"Armağan Çağlayan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Armağan Çağlayan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Armağan Çağlayan

Merak ilkel tatili öldürdü

27 Haziran 2005
Hani ‘Allah’ın sopası yok’ dedikleri tam da bu oluyorum sanırım... ‘İlkel tatil, ilkel tatil’ diye tutturunca, ‘Al ilkel tatil, öyle olmaz böyle olur’ dedi sanki birileri.Tatilin son günü, pazartesi yazısının yetişmesi lazım. Al sana gerginlik! Tatil yapmayı seçtiğim yer, üçüncü dünya ülkesi...Bilgisayarın klavyesi bile ‘Sizin bildiğiniz dilden’ yazmıyor. Yani yok öyle tatile beş dakika ara verip, bir yüzmece, bir güneşlenme arası bilgisayarda falan yazıyı şıftırtmak! Gözünü sevdiğimin Olimpos’u... Oysa bundan birkaç yıl önce nefret etmiştim Olimpos’ta tatil yapmaktan. Yeni yeni palazlanır, hızlı hızlı lükse alışırken, çok ‘enteresan’ gelmişti Olimpos’ta ilkel tatil fikri. Ama daha tatilin ikinci gününde ‘Bu kadar da ilkellik olmaz ki canım’ deyip, ayaklarımı popoma vura vura kaçmıştım oradan. (İnsan ne çabuk alışıyormuş rahata meğer!)O kadar ilkel tatil, ilkel tatil diye tutturdum ama alışkanlıklarım da yakamı bırak(a)madı bir türlü!Sen tut, seçe seçe seyrettiğin bütün televizyon dizilerinin sezon finallerinin yayınlandığı haftayı seç, tatile gelmek için. Olacak şey mi? Merak kediyi öldürürmüş, ilkel tatili de öldürdü. Hemen hemen her takip ettiğim dizinin yayınlandığı akşam sarıl ‘SMS’lere, telefonlara.İnsan kolay kolay kurtulamıyor(muş) alışkanlıklarından! (Sanki bunu öğrenmem için seyrettiğim dizilerin son bölümlerini seyredemeden tatile çıkmam gerekiyormuş gibi bir gereksizlikten söz ettiğimin farkındayım.) Sizin de bana, size böylesine saçma sapan, eften püften, kof, içi boş bir yazıyı okuttuğum için kızdığınızın da farkındayım. (FARKINDALIK!)Ama hálá içi dolu mu dolu bir yazı yazmak kadar iyi bir ‘köşekapan’ olmadım ne yapayım?Öyle denize bakıp ‘Yeni doğmuş saf bir bebeğin annesinin memesini emdikten sonra daldığı, güvenli uykusunda mışıl mışıl uyuması gibi sakindi deniz’ diye başlayan, ya da bir çiçeğe bakıp ‘Bugün yalnızlığında, salına salına körpe bir genç kız gibi doğan güneşe nazlanıyordu’ ya da ne bileyim, siyah saçlı esmer bir kadına bakıp ‘Gecenin işi, insanın pisi, hala gençlik hayallerimi süsleyen kütür kütür zenci gibi’ diye başlayan yazılar yazamayacak kadar yeteneksiz-hálá ve sanırım sonsuza kadar- acemisiyim bu işin. (Yukarıda yazdığım satırların, tatilde kitabını okuduğum herhangi bir Türk yazarla ve yazdıklarıyla uzak yakın herhangi bir ilişkisi yoktur. Benzerlikler varsa tamamen tesedüftür.)Oysa ‘köşekapan’ın iyisi ekmeğini taştan çıkarır!Ama yok, olmuyor işte! Elimin altında ‘Türk Popüler Kültür Hadiseleri’nin Baş Oyuncuları’ olmadan, şöyle ‘gönül rahatlığıyla’ bir yazı şıftırtamıyorum. (YETENEKSİZLİĞİNİN FARKINDA OLMAK...) Vallahi ilkel tatil, milkel tatil diye isteyip durdum ya, insan en ... şeyleri bile özlüyormuş meğerse. (Bu da bana kapak olsun!) Artık sıkıldım, bunaldım demeyeceğim. Eğer dersem, yeni televizyon sezonunda ‘Size anne diyebilir miyim’ evine kapatın beni.İnanır mısınız Recep Tayyip Erdoğan’ın hoşgörülü yaklaşımlarını, Ahmet Necdet Sezer’in sıcacık gülümsemesini, Deniz Baykal’ın sevimliliğini özledim!Lerzan Mutlu’yu, Tuba Ekinci’yi bile özledim diyebilirim, gerisini siz anlayın!
Yazının devamı...

