"Armağan Çağlayan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Armağan Çağlayan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Armağan Çağlayan

Eurovision’suz gül gibi yaşıyorduk!

25 Mayıs 2005
‘Kim kiminle grup kurup Türkiye’yi temsil edecek? Kim kimin bestesini seslendirecek? Kim ne giyecek, saçını nasıl tarayacak’ gibi meraklar ve siyah-beyaz televizyonun önünden uykusuz, mutsuz ayrılınan geceler, ta Ajda Pekkan’ın büyük umutlarla Türkiye’yi ‘temsil etmeye’ gittiği yarışmadan sonra bitmişti benim için.

Hepimizin milletçe gaza gelip, ‘Süperstar Ajda’nın Türkiye’yi Eurovision’da birinci yapacağını’ sandığımız ama hem Ajda’nın hem de bizim ağzımızın payını aldığımız yıl, benim için artık Eurovision Şarkı Yarışması’nın Türkiye’nin herhangi bir yerinde yapılan ‘Kelaynakları Sevenler Şarkı Yarışması’ndan bir farkı kalmamıştı. Aslında hepimiz gibi...

***

Ta ki Sertab Erener birinci olana kadar! Sertab ülkemize getirdiği birincilikle yıllardır ‘taaaa benliğimizin derinlerinde sakladığımız ve bir türlü kusamadığımız Eurovision ezikliğimizi’ giderip, ‘içimizde uyuyan canavarı’ uyandırınca, bu illeti iki yıldır başımıza yeniden bela etmiş oldu!

Biz Eurovision’suz da gül gibi yaşayıp gidiyorduk... Yarışma yapılıyor bitiyordu da, Türkiye’yi ne hangi şarkının, ne de hangi yorumcunun temsil ettiğini bilmiyorduk? Ne kaybediyorduk? Koca bir hiç!

Önce Sertab, sonra Athena bu sinir bozucu ‘şeyi’ başımıza yıllar sonra yine sardırmasaydı, çocukluk yıllarımdan beri Eurovision’u sunan Bülent Özveren’in artık ‘gaftan gafa konan’ bir sunucuya dönüştüğünü anlamayacaktık! (Bkz. ‘Emminem isimli rock grubu var ya’, ‘1998 yılında Diva tarafından söylenen ve İsrail’i temsil eden Dana International isimli şarkı’ cümleleri bizzat canlı yayında kendileri tarafından kurulmuştur!)

Eurovision Şarkı Yarışması’nın bir şarkı yarışması olmaktan çok, artık bir ‘koreografi ve dans yarışması’ haline geldiğini, hatta sahnenin yarışmacı ülkeler tarafından sıklıkla bir ‘sirk alanına’ çevrildiğini fark etmeyecektik!

Neredeyse her ülkenin perküsyon ve davul çalmasından, ‘yapay şirinliklerinden’ ve ‘yapay seksapelliklerinden’ içimiz bayılıp kusmayacaktık!

‘Abba’ ve ‘Queen’ hálá hayallerimizi süslemeye devam edecekti! (Bu kadar mı kötü taklit edilir iki efsane?)

Belediyelerin çocuk parkı açılışları için Türkiye’ye gelip kalın bacaklarını gözümüzün içine soka soka ‘birbirinin kopyası show’lar’ yapan Ruslana’nın yeni show’undan mahrum kalacaktık!

Türkiye’yi temsil eden Gülseren’in şarkısını söylemeye başlamadan evvel ‘Türkiye duyuyor musun’ diyerek, derdinin hálá Türkiye ve kalçalarını eleştirenler olduğunu anlamayacaktık.

***

Gülseren’in şarkı boyunca ‘kuyruğu yanmış kediler’ gibi ‘uhhhhh’, ‘huhhhhh’, ‘ohhhhh’ diye bağırmalarından kulaklarımız tırmalanmayacaktı. (Belli ki şarkıya bir enerji katmaya çalıştı Gülseren... Ama, sanıyorum Paris’te çalıştığı o çok ünlü ‘jazz club’a göbek atmaya gelen müşterileri ile Eurovision Şarkı Yarışması’na oy yollayacak ‘müşterileri’ karıştırdı! Bu bağırış çağırış, ‘enerji çığırtkanlığı’ artık çok demode değil mi?)

