın’ netliğinde yanıt verenler, sadece siyasiler ve gazeteciler! Bir de tabii bazı üniversitelerin rektörleri... -ki çoğunun ’kalkmasın’ dediğini tahmin etmeniz güç değil-

* * *

Yasak ‘kalkmasın’ ya da ‘kalksın’ netliğinde cevap verenlerden başka, bir de ‘türban meselesiyle ilgili bir soruya yanıt vermek istemediğini’ asistanları aracılığı ile iletenler var. Yani ‘ne suya ne sabuna dokunmak istemeyenler’, yani ‘kafalarını kuma gömenler’, yani ’devekuşları!’

‘Kafalarını kuma gömenler’ çoğunlukla futbol kulüplerinin başkanları ve ‘sanatçılar’dan oluşuyor!

Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın, Trabzonspor Başkanı Atay Aktuğ, Gençlerbirliği Başkanı İhsan Cavcav, BJK başkanı Yıldırım Demirören, Milli Takımlar Genel Danışmanı Fatih Terim ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ‘türban’ konusundaki fikirlerini açıklamayı ‘tehlikeli’ bulanlardan!

Sezen Aksu, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Tarkan da ‘soruyu yanıtlamak’ istemeyenlerden!

‘Soruyu yanıtlamak’ istemeyenler ‘kitlesel’ işler yapanlar. Herhalde ‘türbanlı olduğu için üniversitelerde eğitim özgürlüğü ellerinden alınan kızları’ desteklerlerse, onların karşıtlarını, desteklemezlerse, ’diğer tarafı’ kaybedeceklerini düşünüyorlar.

‘Hayran kitlelerini’ ya da ‘takımlarının taraftarlarını’ küstürmek, ya da kaybetmek istemiyorlar. En kabadayısından 100 tane daha az bilet ya da kaset satmak istemiyorlar da denebilir!

* * *

Peki bir ülkenin ‘toplumsal ve kültürel’ hayatına yön verenlerin, ’her türlü konuda’ görüş bildirirken, yaşadıkları ülkenin senelerdir çözülemeyen önemli bir meselesi hakkında ‘konuşmama’ ve ‘görüş bildirmeme’ hakkı var mıdır?

Bu toplum için ‘bir şeyler’ üretirken, bu toplumun ’sorunlarını’ görmezlikten gelmek doğru mu?

Nerede kaldı ‘sanatçı duyarlılığı’, sanatçı sorumluluğu?

Nereye kadar sürecek ‘Ne şiş yansın, ne de kebap’ durumu?

Kalksın ya da kalkmasın diyebilmek bu kadar zor mu?

Ben ‘karar vericiler’ kadar ’kararsız’ değilim. Bir ‘Popüler Kültür Mantarı’ olarak ben, türban yasağını son derece ‘cinsiyetçi’ bir ayrım, gereksiz bir ‘şekilcilik’, bir kişinin ‘eğitim özgürlüğünün’ elinden alınması ve ‘insan hakları ihlali’ olarak görüyorum.

Şimdi ben bunu yazdım diye beni okumayacaklar mı yani!
Yazının devamı...

Cılkını çıkardık ama ‘özür dilerim’

27 Temmuz 2005
‘Bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme veya bu kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret.’

Geçen hafta iki farklı ülkeden, üç farklı insanın ve kurumun (!), farklı sebeplerle ‘özür dilemelerine’ şahit olduk. ‘Özürlerini’ dinledik, okuduk gazetelerden.

AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa ile Ordu Milletvekili Enver Yılmaz, Enver Yılmaz’ın kardeşinin kına gecesinde, bellerinden çıkardıkları silahları ile ‘takır takır takır’ havaya ateş edip, ‘maganda kutlaması’ yaptıkları için, ‘basın toplantısı’ düzenleyip, ‘özür dilediler!’