Yaşasın ilkel tatil

15 Haziran 2005
Cep telefonu ‘icat’ olunmadan önce, tatil çok daha hoş bir şeydi. Sadece aramak istediğiniz insanı (yani bağımlı olduklarınızı!) arıyor, halini hatırını soruyordunuz. Başka da hiç kimse ‘kıldan yünden’ sebeplerle size ulaşamıyordu. Hele işyerinizden siz istemediğiniz sürece size ulaşılması hiç mümkün değildi.

Ama cep telefonu ‘icat’ oldu, tatiller bozuldu. Tam ‘Her şeyden ve istemediğim herkesten arınıyorum’ duygusuyla ‘kaçtığınız’ yerde, birden bire cep telefonunuz çalıyor, karşınızda ‘patronunuz’ ya da ‘çalışma arkadaşlarınız’ size işle ilgili bir yığın soru soruyorlar.

Yok bilmem ne, ne oldu?

Bilmem kim bu konuda ne demişti?

Bilmem ne programı için ...! İşte bu üçüncü telefondan sonra, artık gittiğiniz yerde ‘tatil çalışmaları’ başlıyor. Bildiğiniz mekansız mesai!

* * *

Artık tatilleri ‘dinlenme, arınma’ olmaktan çıkaran tek şey, sadece cep telefonları da değil ki, bir de ‘internet hadisesi’ var! ‘Elektronik posta’ haberleşmesi de yeteri kadar tatilleri ‘tatil’ olmaktan çıkarıyor! Tatilin bir aşamasında (bu nedense hemen ikinci günden sonra falan oluyor!) çalan cep telefonundan sonra, ‘işinizi halletmek’ için hemen kendinize harıl harıl bir ‘internet cafe’ aramaya başlıyorsunuz.

Ama zaten bir tatil köyündeyseniz çok şanslısınız! Çünkü internet cafe ‘hizmetini’, tatil köyleri ve oteller ‘ayağınıza kadar’ getiriyorlar. Patronun size sorduğu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyacınız olduğundan, hemen internet cafeye koşup elektronik postalarınıza bakıyorsunuz. Hazır elektronik posta adresinizi açmışken, birden kendinizi, gelen bütün elektronik postaları okurken ve hatta cevaplandırırken buluyorsunuz!

Bütün ‘postalara’ cevap yazdıktan sonra, hazır internete dalmışken, bakalım neler oluyormuş diye, gazetelerin haber sayfalarında ve internette de gezinmeye başlıyorsunuz doğal olarak! O haberden bu habere, o köşe yazısından bu köşe yazısına, o yorumdan şu yoruma derken, her okuduğunuz yazı size birkaç gün önce neler olduğunu da merak ettirdiğinden, bu kez gazetelerin ‘arşiv’ sayfalarına girmeye başlıyorsunuz!

Ee hazır internete girmişken, mesleki meraklarla birkaç günlük televizyon izlenme oranlarına da bakıyorsunuz doğal olarak!

Ertesi gün, bir önceki gün maillere yazdığınız cevaplara gelen cevapları merak ettiğiniz için tekrar elektronik posta adresinize bakmanız gerekiyor tabii ki!

* * *

Tatilleri tatil olmaktan çıkaran şey, sadece bunlar değil... Bir de ‘çanak anten’ hadisesi var! Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka seyredilecek bir ‘Türk kanalı’ buluyorsunuz! Ee, o zaman da ‘Ana Haber Bültenleri’ni kaçırmayacaksınız doğal olarak!

Bu yıla kadar bütün tatillerimi kendi kendime böyle zehir ettim!