Günlerce hepimizi ‘size büyük bir sürprizimiz var final gecesi’ diye kandıran Gülseren ve ekibinin sürprizinin neredeyse bir ton simle yapılmış ‘büyücü makyajı’, ’demode bir elbise’ ve ‘müsamere koreografisi’ olduğunu öğrenmeyecektik!

Birinci olan komşumuz Yunanistan’ın şarkısını dinlerken ‘Avaraaa muuuu’ diye çeşitli el, kol, göz süzme hareketleri yapan Raj Kopor’lu Avare filmini hatırlayıp daha beter ‘avare’ olmayacaktık!

E be Sertab, bizi bu işe yeniden ‘sardırmasaydın’ ne kaybedecektik, hiçbir şey!
Yazının devamı...

Yürüyen kamu vicdanı sunucular

23 Mayıs 2005
Stüdyoda bulunan orta yaşlardaki beyefendi, eşinin başka birisi ile kaçtığını ve sevgilisi ile aynı evde yaşadığını ama ortak çocuklarının kendisine gösterilmediğini anlatıyordu.

Bunun üzerine telefona bağlanan ‘sevgili’, ‘Evet onu seviyorum, aynı evde yaşıyoruz ve şu anda da benim çocuğuma hamile. Boşasın eşini, ben hemen onunla evleneceğim’ diyordu ama, kadın programının sunucusu bağırıyordu:

‘Sus sen! Senin konuşmaya hakkın yok! Toplumsal çürümeye son!’

‘Kadın programı’nda, yapımcı ya da sunucu olan birisi, birilerini ’yargılıyordu.’ Sorunları olan insanlara ‘yol gösteren’ ve ‘çare olmaya’ çabalayan ama bunu televizyonda yaptığı için aynı zamanda ‘seyirlik bir program’ yaptığının farkında olduğunu düşündüğümüz bir programcı o... Oysa o bir diğerinin hayatı hakkında, doğru- yanlış, iyi- kötü diye yargılarda bulunuyordu! Hem de hiç hakkı olmadan.

Bu tür ‘tartışma programları’ bütün dünyada yapılıyor.

Dünyanın hiçbir yerinde, bu programların sunucuları ‘adalet dağıtmıyorlar.’ Onlar ‘yargı mercii’ ve ‘yürüyen kamu vicdanı’ olmadıklarının farkındalar. Onlar sadece toplumsal sorunları ortaya koyup, seyredenlerin bu sorunlardan haberdar olmasını sağlıyorlar, işleri bu!

Ama bizde öyle mi? Sunucular seyredenlerin gözünde ‘sorunu çözen’, ‘bütün sorunları halleden’ birer ‘kahraman’ olmak için çabalayıp,‘adalet’ dağıtıyorlar. Yıllarca kocasından dayak yemiş bir kadını, şu anda evde yeni karısı ile beraber oturan ‘dayakçı kocanın’ yanına gitmesi için dil döküp ikna ediyorlar. Çünkü onlar ‘Türk aile yapısının yılmaz savunucuları!’

Ya da çeşitli sorunlardan dolayı evliliklerini bitirmiş ve asla bir araya gelmeleri mümkün gözükmeyen karı-kocayı stüdyoya getirip, ‘Barışın canım ne olacak? Bir kez daha deneyin, ölmezsiniz ya!’ diyerek barışmaya ikna ediyorlar. Oysa anlatılanları dinleyince o evliliğin artık yürümeyeceğini gün gibi anlıyorsunuz ekran başında.

Onların seyircinin alkışına, onayına ihtiyaçları var. Çünkü onlar ‘tribünlere oynuyorlar.’ Programa dertlerini anlatmak üzere çıkan herkes, onlar için önce ‘reyting makinesi’ sonra insan!

