"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

Al sana ayıp!

26 Mart 2017

Akılsızlık, saygısızlık, rezillik, tanıtım için ne yapacağını şaşırmak... Hangisini (hepsini veya ötesini) uygun görürseniz, işte öyle bir hareket...

Hatırlarsanız, “devrin yükselen değeri” pozisyonundaki bir inşaat şirketi de Halisdemir’in adını kullanarak bir konut projesi yapacağını duyurmuş, ailesi karşı çıkınca, oğullarının adının reklam amaçlı kullanılmasına isyan edince apar topar geri adım atmıştı.

Bir şehidin adını kullanarak maddi kazanç sağlanacak bir işe kalkışmak ne akla, ne vicdana sığar.

Fakat biz neler gördük neler?..

Hatırlayalım mı içimiz kararak, “Oooof, of!” diyerek?..

“Şehide ayıp”, “Şehide büyük saygısızlık” diye arşiv taraması yapınca ortaya neler çıkıyor bir bakalım mı?..

18 Mart 2007’de, İskenderun’da düzenlenen Çanakkale Şehitlerini Anma programına katılanlar arasında gözü yaşlı, ruhu isyanda bir aile daha vardı.

11 Temmuz 2006’da Şırnak’ın İdil ilçesinde devriye görevi yaparken arkadaşı Sait Bal ile birlikte teröristlerin açtığı ateşle şehit düşen polis memuru Mehmet Yardımcı’nın ailesiydi bu...

Evlatlarını, canlarını yitirmiş aile, şehit yakınlarına ödenen nakdi tazminatı ve maaşı alamadıkları için şikâyetçiydi.

Başvurularına aldıkları cevap neydi biliyor musunuz?

“Oğlunuzu öldüren teröristleri yakalayamadık, kimliklerini de belirleyemedik. Bu vaziyette ödeme yapamıyoruz...”

Al sana ayıp!

16 Mayıs 2016’da küçücük bir haber vardı bazı gazetelerde:

“Zonguldak’ın Alaplı ilçesindeki Şehit Piyade Onbaşı Ferhan Boz’un kabrindeki göndere, son 5 ayda ikinci kez çalındığı gerekçesiyle itfaiye ekiplerinin yardımıyla Türk bayrağı çekildi.   Şehidin kardeşi Mehmet Ali Boz, gazetecilere yaptığı açıklamada, ağabeyinin 690 Evler Mezarlığı’ndaki kabrinin başında bulunan gönderdeki Türk bayrağının 5 ayda ikinci kez, gönderden kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından çalındığını söyledi...”
Şehit kabrinden bayrak çalacak kadar alçaklaşmış bazı insanlar da yaşıyor bu toplumda.

Al sana ayıp!

15 Eylül 2012’de, şehitlerin hatırasına gösterilen “saygının”(!) bir başka örneği geldi İzmir’den.

Hakkâri Şemdinli’de şehit düşen Mehmet Çiftçi’nin babasının isyanı, kredisinin peşinden koşmaktan yorulmamış bir bankaya karşıydı:

“Oğlumun vefatından sonra bankaya şehadet belgesini götürdüm. Oğlumun şehit düştüğünü söyledim. Ama buna rağmen bankanın avukatları beni sıkıştırıyor. ‘Borcu ödemezseniz evinize icra gelir’ diyor. Bu yaklaşım bizi çok üzdü.”

Al sana ayıp!

21 Aralık 2015’te Sivas’ta oynanacak Sivasspor-Kayserispor arasındaki futbol maçı için kente gelen holiganların densizliği yansımıştı gazetelere, haber bültenlerine.

Elbette camiaların değil, bir grup holiganın ayıbıydı Şehitler Anıtı’na sprey boya ile “Bir gece ansızın geldik...”, “Babanız Kayserispor” yazmak; ama bu ayıbı yapan da neticede bu memleketin vatandaşıydı...

Al sana ayıp!

Daha yakın geçmişte, Eylül 2016’da akıl almaz, vicdana sığmaz bir ayıp, bir saygısızlığa şahit ettik.

Şanlıurfalı asker Halil Şıltak, Siirt’in Pervari ilçesinde şehit düşmüştü.

