"Armağan Çağlayan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Armağan Çağlayan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Armağan Çağlayan

‘Köşe kapmak’ zor zanaat

4 Mayıs 2005
Hani neredeyse mutfakta buzdolabının üzerine veya yatağınızın başucuna iliştirdiğiniz ‘yapılması gerekenler’ listesi gibi bir şey işte!

Hani evde ‘su’ bitse yaşamanız güçleşir ya, ‘köşe kapıcı’ da bunları yap(a)mazsa ‘yaşaması’ güçleşir işte!

Bir ‘köşe kapıcı’nın olmazsa olmazları yani!

1)Her sabah bütün gazeteler ve ekleri en ince detayına kadar okunacak. Bugüne kadar hayatınızda sizi hiç ilgilendirmeyen ve ilgilendireceğini aklınızdan dahi geçirmeyeceğiniz haberler de buna dahildir.

2) Her sabah gazetelerdeki her ‘köşe yazarı’ hatmedilecek. ‘Ne hakkında yazmış?’ ‘Nasıl yazmış?’ ‘Niye yazmış?’ ‘Başlığını ne koymuş?’ sorularına cevap aranacak.

3) ‘Köşe yazıları’ okunduğunda ‘bıyık altından’ gülümsenecek! ‘Tüh ben nasıl düşünemedim bunu?’ diye hayıflanılacak!

4) ‘Hangi ‘köşe yazarı’ diğer hangi ‘köşe yazarı’ ile kavga ediyor? Kavganın konusu ne?’ hadisesi ‘hassasiyetle’ takip edilecek!

5) Cuma, cumartesi ve pazar günleri bütün gazetelerin ekleri alınacak. ‘Kim? Kimle? Nerede? Ne Yapıyor? Kim kime aşık? Kim kimi terk etti? Asena, İbo’ya ne dedi? İbo, Asena’ya ne cevap verdi? Sibel Can kaç kilo zayıfladı? Bir dahaki kasetinde kaç beden giyecek?’ sorularının cevaplarına kafa yorulacak! ‘Hülya Avşar’ın sutyeninin markası ne? Mehmet Ali Erbil’in son evliliğinden önceki eşlerinin adlarını, gözü kapalı olarak ve ezbere sayabiliyor mu?’ test edilecek. Eklerdeki bütün röportajlar, ‘saldıracak’ bir durum var mı acaba ‘gözüyle okunacak’!

6) ‘Prime-Time’ sırasında televizyonun başına geçilecek. ‘Çok seyredilen’ bütün programlar göz dahi kırpmadan seyredilecek. Eğer iki program çakışıyor ise, bir diğeri daha sonra seyredilmek üzere videoya kaydedilecek.

7) ‘Magazin programları’ asla kaçırılmayacak! Bu programlardaki bütün haberler ve ‘bilgiler’ sular seller gibi bilinecek ve doğrulukları test edilecek!

8) Vizyona girmiş ve girecek olan özellikle ‘Türk filmleri’ yakından takip edilecek. Vizyona girdikleri ilk gün, ilk seansta koşa koşa sinemaya gidilecek. Herkesten önce ‘ben yazmalıyım, ben yazmalıyım’ diye ‘sinir krizi’ geçirilecek! (Bu arada ‘İki Genç Kız’a gittim tabii ki. İtiraf etmeliyim ki roman, filmden çok daha başarılı. Film romandaki atmosferi yakalayamamış!)

9) Televizyonlardaki bütün ‘talk show’lar, katılan konukların ‘bir abukluk yapma’ riskine ve sizin bu konuya Fransız kalabilme ihtimalinize karşı seyredilecek.

10) Her türlü yeni çıkan ‘kaset’ ya da ‘CD’ dinlenecek, radyolarda hangisi daha çok çalınıyor takip edilecek!

11) Reklam sloganları ‘kullanılacak uygun bir yer bulunur mu?’ diye bir yerlere not edilecek!

12) Yayınlanan her tür kitaptan haberdar olunacak. İlginizi çekenler okunacak. Çekmeyenlere şöyle bir göz atılacak!

‘Popüler kültür’ zehirlenmesinden ölünecek!

Ölüp ölüp dirilinecek!
Yazının devamı...

Televizyon aptal kutusu değildir

2 Mayıs 2005
Yıllardır ‘aptal kutusu’ diye yargılanan televizyon için programlar hazırlayan birisi olarak, Aköz’ün televizyona, Amerikalı yazar Steven Johnson’ı örnek alarak ‘hakkını’ teslim etmesiyle heyecanlanıp, ben de kendimi aynı minvalde yazarken buldum.