Önemli olan programa çıkan kişilerin sorunlarının çözülmesi değil, programın daha ‘acıklı’, daha ‘bağırışlı çağırışlı’ olup ‘reyting’ alması. Ertesi gün ‘reyting listelerini’ eline aldığında sunucunun, yapımcının, kısaca ekibin gülümsemesi her şeyden daha önemli!

Gerisinin çok önemi yok! Kısacası ‘Sonuç için her yol mubah!’ Bu da biz televizyoncuların ‘mesleki deformasyonu.’
Yazının devamı...

Yürüyen kamu vicdanı sunucular

23 Mayıs 2005
Bundan birkaç hafta önceydi. Bir kanalda ‘kadın programları’ndan birinin sunucusu, telefondaki şahsa şu cümlelerle avaz avaz bağırıyordu: ‘Bizim toplumsal çürümeye daha fazla ihtiyacımız yok. Sizin gibi insanlar toplumu bu hale getirdiler. Yaptığınız çok ayıp!’Stüdyoda bulunan orta yaşlardaki beyefendi, eşinin başka birisi ile kaçtığını ve sevgilisi ile aynı evde yaşadığını ama ortak çocuklarının kendisine gösterilmediğini anlatıyordu. Bunun üzerine telefona bağlanan ‘sevgili’, ‘Evet onu seviyorum, aynı evde yaşıyoruz ve şu anda da benim çocuğuma hamile. Boşasın eşini, ben hemen onunla evleneceğim’ diyordu ama, kadın programının sunucusu bağırıyordu: ‘Sus sen! Senin konuşmaya hakkın yok! Toplumsal çürümeye son!’‘Kadın programı’nda, yapımcı ya da sunucu olan birisi, birilerini ’yargılıyordu.’ Sorunları olan insanlara ‘yol gösteren’ ve ‘çare olmaya’ çabalayan ama bunu televizyonda yaptığı için aynı zamanda ‘seyirlik bir program’ yaptığının farkında olduğunu düşündüğümüz bir programcı o... Oysa o bir diğerinin hayatı hakkında, doğru- yanlış, iyi- kötü diye yargılarda bulunuyordu! Hem de hiç hakkı olmadan. Bu tür ‘tartışma programları’ bütün dünyada yapılıyor. Dünyanın hiçbir yerinde, bu programların sunucuları ‘adalet dağıtmıyorlar.’ Onlar ‘yargı mercii’ ve ‘yürüyen kamu vicdanı’ olmadıklarının farkındalar. Onlar sadece toplumsal sorunları ortaya koyup, seyredenlerin bu sorunlardan haberdar olmasını sağlıyorlar, işleri bu!Ama bizde öyle mi? Sunucular seyredenlerin gözünde ‘sorunu çözen’, ‘bütün sorunları halleden’ birer ‘kahraman’ olmak için çabalayıp,‘adalet’ dağıtıyorlar. Yıllarca kocasından dayak yemiş bir kadını, şu anda evde yeni karısı ile beraber oturan ‘dayakçı kocanın’ yanına gitmesi için dil döküp ikna ediyorlar. Çünkü onlar ‘Türk aile yapısının yılmaz savunucuları!’Ya da çeşitli sorunlardan dolayı evliliklerini bitirmiş ve asla bir araya gelmeleri mümkün gözükmeyen karı-kocayı stüdyoya getirip, ‘Barışın canım ne olacak? Bir kez daha deneyin, ölmezsiniz ya!’ diyerek barışmaya ikna ediyorlar. Oysa anlatılanları dinleyince o evliliğin artık yürümeyeceğini gün gibi anlıyorsunuz ekran başında.Onların seyircinin alkışına, onayına ihtiyaçları var. Çünkü onlar ‘tribünlere oynuyorlar.’ Programa dertlerini anlatmak üzere çıkan herkes, onlar için önce ‘reyting makinesi’ sonra insan! Önemli olan programa çıkan kişilerin sorunlarının çözülmesi değil, programın daha ‘acıklı’, daha ‘bağırışlı çağırışlı’ olup ‘reyting’ alması. Ertesi gün ‘reyting listelerini’ eline aldığında sunucunun, yapımcının, kısaca ekibin gülümsemesi her şeyden daha önemli! Gerisinin çok önemi yok! Kısacası ‘Sonuç için her yol mubah!’ Bu da biz televizyoncuların ‘mesleki deformasyonu.’
Yazının devamı...