Memleketinde toprağa verilecekti. Sonra?..

Okuyalım, hatırlayalım:

“Şehide son görevini yerine getirmek için mezarlığa gelenler, birkaç kürek de olsa toprak atmak için beklerken, az ilerde mezar yeri kazmak için getirilen kepçeyi gördü. İmam, ‘Hava sıcak, misafirleri bekletmeyelim. Kepçe gelsin’ dedi. Şehidin mezarına toprak atmak için bekleyenler bir kenara çekilmek zorunda kaldı. Birkaç dakika içinde kepçe şehidin mezarının toprağını doldurdu...”

Al sana ayıp!..

Dahası da var bu örneklerin biliyoruz değil mi?

Ayıp, ayıp, ayıp be!

Yazının devamı...

Elveda Hayal, görüşmek üzere abi

23 Mart 2017

“Hayal kapanıyormuş, öyle duydum” cümlesinin ardından kendi çevremden gelen tepkileri paylaşırsam “hadiseye verilen tepkiler” konusunda bir nevi özet çıkarmış oluruz sanırım.

“Abi, hadi ya!” diye üzülen ve/veya üzüntüsünde ısrarcı olmayanlar...

“Gençliğim eyvah!” diyerek, sırtına vurduğu nostalji yüküyle beraber konuya geriatri kavşağından dahil olanlar...

“Afrika Han’dan taşındığında kapanmış sayılırdı” girişiyle tarihsel bir perspektife sahip olduğunu vurgulayanlar...

“Beyoğlu mu kaldı abi? Orayı da nargileci, şekerci, kahveci yapsınlar rahat etsinler” çıkışmasıyla muhitin yıllardır askıda olan vefat ilanını hatırlatanlar...

“Yapma ya? Niye ki?” diye şaşırarak en az 10 yıldır kendi hayal âlemimde yaşadığını belli eden şapşikler...

“Kapı politikası küskünleri” gibi butik yaklaşımlar da vardı ama kestirmeden gidersek, tepkiler bu ana hatlar üzerine yığılıyordu işte...

KALDIRIMLARIN DİLİ YOK

Hayal Kahvesi’nin veya sık kullanıcılar arasındaki kısaltılmış haliyle Hayal’in kapanmasına elbette üzüldüm ama şaşıracak bir taraf bulamıyorum.

Konum itibariyle gerçekçi yaklaşanlarla, nostalji heybesini yoklayanların hattına yakın gezdiğimi söyleyebilirim.

1992’de Hayal kapılarını açtığında sevinen, hayranlık duyan, müdavimi olan, barında bir dirseklik alan açıp mesela Bulutsuzluk Özlemi dinleyebilmek için mücadelesi bulunanlardanım.

1990’larda başlayan “Beyoğlu Baharı”ndaki öncü rolünü gördüm, yaşadım.

İçinden Kemancı, Roxy, Godet vb geçen o şahane dönemin başlama vuruşunu yapan mekân olduğuna şahitlik ettim, ederim.

Beyoğlu’nda uygulanan sistematik yıldırma politikasını da adım adım, mekân mekân yaşadım.

Elde kalan Beyoğlu ve yeni manzara ortada zaten; kimsenin çıkmadığı, çıksa da elde kalan gidecek 3-5 adres dışında uğrayacak yer bulamadığı bir virane desek yeridir.

Hal böyleyken Hayal’in kapanmasına değil bu kadar dayanabilmesine şaşırmak, içlenmek, iyimser yanına kuvvet “Bir gün gittiğimiz bu yoldan geri döneceğiz” demekten öte bir tepki bulamıyorum ruhumu yokladığımda.

HİKÂYEMİZİ ANLATMAYA KALKSAK...   

Ömrünün önemli bir bölümünü Beyoğlu’nda geçirmiş (halen de geçiren), Cadde-i Kebir ve bağlantılı/bağlantısız sokaklarında çiğnemedik kaldırım taşı bırakmamış olanlardanım.