Evet eskiden televizyona ‘aptal kutusu’ denirdi!

Aslında hálá televizyon seyretmediğini ‘iddia eden’ ve televizyonu ‘aptal kutusu’ olarak niteleyen entelektüellere rastlamak mümkün! Onların ‘aptal kutusuyla’ hiç işleri olmuyor! Onlar daha çok ‘memleket meselelerine’, ‘ekonominin gidişatına’, ‘derin devlete’ falan kafa yoruyorlar, biz ise ‘boş şeylerle’ uğraşıyoruz!

Türkiye’de entelektüel olmanın gerek ve yeter şartı; ‘popüler kültüre’ ve özellikle de televizyona ‘karşı olmak’, bugün toplumun bulunduğu yerden, sadece ve sadece ‘televizyonu’ sorumlu olarak tutmak!

Üniversitede okuyan gençlerin neredeyse tamamı karşı zaten bu popüler kültür ve televizyon hadisesine. İletişim bölümlerinde okuyanlar bile!

Televizyon bir ‘eğitim ve öğretim’ aracı olmadığı gibi (Neden Türkiye’de herkes televizyonu eğitim ve öğretim aracı olarak görür hiç ama hiç anlamam!) sonuna kadar, dibine kadar, köküne kadar bir eğlence aracıdır!

Televizyon ‘aptal kutusu’ olmadığı gibi, ‘analitik zekayı’ da geliştirir üstelik!

Emre Aköz’ün yazısında altını çizdiği birçok şeye sonuna kadar katılıyorum. Özel televizyonların devreye girmesiyle birlikte hayatımız renklendi, hareketlendi!

Baksanıza son dönemlerde neredeyse bütün ev kadınları ‘evlilik ilişkileri’ ve ‘duygusal ilişkiler’ konusunda neredeyse uzman oldular! Neredeyse hepsinin bu ilişkiler konusunda ‘komplo teorilerine’ varan fikirleri var!

Alıyorlar ellerine mikrofonu, saçlarını savura savura konuşuyorlar! Eskiden sınıflarında şiir okumaya dahi cesaretleri olmayan insanlar, şimdi ‘canlı yayın’da ‘kanlı-canlı’ ‘kendi teorilerini’ anlatıyorlar! Buna kafa yoruyorlar!

‘Reality show’larla ‘hayatın ta kendisini’, dizilerle ‘daha karmaşık ilişkileri’, Ana Haber Bültenleri ile ‘hayatın içindeki abartıyı’, neyin haber, neyin magazin olduğunu, tartışma programları ile ‘tartış(ama)mayı’, dinlemeyi, anlamayı, reklamlarla ‘pazarlamayı’ öğreniyoruz!

Niye ‘aptal kutusu’ olsun ki televizyon? Aksine hayatı öğretiyor işte bize. Az şey mi?

Reklamlar demişken, son dönemde reklamlara ‘akın’ eden ünlüleri de görüyorsunuzdur ekranda!

Ben en çok Kadirizm ‘hadisesinin’ bir alışveriş merkezinin üzerinden ‘tsunami’ olup geçtiği reklamı seviyorum! Bence çok güzel olmuş! ‘Kadirizm’ imajını daha da çok cilalıyor reklam! Gözüyle ‘hoş ve güzel bir kızın’ gömlek düğmelerini patlatıyor! Yakışır!

Bir de ‘büyük usta’ Kayahan’ın, mutfakta ‘ustalığını’ ve ne kadar iyi ‘aile babası’ olduğunu gösteren reklam var ki! İnsan bir türlü her kaseti çıktığında ‘genç popçulara sataşan’ Kayahan’ın ‘iyi yürekli’ birisi olduğuna ikna olamıyor vallahi!

Hem bakın, üstüne köşe yazıları yazmadan duramadığımız televizyon hadisesi ‘yaratıcılığı’ da geliştiriyor, fena mı?

Ama iyi ama kötü!
Yazının devamı...

The Bodyguard

27 Nisan 2005
Sabah yataktan kalkar kalkmaz okuduğum bu haberden sonra, yetiştirme yurtlarında kalan 10 erkek öğrenci ile röportaj yapmak için evden fırladım çıktım. Konuşma ilerledikçe çocukların ağzından neredeyse, Van 100. Yıl Üniversitesi Rektör Yardımcısı’nın söylediklerine benzer şeyler döküldü. (Tembellik etmezsem, daha doğrusu yüreğimle baş edip çözebilirsem, siz de röportajı okuyabileceksiniz!)