Televizyonla yattık televizyonla kalktık

18 Mayıs 2005
Bu televizyon sezonu denen şey, okulların tatil olması ile beraber bitiyor da, biz ‘popüler kültür mantarları’, ‘mantar zehirlenmesi yaşamaktan’ kurtuluyor, ‘yeni sezona’ biraz nefes alarak giriyoruz! Hatta biraz da ruhumuzu, gözümüzü, gönlümüzü dinlendiriyor, yeni sezon için ‘enerji’ depoluyoruz!

Şu sıralar sonlarına yaklaştığımız televizyon sezonunda hangi programlar, hangi ‘nadide’ ve ‘özgün’ kişiler ve hangi ‘klişeler’ daha çok aklım(ız)da kaldı? Beynim(iz)in derinliklerinde bir gün ‘cort-ta-da-nak cort-la-mak’ üzere uykuya yattı, hangileri üzerine en çok konuşup, yazıp çizdik ya da yazıp çiz(e)medik henüz acaba?

n En çok üzerinde konuştuğumuz ‘özgün kişilik’ Semra Hanım Teyzemiz ve ‘özgün kişiliksizlik’ sembolü oğlu Ata idi hiç kuşkusuz.

‘Gak’ deseler televizyona esir olduk, ‘guk’ deseler, dedikleri, diyemedikleri ve demeye çalıştıkları üzerine kalem oynattık. Hatta Avrupa Birliği’nden Türkiye’nin tarih aldığı gün Semra Hanım Teyze daha çok seyredilince, hafif yollu ‘aklımızı oynattık!’ niyeyse?

n Bu gelinli kaynanalı ve de Oidipus kompleksli damat adayları ile yapılan ‘evlilik programları’ seyredildikçe yeni ‘kahramanlar’ yarattık. Onları ‘biz yarattık’ sonra onlara yine biz kızdık! Kızmak yetmedi, hıncımızı ‘özel hayatlarını’ ortaya dökerek, canlı yayınlarda onların en ‘mahrem’ konularını tartışmaya açarak aldık!

n Bu show’ların kahramanlarını ‘kanal kanal’ gezdirdik. Seyrettikçe seyrettik. Onlar hangi kanala gitse biz peşlerine düştük. En sonunda Caner kafasında bardağı kırınca ‘toplum olarak huzura erdik!’

n ‘Kurtlar Vadisi’ni çok tartıştık. Ama çok seyrettik. Hatta Rauf Denktaş bile oyunculuğu denedi bu dizide!

n
Öğlen kuşaklarında salya sümük ağlayan, çığır çığır bağıran, hayatlarının en ‘intim’ anlarını niyeyse kameraların gözünün içine baka baka anlatan ‘looser’ (kaybeden) insanları ve bu insanlarla itişen program yöneticilerinin ‘dağıttıkları adaleti’ seyrettik!

n Bunlar kesmedi ‘mistik’ programları seyrettik!

n Ali Kırca’nın ‘yenilenen’ haber sunma tarzını tartıştık!

n Kenan Işık ‘Anchorman’ olunca ‘Tiyatrocudan haber sunucusu olmaz’ diye ayak diredik!

n Televizyonu ‘dizi mezarlığı’ haline çevirdik. Ya ‘salya sümük’ dizileri ya da ‘kanın gövdeleri götürdüğü’ dizileri seyrettik!

n O kadar ‘dizikolik’ olduk ki, aynı anda üç farklı diziyi seyretme teknikleri geliştirdik!

n ‘Gömülmekten’ kurtulan dizilerden en çok ‘Avrupa Yakası’nı, ‘Aliye’yi, ‘Kurtlar Vadisi’ni ve battı batıyor, bitti bitiyor derken yıllar sonra ilk kez bir dizisi tutan Hülya Avşar’lı ‘Kadın İsterse’yi seyrettik. Ama en çok ‘Avrupa Yakası’nı konuştuk... ‘Oha falan olduk’, hatta ‘oldu gözlerimiz doldu’ falan yani!