Belki Erkin Baba’nın “Ankara” şarkısına sığınarak özetlemek mümkün olur hislerimi bu noktada:

“Kaldırımların dili yok, onlar söylemez

Biz söyleriz onları nasıl çiğnediğimizi

Sabaha karşı fırından ekmek alıp yediğimizi

İçtiğimizi, sevdiğimizi, sevildiğimizi

Aslında bir hikâyemizi anlatmaya kalksak

Zamanın beyni durur, denizler kurur

Peh, eh, eh...

En hızlı durumlara başlamadan önce birbirimize şöyle bir bakıp...”

Büyükparmakkapı Sokak’ta o günleri yaşamış olanlara barın tuvalete yakın köşesinden, basçı o küçücük sahnede gaza gelip dönünce kafayı eğerek gitar darbesinden ancak “yırtılan” noktadan selam ederim.

Söyleyeceklerim bu kadar; elveda Hayal, görüşmek üzere abi...

 

Yazının devamı...

Battal’a bulaşmayın, çok pis ok atıyor!

21 Mart 2017

Neymiş? Savulun Battal Gazi filminde gerçek akrep değil, hamamböceklerine yapıştırılmış plastik akrepler kullanılmış! Film restore edilince “gerçek” gün yüzüne çıkmış!

Haberi görmeyenler için küçük bir hatırlatma yapmak gerekiyor sanırım bu noktada...

“Savulun Battal Gazi Geliyor”, 1973 yapımı, başrolünde Cüneyt Arkın’ın oynadığı bir film.

Battal Gazi ihtiyarladığı için “serdar” unvanını oğluna, Seyyid Battal’a devreder. İki rolde de aynı kişi oynadığı için biz bu devir teslim törenini sakallı Cüneyt Arkın’ın sakalsız Cüneyt Arkın’a kılıcı vermesi şeklinde izleriz.

O dönemde parlamenter demokrasi vesaire olmadığı için Seyyid Battal herkesin bir ok attığı yerde dört ok atarak, dev bir kütüğü havada çevirdiği kılıcıyla ipek mendil gibi keserek filan hak kazanır serdarlık makamına.

Lakin Kara Şövalye ve Azize Maria’nın Anadolu krallığı kurmak gibi bir planları vardır. Seyyid Battal köyde değilken baskın verirler, Battal Gazi’yi esir alırlar, kız kardeşine tecavüz ederler, tüm köyü kılıçtan geçirirler.

Film bu noktadan itibaren Cüneyt Arkın’ın aralarında -nereden geldilerse artık- bir Viking ve Ninja efektli bir Çinli savaşçının da (Çen-Yu) bulunduğu orduyu tepelemesi şeklinde gelişir.

İşte bu mümtaz eserin bir sahnesinde esir düşen Seyyid Battal’ı içi akrep dolu bir yere sarkıtırlar, gözlerini kör ederler. Daha sonra yine akrepten elde edilen bir ilaçla gözleri açılacak, ordunun kalanını telef edecek, arada Azize Maria’yla sevişecek, kaleyi zapt edecek, babasını kurtaracaktır.

İşte o akrepler meğer plastikmiş.

Haberlere “44 yıl sonra foyası ortaya çıkan film” şeklinde yansıyınca, Seyyid Battal’ın kılıç kuşanıp gelmesini bekleyene kadar ben devreye girme kararı aldım!

Tek kılıç darbesiyle bir manga askeri temize havale eden, yuvarlanan fıçının içinden dörder dörder attığı oklarla rakiplerini gözlerinden vuran, göğsüne bıçak saplanınca sinek konmuş gibi yürümeye devam eden, hatta uçabilen bir Seyyid geleceğine ben geleyim zaten, daha kansız hallederiz konuyu.

Kardeşim...

Bitmedi şu canım filmlerle meseleniz bir türlü.

Evet, onlar gerçek akrep değildi....

Evet, 8’inci yüzyılda stabilize yol yoktu, plastik gömlek düğmesi icat edilmemişti, amalgam diş dolgu malzemeleri henüz kullanılmıyordu, Anadolu halkı da Woodstock Festivali’nden çıkmış hippi gibi bandana takıp gezmiyordu dağda bayırda...