* * *

‘Yurt Çocukları’nın en büyük sorunlarından bir tanesi ‘cep harçlıklarıydı!’

Devletin onların ‘cebine koyduğu’ ayda yirmi yedi milyon TL. (27 YTL) ile bir ay boyunca geçinmeleri, okulda yemek yemeleri, hatta okula geliş gidiş paralarını ve okul kitaplarının çoğunu bu harçlıktan denkleştirmeleri gerekiyordu! İçlerinden birisi ‘Mesela ben öğlenden sonra olan derslerin hiçbirisini anlayamıyorum kendi karın gurultumdan! Aklım fikrim yemekte oluyor’ deyince anlayabildim ancak durumun vahametini.

Hani ‘bakış açısı var’, ‘bakış açısı var’ ya!

Benimki de öyle bir durum işte. Hiç böyle bakamamış, hiç böyle düşünememiştim! Hiç aklıma bu ‘yurt çocukları’nın okula nasıl gidip geldikleri ya da okulda ne yedikleri ve neyle (Öpücükle sanıyordum herhalde) yemek yedikleri gelmemişti açıkçası.

Onlar bir ‘kurumda’ yatıp kalkıyorlar, yemeklerini yiyorlar, ‘sevgi ve şefkat haricindeki her türlü ihtiyaçları da’ devlet tarafından karşılanıyordu işte bana göre!

Kazın ayağı hiç öyle değilmiş meğerse!

* * *

Röportaj dönüşü eve giren bütün pazar gazetelerini okumaya başladım. Hürriyet Gazetesi’ndeki Van 100. Yıl Üniversitesi öğrencilerinin para harcamamak için evden çıkmamaları ve devamsızlık haklarını sonuna kadar kullandıkları haberiyle aynı güne gelen ‘yurt çocukları’ röportajında dinlediğim ‘parasızlıktan yemek yiyemeyen’ öğrencilerden sonra, bu kez gözüm nedense sürekli çarşaf çarşaf verilmiş olan ‘satılık villa’ haberlerine ilişmeye başladı. Ne kadar çok ‘villa sitesi’ yapılıp satılırmış meğerse bu ülkede!

Hepsinin ortak özellikleri ‘korumalı sitenin içinde, yüzme havuzlu’olmaları. İlanlarda bu kadar altı çizildiğine göre ‘korumalı bir sitede’ yaşamayı tercih ediyor çok kişi belli ki!

Üstelik dün neredeyse bütün gazetelerde çıkan bir habere göre, İstanbul’da yapımına henüz başlanmamış ve 2006 yılında bitecek olan bir alışveriş merkezindeki bir milyon dolarlık evler için insanlar daha şimdiden sıraya girmişler bile!

Duvarlarla ‘dış dünyadan’ ayrılmış, ‘dış dünyadan gelebilecek her türlü tehdit ve tehlikeye karşı korunan’ insanların yaşadığı siteler! Tıpkı Ortaçağ’daki ‘derebeylerinin’ kendilerini ‘dış dünyadan korumaları’ gibi, günümüz zenginleri de kendilerini ‘üç öğün değil, bir öğün dahi yemek yiyemeyenlerden’ korumaya alıyorlar sanırım!

Başka neden bu kadar çok ‘korumalı’ villa yapılsın ki? Neye karşı koruma? Kime karşı koruma? Kimi kimden koruyorlar?
Yazının devamı...

Sınıf farkı can acıtır

25 Nisan 2005
Biz Türklerin ne kadar insancıl, ne kadar misafirperver, ne kadar insan ayrımı yapmayan, kin ve nefretten uzak, ama bunun yanında ne kadar sağduyulu, eşitlikçi, demokrat insanlar olduğumuzu her birimize ezberlettiler.

Hatırlıyorum, o zamanlar ‘Hayat Bilgisi’ dersinde ilkokul öğretmenimiz bu konu için tam bir ‘ünite’ boyunca, gırtlak patlatmıştı. Ünite deyip geçmeyin, ‘ünitelerin işlenmesi’ neredeyse, üç dört hafta sürerdi!

