"Armağan Çağlayan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Armağan Çağlayan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Armağan Çağlayan

Ot cimrisiyim

18 Temmuz 2005
Yaz ayları ‘rehavet’ ayları! İnsanın canı ‘mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıklarını’ da bahane gösterip, hiçbir şey yapmak istemiyor! İnsan kolaya çabuk alışırmış ya! Tembelliğe de çabucak alışıveriyor işte!Yaz mevsiminin insana ‘tembellik’ getiren özelliğinin yanında, diğer bir özelliği de ‘gündem cimrisi’ olması!Meclis tatile girip, siyaset de ‘geçici bir süre için servis dışı’ oluverince, siyasetin medyatik yüzleri de bir bir ‘yaz uykusuna’ yatıveriyorlar!‘Popüler kültürün vazgeçemediğimiz simaları’ da teker teker yazlık mekanlara atıverince kendilerini, birkaç mayolu, selülitli, aşklı, meşkli ‘kıytırık’ olaydan başka, öyle aman da aman bir şey olmuyor şu yaz aylarında!Yaz ayları ‘cimri’ davranıyor ‘gündem’ konusunda!Hayatta beni en çok eğlendiren ve ilgimi diri tutan kişiler, herhangi bir şeyin ‘cimrisi’ olanlardır! Herkesin olduğu gibi benim de ‘yakın çevreme’ dair çok komik, çok görkemli cimrilik hikayelerim var tabii ki! En çok ‘varyemezleri’ severim mesela! Onların hikayeleri her zaman çok ilgimi çeker ve güldürür beni! Ben çok eğlenceli bulurum cimrileri! Para harcamamak için kendi kendilerine buldukları ‘gerekçeler’ ne kadar eğlendirir insanı! Ya da bir yerde gereğinden fazla para harcadıklarını düşündükleri zaman yüzlerindeki ‘gergin ama gergin görünmemeye çalışan ifade’ eşsizdir! Hele topluca bir yere gidildiğinde ‘hesap zamanını’ kollamalarına bayılırım!Geçenlerde fark ettim ki ben de çok ama çok cimriyim!Ama benim cimriliğim ‘para’ konusunda değil! Ben de bir konuda çok ‘eli sıkıyım’ hatta pintiyim! ‘Otlar’! Yani ‘mancar’, yani dağdan bayırdan toplanan ve evde yemeği yapılan rezene, kuzukulağı, radika, ebegümeci, kuzu kulağı sapı, karalahana ve her türlü yenebilen otun cimrisiyim!Paramı herkesle paylaşabilirim ama ‘otlarımı’ asla! Evde ‘mancar’ yemeği olduğunda hiç kimse eve yemeğe gelsin istemem. Eğer kazara biri yemeğe gelmişse, içimden ‘Allah’ım inşallah sebze ve ot yemeği çok sevmiyordur, bir tabak yer, gerisi de bana kalır’ diye dua ederim! Ya da ‘ot yemeği’ sevmediklerini bildiğim halde, bazı arkadaşlarımı ot yemekleri varken yemeğe davet ederim ki, hem yemeğe davet etmiş olayım, hem de ot yemeklerimi benden başka kimse yememiş olsun diye!Her cimri gibi ben de ‘komik’ ve ‘çekilmezim’!Bu ‘ot cimriliği’ konusunda ne kadar ‘komik’ ve ‘çekilmez’ olduğumu geçen akşam Buzada’daki Doğa Balık’ta, muhteşem İstanbul manzarasına karşı çok lezzetli yapılmış çeşit çeşit ‘otlarımı’ yerken bir kez daha fark ettim!Beraber yemeğe gittiğim arkadaşlarım masaya gelen otları beğenmeyip yemesinler de, hepsini ben yiyeyim diye gözlerinin içine baktım!Ama hayatta her zaman insanın her istediği olmuyor tabii! Onlar benden daha ’otçu’ çıktı! Ben de cimrilik yapıp, komik duruma düştüğümle kaldım!
Yazının devamı...

Bu yaz bunlar çok trend

13 Temmuz 2005
Bütün haber kanallarının her saat başı ekranda görünen meteoroloji editörlerinin, gerine gerine söylediklerine göre yaz geldi, sıcaklıklar ‘mevsim normallerini geçti’ ve ‘nem dayanılmaz boyutlara ulaştı.’