Evet, arkadan uçak, tanker, otomobil geçmesi mümkün değildi...

Evet, kalkanlara koli bandıyla desen yapılmıyordu o tarihlerde veya herhangi bir tarihte...

Evet, Bizans askeri kolunda dijital saatle gezmiyordu...

Ve evet, Cüneyt Arkın atlı veya atsız her türlü akrobatik çılgınlığı dublör kullanmadan yapsa da, bu uğurda başına gelmedik kalmasa da (eli kopuyordu gerçekten de bir filmde) kafasını canlı akreplerin arasına sokup, yüzünde yürümelerine izin verecek kadar aklını kaybetmemişti.

“Savulun Battal Gazi Geliyor”u ilkokuldayken, bir yaz tatili boyunca, Şişli Kervan Sineması’nda, bazı günler 3-4 kez izleyerek ezberlemiştim.

Filmin gazına gelerek “Savulun uleyn!” narası eşliğinde uçmaya çalışırken kafayı gözü patlatan, ağaç dalından yaptığı çakma yayla “Fiüşüvt!” efektini ağzıyla yapmak suretiyle ok fırlatan sayısız çocuktan biriydim o yaz!

Dün bazı sahneleri hatırlamak için filmi internet üzerinden izleyeyim dedim (yüz binlerce kez izlenmiş bu arada); yine baştan
sona seyrettim.

Akrepler sahteymiş...

Yok ya?!

Bakın bu son uyarımdır! Bundan sonra karşınızda beni değil Seyyid Battal’ı bulursunuz...

Çok pis ok atıyor, benden söylemesi...

Yazının devamı...

Şiirler, hırsızlıklar, büyük ayıplar

19 Mart 2017

Cevabı bulacağımız anekdot ise, bu “Olur mu canım öyle şey?” dedirtecek türdeki soruyu gülümseyerek anacağımız türden.

Ahmet Oktay tarih düşmemiş ama büyük ihtimalle 1950’li yıllar, bilemediniz 1960’lı yıllar olmalı.

Ankara’da bir dönem müdavimleri arasında yazar-çizer tayfasının da bulunduğu Özen Pastanesi’nde bir grup entelektüel sohbet ediyor.

Ahmet Oktay’ın yanı sıra İlhan Berk, Necati Cumalı, Oktay Akbal ve Kenan Harun var masada.

Sohbet pastane çıkışında Çankaya’ya doğru yürürlerken de devam ediyor, birbirlerine şiirlerini okuyorlar.

Gruptaki “ağabeyler” Ahmet Oktay’a “Hadi bakalım sen de oku” diyorlar.

Genç adam güvendiği bir şiirini okuyor:

“Daha belalı değil

sokak muharebeleri

seni sevmekten...”

Şiir beğeniliyor, genç şair de gururlanıyor haliyle.

Ancak...

Ertesi ay bir edebiyat dergisinde bu şiir İlhan Berk imzasıyla yayınlanınca Ahmet Oktay haliyle bozuluyor.

İlhan Berk’in ilk mısra hırsızlığı” değilmiş bu.

Meğer Ülkü Tamer’in de başına gelmiş, hatta Tamer ilan vermiş “Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk’e okumayacağım” diye!

Peki bu hadise aralarını bozmuş mu?

Ahmet Oktay, Berk’in bu konudaki eleştirilere gayet rahat bir şekilde “Şair mısra çalar” diye cevap verdiğini aktarıyor.

Bu anekdotu okuduğum “Gizli Çekmece”nin sayfalarında beraber bir fotoğrafları da var. Ahmet Oktay sevgiyle anıyor bu hırsızlık meselesini.

İlhan Berk’i 1990’larda, Beyoğlu’nda takıldığımız mekânlarda, çoğunlukla Lale Müldür’le buluşmak veya tek başına oturup etrafı incelemek için geldiği Kaktüs Kahvesi’nde görürdük.

Yüzündeki “muzip çocuk” ifadesi, bu minik “suçları” nasıl affettirebildiğinin kanıtıydı...

Bu tatlı anekdot zaten çok sevdiğim rahmetli İlhan Berk’i biraz daha sevmemi sağladı bile diyebilirim.