Ama bu yıl ‘teknolojinin hiçbir nimetinden’ faydalanmamaya kararlıyım. Türkiye’de neler olup bittiğini de hiç merak etmeyeceğim! Erdoğan’ın ABD’den nasıl döndüğünü, üniversite sınavlarının durumunu, ‘TCK Kadın Platformu’ afişinde imzası bulunan ülkelerin imzalarını geri çekip çekmediklerini, özgürlüğü sadece ‘türban sorununa’ indirgeyen Erdoğan’a gelen tepkilerin neler olduğunu... Hiç ama hiçbir şeyi merak edip okumayacağım, hatta sormayacağım!

Bu vesile ile yazılarıma da bir hafta ara vereceğimi söyleyeyim.

Yaşasın teknolojisiz, ‘ilkel tatil!’

Dost akraba ve üçüncü şahıslara duyurulur!
Yazının devamı...

Yaşasın ilkel tatil

15 Haziran 2005
Benim yazdıklarımı hálá bıkmadan usanmadan okumaya devam ediyorsanız, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada ben iki haftalık bir tatile çıkmış olacağım. Çok çalışanlar için tatil hoş bir şeydir. Tabii ‘yapabilen’ için!Cep telefonu ‘icat’ olunmadan önce, tatil çok daha hoş bir şeydi. Sadece aramak istediğiniz insanı (yani bağımlı olduklarınızı!) arıyor, halini hatırını soruyordunuz. Başka da hiç kimse ‘kıldan yünden’ sebeplerle size ulaşamıyordu. Hele işyerinizden siz istemediğiniz sürece size ulaşılması hiç mümkün değildi. Ama cep telefonu ‘icat’ oldu, tatiller bozuldu. Tam ‘Her şeyden ve istemediğim herkesten arınıyorum’ duygusuyla ‘kaçtığınız’ yerde, birden bire cep telefonunuz çalıyor, karşınızda ‘patronunuz’ ya da ‘çalışma arkadaşlarınız’ size işle ilgili bir yığın soru soruyorlar. Yok bilmem ne, ne oldu? Bilmem kim bu konuda ne demişti? Bilmem ne programı için ...! İşte bu üçüncü telefondan sonra, artık gittiğiniz yerde ‘tatil çalışmaları’ başlıyor. Bildiğiniz mekansız mesai! * * * Artık tatilleri ‘dinlenme, arınma’ olmaktan çıkaran tek şey, sadece cep telefonları da değil ki, bir de ‘internet hadisesi’ var! ‘Elektronik posta’ haberleşmesi de yeteri kadar tatilleri ‘tatil’ olmaktan çıkarıyor! Tatilin bir aşamasında (bu nedense hemen ikinci günden sonra falan oluyor!) çalan cep telefonundan sonra, ‘işinizi halletmek’ için hemen kendinize harıl harıl bir ‘internet cafe’ aramaya başlıyorsunuz.Ama zaten bir tatil köyündeyseniz çok şanslısınız! Çünkü internet cafe ‘hizmetini’, tatil köyleri ve oteller ‘ayağınıza kadar’ getiriyorlar. Patronun size sorduğu soruya cevap verebilmek için bazı bilgilere ihtiyacınız olduğundan, hemen internet cafeye koşup elektronik postalarınıza bakıyorsunuz. Hazır elektronik posta adresinizi açmışken, birden kendinizi, gelen bütün elektronik postaları okurken ve hatta cevaplandırırken buluyorsunuz!Bütün ‘postalara’ cevap yazdıktan sonra, hazır internete dalmışken, bakalım neler oluyormuş diye, gazetelerin haber sayfalarında ve internette de gezinmeye başlıyorsunuz doğal olarak! O haberden bu habere, o köşe yazısından bu köşe yazısına, o yorumdan şu yoruma derken, her okuduğunuz yazı size birkaç gün önce neler olduğunu da merak ettirdiğinden, bu kez gazetelerin ‘arşiv’ sayfalarına girmeye başlıyorsunuz!Ee hazır internete girmişken, mesleki meraklarla birkaç günlük televizyon izlenme oranlarına da bakıyorsunuz doğal olarak!Ertesi gün, bir önceki gün maillere yazdığınız cevaplara gelen cevapları merak ettiğiniz için tekrar elektronik posta adresinize bakmanız gerekiyor tabii ki!* * * Tatilleri tatil olmaktan çıkaran şey, sadece bunlar değil... Bir de ‘çanak anten’ hadisesi var! Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka seyredilecek bir ‘Türk kanalı’ buluyorsunuz! Ee, o zaman da ‘Ana Haber Bültenleri’ni kaçırmayacaksınız doğal olarak!Bu yıla kadar bütün tatillerimi kendi kendime böyle zehir ettim!Ama bu yıl ‘teknolojinin hiçbir nimetinden’ faydalanmamaya kararlıyım. Türkiye’de neler olup bittiğini de hiç merak etmeyeceğim! Erdoğan’ın ABD’den nasıl döndüğünü, üniversite sınavlarının durumunu, ‘TCK Kadın Platformu’ afişinde imzası bulunan ülkelerin imzalarını geri çekip çekmediklerini, özgürlüğü sadece ‘türban sorununa’ indirgeyen Erdoğan’a gelen tepkilerin neler olduğunu... Hiç ama hiçbir şeyi merak edip okumayacağım, hatta sormayacağım!Bu vesile ile yazılarıma da bir hafta ara vereceğimi söyleyeyim. Yaşasın teknolojisiz, ‘ilkel tatil!’Dost akraba ve üçüncü şahıslara duyurulur!
Yazının devamı...