* * *

Sonra ‘orta öğretim’ çağında da ‘aynı teraneleri’ ‘Sosyal Bilgiler’ve ‘Tarih’ derslerinin hocalarından dinledik. Hatta o kadar ‘ayrımcılıktan’ ve ‘sınıf bilincinden’ uzak bir toplumduk ki, okula giderken annelerimiz beslenme çantalarımıza ‘nadide’ yiyeceklerden koymazlardı, ‘yiyebilen var, yiyemeyen var’ diye!

Öğretmenler tüm bunları neredeyse kafamıza vura vura bize öğretirlerdi ama, bir yandan da ‘küme çalışmaları’ yaptırırlardı. Bu kümeler nedendir bilinmez hep ‘çalışkanlar’ ve ‘tembeller’ düzenine göre oluşturulurdu. Bir de ‘küme başkanı’ olurdu ki, o zaten tartışmasız o kümenin en ‘sivri’ ve ailesi ‘en üst düzey bir memur’ çocuğu olurdu!

Hatta çocukları ’tembeller’ kümesine oturtulan anne-babalar ‘Bilmem ne fabrikasında çalışan bir işçinin çocuğu benim çocuğumun yanına oturtulamaz’ der, koşarak okula öğretmenden ricacı olmaya gelirdi! Rica minnet çocuk bu ‘kümeden’ alınır, daha hallice ‘bir kümeye’ konulurdu ki, en makbulü de ‘banka ya da fabrika müdürlerinin’ çocuklarının oturduğu kümeydi!

Sadece ‘sınıflarda’ değil, tenefüslerdeki arkadaşlıklara da karışırdı hem anneler, hem öğretmenler! ‘Ne buluyorsun o çocukta da onunla arkadaşlık ediyorsun, ondan öğreneceğin ne olabilir ki, alt tarafı bir kapıcı çocuğu! Bit getireceksin eve!’ demediler mi kaç kez size?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramları ise ‘sınıf’ sisteminin en doruğa çıktığı anlardı.

Memur ve üst tabakaya mensup ailelerin çocukları ‘Ennnnn gösterişli, ennnn havalı, ennnnn şirin uğur böceği, gelin, damat, jandarma komutanı, doktor’ kılıklarıyla bayrama katılırken, ‘maddi geliri düşük’ çocuklar kortejin en sonunda önlükleriyle bayrama katılırlardı. Hani adet yerini bulsun cinsinden! Kimseler görmesin diye kortejin ennnnn sonundan!

* * *

Ama hem annelerimiz, hem babalarımız, komşularını hep çok ayıpladılar ‘ayrımcılık’ yaptıkları için. ‘Aşkın statüsü mü olurmuş. İşçi diye sevdiği çocuğa vermediler kızı’ dediler. Ama kendi kızlarını ‘ne doktorlar ne mühendisler istedi de onlar yine de vermediler!’

Ama hep yaptıklarının tersini anlattılar bize! Bize anlatılan her şey yalanmış meğerse!

‘Sınıf bilinciyle’ büyütülmedik mi hepimiz?

Bu kadar ‘sınıf bilinciyle’ büyüyünce, başkalarını aşağılamak istediğimizde’ hep, ‘Ne kadar düşük bir sınıfa mensup’ olduklarını onlara hatırlatmadık mı?

E peki şimdi Fenerbahçelilerin ‘Rıza Efendi iki ekmek bir süt’ pankartı açılınca, niye bu kadar şaşırıyoruz ki?

Her yerde ve her şartta siz öğretmediniz mi bize, insanın canını nasıl yakacağımızı?
Yazının devamı...

Zamane kadıları

20 Nisan 2005
Bu kişiler oralarda yaşayanların deyimi ile ‘adım atsanız, koştu’ derler. İşleri güçleri olmadığı ve bu sebeple de çok fazla boş zamanları bulunduğu için, tüm uğraşıları ‘kim ne giymiş’, ‘kim ne yapmış’, ‘Ali, Ayşe’yi seviyor mu’, ‘Ayşe, Ali’yi seviyor mu’ ile ilgilenmektir. Bu şahıslar, Türk hukuk sisteminde iddia makamı olan savcının ‘kasaba’ versiyonlarıdır.

Türk hukuk sisteminde savcılar nasıl her önlerine gelen iddianamede herhangi bir suçla suçlanan ‘zanlıların’, yasanın belirlediği en ağır ceza ile cezalandırılmalarını isterlerse, işte bu ‘hiçbir eğitim almadan kasaba kadısı olmuş’ kişiler de kendilerinden başka orada yaşayan herkese en ağır cezayı keserler! Sebebini, nedenini, niçinini düşünmeden, araştırıp soruşturmadan, hatta bilip bilmeden!