Londra’da elektrik işçisi olarak çalışan 27 yaşındaki Brezilyalı Jean Charles de Menezes, geçtiğimiz cuma günü Stockwell Metro İstasyonu’nda ‘Dur’ ihtarına uymadığı için, İngiliz polisi tarafından sırtına ve kafasına ateş edilerek öldürüldü. Menezes’in suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine İngiliz polisi de ‘özür diledi.’

Her iki olayda da özürler dilenmeden önce, ‘ateş edenlerin’ kendilerine göre haklı gerekçeleri vardı:

AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz’a göre, Karadeniz’de düğünlerde ‘havaya ateş açmak’ gayet doğaldı. Hatta Yılmaz ‘Burada böyle şeyler doğal. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde silah atılıyordur! Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var? Milletvekillerinin çoğunun ruhsatlı silahı var’ diye buyurdu! ‘Maganta kutlamasının’ haklı gerekçelerini açıkladı!

İngiliz Polisi, Londra’daki bombalı saldırılardan sonra yeni bir talimatla ‘intihar komandosu’ olduğundan kuşkulanılan kişilerin kafalarından vurulmasını ‘emretmişti!’

Yani İngilizleri, Asyalı, esmer, çarşaflı, başörtülü, orta boylu, sakallı herkesten, ‘vur emri’ ile korumaya almışlardı! Yani ‘infazın’ haklı gerekçeleri vardı!

İki ‘özür dileyene’ de en azından şu anda ‘yasal olarak’ yapılabilecek hiçbir şey yok!

AKP Milletvekillerinin, kaldırılması yılan hikayesine dönen ‘milletvekili dokunulmazlıkları’ varken, aynı gün, aynı sebeple Samsun’da ‘kutlama’ yapan ‘sıradan vatandaş’ hakkında, vakit geçirmeden yasal soruşturma başlatıldı!

İngiliz polisinin ise ‘sürek avında’ yasal dayanağı var: ‘Öldürmek için ateş et!’

Hepsi ‘özür dilediler!’ Yani ‘özür’ kelimesinin sözlük anlamıyla, kusurlarını ya da suçlarını ‘ellerinde olmadan’ yaptıklarını ileri sürdüler.

Gerçekten artık bazı kavramların ‘içini çok boşalttık.’

Ben avukatlık stajı yaparken, bir Ağır Ceza Mahkemesi Reisi başına gelen bir olayı anlatmıştı. Bir zanlı, ailesinden yedi kişiyi öldürüyor. İlk duruşmaya çıktığında Reis sorunca, zanlı birden ayağa fırlayarak konuşuyor: ‘Bir saniye hakim bey! Olur olmaz konuşmayın öyle! Yedisini birden neden öldürdüğümü bir izah edeyim önce!’
Yazının devamı...

Cılkını çıkardık ama ‘özür dilerim’