Hava sıcaklıkları ve nem yükselince ana haber bültenlerinin ve gazetelerin magazin ekleri ve sayfalarının vazgeçilmez ‘yazlık’ görüntüleri de medyadaki ‘haklı yerlerini’ aldılar sonunda!

Yaz mevsimini ülkenin farklı şehirlerinde geçiren halkımız için ‘yaz gündemi’ daha fiyakalı bir deyişle ‘yaz trendleri’, yaratan ‘trendsetter’lar ve işte onların ‘yaz trendleri’...

* * *

n
Bodrum’a ve Çeşme’ye gidemeyen sefil(!) halk, İstanbul’da koskocaman bir yazı geçirince ne yapar? Kendini kenarda kıyıda kalmış havuzlara ve de sahillere atar! (İstanbul’da yaz temasını belirleyen trendsetterlar: Koskocaman yazı İstanbul’da geçiren sefil(!) halk ve bütün televizyon kanalları ve de yazılı basın)

n
Bu haberler çok trend. Bütün kış çalışıp yorulan(!) ve tatilini Bodrum ve Çeşme’nin en havalı ‘beach’lerinde geçirenlerin haberleri. Artık neredeyse her gazetenin ve televizyon kanalının bir Bodrum, bir de Çeşme muhabiri var.

Hani neredeyse Ana Haber Bültenleri Bodrum’a ve Çeşme’ye ‘canlı bağlanacaklar!’

Sosyete ve magazin haberlerinin ana kaynağı artık oraları!

Bu yaz yine saçlara ‘güneşlenme fönü’ çektirip, 15’er dakika aralıklarla mayo-bikini ve pareyo değiştirip, yazın gelmesine üç ay kalmışken ‘emdirme yöntemiyle’ vücuttan atılan yağlar sayesinde forma sokulup, çok ‘fit olmuş’ beden ölçüleriyle o beachlerde ‘salınmak’ çok trend! (Çeşme ve Bodrum’da yaz trendlerini belirleyen trendsetterlar: Tüm sosyete ve sosyeteye kaynamaya çalışanlar!)

n
Bir de ‘magazine malzeme’ olmamak için günlüğü bilmem kaç bin Avro’ya kiralanan tekneler ve guletlerle Ege’nin ve Akdeniz’in mavi mavi masmavi sularında gezinmek bu yıl çok ama çok trend.

Tabii sonsuza kadar ‘magazin basınından’ kaçamayacağınız için tatilin bir aşamasında magazincilere yakalanmak(!) daha da trend! (Denizin ortasında yaz trendi yaratan trendsetterlar: Hülya Avşar, Özcan Deniz, Nurgül Yeşilçay)

n
Bu yazın başka bir trendi ise her türlü tehlikeli sporu, olabilecek en tehlikeli şekilde yapmak! (Yaz fantezilerimiz için ufku geniş fikirler yaratan trendsetter: Jet-ski kullanan ama sanatçı Metin Şentürk!)

n
Yurt dışında evlenip, Türkiye’de düğün yapmak çok feci ‘trend!’

n Kaset, eğer kaset çıkarılamıyorsa ‘single’ çıkartılıp, neredeyse birbirinin aynısı, ‘ana mekan’ olarak yatak odasının, ayrıntı olarak en seksi ve iç gıcıklayıcı ‘yatak takımlarının’ kullanıldığı ‘pornonun eşiğinden’ dönen klipler çekmek çok ‘trend! ( Kaset ve klip dünyasında yaz gündemini oluşturan trendsetterlar: Harika Avcı, Demet Akalın, Ebru Destan, Gülşen)

n
Basının karşısında önce ‘uyuklamak’ sonra da ‘gözlerimi dinlendiriyorum çekmesenize kardeşim’ demek ve her olan biteni ‘tansiyon haplarına’ yüklemek çok ama çok ‘trend!’ (AKP Hükümeti’nin yoğun icraatlarını(!) dahi gündem dışı yapabilen, yaratıcılığı ile tek geçtiğim trendsetter: Atila Koç)

* * *

Bunlar şu yaşadığımız gereğinden fazla sıcak ve nemli yazın ‘trendleri.’ Ama elbet kış gelecek, havalar serinleyecek, o zaman ‘trend’ler de değişecek!