Buyrun size ‘popüler kültürün’ en önemli araçlarından birisi olan televizyonun bir yılı!

Alt metin okuması tarafınıza aittir.

Herkes kendi payına düşeni alsın!
Yazının devamı...

Televizyonla yattık televizyonla kalktık

18 Mayıs 2005
Televizyonlu gecelerin sonuna geliyoruz. Yaz gecelerinde çok olağanüstü bir durum olmazsa eğer, artık kış aylarında olduğu kadar hiçbirimiz televizyon seyretmeyeceğiz.Bu televizyon sezonu denen şey, okulların tatil olması ile beraber bitiyor da, biz ‘popüler kültür mantarları’, ‘mantar zehirlenmesi yaşamaktan’ kurtuluyor, ‘yeni sezona’ biraz nefes alarak giriyoruz! Hatta biraz da ruhumuzu, gözümüzü, gönlümüzü dinlendiriyor, yeni sezon için ‘enerji’ depoluyoruz!Şu sıralar sonlarına yaklaştığımız televizyon sezonunda hangi programlar, hangi ‘nadide’ ve ‘özgün’ kişiler ve hangi ‘klişeler’ daha çok aklım(ız)da kaldı? Beynim(iz)in derinliklerinde bir gün ‘cort-ta-da-nak cort-la-mak’ üzere uykuya yattı, hangileri üzerine en çok konuşup, yazıp çizdik ya da yazıp çiz(e)medik henüz acaba?n En çok üzerinde konuştuğumuz ‘özgün kişilik’ Semra Hanım Teyzemiz ve ‘özgün kişiliksizlik’ sembolü oğlu Ata idi hiç kuşkusuz. ‘Gak’ deseler televizyona esir olduk, ‘guk’ deseler, dedikleri, diyemedikleri ve demeye çalıştıkları üzerine kalem oynattık. Hatta Avrupa Birliği’nden Türkiye’nin tarih aldığı gün Semra Hanım Teyze daha çok seyredilince, hafif yollu ‘aklımızı oynattık!’ niyeyse?n Bu gelinli kaynanalı ve de Oidipus kompleksli damat adayları ile yapılan ‘evlilik programları’ seyredildikçe yeni ‘kahramanlar’ yarattık. Onları ‘biz yarattık’ sonra onlara yine biz kızdık! Kızmak yetmedi, hıncımızı ‘özel hayatlarını’ ortaya dökerek, canlı yayınlarda onların en ‘mahrem’ konularını tartışmaya açarak aldık!n Bu show’ların kahramanlarını ‘kanal kanal’ gezdirdik. Seyrettikçe seyrettik. Onlar hangi kanala gitse biz peşlerine düştük. En sonunda Caner kafasında bardağı kırınca ‘toplum olarak huzura erdik!’n ‘Kurtlar Vadisi’ni çok tartıştık. Ama çok seyrettik. Hatta Rauf Denktaş bile oyunculuğu denedi bu dizide!n Öğlen kuşaklarında salya sümük ağlayan, çığır çığır bağıran, hayatlarının en ‘intim’ anlarını niyeyse kameraların gözünün içine baka baka anlatan ‘looser’ (kaybeden) insanları ve bu insanlarla itişen program yöneticilerinin ‘dağıttıkları adaleti’ seyrettik!n Bunlar kesmedi ‘mistik’ programları seyrettik!n Ali Kırca’nın ‘yenilenen’ haber sunma tarzını tartıştık!n Kenan Işık ‘Anchorman’ olunca ‘Tiyatrocudan haber sunucusu olmaz’ diye ayak diredik!n Televizyonu ‘dizi mezarlığı’ haline çevirdik. Ya ‘salya sümük’ dizileri ya da ‘kanın gövdeleri götürdüğü’ dizileri seyrettik!n O kadar ‘dizikolik’ olduk ki, aynı anda üç farklı diziyi seyretme teknikleri geliştirdik!n ‘Gömülmekten’ kurtulan dizilerden en çok ‘Avrupa Yakası’nı, ‘Aliye’yi, ‘Kurtlar Vadisi’ni ve battı batıyor, bitti bitiyor derken yıllar sonra ilk kez bir dizisi tutan Hülya Avşar’lı ‘Kadın İsterse’yi seyrettik. Ama en çok ‘Avrupa Yakası’nı konuştuk... ‘Oha falan olduk’, hatta ‘oldu gözlerimiz doldu’ falan yani!Buyrun size ‘popüler kültürün’ en önemli araçlarından birisi olan televizyonun bir yılı!Alt metin okuması tarafınıza aittir.Herkes kendi payına düşeni alsın!
Yazının devamı...