İçi boş dilekleri yemiyoruz

8 Haziran 2005
Artık bazı kelimeleri, deyimleri, cümleleri de içini boşaltıp otomatiğe bağladık!

Bazen karşımızdaki bir laf ediyor ama, insanın o edilen lafa inanası gelmiyor. Hele bir de o lafı edenin takındığı yüz ifadesi, ikiye katlıyor o kişinin ‘inandırıcılıktan uzak olması’ durumunu!

‘İçi boş’ ve ‘inandırıcılıktan uzak’ olmanın en son örneğini, haber bültenlerinde ve gazetelerde boy boy yer alarak görevlerinden ‘istifa(!)’ eden bakanlar verdiler. Neredeyse hepsi dişlerinin arasından ‘Hayırlısı olsun, bu bir bayrak yarışı. Ben bayrağı yeni arkadaşıma devrediyorum. Bu durumdan da çok mutluyum!’ dediler ama, hani ‘hayırlısı olsun’ mu dediler, yoksa küfür mü ettiler belli değil!

32 diş sıkılmış, dudaklara yapışmış sahte bir ‘gülümseme’, ‘Oh kurtuldum bu bakanlık sorumluluğundan’ sahte yüz ifadesi, ama bir o kadar da, bir an önce devir teslim törenini bitirip kameraların önünden kaçıp, daha fazla soruya muhatap olmamanın mücadelesi! Tüm bu karmaşa içinde söylenen, içi boş, havada kalmış ve hiç inandırıcı olmayan bir cümle:‘Hayırlısı olsun’

İnandık mı? Hayır.

Yiyor muyuz bu ‘uygarlık gösterilerini?’ HAYIR!

Türkiye’de ve hatta dünyada kim bakanlık görevinden istifa ettirilmekten ‘mutlu’ olabilir ki?

‘Hayırlısı olsun’dan başka, bir de ‘Kendine iyi bak’ saçmalaması var. Herhangi bir yerden tanıdığın alelade bir insan ya da yakın arkadaşın veya dostun, herkesin ağzında bu laf! Tam vedalaşırken sahte gülümsemeler ve merak duygularıyla dökülüveriyor insanların ağzından: ‘Kendine iyi bak.’ Yahu sana ne! Beden benim, ruh benim, hayat benim! O kadar kendime iyi bakıp bakmadığımı merak ediyorsan arada bir ara! Arıyor musun? Hayır! Nasıl içi boş ve sahte! ‘Kendine iyi bak hadisesi’ ile ilgili Candan Erçetin’in bir şarkısı var ya bayılıyorum ona:

‘Kendine iyi bak deme, denmez, saçma!’ Hakikaten saçma!