Darısı ‘trendsetter’ların başına!
Yazının devamı...

Bu yaz bunlar çok trend

13 Temmuz 2005
Sıcaklar geç bastırdı, ‘Yok şekerim, bu dünyanın çivisi çıktı, mevsimler yer değiştirdi’ diye dert yandık ama, sonunda olan oldu!Bütün haber kanallarının her saat başı ekranda görünen meteoroloji editörlerinin, gerine gerine söylediklerine göre yaz geldi, sıcaklıklar ‘mevsim normallerini geçti’ ve ‘nem dayanılmaz boyutlara ulaştı.’Hava sıcaklıkları ve nem yükselince ana haber bültenlerinin ve gazetelerin magazin ekleri ve sayfalarının vazgeçilmez ‘yazlık’ görüntüleri de medyadaki ‘haklı yerlerini’ aldılar sonunda! Yaz mevsimini ülkenin farklı şehirlerinde geçiren halkımız için ‘yaz gündemi’ daha fiyakalı bir deyişle ‘yaz trendleri’, yaratan ‘trendsetter’lar ve işte onların ‘yaz trendleri’...* * * n Bodrum’a ve Çeşme’ye gidemeyen sefil(!) halk, İstanbul’da koskocaman bir yazı geçirince ne yapar? Kendini kenarda kıyıda kalmış havuzlara ve de sahillere atar! (İstanbul’da yaz temasını belirleyen trendsetterlar: Koskocaman yazı İstanbul’da geçiren sefil(!) halk ve bütün televizyon kanalları ve de yazılı basın)n Bu haberler çok trend. Bütün kış çalışıp yorulan(!) ve tatilini Bodrum ve Çeşme’nin en havalı ‘beach’lerinde geçirenlerin haberleri. Artık neredeyse her gazetenin ve televizyon kanalının bir Bodrum, bir de Çeşme muhabiri var. Hani neredeyse Ana Haber Bültenleri Bodrum’a ve Çeşme’ye ‘canlı bağlanacaklar!’ Sosyete ve magazin haberlerinin ana kaynağı artık oraları! Bu yaz yine saçlara ‘güneşlenme fönü’ çektirip, 15’er dakika aralıklarla mayo-bikini ve pareyo değiştirip, yazın gelmesine üç ay kalmışken ‘emdirme yöntemiyle’ vücuttan atılan yağlar sayesinde forma sokulup, çok ‘fit olmuş’ beden ölçüleriyle o beachlerde ‘salınmak’ çok trend! (Çeşme ve Bodrum’da yaz trendlerini belirleyen trendsetterlar: Tüm sosyete ve sosyeteye kaynamaya çalışanlar!)n Bir de ‘magazine malzeme’ olmamak için günlüğü bilmem kaç bin Avro’ya kiralanan tekneler ve guletlerle Ege’nin ve Akdeniz’in mavi mavi masmavi sularında gezinmek bu yıl çok ama çok trend. Tabii sonsuza kadar ‘magazin basınından’ kaçamayacağınız için tatilin bir aşamasında magazincilere yakalanmak(!) daha da trend! (Denizin ortasında yaz trendi yaratan trendsetterlar: Hülya Avşar, Özcan Deniz, Nurgül Yeşilçay)n Bu yazın başka bir trendi ise her türlü tehlikeli sporu, olabilecek en tehlikeli şekilde yapmak! (Yaz fantezilerimiz için ufku geniş fikirler yaratan trendsetter: Jet-ski kullanan ama sanatçı Metin Şentürk!)n Yurt dışında evlenip, Türkiye’de düğün yapmak çok feci ‘trend!’n Kaset, eğer kaset çıkarılamıyorsa ‘single’ çıkartılıp, neredeyse birbirinin aynısı, ‘ana mekan’ olarak yatak odasının, ayrıntı olarak en seksi ve iç gıcıklayıcı ‘yatak takımlarının’ kullanıldığı ‘pornonun eşiğinden’ dönen klipler çekmek çok ‘trend! ( Kaset ve klip dünyasında yaz gündemini oluşturan trendsetterlar: Harika Avcı, Demet Akalın, Ebru Destan, Gülşen) n Basının karşısında önce ‘uyuklamak’ sonra da ‘gözlerimi dinlendiriyorum çekmesenize kardeşim’ demek ve her olan biteni ‘tansiyon haplarına’ yüklemek çok ama çok ‘trend!’ (AKP Hükümeti’nin yoğun icraatlarını(!) dahi gündem dışı yapabilen, yaratıcılığı ile tek geçtiğim trendsetter: Atila Koç)* * * Bunlar şu yaşadığımız gereğinden fazla sıcak ve nemli yazın ‘trendleri.’ Ama elbet kış gelecek, havalar serinleyecek, o zaman ‘trend’ler de değişecek!Darısı ‘trendsetter’ların başına!
Yazının devamı...