Uluslararası Magazin Fonu

16 Mayıs 2005
Sonra AKP iktidara gelince, yok anlaşmayı bozacaklar, yok devam ettirecekler derken, onlar da anlaşmayı devam ettirdi. Ve en sonunda geçen hafta içinde Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yeni bir stand-by anlaşması imzalandı.

Ben de diyorum ki bu Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bir de ‘Uluslararası Magazin Fonu’ kurulamaz mı?

Kurulur ve ‘International Magazine Fund’ (Uluslararası Magazin Fonu) ile Türkiye arasında imzalanacak niyet mektubu da şöyle olur herhalde:

Popüler kültür hayatına ilişkin taahhütlere dair niyet mektubu:

1) ‘Topluma mal olmuş kişiler’, sevgililerinden bahsederken ‘Bizim seviyeli bir ilişkimiz var’, ‘Birbirimize çok aşığız, beraberken çok güzel vakit geçiriyoruz’ cümlelerini artık hiç kimse yutmadığı için kullanmayacaklar.

2) ‘Kafa kopartmak’ belirli tarifelere bağlanarak, vergilendirilecek.

3) ‘İlişkimiz asla reklam ilişkisi değil, biz birbirimize çok aşığız’açıklaması yapan ikililerin ‘gece turları’ basında yer almayacak.

4) ‘Birinci belli, ikinci kim’, ‘Benim yarışım sadece kendimle’ gibi açıklamalar yapan ünlülere gerekli olan her türlü ‘ruhsal yardım’ sağlanacak.

5) Gala, konser, gösteri, davet, düğün, doğum günü gibi yerlerde ‘bilerek ve isteyerek’ frikik verip basına malzeme olmaya çalışanların, resimleri ikinci bir ihtara gerek kalmadan ‘hiçbir basın yayın organında’ kullanılmayacak.

6) Basında yüzü eskimiş ve eskimeye yüz tutmuş ünlüler ‘malulen emekli’ edilecek.

7) Herhangi bir sebeple iki taraf arasında başlayan gerginlik, ‘O zaten şarkı söylemeyi bilmez’, ‘Ben zaten ondan şarkı istemedim ki’ şeklinde ilkokul seviyesine çekilmeyecek.

8) Rakip programlar fazla reyting aldığında ‘paralı şikayetçiler tutularak’ RTÜK’e o programlar şikayet ettirilmeyecek. (Ben artık bu durumdan şüphelenmeye başladım çünkü. Mesela Digitürk içindeki ‘erotik yayın yapan’ kanalları da Tahtakale VCD piyasasının şikayet ettiğini düşünüyorum! Yoksa insan hem üye olup hem niye şikayet etsin! Belki de ‘erotik’ kelimesinin geçtiği her şeye karşıdır bu insanlar!)