Herkesin korkulu rüyası, bu yürüyen ‘engizisyon mahkemeleri’dir oralarda... Onlara değmemek, onlara bulaşmadan yaşamak için neredeyse herkes hayatını ‘cehenneme’ çevirir. Görünür ama görünmez kişilerin koydukları kurallar, neredeyse ‘şeriat kuralları’ gibidir. Bu kısırdöngünün içinde siz de yerinizi aldığınızda, artık çok da fazla yapacak bir şeyiniz kalmamıştır zaten. Size onlar gibi davranıp onlar gibi yaşamak, onlar gibi düşünüp onlar gibi olmaktan başka hiçbir seçenek bırakılmamıştır.

Birazcık ‘asi ruhlu’ iseniz, önceleri bu sisteme karşı ‘başkaldırmaya‘ çalışırsınız. Siz başkaldırmaya çalıştıkça, onlar ‘yılanın başını’ her seferinde daha da fazla büyüyen taşlarla ezmeye başlarlar. Bu ‘sidik yarışı’nı tabii ki siz kaybedersiniz, onlar kazanırlar. Bir gün bir bakarsınız ki siz de teslim olmuşsunuz ona, onlara!

Bu teslimiyetin üzerinden zaman geçtiğinde, biraz daha olgunlaştığınızda, onlar için yaşadığınız günlere çok hayıflanırsınız, çok pişman olursunuz ama iş işten geçmiştir artık... Olmasını istediğiniz tek şey ‘sizden sonrakilerin sizin gibi olmaması, onlara teslim olmamasıdır’...

İşte küçük yerlerin vicdanının sesi ‘doğrucu Davutlar’, Terminatör gibi ‘I’ll be back’ (geri döneceğim) dediler ve bu kez Türkiye sathında ‘Radyo Televizyon Üst Kurulu’ adıyla aramızdalar!

RTÜK üyeleri de her şeye sadece ‘kendi değer yargılarını‘ gözönünde bulundurarak karar veriyorlar. En son Digitürk’ün Moviemax kanalında yayınlanan ‘Kill Bill’ filmi için Digitürk’ü uyardıklarını okuduğumda ‘artık bu kadar kraldan çok kralcılığa da pes doğrusu‘ dedim! Digitürk’ün bu filmi yayınlayan kanalı zaten ‘Pay TV’. Yani canı isteyenlerin, hadi daha da ileri giderek ‘para verip film seyredecek kadar parası olanların’ para verip satın aldıkları ve izledikleri bir kanal... Yani isterseniz seyredersiniz, istemezseniz seyretmezsiniz, parası neyse ödemişsiniz! Üstelik uyardıkları film de ‘Kill Bill’... Neredeyse daha şimdiden ‘kült film’ haline gelmiş bir film! Ama bizim RTÜK ‘kült, mült’ anlamaz. Beğenmedi! Uyardı! Canı sıkılırsa trilyonlarca lira ceza verir. Daha da kızdırırsanız, lisansınızı iptal eder. Hayatınızı cehenneme çevirir!

Hani basın toplantısı düzenleyip hepimizi bilgilendirdiler ya ‘reality show’lar’ konusunda... Sonra da o basın toplantısının ardından yayınlanan ‘Size Anne Diyebilir miyim’ programının finali yüzde 70 (yazı ile yetmiş) izlenirlilik oranına ulaştı ya... Şimdi ben Digitürk’ten rica ediyorum, ‘şiddet şaheseri Kill Bill’ filmini RTÜK’ün değer yargılarını düşünmeden, kaç ahlaksız Türk seyircisi seyretti bir açıklasın lütfen!

Şimdi bir de ‘dil polisliğine’ soyundular. Dil eğitim sertifikan yoksa, televizyonda sunuculuk yapamazsın! Bütün televizyon sunucuları RTÜK’ün istediği gibi konuşabilmek için, ellerinde kitap defter okullu olacaklar! Yaşasın okulumuz!

İnsan bazen hakikaten dehşete düşüyor ve ‘eski günlerini’ özlüyor! Olur şey değil!
Yazının devamı...

Hale, Jale ve Ankara’dan bütün mahalle için...