‘Biz’, ‘siz’ ve ‘koyunlar’

11 Temmuz 2005
Gerçekten de çok çabuk bitiyormuş. Bir aydır, oradan oraya ‘gezdiriyorum’ kendimi. Televizyon işine başladığım günden beri hiç bu kadar uzun süreli tatil yapmamıştım. Neredeyse 13 yıldır ilk kez, bir haftadan fazla tatile çıktım. (Sanırım patron beni gözden çıkardı!)

Ama bir ay diye gözümde büyüttüğüm, beni tanıyanların ‘Sıkılırsın sen bir ay çalışmadan’ dediği ‘zaman’ geçti, bitti bile!

Sıkıldım mı? ‘Hayır!’

Daha tatil yapmak ister miydim? ‘Evet!’

Arsız mıyım? Ona da ‘Evet!’

Allahtan emekliliğime az kaldı. Şunun surasında altı sene...

Bu herkesin ‘uzun, çok uzun’ diye tutturduğu ama bana ‘çok kısa’ gelen tatilin büyükçe bir kısmını yurtdışında geçirdim. Ülke sınırlarını geçince, eğer özel bir çaba harcamazsanız, Türkiye’de ne olup bittiğini bilemiyorsunuz. Doğrusu ben bu ‘kısa tatilimde’ her anlamda ‘dinlenmeyi’ seçtiğimden, ülkede olup biteni öğrenmek için hiçbir çaba sarfetmedim.

Her ne kadar gündemden uzak kalmak kendi tercihiniz olsa da, elinize ilk ‘Türk gazetesi’ geçtiğinde de farkında olmadan hemen gazeteye gömülüyorsunuz.

Tatilimin bittiği, özellikle de bu hafta gazete okuma mesaisine başladığımda, fark ettim ki gazetelerin manşetleri her gün daha çok gözüme giriyor! Yıllardır gündemden düşmeyen ya da düşürülemeyen ‘türban sorunu’ hálá manşetlerde... Üstelik Amerika gezisinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tavrını açıkça ortaya koymuş! ‘Türkiye’de dekolte aldı başını gidiyor. Karın kısmı açık pantalonlarla üniversiteye bile gidiliyor. Biz bunları düzenlemek için bir kanun çıkartıyor muyuz? Benim hayalim, türbanlı kızımızla, göbeği açık kızımızın yan yana okuması’ diyerek bir ‘hoşgörü’ mesajı vermiş. İyi de benim anlamadığım, Sayın Başbakan’ın mesajında ‘biz’ dediği ‘kimler’ ve bu durumda ‘bizler’ onlara göre kimiz?

Kimsenin türbanla okula gitmesine karşı değilim. Herkes kendi inancının gereklerinden sorumludur. Ama ‘biz’, ‘siz’ gibi kamplaşmalar hem de bir ülkenin başbakanı tarafından yapılınca, açıkçası ‘can sıkıcı’ oluyor!

Devam edersek, sonraki günlerde manşetler daha da ‘can sıkıcı’ bir hal almaya başladı...

Yargıtay: Yargı da siyasallaşacak!

YÖK: İnatlaşıyorlar!

DİSK: Tehdit altındayız!

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu: Nereye gidiyoruz?

Hakan Şükür: Fethullah Hoca’yı seviyorum diye beni ‘Milli Takım’a almıyorlar.

Hakan Şükür’ün bu açıklamasının bu manşetlerle aynı zamana denk gelmesi tesadüf mü? Ya da bütün manşetlerin arka arkaya sökün etmesi bir tesadüf mü?

Umarım tesadüftür.

Haaa unutmadan; bir de şu haber çok ilgimi çekti.