Bir diğer içi boş geyik malzemesi de ‘sanat dünyasından’ geliyor. ‘Ben sadece yaptığım işlerle gündeme gelmek istiyorum ama kendimi ifade edebileceğim bir platformu henüz bulamadım!’ Şimdi ne anlıyorsunuz siz bu cümleden? Yine hep ‘onların’ ağzından duyduğumuz başka bir klişe var ki artık katlanılır gibi değil: ‘Bizim seviyeli bir birlikteliğimiz var, zaten ben onun ruh güzelliğine hayranım. Önemli olan da ruh güzelliği zaten’ geyiği ki, bu geyiğin üzerine herhangi bir laf etmeye bile değmez bence!

‘Geyik’ işte! Adı üstünde!

Bunlardan bir sürü var: ‘Çok güzel bir enerjisi var...’

‘İlk anda elektrik aldım, elektriği çok pozitif...’

‘Sadece arkadaşız. Başka bir şey olsa, emin olun ilk sizin haberiniz olur.’

Yiyor muyuz bütün bu ‘içi boş lafları?’ Takınılan ‘surat ifadelerini’ hálá?

Sanmıyorum...
Yazının devamı...

Ün hastalığına tutulanlar

6 Haziran 2005
Son birkaç yıldır Türkiye’de ‘ünlü olma hastalığı’ durumu var. Hangi televizyon kanalını açsanız karşınızda herhangi bir ‘Reality Show’a yarışmacı olarak katılmış (ve bence en fenası yarışmacı olmaktan öte, seyirci olarak katılmış) birisinin, ‘ünlü’ olmak uğruna yaptıkları ‘şaklabanlıklar’, ‘aymazlıklar’!

Birkaç haftadır ‘Ah Kalbim’ isimli show programında gördüğüm ‘Jess’ isimli şahıs, bence bu konuda gelinilebilecek son noktadır! Daha ötesi yoktur! Zaten daha ötesinin olmamasında da hepimizin ruh sağlığı açısından fayda vardır!

Bu ‘şöhret hastaları’nın bulundukları stüdyoda ‘kamera en az bir kez, birkaç saniye de olsa suratlarını yalasın geçsin’ diye yap(a)mayacakları şey yok! Hani ellerinden gelse en mahrem yerlerini bile açacaklar! Her vesile ile, hatta ‘tencere tıkırtısına’ bile, ellerini iki yana açıp atıyorlar kendilerini stüdyonun ortasına, başlıyorlar oynamaya.

Ya da her konuda fikir sahibi oldukları için, diğer seyircilerin elinden neredeyse kavga dövüş kaptıkları mikrofona fikirlerini söyleyerek, ‘abuklamakta’ ve de ‘sabuklamakta’ herhangi bir beis görmüyorlar! Bizi de engin bilgilerinden mahrum (!) etmiyorlar!

Benim en merak ettiğim şey, bu ‘ün hastalığı’ yüzünden kendisini bu hale düşüren insanların, daha sonra nasıl insan içine karıştıklarıdır.

‘Gelinim Olur musun’ evinden ‘Semra Hanım’ın oğlu Ata’ da aynı ‘ün hastalığı’na yakalandığını, haftalık bir dergiye soyunup, (kotunun altından gösterdiği ünlü bir markanın kötü taklidi donu ve feci çorapları eşliğinde) meme uçlarını elleriyle kapatarak ve alt dudağını dişleyerek verdiği pozlarla, yaptığı çarpıcı (!) açıklamalarla bize kanıtlamış oldu! Kendisi soyundu ama aynı evlerden çıkan kızların ‘ün’ için soyunmasına karşı olduğunu da şu sözlerle açıklamış:

‘Bir erkek istediği her şeyi yapabilir. Erkektir sonuçta! Ama sen gelin adayısın. Evlenmek için giriyorsun o programa ve sonra o pozları veriyorsun. Hangi psikoloji ile yaptıklarını da bilmiyorum. Görsel olarak güzel oluyorsa bir bayan, fotomodellik yapsın! Ama böyle bir yarışmadan çıkıp, böyle pozlar vermek çok tezat. Ben artık medyatik bir insanım ve onun gereklerini kullanıyorum. Üstümde hiçbir şey yokken de poz verebilirim’ diye buyurmuş ‘üstat!’