Ahmet Oktay’ın dördüncü baskısı yapılan “Gizli Çekmece”si hem edebiyat hem de basın dünyasından anılarını topladığı bir kitap.

Yıllardır ihmal ettiğim bu kitabı Ahmet Oktay gibi yolu medyadan ve edebiyattan geçen Refik Durbaş’ın “Şiirin Gizli Tarihi”yle beraber okudum.

Refik Durbaş da yaşadıklarını, anlatılanları veya okuduklarından derlediklerini rengârenk, düzyazıda şiir ritmi içeren üslubuyla anlatıyor.

Gülümseten, şaşırtan, üzen, “Vay be!” dedirten bir anılar galerisi, edebiyat tarihi kolajı...

Refik Durbaş’ın kitabı sayesinde öğrendiğim şu hadise gibi hayal kırıklığı yaratanlar da var elbette...

Nâzım Hikmet cezaevindeyken artık gözleri görmeyen annesi Celile Hanım, oğlunun serbest bırakılması için başlattığı imza kampanyasına destek için Galata Köprüsü’ndedir.

Önünden akıp giden kalabalığın arasındaki Yahya Kemal, Nâzım’ın affı için bir imza vermeyi çok görür.

Hadiseyi asıl üzücü kılan, imza vermeyişini daha da “ayıplı” kılan Celile Hanım’la Yahya Kemal’in “hukukudur”...

Yahya Kemal’le Celile Hanım bir dönem şiddetli, büyük, kıskançlık krizleriyle harmanlanmış bir aşk yaşamıştır.

Bir ara evlenmeyi düşünmüşlerdir, oturacakları ev bile hazırlanmıştır ancak Yahya Kemal bu evlilikten kaçar, kaçma nedenini de Yakup Kadri’ye şöyle açıklar:

“Bu kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim? Sonra herkes bana ne der? Ne gözle bakar?”

Refik Durbaş, Yahya Kemal’in Vâlâ Nureddin’le içtikleri bir gece “Nâzımcığım hapiste...” diye ağlamış olduğunu da not düşüyor.

Hal böyleyken bir imzayı esirgemekten öte bir hal alıyor işte “büyük şairin” ayıbı.

Mısra çalsaymış daha iyiymiş...

İki kitabı da edebiyat ve basın tarihini farklı bir şekilde okumak isteyenlere öneririm. Edebiyatın ötesinde, insanın karakterine dair pek çok ipucu bulacaksınız...

(Gizli Çekmece, Ahmet Oktay, Doğan Kitap, 2017)

(Şiirin Gizli Tarihi, Refik Durbaş, Doğan Kitap, 2016)

Yazının devamı...

Bükemediği bileği öptü

19 Mart 2017

İki takım da baskı kurmaya ve rakibin baskı girişimini de bu yolla savuşturmaya çalışarak başladı oyuna ve bu alanda başarılı olan taraf Trabzonspor’du.

Galatasaray dakikalar ilerledikçe sadece rakibi karşılamak için enerji sarf eden, hücum organizasyonu düşünecek zaman ve alan bulamayan tarafa dönüştü. Trabzonspor rakibinin iştah uyandırıcı defans yapısını ‘araya atılan toplarla’ dağıtmak için fırsat kollarken ofsayt tuzağına yakalandı bir süre. Ancak aradığı golü bir duran topla (sürpriz diyen çıkmaz herhalde!) bulunca ipleri tamamen ele geçirmiş oldu. Orta saha mücadelelerinde tükenen, ileri ucuyla bağlantısı tamamen kopan Galatasaray bir türlü oyuna tutunamadı.

Trabzonspor istim üstünde bir takım. Lig arasını belki de en iyi değerlendiren kulüp olarak mücadeleci, elindeki kadrodan maksimum fayda sağlayan bir yapıya büründü. Zor gol yiyen, fiziksel olarak güçlenmiş, maçtan kopmayan Trabzonspor ile hele ‘eski günlerine dönen’ taraftarı önünde baş etmek güç bir iş.