9) RTÜK Başkanı ne derse inanılacak, en azından inanmış gibi yapılacak! Hatta RTÜK Başkanı ‘7 yüz kişi bu programlar kalksın diye bizi aradı’ derse, bu 7 yüz rakamı yedi ile çarpılacak.

10) Herkes okuduğu her türlü roman ve makale ile seyrettiği film ve tiyatro oyununun özetini çıkarıp, Başbakanlık Özel Kalemi’ne yollayacak. Başbakanımızın bütün bunları okuması lazım.
Yazının devamı...

Uluslararası Magazin Fonu

16 Mayıs 2005
Yıllardır hep yazılır çizilir. Yaşadığımız en son ekonomik krizden sonra hayatımıza daha çok girdi.Sonra AKP iktidara gelince, yok anlaşmayı bozacaklar, yok devam ettirecekler derken, onlar da anlaşmayı devam ettirdi. Ve en sonunda geçen hafta içinde Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yeni bir stand-by anlaşması imzalandı.Ben de diyorum ki bu Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bir de ‘Uluslararası Magazin Fonu’ kurulamaz mı? Kurulur ve ‘International Magazine Fund’ (Uluslararası Magazin Fonu) ile Türkiye arasında imzalanacak niyet mektubu da şöyle olur herhalde:Popüler kültür hayatına ilişkin taahhütlere dair niyet mektubu:1) ‘Topluma mal olmuş kişiler’, sevgililerinden bahsederken ‘Bizim seviyeli bir ilişkimiz var’, ‘Birbirimize çok aşığız, beraberken çok güzel vakit geçiriyoruz’ cümlelerini artık hiç kimse yutmadığı için kullanmayacaklar.2) ‘Kafa kopartmak’ belirli tarifelere bağlanarak, vergilendirilecek. 3) ‘İlişkimiz asla reklam ilişkisi değil, biz birbirimize çok aşığız’açıklaması yapan ikililerin ‘gece turları’ basında yer almayacak.4) ‘Birinci belli, ikinci kim’, ‘Benim yarışım sadece kendimle’ gibi açıklamalar yapan ünlülere gerekli olan her türlü ‘ruhsal yardım’ sağlanacak.5) Gala, konser, gösteri, davet, düğün, doğum günü gibi yerlerde ‘bilerek ve isteyerek’ frikik verip basına malzeme olmaya çalışanların, resimleri ikinci bir ihtara gerek kalmadan ‘hiçbir basın yayın organında’ kullanılmayacak.6) Basında yüzü eskimiş ve eskimeye yüz tutmuş ünlüler ‘malulen emekli’ edilecek. 7) Herhangi bir sebeple iki taraf arasında başlayan gerginlik, ‘O zaten şarkı söylemeyi bilmez’, ‘Ben zaten ondan şarkı istemedim ki’ şeklinde ilkokul seviyesine çekilmeyecek. 8) Rakip programlar fazla reyting aldığında ‘paralı şikayetçiler tutularak’ RTÜK’e o programlar şikayet ettirilmeyecek. (Ben artık bu durumdan şüphelenmeye başladım çünkü. Mesela Digitürk içindeki ‘erotik yayın yapan’ kanalları da Tahtakale VCD piyasasının şikayet ettiğini düşünüyorum! Yoksa insan hem üye olup hem niye şikayet etsin! Belki de ‘erotik’ kelimesinin geçtiği her şeye karşıdır bu insanlar!)9) RTÜK Başkanı ne derse inanılacak, en azından inanmış gibi yapılacak! Hatta RTÜK Başkanı ‘7 yüz kişi bu programlar kalksın diye bizi aradı’ derse, bu 7 yüz rakamı yedi ile çarpılacak.10) Herkes okuduğu her türlü roman ve makale ile seyrettiği film ve tiyatro oyununun özetini çıkarıp, Başbakanlık Özel Kalemi’ne yollayacak. Başbakanımızın bütün bunları okuması lazım.
Yazının devamı...