Kızların hangi ‘psikoloji’ ile soyunduğunu Ata’nın anlayabilmesi için, kendisinin hangi psikoloji ile ‘soyunup’ o pozları verdiğini anlayabilmesi yeter aslında!

Sanmayalım ki bu ‘ün hastalığı’ sadece televizyonlardan ve magazin dergi ve gazetelerinden bulaşıyor insana. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ayakkabılarını, ayakkabıları ile birlikte daha kötüsünü görmediğim ve göremeyeceğimi sandığım bir resmini açık artırmada alıp, evinde ‘yağdanlık’ köşesi yapan ‘işadamı’ da aynı hastalığa tutulmamış mı sizce?

Her gece ‘yağdanlık’ köşesine baka baka içtiği ‘zem zem suları’ ve ‘okunmuş şerbet’lerle içi rahat ediyordur sanırım. Ama en çok hakkında yazılıp, çizildikçe, gazetelerde resimleri çıktıkça, köşe yazarları ismini kullanarak yazılar yazdıkça, geceleri ‘huzurla uyuyordur!’

Sanırım yakında herkes ‘ünlü olma hastalığına’ yakalanacak.

Bu ‘pop-art’ın sembolü Andy Warhol’un ‘...Herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak’ tespitinden daha vahim bir durum!

‘Norm’ onlar olacak!
Yazının devamı...

Ün hastalığına tutulanlar

6 Haziran 2005
‘Ün’ sözcüğünü, Türk Dil Kurumu Sözlüğü şöyle tarif ediyor: İyi bir nitelikte bilinip, tanınmış olma durumu, şöhret, şan, nam.Son birkaç yıldır Türkiye’de ‘ünlü olma hastalığı’ durumu var. Hangi televizyon kanalını açsanız karşınızda herhangi bir ‘Reality Show’a yarışmacı olarak katılmış (ve bence en fenası yarışmacı olmaktan öte, seyirci olarak katılmış) birisinin, ‘ünlü’ olmak uğruna yaptıkları ‘şaklabanlıklar’, ‘aymazlıklar’!Birkaç haftadır ‘Ah Kalbim’ isimli show programında gördüğüm ‘Jess’ isimli şahıs, bence bu konuda gelinilebilecek son noktadır! Daha ötesi yoktur! Zaten daha ötesinin olmamasında da hepimizin ruh sağlığı açısından fayda vardır! Bu ‘şöhret hastaları’nın bulundukları stüdyoda ‘kamera en az bir kez, birkaç saniye de olsa suratlarını yalasın geçsin’ diye yap(a)mayacakları şey yok! Hani ellerinden gelse en mahrem yerlerini bile açacaklar! Her vesile ile, hatta ‘tencere tıkırtısına’ bile, ellerini iki yana açıp atıyorlar kendilerini stüdyonun ortasına, başlıyorlar oynamaya. Ya da her konuda fikir sahibi oldukları için, diğer seyircilerin elinden neredeyse kavga dövüş kaptıkları mikrofona fikirlerini söyleyerek, ‘abuklamakta’ ve de ‘sabuklamakta’ herhangi bir beis görmüyorlar! Bizi de engin bilgilerinden mahrum (!) etmiyorlar!Benim en merak ettiğim şey, bu ‘ün hastalığı’ yüzünden kendisini bu hale düşüren insanların, daha sonra nasıl insan içine karıştıklarıdır. ‘Gelinim Olur musun’ evinden ‘Semra Hanım’ın oğlu Ata’ da aynı ‘ün hastalığı’na yakalandığını, haftalık bir dergiye soyunup, (kotunun altından gösterdiği ünlü bir markanın kötü taklidi donu ve feci çorapları eşliğinde) meme uçlarını elleriyle kapatarak ve alt dudağını dişleyerek verdiği pozlarla, yaptığı çarpıcı (!) açıklamalarla bize kanıtlamış oldu! Kendisi soyundu ama aynı evlerden çıkan kızların ‘ün’ için soyunmasına karşı olduğunu da şu sözlerle açıklamış: ‘Bir erkek istediği her şeyi yapabilir. Erkektir sonuçta! Ama sen gelin adayısın. Evlenmek için giriyorsun o programa ve sonra o pozları veriyorsun. Hangi psikoloji ile yaptıklarını da bilmiyorum. Görsel olarak güzel oluyorsa bir bayan, fotomodellik yapsın! Ama böyle bir yarışmadan çıkıp, böyle pozlar vermek çok tezat. Ben artık medyatik bir insanım ve onun gereklerini kullanıyorum. Üstümde hiçbir şey yokken de poz verebilirim’ diye buyurmuş ‘üstat!’ Kızların hangi ‘psikoloji’ ile soyunduğunu Ata’nın anlayabilmesi için, kendisinin hangi psikoloji ile ‘soyunup’ o pozları verdiğini anlayabilmesi yeter aslında!Sanmayalım ki bu ‘ün hastalığı’ sadece televizyonlardan ve magazin dergi ve gazetelerinden bulaşıyor insana. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ayakkabılarını, ayakkabıları ile birlikte daha kötüsünü görmediğim ve göremeyeceğimi sandığım bir resmini açık artırmada alıp, evinde ‘yağdanlık’ köşesi yapan ‘işadamı’ da aynı hastalığa tutulmamış mı sizce?Her gece ‘yağdanlık’ köşesine baka baka içtiği ‘zem zem suları’ ve ‘okunmuş şerbet’lerle içi rahat ediyordur sanırım. Ama en çok hakkında yazılıp, çizildikçe, gazetelerde resimleri çıktıkça, köşe yazarları ismini kullanarak yazılar yazdıkça, geceleri ‘huzurla uyuyordur!’Sanırım yakında herkes ‘ünlü olma hastalığına’ yakalanacak.Bu ‘pop-art’ın sembolü Andy Warhol’un ‘...Herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak’ tespitinden daha vahim bir durum!‘Norm’ onlar olacak!
Yazının devamı...