Gevaş ilçesinin İkizler Köyü’nde bir koyun uçuruma atlayınca, peşinden 400 koyun daha atlayıp telef olmuş!
Yazının devamı...

Herkese Jaaa Hallo!

6 Temmuz 2005
Her türlü toplumsal tepkiye rağmen, TCK yasası değiştirilmeden aynen ikinci kez TBMM’de kabul edildi!

Jaaa Hallo!

AKP muhalefetsiz Meclis’te iki günde yüzlerce maddelik 24 yasayı kabul etti!

Jaaa Hallo!

Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Abdullah Gül başbakan olursa hayatımızda ve yaşam biçimimizde çok şey değişecek!

Jaaa Hallo!

Turizm Bakanı Atilla Koç, turizme hizmet etmenin sadece ‘stand-up’ yapmak ve uyumak olduğunu sanıyor!

Jaaa Hallo!

AKP, Bakan Koç’u uyanık tutmak için MKYK’da çözüm arıyor!

Jaaa Hallo!

Genel seçimlerde ‘Sosyal Demokratların’ oy verebileceği bir lider ve parti yok!

Jaaa Hallo!

Girmek için çırpındığımız ‘Avrupa Birliği’ çöküyor! Üstelik ‘Avrupa Birliği’ ülkelerinde yaşamaya çalışanlar çok mutsuz!

Jaaa Hallo!

Her alanda ‘ALTYAPI’ sorunumuz var!

Jaaa Hallo!

Afrika ülkelerine yardım etmeleri konusunda G8 Zirvesi’ndeki sekiz ülkenin liderini ikna etmek için, Live8 konserleri sırasında 26.5 milyon kişi SMS göndererek rekor kırdı!

Jaaa Hallo!

Venedik’ten önce, tatilciler yüzünden Bodrum batabilir!

Jaaa Hallo!

Deniz mevsimi açıldı, artık bütün ‘magazin yüzleri’ Bodrum ve Çeşme plajlarında üstelik mayokinili!

Jaaa Hallo!

Seda Sayan’ın yeni bir sevgilisi varmış!

Jaaa Hallo!

Ekolojik denge giderek bozuluyor!

Jaa Hallo!

Hepimizin dengesi giderek daha çok bozuluyor!

Jaaa Çello!

Değişmeliyiz!

(*) Almanca heyecanlı bir merhaba.

(**) Almanya’nın Münih kenti yakınlarındaki Landshut kasabasında dört yılda bir yapılan ‘Landshuter Hochzeit‘ kutlamalarının sembolü olan cümle.

1475 yılında Landshut Kralı Herzog Ludwig, Polonya Kraliyet Ailesi’nden Landshut Kasabası’na gelin getirdiğinde, bu düğün günlerce süren ve halkın da katıldığı törenlerle kutlanmış. Halk birbirinin ve özellikle asillerin ilgisini çekebilmek için düğün sırasında ‘Jaa Hallo!’ cümlesini kullanmış.
Yazının devamı...

Suratına bak gül

4 Temmuz 2005
Çok gülünen, çok başarılı (ve dolayısıyla da çok para kazanan) bir komedyen olmanın ilk şartı ‘zamanlama refleksinizin’ ve hatta ‘zamanlama yeteneğinizin’ çok gelişmiş olması. Hani o hepimizin bildiği ‘espri satma meselesi’ işte! Eğer espriyi satamıyorsanız, ne kadar komik olursanız olun hiçbir işe yaramıyor komikliğiniz maalesef!

Doğru zamanda doğru espriyi yapabilme yeteneğine sahip olunca, sizi izleyenler gülmekten yerlere yatabiliyorlar.

Sadece zamanlama duygunuzun olması, komik olduğunuz anlamına gelmiyor tabii. Hani güzel, değişik espriler yapma yeteneğini saymazsak eğer, bu ‘komikçilik işinde’ sahip olunması gereken en önemli yeteneklerden biri de ‘Tamam artık bu mevzu yeter’ diyerek nerede duracağını bilmek... Yani seyredenler gülmekten yerlere yatıyorlar ve yaptığınız espri çok tuttu diye espriyi uzattıkça uzatıp, sündürdükçe sündürüp seyredenlerin içini de baymamak gerekir! İnsanlar gülmeye gelmiş, sıkmamak lazım değil mi?