Maçın ikinci perdesi açılırken “Bakalım Tudor satrançtan anlıyor mu?” sorusuna da cevap aranıyordu. Oyunun kaderini değiştirecek hamleyi devrede yapamadığını gördük, fatura da 2-0 geriye düşerek geldi zaten.

CEVAP ÜRETEMEDİLER

Galatasaray iki farklı geriye düştükten sonra rahatlayan ve geriye yaslanıp topuyla tüfeğiyle gelecek rakibinin boşluklarını kollamaya başlayan Trabzonspor’un üstüne yürümeye başladı. Trabzonspor defansı artan baskıyı taktik faullerle savuşturma yoluna giderken 65’inci dakikada 10 kişi kaldı, zaman zaman epeyce zorlandı, ama neticede skoru korudu.

Tudor ve öğrencileri ilk yarıda oyunu çözememenin, karşılaştıkları probleme cevap üretememenin bedelini ödedi.

Neticede bükemediği bileği öperek evine dönmüş oldu Galatasaray. Bu maçtan, bu taktik fakirliğinden bir ders çıkartabilirse kâr sayılır, yoksa manzara ortada.

Ersun Yanal’ı ve Trabzonspor’u da yaşadıkları değişim için ayrıca kutlamak gerekir.

Yazının devamı...

Kıskananlar çatlasın; pis şeyler!

16 Mart 2017

Ancak son 1-2 yıldır (haber kanallarında çalışan arkadaşlarım kırılmasın lütfen) “hobi olarak” neredeyse sadece ekonomi bültenlerini, Bloomberg HT’yi vesaire izlediğim için ilginç bir bilgi birikimine sahip olmaya başladım.

“FED nedir, bu yıl 3 kez faiz arttırırsa neyleriz, 4 kere arttırırsa nerelere gideriz?” öğrendim.

Adına müthiş saygı duyduğum “Baltık Kuru Yük Endeksi”yle tanıştım, müşerref oldum, bilgilerle donandım.

Elektrik Eşleşme Miktarı beni niye ilgilendirir hâlâ tam çözemesem de değişimini ilgiyle izler hale geldim.

AVM Ciro Endeksi yıllık enflasyondan arındırıldığında ne olur, arındırılmadığında ne yaparız ezber ettim. Bu arada AVM ziyaretçileri son bir yılda yüzde 5 civarında azalmış. Taze bilgi, yayalım lütfen...

Neyse...

Hafıza kapasitem kısa süreli depolamaya müsait olduğu için akşam saatlerinde bir uzman gibi konuşacak kadar bilgili oluyorum ama sabah yeniden başlamam gerekiyor bilgi biriktirmeye.

Haliyle bu “bilgi birikimimi” kullanarak maddi açıdan bir zenginleşme yaşamıyorum.

Ama memleketi ekonomiye odaklanarak izlemeye başlayınca olayların seyrini farklı bir açıdan, daha net görmeye başlıyorsunuz ister istemez.

Mesela Türkiye niye hedefteki ülkedir, niye yolu tıkanmaya çalışıyor, niye çelme takmaya çalışılıyor daha iyi anlıyorum.

Mesela şirket bilançoları açıklandı birbiri ardına. Bakıyorum, finans dışı alanda faaliyet gösteren şirketlerin net kârı geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 58 azalmış. Kıskanılmaz mı şimdi bu?!

Mesela Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, 2016 yılında Türkiye genelinde toplam 101 bin 614, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 5 bin 834, İstanbul’da 7 bin 989 esnaf ve sanatkâr işletmesinin kapandığını açıkladı. Çatlatmaz mı bu rakam?!

Mesela dün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan rakamlarda Aralık 2016 itibariyle genç nüfusta işsizliğin yüzde 24’e ulaştığı belirtiliyordu. 4 gencinden biri işsiz olan memleket korku salmaz mı dosta düşmana?!

“Genel işsizlik” de küresel finansal krizin yaşandığı 2010’dan bu yana en yüksek noktaya ulaşmış vaziyette: Yüzde 12.7! Hey maşallah... “Çatıııırt!” diye ortadan çatlatır adamı alimallah!

Enflasyon iki ay içinde çift haneleri gördü canım memleketimde. Kimde var böyle enflasyon, şaşarım be şaşarım?!