27 Temmuz 2005
Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ‘özür’ kelimesi şöyle açıklanıyor:‘Bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığını ileri sürme veya bu kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret.’Geçen hafta iki farklı ülkeden, üç farklı insanın ve kurumun (!), farklı sebeplerle ‘özür dilemelerine’ şahit olduk. ‘Özürlerini’ dinledik, okuduk gazetelerden. AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa ile Ordu Milletvekili Enver Yılmaz, Enver Yılmaz’ın kardeşinin kına gecesinde, bellerinden çıkardıkları silahları ile ‘takır takır takır’ havaya ateş edip, ‘maganda kutlaması’ yaptıkları için, ‘basın toplantısı’ düzenleyip, ‘özür dilediler!’Londra’da elektrik işçisi olarak çalışan 27 yaşındaki Brezilyalı Jean Charles de Menezes, geçtiğimiz cuma günü Stockwell Metro İstasyonu’nda ‘Dur’ ihtarına uymadığı için, İngiliz polisi tarafından sırtına ve kafasına ateş edilerek öldürüldü. Menezes’in suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine İngiliz polisi de ‘özür diledi.’Her iki olayda da özürler dilenmeden önce, ‘ateş edenlerin’ kendilerine göre haklı gerekçeleri vardı: AKP Ordu Milletvekili Enver Yılmaz’a göre, Karadeniz’de düğünlerde ‘havaya ateş açmak’ gayet doğaldı. Hatta Yılmaz ‘Burada böyle şeyler doğal. Ordu’da şimdi 20 düğün var, bunların hepsinde silah atılıyordur! Milletvekili silah atmaz diye bir kural mı var? Milletvekillerinin çoğunun ruhsatlı silahı var’ diye buyurdu! ‘Maganta kutlamasının’ haklı gerekçelerini açıkladı!İngiliz Polisi, Londra’daki bombalı saldırılardan sonra yeni bir talimatla ‘intihar komandosu’ olduğundan kuşkulanılan kişilerin kafalarından vurulmasını ‘emretmişti!’ Yani İngilizleri, Asyalı, esmer, çarşaflı, başörtülü, orta boylu, sakallı herkesten, ‘vur emri’ ile korumaya almışlardı! Yani ‘infazın’ haklı gerekçeleri vardı! İki ‘özür dileyene’ de en azından şu anda ‘yasal olarak’ yapılabilecek hiçbir şey yok! AKP Milletvekillerinin, kaldırılması yılan hikayesine dönen ‘milletvekili dokunulmazlıkları’ varken, aynı gün, aynı sebeple Samsun’da ‘kutlama’ yapan ‘sıradan vatandaş’ hakkında, vakit geçirmeden yasal soruşturma başlatıldı!İngiliz polisinin ise ‘sürek avında’ yasal dayanağı var: ‘Öldürmek için ateş et!’Hepsi ‘özür dilediler!’ Yani ‘özür’ kelimesinin sözlük anlamıyla, kusurlarını ya da suçlarını ‘ellerinde olmadan’ yaptıklarını ileri sürdüler. Gerçekten artık bazı kavramların ‘içini çok boşalttık.’ Ben avukatlık stajı yaparken, bir Ağır Ceza Mahkemesi Reisi başına gelen bir olayı anlatmıştı. Bir zanlı, ailesinden yedi kişiyi öldürüyor. İlk duruşmaya çıktığında Reis sorunca, zanlı birden ayağa fırlayarak konuşuyor: ‘Bir saniye hakim bey! Olur olmaz konuşmayın öyle! Yedisini birden neden öldürdüğümü bir izah edeyim önce!’
Yazının devamı...

Meraktan ölüyorum

25 Temmuz 2005
Bir de, ‘Bizim gençliğimizde öyle miydi? Şöyleydi!’ ya da ‘Gençliğimdeki yemekleri ne kadar özledim!’ diye cümleler kuran benden yaşça büyüklere kızardım!

Ama insan otuzlu yaşların sonuna, kırklı yaşların başına geldiğinde, (yani artık ‘orta yaşları’ geride bırakıp, ‘olgunluğa!’ doğru ‘tam yol alırken’) bazı şeyleri hakikaten ‘özlediğini’ ve ‘gereğinden fazla meraklı’ olduğunu fark ediveriyor! Üstelik bu ‘merakına’ engel olamadığını görünce de, doğal olarak utanıyor geçmişte ’düşündüklerinden!’

Son günlerde Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasında yaşanan ‘Vahdettin vatan haini miydi, değil miydi?’ tartışmalarını izlerken birden fark ettim ki bu ‘unutulmaz’ ve ’hayatımızda çok önemli (!) yerleri’ olan iki liderin atışmalarını çok özlemişim!

Demek ki, ‘ana muhalefetin’ ve hatta hiçbir ‘muhalefetin’ olmadığı zamanlarda, ‘gereksiz’ yapılan muhalefeti bile özleyebiliyormuş insan!

‘Özlemekten’ başka bir de olur olmaz şeyleri ‘merak etme’ durumu hasıl oldu bende!