18 Nisan 2005
Cuma günü döner dönmez, gazetelerin manşetlerinde yer alan bir haber, adeta ‘Türkiye’ye hoşgeldin’ der gibiydi. Mutlaka haberi siz de okumuşsunuzdur, pop müziğin cinselliğe indirgendiğini savunan 10 AKP Milletvekili, Bursa Milletvekili Fuat Anbarcıoğlu önderliğinde Türk Halk ve Sanat Müziği’ne karşı ilgiyi artırmak için bir koro kurmuş. İlk konserlerini de 22 Nisan akşamı bir yerel televizyon kanalında vereceklermiş!

‘Alternatifsizlikten’ dolayı, ‘alternatif’ olan AKP milletvekillerinin kurmuş olduğu bu koroya karşı, ben Türkiye’nin ünlülerinden oluşan bir koro ve repertuvar listesi öneriyorum.

Koro Şefi Bülent Arınç, Baş Solist Recep Tayyip Erdoğan!

Konserin açılış şarkısını baş soliste eşlik eden bütün koristler seslendirecek, ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda.’

* * *

Ben küçüklüğümden beri en çok ‘şarkı tutmayı’ severim. Hani ‘ikinci şarkı benim olsun, üçüncü senin olsun’ diye ‘tutarsın da’, sonra merakla ve heyecanla hangi şarkının ‘çıkacağını’ beklersin ya, işte o ‘oyunu’ çok severdim.

Ama son zamanlardaki ‘hitim’ alt yazı ile seyredenlere duyurulan ‘istek şarkıları.’

‘Sıradaki şarkıyı, neredeyse canımdan çok sevdiğim aşkıma armağan ediyorum, kim olduğunun önemi yok, o zaten kendini biliyor! Hep kalbimdesin, seni hiç unutmadım. Mualla!’

İşte ben bu ünlüler korosunun bir ‘istek korosu’ olmasını istiyorum. Ve lütfen müzik türünde ayırımcılık yapmasınlar. Poptan türküye, rocktan çok sesli Türk Sanat Müziği’ne kadar her şeyi söylesinler. Zaten bu koro hizmet için yok mu? Hem böylece daha çok ‘izlenir’ sanat icraatları!

İlk istekler benden, eğer kabul buyurup repertuvarlarına alırlarsa, beni mütehasıs ederler!

* * *

Ben korodan, Recep Tayyip Erdoğan için, Sertab Erener’den ‘Şişşşt Şişşşt Sakin Ol Sinirlerine Hakim Ol’,

Mustafa Sarıgül için, Ayşe Hatun Önal’dan, ‘Çeksene Elini, Kırıcan Mı Belimi?’

Deniz Baykal için Bülent Ersoy’dan, ‘Rüyalarda Buluşuruz’

Tuğçe Kazaz için Mazhar Fuat Özkan grubundan bir şarkı ‘Amerika, Amerika’,

Erkan Mumcu için Gülben Ergen’den ‘Bir İki, Üç, Dört, Tamam... Daha Da Katlanamam!’,

Kültür ve Turizm Bakanı Koç için, Gece Yolcuları’ndan, ‘Uyuyorum, uyuyorum Günler Çabuk Geçsin Diye...’

Ajda Pekkan için Sertap Erener’den, ‘Kendime Yeni Bir Ben Lazım’,

Rahşan Ecevit için Göksel’den, ‘Depresyondayım, Unutuldum, Aldatıldım’,

Abdullah Gül için Adnan Şenses’ten, ‘Beklerim Her Gün Bu Sahillerde’,

Hıncal Uluç için Gönül Yazar’dan, ‘Söyleyemem Derdimi Kimseye’,

Şarkılarını rica ediyorum!
Yazının devamı...

Beni tanıdınız mı?

11 Nisan 2005
Şu sıralar Amerikan televizyonlarında yeni bir yarışma programı başladı. Yok hemen celallenmeyin, yeni bir ‘Reality Show’ değil. Kimse kimseyi gırtlaklamıyor yani!

Bu program bir yarışma programı, üstelik çok da eğlenceli. Aslında yıllardır bildiğimiz bir şey, ama ‘elin gavuru’ yapıyor işte! ‘Eşeği boyayıp, satıyor’ anlayacağınız!

Üç yarışmacı var. Yarışmacılar, stüdyodaki bir perdenin arkasından sadece silüetleri gözüken ve sesleri ile oynanmış ünlüleri tanımaya çalışıyorlar. İşin bu kısmı yıllardır bizim televizyonlarımızda da yapılan bir şey. Ama eğlenceli tarafı, ‘ünlülerin’ ellerine verilen metinler. Metinler ‘ünlülerin’ kendileri ile alakalı, ama tahmin edeceğiniz gibi biraz (!) kinayeli!