Kendi kendime referandum

1 Haziran 2005
‘Siyasi yasaklar kalksın mı, kalkmasın mı’ kararı referanduma sunulduğunda da ‘kalksın’ oyu kullanmıştım. Bu siyasi yasakların kaderini belirleyecek olan referandum, Güneş Taner sayesinde ne kadar renkli geçmişti hatırlarsınız. Turuncu renkli ‘No, no, well maybe’ yazan tişörtü, o günlerin en çok konuşulan konusuydu!

Bu iki referandum zamanında da ‘referandumla’ yatıp, referandumla kalkmıştık... Tıpkı son günlerde ‘Avrupa Birliği Anayasası’ yüzünden Fransa’da ve Hollanda’da yapılacak olan oylama için şeyle yatıp kalktığımız gibi...

Bu yaşıma kadar topu topu iki referandum (aslında çok bile!) yaşadım ama, hiç o havayı yaşamayanlar için söyleyeyim, referandumlar genel seçimlerden çok daha renkli ve eğlenceli geçiyor!

Bence bu ‘zaman zaman halka gidelim, halkın iradesine başvuralım’ durumu, sadece siyasi konularda kullanılmamalı. Birçok konuda ‘referandum’ yapılmalı...

* * *

Mesela 1 Haziran’da yürürlüğe girecek olan ‘yeni’ Türk Ceza Yasası için referandum yapılsa, benim oyum ‘HAYIR’ olur!

‘Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun mu, olmasın mı’ diye referanduma gidilse, oyum yine ‘HAYIR’!

‘Ali Babacan ‘Baş Müzakereci’ olsun mu, olmasın mı’ diye bize sorulsaydı, oyum ‘EVET’ olurdu!

‘Televizyonlarda ‘Reality Show’ seyretmek istiyor musunuz?’ diye oylama yapılsaydı, ‘EVET’ derdim.

Kadın programlarına son günlerdeki haliyle ‘HAYIR’ derdim!

‘AB Uyum Yasaları’ndan sonra hayatınızda bir şey değişti mi?’ diye referandum yapsalar ‘HAYIR’ derdim!

‘Eurovision’a katılmak şart mıdır?’ diye sorsalar, ‘BOŞ OY’ atardım!

‘Türk bürokratları kendi koltukları için işgüzarlık yaparlar mı, yapmazlar mı?’ diye sorsalar ‘EVET’ derdim!