Bu ‘merak durumu’ o kadar ’abardı ki’ hem merakımdan hem de ‘aman herhangi bir popüler kültür hadisesinden geri kalmayayım’ telaşımdan, ‘teknoloji özürlü’ halime aldırmadan bir ‘iPod’ bile edindim geçen hafta! (Zaten başımıza ne geliyorsa bu ‘aman geri kalmayalım’ durumundan gelmiyor mu? Hem kelim hem de fodul!)

Mesela yaz bitmeden kendisini mayo ya da bikini ile yakalatmayan, -pardon- yakalanmayan kaç tane ‘Türk Popüler Kültür Kadını’ kalacak?

Mayo, bikini ve tanga ile ‘yakalanma’ ve ‘beach barlarda’ çılgınca eğlenme mevzusunun en son sınırı neresi olacak? (Ki bu durumu en son Semiramis Pekkan’ın Bodrum’da yatta üstsüz, göğüsler fora şekilde güneşlenirken ve Türk Popüler Kültür Kadınlarının en ‘nadide’ isimlerinden olan Helin Avşar’ın ’çılgıncasına eğlenirken’ çekilmiş resimlerini gördükten sonra daha da çok merak etmeye başladım!)

Bülent Ecevit’in gerçekten bir tarih kitabı yazabilip, yaz(a)mayacağını merak ediyorum mesela!

Anayasa Mahkemesi Başkanı seçimlerinin kaçıncı turda sonuca ulaşabileceğini çok merak ediyorum örneğin!

Yeni Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyelerinin seçimi sırasında, bundan sonraki ‘üst düzey bürokratların’ seçimi ve atamaları konusunda gerekli ‘ipucunu’ veren hükümetin, bundan sonraki atamalarını çok merak ediyorum!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç’ın ‘erotizm’ konulu uyarılarından sonra, ‘yeni RTÜK’ ün icraatlarına merakımdan ölüyorum adeta!

‘Sosyetenin’, ‘şok ayrılıklarını’ ve ‘şok aşklarını’ kaç kişi merak edip takip ediyor, ben de bunu çok merak ediyorum mesela!

Allah’tan ‘meraktan’ ölünmüyor, yoksa bütün ‘magazin programı izleyenlerle’ beraber ben de ölecektim!
Yazının devamı...

Kendini bilmek gerek

20 Temmuz 2005
Hani popüler kültürü takip ederim. (Bu arada, şu sıralar okuduğum Reşat Çalışlar’ın ‘Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya’ isimli ‘Bir Abazanlık Ve Popüler Kültür Romanı’ndaki ‘TPKK’ yani ‘Türk Popüler Kültürü Kadınları’ kısaltmasına bayıldığımı ve özellikle romanın ‘TPPK’ kısmını mutlaka okumanızı tavsiye ederim!)

Neler ‘in’dir, neler ‘out’dur bakar, öğrenir, üstelik uygular, mümkün olduğunca ‘demode’ olmamaya özen gösteririm.

Ama iş ‘teknolojik yeniliklere’ gelince, ben bu yenilikleri öğrenip, sindirip, bir adet satın alıp kullanmaya başlayana kadar, benim aldığım ‘teknolojik aletin’ üç üst modeli falan çıkar!

(Bu teknoloji dünyasındaki hız, Türk Popüler Kültür hayatının hızını döver!)

Son günlerde her yerde bir ‘iPod’dur gidiyor! Hatta birçok köşe yazarımız artık yazılarının arasına ‘iPodum’da bilmem kimin bilmem ne şarkısını dinlerken, birden aklıma geldi’ falan gibi cümleler sıkıştırıyorlar!

Ya da spor yaparken (Yok vallahi ben Mehmet Öz’ün ‘Siz Kullanma Kılavuzunuz’ kitabı çıkmadan ve Mehmet Öz’ü çeşitli ana haber bültenlerinde seyretmeden önce de yapardım bu sporu... Üstelik her gün bir avuç kuruyemiş de yemiyorum!) ‘mebzul miktarda’ kulaklıklı insanları görüyordum ama ben hálá onların ‘walkman’ dinlediğini sanıyordum.