Anlayacağınız bu profesyonel ‘komikçilerin’ işleri gerçekten zor...

Bir de ‘doğal komikler’ var... Yani sizi güldürmek için neredeyse hiç ama hiç çaba sarf etmeyenler. Rahmetli anneannem böyle insanlar için ‘ne komik adam yahu, suratına bak gül’ derdi!

Hepimizin etrafında bu ‘suratına bak gül’lerden vardır...

Ama son zamanlarda herkesin yakından tanıdığı bir-iki isim var ki, kayda değer. Esas işi ‘komikçilik’ olmayan, hatta yaptığı iş ile ‘komikçilik’ arasında en ufak bir ilinti bulunmayan, aksine son derece ‘ciddi(!)’ işler yapan bu kişiler, tam anneannemin deyimi ile ‘suratına bak gül’ insanlardan...

Mesela Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç bunlardan bir tanesi. Adam doğal komik! Öyle yaptığı hiçbir şeyi ‘komikçilik’ olsun diye yapmıyor. Adam ciddi ciddi yapıyor, ama ‘yapabildiği’ her şey çok ama çok komik oluyor. Şahsen ben Atilla Koç’la ilgili bütün haberleri kaçırmadan okuyorum, ama özellikle favorim sayın bakanla ilgili görüntülü haberler! Tavsiye ederim, kaçırmayın. İzleyin çok komik oluyor!

Yalnız buradan kendilerine naçizane bir önerim olacak. Şu ‘uyuklama’ meselesini artık birazcık sündürdü! Tamam ilk zamanlarda çok ama çok komikti, her seyretmede ve bu konu üzerinde sayın Koç engin fikirlerini söylediğinde, gülmekten kasıklarımızı tuta tuta yerlere yatıyorduk. Ama artık baydı! Bu ‘uyuklama’ esprisinin yerine şimdi kendisinden uyumadan daha sağlam, daha komik espriler beklediğimizi de belirtmeliyim. Açıkçası kendilerini ve eşini severek ve yakinen izlemekten zevk almaktayım.

Kendilerini izlemekten zevk almaktayım ama hálá attığı her adımla ilgili fıkraların, anekdotların elektronik posta yoluyla çoğaltılmamasını da hayretle karşılamaktayım. Sanırım ‘Türk sokak edebiyatının’ yaratıcı kişilerinin henüz yeteri kadar ilgisini çekemedi sayın bakan. Sadece uyuklamakla yeteri kadar popülarite yakalanamıyor demek ki! Simdi sayın bakandan daha yaratıcı ataklar beklemekteyiz! Nerede o Yıldırım Akbulut günleri?

Bir diğer ‘doğal komik’ yazılı ve görsel medyaya çıkmak için neredeyse hiçbir fırsatı kaçırmayan sayın Zekeriya Beyaz hocam... Ben hocamı da Atilla Koç gibi nerede görsem severek izliyor ve yakinen takip ediyorum. Ama artık sayın hocam da kendisini fazla tekrar etmeden yeni espriler bulsa iyi olacak gibi geliyor bana!

Kendilerini bu kadar yakından takip edenler olarak yeni espriler ve gösteriler istemek hakkımız ama değil mi?
Yazının devamı...

Hayat bazen çok acımasız

29 Haziran 2005
Zaten en klasiğinden bulup yazdığım bu cümle, hiçbirimizin bilmediği bir şey değil. Aksine çoğumuzun bildiği, hatta ‘test’ ettiği ve çoğu zaman diline pelesenk ettiği bir ‘hayat klişesi’ aslında: ‘Hayat bazen ne kadar acımasız.’

Çocukluk çağlarımda bu klişe cümleyi sıklıkla, en yakınımdaki kadınlardan duydum. Neredeyse hepsinin hayatın ‘acımasızlığına’ ve ‘sertliğine’ karşı itirazları vardı. Onlara göre çoğu, ‘hak etmedikleri bir hayatı yaşıyorlar’ ve ‘yaşadıklarından çok daha iyisini’ hak ediyorlardı aslında. Tabii kendilerine göre. O zamanlar çocuk aklımla ‘büyükler sadece şikayet etmek için mi gelmişler dünyaya acaba’ diye düşünürdüm.