Ünlü, okuyacağı metin ile canlı yayın sırasında karşılaşıyor. Kendisi hakkında ne okuyacağını bilmiyor. Zaten yarışmacıların tahminlerinden sonra hangi yarışmacının kazanıp kimin kaybettiği ile ilgilenmeyi bırakıp, ünlünün hangi yüz ifadesi ile perdenin arkasından çıkacağını ve sunucuya ilk ne diyeceğini merak ediyorsunuz. Stüdyonun bir köşesinde de metin yazarı oturuyor! Metin yazarı ile ‘ünlünün’ karşılaşması, ayrıca seyre değer! Şimdi bir televizyoncu olarak bu ‘formatı’ Türkiye’de yapmak istiyorum. Düşündüm de çok eğlenceli olacak bence!

Mesela aşağıdaki metinleri ‘sahibinin sesinden’ dinlemek istemez misiniz?

Orta yaşı geçkinim. Hatta Türkiye’deki yaşam süreleri göz önüne alındığında, bana artık ‘yaşlı’ bile denilebilir. Hafif tombulum. En büyük özelliklerimden biri, konuşmamın hafif aksanlı olması... Ha bir diğer özelliğimi de unutmadan söyleyeyim, biraz ‘uykucuyum’. Yaptığım iş gereği, sık sık, gerekli gereksiz, konferanslara, açılışlara falan katılmam gerekiyor. İşte bu gibi yerlerde sıkıntıdan göz kapaklarım kapanıveriyor. Yok uyumuyorum! Sadece gözlerimi dinlendiriyorum! Hálá beni tanıyamadınız mı? O halde beni tanımanızı çok kolaylaştıracak bir ipucu vereyim size. Üst düzey (!) devlet memuruyum. Gittiğim konferans, açılış gibi yerlerde konuşmalar yaparım. Bu konuşmalar sırasında söylediğim ‘bazı laflar’ basına manşet olur. ‘Densiz birisi’ sayılabilirim. Çünkü bazen ‘ağzımdan çıkanı kulağım duymaz’, sonra da özür dilemek zorunda kalırım. Beni tanıdınız mı?

***

Polemik üstadıyım. Hatta ‘hayattan beslenme damarlarımdan’ en önemlisinin polemik olduğunu söylesem fazla iddialı olmaz. İddialı olursa da sakıncası yok! Zaten iddialı ve iddiacıyım! Dalaşmayı, bulaşmayı, bulaşılmayı severim. Her türlü polemiği kendi lehime çevirmesini bilirim. Hatta ‘polemiksiz’ kaldığımda, eski polemikleri insanlara hatırlatıp, ‘eskiden yeni yaratmayı’ bilirim. Bu sebeple ben hiç ‘eskimem’. Eskimek de istemem! Görsel bir iş yapıyorum. Bu sebeple ‘güzelliğime’ ve ‘spora’ çok düşkünüm. Spor yapmayan insanlarla görüşmem. Arkadaşlık yapmayı bırakın selamlaşmam bile. Çünkü vücutlarındaki toksinlerden arınmamış kişilerden korkarım! Hiç kimseden korkmam, bu toksinlerden arınmamışlardan korkarım... Evliyim. Bir kızım var. Hálá beni hatırlayamadınız mı? Entelektüelleri sevmem. Ne dediklerini bilmezler çünkü. Okumaktan beyinleri yorulmuş onların zaten! Oku oku, nereye kadar? Yarışa bayılırım. Hayatın her alanında: Güzellik, oyunculuk, şarkıcılık, vergi rekortmenliği, tenis, benim için hiç fark etmez. Maksat yarış olsun! Birkaç hafta sonra vizyona girecek olan filmim sebebiyle şu aralar her zaman yer aldığım yazılı basında daha sık yer alıyorum. Beni tanıdınız mı?

Sanırım hem Türk ünlülerini tanımak daha kolay olacak...

Hem de program, ‘gavurların’ yaptığından daha eğlenceli olacak. Öyle değil mi?
Yazının devamı...