(Düşünün ‘diskman’ bile değil yani! Üstelik o koskocaman aletleri don atlet spor yaparken nerelerine taktıklarını da hiç düşünmemişim demek ki!)

Gazetelerde koca koca ‘iPod’ ilanlarını ve sağda solda herkesi kulağında kulaklık, dünya ile ilişkisi kesilmiş, sadece kafa sallıyor görünce, bir de çoğu köşe yazısında ‘iPod’ aşağı, ’iPod’ yukarı alıp başını gidince... Ne menem şeydir bu, artık ben de bir tane edinmeliyim diye karar verdim.

Ama ‘iPod’ denen bu aletin ne işe yaradığını henüz öğrenmiş olan ben, müziğin nasıl dinlendiğini bilemediğim için, sanıyordum ki bana bu aletin içinde müzik dinlememe yarayan bir kaset ya da CD benzeri bir şey daha satacaklar!

Yok, ‘olay’ öyle değilmiş!

Bu bir ‘mP3’çalarmış! (İtiraf ediyorum ‘mp3’ün ne demek olduğunu da bu meseleyi öğrenmeye çalışırken öğrendim!)

Siz dinlemek istediğiniz şarkıları bilgisayardan ‘indiriyormuşsunuz’ sonra da bu alete yükleyip, takıp kulaklığınızı ‘en beğendiğiniz şarkıları’ dinliyormuşsunuz...

Yani bildiğiniz ‘korsana teşvik!’

Alışmam ‘el alıyor’ benim bu ‘işlere’!

İnternete alışana kadar da bayağı bir zaman geçmişti zaten doğruyu söylemek gerekirse!

Ya da daha başka bir örnek vereyim de, hem ne kadar ‘görgüsüz’ hem de ne kadar ’teknoloji özürlü’ olduğumu anlatmış olayım!

(İkisi bir arada yıka ve çık olayı!)

Ben evdeki ‘televizyon’, ‘dvd’, ‘bilgisayar’ gibi aletleri sadece açıp kapamayı bilirim. O karmakarışık kumanda düğmelerinin ne işe yaradığını, bu aletlerin ‘temel özelliklerinden’ başka ne gibi fonksiyonları olduğunu hiç bilmem. Üstelik merak da etmem. Ama hepsi en son model görgüsüzlüğündedir, o da ayrı mevzu!

‘Görgüsüz’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ anlayacağınız!

Şimdi ben ‘görgüsüzüm’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ yazdım diye ‘bazı arkadaşlarım’ kızacaklar bana. ‘İnsan hiç eksi bir özelliğini bu kadar uluorta, göğsünü gere gere söyler mi?’ diyecekler!

Ne yapayım? Benim ‘Türkiye’de hiç kimse benim düzeyime gelemez’ gibi bir iddiam yok!

‘Ayna ayna söyle bana, var mı benden yakışıklısı?’ da demiyorum!

Üstelik ‘göbek yağlarımı’ sevmiyorum. Bu sebeple ‘mayolu’ resim vermiyorum!

Ne demişler ‘Fazla böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!’

Üstüne üstlük ‘Kişi kendini bilmek kadar irfan olmaz’mış!
Yazının devamı...