Çocukluktan ergenliğe geçtiğim 80’li yıllarda bu klişe sözcüğü çok daha fazla insandan duymaya başladım. Hem de cinsiyet farkı gözetmeksizin. Kadınlardan, erkeklerden, delikanlılardan, genç kızlardan... Sanırım 80’li yıllar ‘hayatın ne kadar acımasız olduğunu’ herkese bir kez daha, hem de çok acımasızca hissettirmişti.

Ben o yıllarda daha toydum. ‘Hayat’, ‘yaşam’ gibi kelimelerin içi çok ama çok boştu benim için. Dünyaya gelmiştim, gençtim, yaşıyordum ve eğleniyordum. ‘Hayat bazen çok acımasız’ diyenler, gereksiz entelektüel kaygılar taşıyanlar, yaşamaktan anladıkları sadece acı çekmek olanlardı. Hem hayatı değiştirmek için ne yapıyorlardı ki? Öyle eli kolu bağlı oturup dertlenmekle neyi düzelteceklerdi? Tam da böyle düşünüyordum.

Aynı yıllarda neredeyse hayattan ‘şikayetlendiğini’ hiç ama hiç duymadığım babam da aynı klişeyi söylemeye başladı: ‘Hayat bazen çok acımasız.’ Babam da aynı kervana katıldı dedim! Kulak asmadım bile! O zamanlar hayatı ne kadar ‘ciddiye’ alıyordum ki, hayatı çok ama çok ciddiye alan babamın bu söylediklerini ciddiye alayım!

Aynı yıllar, babamın hastalık belirtilerinin ilk başladığı yıllardı. Üstelik babam klasik bir Türk erkeği olarak doktorlara hiç güvenmezdi. Sanırım o da bazıları gibi tıbbı ciddiye almıyordu! Bizim zorlamalarımızla doktorlara gitti. Aylarca ‘teşhis’ konulamadı. Hastalığın ilk belirtilerinin ortaya çıkmasından neredeyse beş yıl sonra bir doktor kilit cümleyi söyledi: ‘Hem Parkinson, hem Alzheimer!’

Babam inanmadı. ‘Hayır, yanlış teşhis. Neyi biliyorlar ki bunu bilsinler. Ben iyiyim’ dedi ısrarla. Ama o klişe cümle hep ağzındaydı: ‘Hayat bazen çok acımasız’. İki hastalığı da giderek ilerlerken, bir pazar günü büyüdüğüm evde onu ziyarete gittiğimde, akşam alacasına bakıp aynı cümleyi söyledi bana: ‘Oğlum, hayat çok acımasız. Güçlü dur!’

Son üç aydır babamı her gördüğümde artık benim de dilimden aynı klişe cümle dökülüyor: ‘Hayat çok acımasız.’

Ben babamı ‘hayata karşı bu kadar savunmasız, bu kadar aciz bir durumda’ görmek istemiyorum!

Ben babamı hálá radyodan Kürdili Hicazkar faslını ya da ‘öğlen ajansını’ dinlerken, Anadol marka arabasının üzerine brandasını örterken, yeni çıkan her elektronik eşyayı eve alıp getirirken, ay başlarında ödeyeceği taksitleri kenara köşeye ayırırken, ‘o kadar paramız yok’ derken, Kemal Sunal filmlerine katıla katıla gülerken görmek istiyorum.

Ben babamın ‘Ben artık yaşamak istemiyorum’ dediğini duymak istemiyorum.

Ben babamı hálá ateşli parti kavgaları yaparken, sanki oy sandıkları kaçacakmış gibi hepimizi sabah erkenden yataktan kaldırıp oy kullanmaya götürürken, gazetesini okurken, dünya ve Türkiye meseleleri hakkında herhangi bir fikrini söylerken ve tartışırken görmek istiyorum.

Ama biliyorum artık mümkün değil. Bu görmek istediklerim artık olmayacak!

Ben babamı artık kendi kendine yürüyemezken, kendi başına hiçbir işini halledemezken, artık çoğu kişinin ismini, kim olduğunu unuturken ve her gün yatağa daha çok bağlanırken görüyorum oysa!

Babam gözümün önünde ‘eriyor’...

‘Hayat hakikaten bazen çok acımasız...’

En klişesinden!
Yazının devamı...

