Neredeyse zorunlu bir tatil

Aslında bir yere kıpırdamak isteğinde filan değildim. Bazen kalkıp başka bir yere gitmeyi ister ya insan, bazen de ‘Aman dokunmasınlar, şöyle şuracıkta durayım’ istiyor. Tam o vaziyetteyken, keyfim gıcırken, Miles&Miles’ın mil durumunu bildiren e-mail’i geldi.

Gelsin, hep geliyor zaten de, ara sıra açıp bakıyorum. Bundan iki yıl önceki kadar sık seyahate gitmiyorum. Millerde patlama yaşanmış olmasına imkan yok diye düşünüyorum.

Miller öyle patlamamış ama patlamak üzereymiş. Yıl sonuna kadar kullanmazsam yanacak olan millerle neredeyse istediğim her yere gidebileceğimi görünce refleks olarak telefon açtım...

*

Refleks olarak telefon açınca tabii ne diyeceğini de tam bilemiyorsun.

Şuna benzer (Uydurma bir konuşma ama bu havada geçti) bir konuşma çıkıyor böyle bir durumda:

- Eeeee, iyi günler.

- İyi günler?

- Görevimiz Tehlike’nin başındaki makara bant kıvamına gelmiş, yani yandı yanacak bir mil birikimim söz konusu.

- Hemen bakalım. Ad, soyadı vesaire... Evet cayır cayır yanacak bir birikiminiz söz konusu.

- Ben bir yere gideyim o zaman.

- Gidin. Nereye gitmek istiyorsunuz?

- Tam bilemiyorum ama bilmiyorsam niye aradım di mi?

- ...

- Ben Hollanda’ya gideyim ya... Büyük Britanya’ya niyetliyim fakat vizemin süresi dolmuş. ABD’ye gitsem, yol büyüyor bir kere insanın gözünde. Hem toplam 3-4 gün kalabileceğim için değmez o kadar yola.

Kıta Avrupa’da manalı bir yer arayışına girdim. Arkadaşlarımın harita üzerindeki dağılımlarına baktım, ağırlıklı olarak Fransa ve Hollanda’dalar.

- İsterseniz daha baştan alalım hayat hikayenizi, çattık yani!.. Hollanda üzerinde uçaktan atlayarak mı belirleyeceksiniz gideceğiniz şehri, yoksa şehir de var mı kafanızda?..

- Amsterdam olsun. Hem güzel müzeler var, bildiğim plakçı var, iyi kahve, iyi bira, kötü mutfak (Hollanda mutfağı, pardon yani) ve dünyanın en dandik turist tişörtleri var. Eski ev arkadaşım da orada çalışıyor şu sıralar. Ama onda kalmam herhalde, otel ayarlarım bir tane...

- Detaycılığınızla büyülüyorsunuz. ‘Büyü’ derken harbiden on tur ‘vudu ayini’ne katılmış kadar oldum beyefendi.

- Teşekkür ederim. Siz de hakikaten kaba bir insanmışsınız.

- Tarih var mı kafamızda? Ay ve gün yeterli olur, abartmayın...

- Sizde aylardan neler var, günlerden hangileri müsait. Kısa bir zaman içinde gidip geleyim ben. İşim gücüm var, Cimbom hizmet bekler, maçlara gitmek gerekiyor...

- Bir Fenerli olarak size Tromsö maçının olduğu günü de dahil ederek tarih veriyorum o zaman...

- Ver bakalım şöyle perşembeli filan bir tarih...

*

Neticede yıllar süren bir eğitimle ustalık kazandığım şekilde minik çanta yapıldı, internet marifetiyle otel bulundu, rezervasyon yaptırıldı ve bir sabah çook erken saatte yola çıkıldı.

Amsterdam’a ulaşıldı, trene binildi, merkez istasyonda inildi ve otel bulundu. Otelleri yıldızlamak yerine ‘Hotel’ kelimesini 5 yıldız kabul edip, harf eksilterek derecelendirme yapılsa (Hotel, hote, hot, ho ve t şeklinde) benim kaldığıma ‘Ho!’ denilebilirdi.

Odayı gördüğümde ‘Ho!’ yerine ‘Gerisi nerede bunun?’ dedim. Sanırsın çocuklar evcilik oynasın diye yapılmış otel... Neyse zaten otel odasında duracak halimiz yok, çıkıp gezeceğiz.

Yurtdışı seyahatlerine genellikle iş amaçlı gittiğimden film, kitap, albüm almaya birkaç saat ayırabiliyordum hep.

Oysa önümde hiçbir şey yapmamam gereken üç gün var şimdi. Bir günü film ve kitaba, bir günü müzik dükkanına, bir günü de müzeydi vesaireydi geri kalan işlere ayırdım.

Aslına bakarsanız, hayatımdaki temel değişiklik, İstanbul yerine Amsterdam’a gitmek oldu. Deform’da plak bakacağıma Palace’ta baktım plaklara. D&R veya Megavizyon’dan film alacağıma Fame’den aldım. Arkeoloji Müzesi’ne gideceğime Rijksmuseum’a gittim. Eh kahveyi veya birayı da Kaktüs’te içeceğime, Leidseplein Meydanı civarındaki Irish Pub’da, Dan Murphy’s’de içtim...

*

Asıl niyetim oradayken aldığım, halen okumakta olduğum bir kitaptan enteresan şeyler paylaşmaktı sizinle. Fakat, kitabın içeriği biraz enteresan ve malum, ramazan ayındayız. Yanlış olur mu olmaz mı diye sıkılacağıma, bir ay sonra yazarım olur biter dedim.

Yine de ne olduğundan bahsetmek gerekiyor şimdi. Jenna Jameson (Tanınmış porno yıldızı, mühim şahsiyet) ‘How To Make Love Like A Porn Star’ adında bir kitap yazmış Neil Strauss’la birlikte. Hayat hikayesini anlatıyor. Kitap New York Times’ın en çok satan kitaplar listesinde. Durun bakalım, biraz zaman geçsin ben de çam devirmeden bu kitaptan size nasıl bahsederim onun yolunu bir bulayım, yine döneriz bu noktaya.

Netice itibariyle ‘Neredesin?’ diye soran okurlar, Amsterdam’daydım. Rahat uyuyunuz, artık İstanbul’dayım!..
Yazarın Tüm Yazıları