Kendini bilmek gerek

20 Temmuz 2005
Bakmayın siz benim öyle ‘tiki’ gözüktüğüme!Hani popüler kültürü takip ederim. (Bu arada, şu sıralar okuduğum Reşat Çalışlar’ın ‘Beni Kalbimden Vuranlar Var Ya’ isimli ‘Bir Abazanlık Ve Popüler Kültür Romanı’ndaki ‘TPKK’ yani ‘Türk Popüler Kültürü Kadınları’ kısaltmasına bayıldığımı ve özellikle romanın ‘TPPK’ kısmını mutlaka okumanızı tavsiye ederim!) Neler ‘in’dir, neler ‘out’dur bakar, öğrenir, üstelik uygular, mümkün olduğunca ‘demode’ olmamaya özen gösteririm. Ama iş ‘teknolojik yeniliklere’ gelince, ben bu yenilikleri öğrenip, sindirip, bir adet satın alıp kullanmaya başlayana kadar, benim aldığım ‘teknolojik aletin’ üç üst modeli falan çıkar! (Bu teknoloji dünyasındaki hız, Türk Popüler Kültür hayatının hızını döver!)Son günlerde her yerde bir ‘iPod’dur gidiyor! Hatta birçok köşe yazarımız artık yazılarının arasına ‘iPodum’da bilmem kimin bilmem ne şarkısını dinlerken, birden aklıma geldi’ falan gibi cümleler sıkıştırıyorlar! Ya da spor yaparken (Yok vallahi ben Mehmet Öz’ün ‘Siz Kullanma Kılavuzunuz’ kitabı çıkmadan ve Mehmet Öz’ü çeşitli ana haber bültenlerinde seyretmeden önce de yapardım bu sporu... Üstelik her gün bir avuç kuruyemiş de yemiyorum!) ‘mebzul miktarda’ kulaklıklı insanları görüyordum ama ben hálá onların ‘walkman’ dinlediğini sanıyordum.(Düşünün ‘diskman’ bile değil yani! Üstelik o koskocaman aletleri don atlet spor yaparken nerelerine taktıklarını da hiç düşünmemişim demek ki!)Gazetelerde koca koca ‘iPod’ ilanlarını ve sağda solda herkesi kulağında kulaklık, dünya ile ilişkisi kesilmiş, sadece kafa sallıyor görünce, bir de çoğu köşe yazısında ‘iPod’ aşağı, ’iPod’ yukarı alıp başını gidince... Ne menem şeydir bu, artık ben de bir tane edinmeliyim diye karar verdim. Ama ‘iPod’ denen bu aletin ne işe yaradığını henüz öğrenmiş olan ben, müziğin nasıl dinlendiğini bilemediğim için, sanıyordum ki bana bu aletin içinde müzik dinlememe yarayan bir kaset ya da CD benzeri bir şey daha satacaklar!Yok, ‘olay’ öyle değilmiş! Bu bir ‘mP3’çalarmış! (İtiraf ediyorum ‘mp3’ün ne demek olduğunu da bu meseleyi öğrenmeye çalışırken öğrendim!) Siz dinlemek istediğiniz şarkıları bilgisayardan ‘indiriyormuşsunuz’ sonra da bu alete yükleyip, takıp kulaklığınızı ‘en beğendiğiniz şarkıları’ dinliyormuşsunuz... Yani bildiğiniz ‘korsana teşvik!’ Alışmam ‘el alıyor’ benim bu ‘işlere’! İnternete alışana kadar da bayağı bir zaman geçmişti zaten doğruyu söylemek gerekirse! Ya da daha başka bir örnek vereyim de, hem ne kadar ‘görgüsüz’ hem de ne kadar ’teknoloji özürlü’ olduğumu anlatmış olayım! (İkisi bir arada yıka ve çık olayı!) Ben evdeki ‘televizyon’, ‘dvd’, ‘bilgisayar’ gibi aletleri sadece açıp kapamayı bilirim. O karmakarışık kumanda düğmelerinin ne işe yaradığını, bu aletlerin ‘temel özelliklerinden’ başka ne gibi fonksiyonları olduğunu hiç bilmem. Üstelik merak da etmem. Ama hepsi en son model görgüsüzlüğündedir, o da ayrı mevzu!‘Görgüsüz’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ anlayacağınız! Şimdi ben ‘görgüsüzüm’ ve ‘teknoloji özürlüyüm’ yazdım diye ‘bazı arkadaşlarım’ kızacaklar bana. ‘İnsan hiç eksi bir özelliğini bu kadar uluorta, göğsünü gere gere söyler mi?’ diyecekler! Ne yapayım? Benim ‘Türkiye’de hiç kimse benim düzeyime gelemez’ gibi bir iddiam yok!‘Ayna ayna söyle bana, var mı benden yakışıklısı?’ da demiyorum!Üstelik ‘göbek yağlarımı’ sevmiyorum. Bu sebeple ‘mayolu’ resim vermiyorum!Ne demişler ‘Fazla böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var!’Üstüne üstlük ‘Kişi kendini bilmek kadar irfan olmaz’mış!
Yazının devamı...