Merak ilkel tatili öldürdü

27 Haziran 2005
Tatilin son günü, pazartesi yazısının yetişmesi lazım. Al sana gerginlik!

Tatil yapmayı seçtiğim yer, üçüncü dünya ülkesi...

Bilgisayarın klavyesi bile ‘Sizin bildiğiniz dilden’ yazmıyor. Yani yok öyle tatile beş dakika ara verip, bir yüzmece, bir güneşlenme arası bilgisayarda falan yazıyı şıftırtmak!

Gözünü sevdiğimin Olimpos’u...

Oysa bundan birkaç yıl önce nefret etmiştim Olimpos’ta tatil yapmaktan. Yeni yeni palazlanır, hızlı hızlı lükse alışırken, çok ‘enteresan’ gelmişti Olimpos’ta ilkel tatil fikri. Ama daha tatilin ikinci gününde ‘Bu kadar da ilkellik olmaz ki canım’ deyip, ayaklarımı popoma vura vura kaçmıştım oradan. (İnsan ne çabuk alışıyormuş rahata meğer!)

O kadar ilkel tatil, ilkel tatil diye tutturdum ama alışkanlıklarım da yakamı bırak(a)madı bir türlü!

Sen tut, seçe seçe seyrettiğin bütün televizyon dizilerinin sezon finallerinin yayınlandığı haftayı seç, tatile gelmek için.

Olacak şey mi?

Merak kediyi öldürürmüş, ilkel tatili de öldürdü. Hemen hemen her takip ettiğim dizinin yayınlandığı akşam sarıl ‘SMS’lere, telefonlara.

İnsan kolay kolay kurtulamıyor(muş) alışkanlıklarından! (Sanki bunu öğrenmem için seyrettiğim dizilerin son bölümlerini seyredemeden tatile çıkmam gerekiyormuş gibi bir gereksizlikten söz ettiğimin farkındayım.) Sizin de bana, size böylesine saçma sapan, eften püften, kof, içi boş bir yazıyı okuttuğum için kızdığınızın da farkındayım. (FARKINDALIK!)

Ama hálá içi dolu mu dolu bir yazı yazmak kadar iyi bir ‘köşekapan’ olmadım ne yapayım?

Öyle denize bakıp ‘Yeni doğmuş saf bir bebeğin annesinin memesini emdikten sonra daldığı, güvenli uykusunda mışıl mışıl uyuması gibi sakindi deniz’ diye başlayan, ya da bir çiçeğe bakıp ‘Bugün yalnızlığında, salına salına körpe bir genç kız gibi doğan güneşe nazlanıyordu’ ya da ne bileyim, siyah saçlı esmer bir kadına bakıp ‘Gecenin işi, insanın pisi, hala gençlik hayallerimi süsleyen kütür kütür zenci gibi’ diye başlayan yazılar yazamayacak kadar yeteneksiz-hálá ve sanırım sonsuza kadar- acemisiyim bu işin. (Yukarıda yazdığım satırların, tatilde kitabını okuduğum herhangi bir Türk yazarla ve yazdıklarıyla uzak yakın herhangi bir ilişkisi yoktur. Benzerlikler varsa tamamen tesedüftür.)

Oysa ‘köşekapan’ın iyisi ekmeğini taştan çıkarır!

Ama yok, olmuyor işte!

Elimin altında ‘Türk Popüler Kültür Hadiseleri’nin Baş Oyuncuları’ olmadan, şöyle ‘gönül rahatlığıyla’ bir yazı şıftırtamıyorum. (YETENEKSİZLİĞİNİN FARKINDA OLMAK...)

Vallahi ilkel tatil, milkel tatil diye isteyip durdum ya, insan en ... şeyleri bile özlüyormuş meğerse. (Bu da bana kapak olsun!) Artık sıkıldım, bunaldım demeyeceğim. Eğer dersem, yeni televizyon sezonunda ‘Size anne diyebilir miyim’ evine kapatın beni.

İnanır mısınız Recep Tayyip Erdoğan’ın hoşgörülü yaklaşımlarını, Ahmet Necdet Sezer’in sıcacık gülümsemesini, Deniz Baykal’ın sevimliliğini özledim!

Lerzan Mutlu’yu, Tuba Ekinci’yi bile özledim diyebilirim, gerisini siz anlayın!
Yazının devamı...