Yardım et Güzin Abla

6 Nisan 2005
Eh insanoğlu meraklı, okumadan silemedim. Hadi kendim okudum, eşe dosta da okutayım dedim!

Rumuz: Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda

Sevgili Güzin Abla,

Anayasal bir kuruluşun başındayım. Televizyonlar ve radyolar neredeyse ‘benden sorulur’. Astığım astık, kestiğim kestik anlayacağın. Şimdi ben uzun süredir Türk televizyonlarını istila eden bu ‘evlenme yarışmalarına’ karşıyım. Hatta sadece ben değil, gelen şikayet telefonlarına göre halk da karşı. Beni sokakta, pazarda, manavda, markette gören ‘sevenlerim’ yanıma gelip, benden bir imzalı resmimi istemeden önce, ‘bıktık bu evlendirme programlarından, kaldırın artık bu programları, çocuğumuzla şöyle rahat bir televizyon seyredemiyoruz’ diyorlar. Ben de gelen bu tepkiler (!) üzerine, onlara inanıp, basın toplantısı düzenledim. Ama sanırım kandırıldım, aldatıldım... Artık ben yıkılmış, duyguları ile oynanmış bir insanım. İyi niyetim suistimal edildi. Çünkü en son yapılan ‘evlendirme yarışmasının’ finali tam altı saat sürdü ve televizyon seyircisi bu finale çok ilgi gösterdi. Yüz açık televizyondan neredeyse yetmiş tanesi bu yayını izledi. Bu programın karşısında bulunan diğer ‘alternatif programlar’ hiç ama hiç seyredilmedi.

Şimdi bu ne demek oluyor? Bu telefonlar yalan mı? Telefon edenler benimle oyun mu oynuyorlar? Şimdi ben ‘Türk halkı bu programları istemiyor’ diyerek yalancı çıkmış oldum mu? Sözümü yemiş oldum mu? Kendimi çok mutsuz hissediyorum. Ne yapmam gerekir? Lütfen bana yardımcı olun....

***

Rumuz:
Muhalif müellif

Sevgili Güzin Abla,

Çok eski bir siyasetçinin, uzun yıllardır milletvekili olup, sonra da Başbakan olduğu ilden, babalar gibi milletvekili seçilip siyasete atıldım. Genç ve çağdaş bir insanım. Benim milletvekili seçildiğim parti oy kaybına uğrayınca, bu kez ‘yükseleceğini ve çok oy alacağını hissettiğim’ başka bir partiden milletvekili oldum. Üstelik o partinin üyesi olarak bakanlık bile yaptım.

Aradan zaman geçince partinin içinde istediğim ‘etkiyi’ yakalayamayınca ve bu partide bana göre yavaş yavaş ‘çaptan düşmeye’ başlayınca, istifa edip, ilk partime geri döndüm. Ama bu kez o partinin genel başkanı olarak! Sizce Türk halkı benim koltuk ve makam için parti parti gezdiğimi anlamış mıdır? Eğer anladıysa ona rağmen benim genel başkanı olduğum partiye ve bana oy verir mi? Partim oy alamayacak diye uyuyamıyorum. Sizce ne yapmalıyım? Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler...

***

Rumuz:
İğne iplik.

Sevgili Güzin Abla,

Uzun yıllardır ‘magazin camiasının’ içindeyim ve çok başarılıyım. Ama talihsizlikler bir türlü yakamı bırakmıyor. Her kasetim çıktığında zayıflıyorum, ama sonra ‘Aman bu hayat böyle geçer mi’ deyip, yine kendimi yemeğe vuruyorum. Her kasette zayıflamaktan, arada tekrar şişmanlamaktan dolayı artık vücudum iyice iflas etti. Zaten bu sefer ipin ucunu biraz kaçırdığımdan mıdır nedir bilmem, yeni kasetim için diktirdiğim milyarlık elbiseler üzerime bol gelmeye başladı ve bir gece televizyonda olan oldu. Memem fırladı. Ama vallahi bilmeden oldu. Hoş bundan çok daha kötü şeyler olmuştu, mesela bir seferinde de bir tatil köyünün balkonunda ‘duş almadan evvel’ çıplak görüntülerim yayınlanmıştı. Meğerse magazinciler, orada benim balkona çıkmamı bekliyorlarmış! Bir polis gecesinde de elim refleks olarak kayıp, mini eteğimi daha da mini hale getirmişti. Aslında ben böyle gündeme gelmek istemiyorum, ama hep beni buluyor bu talihsizlikler. Sizce bu talihsizliklere bir dur demem için ne yapmalıyım?
Yazının devamı...