Ot cimrisiyim

18 Temmuz 2005
Yaz mevsiminin insana ‘tembellik’ getiren özelliğinin yanında, diğer bir özelliği de ‘gündem cimrisi’ olması!

Meclis tatile girip, siyaset de ‘geçici bir süre için servis dışı’ oluverince, siyasetin medyatik yüzleri de bir bir ‘yaz uykusuna’ yatıveriyorlar!

‘Popüler kültürün vazgeçemediğimiz simaları’ da teker teker yazlık mekanlara atıverince kendilerini, birkaç mayolu, selülitli, aşklı, meşkli ‘kıytırık’ olaydan başka, öyle aman da aman bir şey olmuyor şu yaz aylarında!

Yaz ayları ‘cimri’ davranıyor ‘gündem’ konusunda!

Hayatta beni en çok eğlendiren ve ilgimi diri tutan kişiler, herhangi bir şeyin ‘cimrisi’ olanlardır! Herkesin olduğu gibi benim de ‘yakın çevreme’ dair çok komik, çok görkemli cimrilik hikayelerim var tabii ki!

En çok ‘varyemezleri’ severim mesela! Onların hikayeleri her zaman çok ilgimi çeker ve güldürür beni! Ben çok eğlenceli bulurum cimrileri! Para harcamamak için kendi kendilerine buldukları ‘gerekçeler’ ne kadar eğlendirir insanı! Ya da bir yerde gereğinden fazla para harcadıklarını düşündükleri zaman yüzlerindeki ‘gergin ama gergin görünmemeye çalışan ifade’ eşsizdir! Hele topluca bir yere gidildiğinde ‘hesap zamanını’ kollamalarına bayılırım!

Geçenlerde fark ettim ki ben de çok ama çok cimriyim!

Ama benim cimriliğim ‘para’ konusunda değil! Ben de bir konuda çok ‘eli sıkıyım’ hatta pintiyim!

‘Otlar’! Yani ‘mancar’, yani dağdan bayırdan toplanan ve evde yemeği yapılan rezene, kuzukulağı, radika, ebegümeci, kuzu kulağı sapı, karalahana ve her türlü yenebilen otun cimrisiyim!

Paramı herkesle paylaşabilirim ama ‘otlarımı’ asla!

Evde ‘mancar’ yemeği olduğunda hiç kimse eve yemeğe gelsin istemem. Eğer kazara biri yemeğe gelmişse, içimden ‘Allah’ım inşallah sebze ve ot yemeği çok sevmiyordur, bir tabak yer, gerisi de bana kalır’ diye dua ederim!

Ya da ‘ot yemeği’ sevmediklerini bildiğim halde, bazı arkadaşlarımı ot yemekleri varken yemeğe davet ederim ki, hem yemeğe davet etmiş olayım, hem de ot yemeklerimi benden başka kimse yememiş olsun diye!

Her cimri gibi ben de ‘komik’ ve ‘çekilmezim’!

Bu ‘ot cimriliği’ konusunda ne kadar ‘komik’ ve ‘çekilmez’ olduğumu geçen akşam Buzada’daki Doğa Balık’ta, muhteşem İstanbul manzarasına karşı çok lezzetli yapılmış çeşit çeşit ‘otlarımı’ yerken bir kez daha fark ettim!

Beraber yemeğe gittiğim arkadaşlarım masaya gelen otları beğenmeyip yemesinler de, hepsini ben yiyeyim diye gözlerinin içine baktım!

Ama hayatta her zaman insanın her istediği olmuyor tabii!

Onlar benden daha ’otçu’ çıktı!

Ben de cimrilik yapıp, komik duruma düştüğümle kaldım!
Yazının devamı...