‘Avrupa Birliği’ne gireceğimizden umutlu musunuz?’ deseler, ‘HAYIR’ derdim.

‘Türk popüler kültür hayatını kısır ve yavan buluyor musunuz’ diye sorsalar ‘EVET’ derdim!

‘Türk popüler kültürünün yeni yüzlere ve yeni beyinlere ihtiyacı var mı?’ diye referandum yapsalar ‘EVET’ derdim!

‘Nişantaşı’nda pazar günleri de dükkanlar açık kalsın mı, kalmasın mı?’ deseler ‘HAYIR’ derdim...

‘Her şeye rağmen Türkiye’de yaşamaktan mutlu musunuz’ diye sorsalar, ‘EVET’ derdim!
Yazının devamı...

Bahar temizliği bizi kurtarır mı

30 Mayıs 2005
Üstelik mevsimlerden de baharsa ve siz de benim gibi ‘değiştirmeye’ taktıysanız, evdeki her şeyi ama neredeyse her şeyi çöpe atıp, yerine yenilerini almak istiyor eminim canınız. Ucuz, pahalı hiç fark etmez! Yeter ki yenisi olsun!

Tabii bu değişim sırasında ‘her yalnız yaşayan Türk vatandaşı’ gibi anneniz ‘temizlik ve düzen kolu başkanı’ vasfıyla ve ‘aman yazıktır, o, şu, bu hiçbir şey çarçur olmasın, ziyan olmasın’ duygusuyla aynı zamanda ‘eşya ve tutumluluk kolu başkanı’ sıfatı ile her işin başında durmaya geliyor.

Bu mevsimde eve anne gelince ne oluyor? Aslında çok da değiştirilmesi gerekmeyen, ama ‘ikame’ yöntemi ile kendi kendinizi değiştirmeye ikna ettiğiniz eşyaları yenilemekle kalmıyor, ‘bahar temizliğine’ başlıyor anneniz! Ruhtan bir türlü ‘arındırılamayan’ huyların yerine dolaplar, çekmeceler ve her türlü gizli kapaklı köşe, ‘eski evraklardan, matbuatlardan ve objelerden’ arındırılıyor!

Cilalanamayan ve tekdüzelikten usanan ruhun yerine, her yer pırıl pırıl, gıcır gıcır, cillop gibi yapılıyor!

Yok bunlar sitem değil! Ben istedim... (Şimdi bunları okuyan terapistim telefona sarılıp, acilen beni çağırır mı dersiniz!)

Tam evde bu ‘ruh temizleme’ operasyonları yapılırken, elime aldığım gazetede birden fark ettim ki sadece ‘evleri’ temizlemekle olmuyor bu ‘bahar temizliği’... Ben sadece evdeki eşyalardan sıkılmamışım ki!

Başbakanımız Erdoğan ile yakın dostu Berlusconi’nin objektiflere bakarak sergiledikleri dostluklarını görmekten de çok sıkılmışım.

Her önemli(!) futbol maçından sonra gazetelerdeki magandalık ve aymazlık haberlerini okumaktan da çok ama çok sıkılmışım. (Benzeş ruhların bitmeyen ve bit(em)eyecek kardeşliği!)

Önce Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ‘Ermeni Konferansı’nın iptali, sonra Muğla’da Nazım Hikmet şiiri okuyan 17 yaşındaki Ç.C’nin gözaltına alınması gibi ‘hoşgörüsüzlüklerden’ ve ‘özgür düşünce korkularından’ zaten kusmuşum! (En bir benzerrrr ruhların kardeşliği!)

Gazete haberlerinden çok sıkılınca oturup televizyon seyredeyim dedim. Açtım televizyonu, hoooop karşıma Süperstar ‘talk’amama yani konuşamama (!) show’u çıkmaz mı? Ben bu kellerin körleri ağırladığı ve ‘divalara’ tapınılan(!) talk’amama show’larından da çok sıkılmışım! Bu da sanırım nasıl ‘talk show yapılamaz’ konusunda bir belge niteliğinde arşivlerdeki yerini alacaktır!

Bu sadece evdeki ‘bahar temizliği’ beni kesmeyecek sanırım!
Yazının devamı...