Beypazarı’nda iki güzel gün

11 Mayıs 2005
Yaşayanlar bilirler, dedikodu ‘taşralının’ can damarlarından biridir. Taşrada hayatı ‘tekdüze’ olmaktan çıkaran, hayata yenilik katan tek şey sadece yaşadığınız yere gelen ‘kumpanyalar’ değil, orada yaşayanların yarattığı ‘kumpanyalar’dır, dedikodudur.

Taşra insanını, hayatın ‘tekdüzeliğine’ karşı onları koruyan, taşralıların ‘gözlem gücünü’ arttıran şeydir dedikodu...

* * *

Hafta sonunu Ankara’nın evleri ve yemekleriyle ünlü ilçesi Beypazarı’nda geçirdim.
Artık o taşra kasabasının halkı, belediye başkanları sayesinde ‘dedikodu’ yapmıyor da, neredeyse her biri ‘turizm’ için çalışıyor! Taşra hayatındaki ‘kenarda kalmışlığı’ çalışarak, üreterek yeniyor!

İstanbul’dan Akyazı sapağından çıktıktan sonra, üç buçuk dört saatte ulaşıyorsunuz Beypazarı’na. Giderken Akyazı’dan sonraki yolun doğal güzelliklerini görmeniz gerek. Anlatılamaz, en azından ben anlatamam!

Beypazarı size ‘huzurlu’ ve ‘lezzetli’ iki gün vaat ediyor. Sabah kahvaltınızı İnözü Vadisi’nde, derenin kenarında, ‘Beypazarı Kurusu’, yumurtalı mumbar, Beypazarı simidi ve köy tereyağı ile yapıyorsunuz.

Oradan istikamet, bütün Beypazarı’nı ayaklarınızın altına seren Hıdırlık Tepesi. Sonraki rotanız, ancak bir ‘taşra kasabasında’ bulabileceğiniz sıcaklıkta ve misafirperverlikteki insanların ‘tezgah açtığı’ Alaaddin Sokak. Sokağın başından sonuna gelirken, zaten her tezgahtan size ikram edilen yöresel yiyeceklerle karnınız doyuyor.

Hepsi birbirinden lezzetli tatlı sucuklar, havuçlu lokumlar. Alaaddin Sokak’taki evlerin çoğu restore edilerek birer turistik işletme haline getirilmiş. Beypazarı’nın evleri ile ünlü olan diğer kentlerden farkı, Beypazarı evlerinde yaşamın devam ediyor olması. Evlerin alt katları turistik işletme, üst katları da yaşam alanı!

* * *

Öğlen yemeğinde Beypazarı’nın meşhur etli dolmasını, sebzeli güvecini, 80 katlı baklavasını (Ben üşenmedim saydım!) ve höşmelim tatlısını yemeyi sakın ihmal etmeyin! Hepsi birbirinden lezzetli yöresel yemekler, beni ‘aç gözlü’ yaptı.

Akşam alacakaranlık olunca bütün taşra kentleri gibi sessizliğe bürünüyor Beypazarı da. Güneş eski Beypazarı evlerinin pencerelerinden bir başka batıyor sanki.

Beypazarlılar artık ‘dedikodu’ yapmıyorlarmış! Çünkü turizmle hayatları yeteri kadar renklenmiş!

Eğer 19 Mayıs’ta kısa bir tatil düşünüyorsanız, Beypazarı’nın tam zamanı.... Gidin, huzurlu iki gün geçirin....

Beypazarı’na giderken, yolda ‘İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Taşra’ya Bakmak’ isimli kitabı okuyun...

‘Taşra: Darlık, boğuntu, kasvet, tekdüzelik, kenarda kalmışlık, gerilik, bağnazlık, kavrukluk, güdüklük, Taşra: Saflık, samimiyet, sıcaklık, sahicilik, otantiklik, sükunet, asudelik....’

... gibi klişelerle anılıyor. Beypazarı’nı ve Beypazarlılar’ı görün, hangi klişe daha doğru, karar verin!
Yazının devamı...