Döviz kurlarında manzara malum... Şahsi bir acımı paylaşarak örnekleyeyim. İki yıl önce Londra’nın güzide plak dükkânlarından Sister Ray’de 60 TL bayılarak aldığım plağa bugün 90 TL ödemek durumundayım.

Yani nasıl kıskanmasınlar beni şimdi, di mi ama?

Pis şeyler, n’olcak?!

Yazının devamı...

Tek sağlıklı eylem portakal suyu içmek

14 Mart 2017

İçeride safları sıklaştırmak için dışarıyla ipleri germenin sağlayacağı bir fayda olabilir mi?

Resmen ırkçı, kafatasçı, yabancı düşmanı, korku ve nefret taciri dengesiz bir fanatiğin kurduğu oyuna gelmek akıl kârı mı?

Sınırları sadece hakaretlerin, küçümseyici ifadelerin, gurur kırıcı demeçlerin aştığı bir ortamda mantığı ve sağduyuyu dinleyen çıkar mı?

Yaşananlar, Hollanda’nın yaptığı, diplomatik rezaletin daniskası...

Yasal hakkını kullanan protestocuların üstüne at üstünde cop çekip yürünmesi, köpeklere ısırtılması alçakça ve utanç verici uygulamalar.

Hemfikir olunmayacak noktalar değil bunlar; öfkeyle, utançla kızararak izleniyor olan biten.

Peki ne olacak?

Bu kadar yanlıştan nasıl bir doğru çıkacak?

GERÇEKLERE BAKINCA

Öfke ve sandık güdümlü hamasetten mürekkep toz bulutunu aralayıp, bağlanılmış ideolojik iskelelerden palamarı çözüp gerçeklere” bakmayı denesek mi?

İki ülke arasında 400 yıllık ilişkilerin günümüzde ulaştığı noktayı ekonomik” açıdan özetleyen bir haber derlemişti dün Cumhuriyet’ten Necdet Çalışkan.

İki ülke arasında geçen yıl 6.6 milyar dolarlık bir ticaret hacmi oluşmuş.

3 milyar dolar tutarında ithalat yapmışız, 3.6 milyar dolarlık da ihracat. Bir başka deyişle aldığımızdan 600 milyon dolar daha fazla mal satmışız ki; bunu yapabildiğimiz ülke sayısı çok değil, malumunuz...

İşlerin epeyce kötü gittiği 2016’da bile Hollanda ile ithalat yüzde 1.5 artmış, ihracat da yüzde 14.

Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülkeler sıralamasında Hollanda ilk sıralarda, hatta 2016 itibariyle ilk sırada.

2016 yılının ilk 6 ayında 407 milyon dolar ile Türkiye’ye en çok yatırımı, toplam yatırımın yüzde 19’unu Hollanda yapmış.

Yani “işlerin ekonomik olarak iyi gittiği” nadir ülkelerden biri... Türkiye’de 3 bin kadar Hollanda sermayeli şirket var, on binlerce kişiye istihdam sağlıyor.

Keza, Türkiye de 2002-2015 arasında Hollanda’da 9 milyar dolardan fazla yatırım yaptı. Bu süreçte iki ülke arasında 30 milyar doları aşan bir trafik oluştu.

BAKAN PEK DUYULMADI

Kriz tırmanırken, karşılıklı tehditler, bedeller, faturalar havada uçuşurken Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin “(ekonomik yaptırımlar için) Şu anda o noktada değiliz, öyle bir şey söz konusu değil” dediğini de hatırlayalım; pek duyulmadı tahminimce...

Bunları niye sayıp döküyorum...

Hayatta her şey para değil elbette.

Ama devletler neticede çıkarlarını gözetir, öfkeyle değil akılla yönetildiğinde güçlenir.

Bu kadar güçlü bağların “dönemsel” efelenmelerle kopmayacağının örneklerini de yakın tarihte epeyce gördük.

İtalya’yla (pizzacılar bile boykot edilmişti, hatırlayın isterim), İsrail’le, Rusya’yla yaşananlar en yumuşak hafızalarda bile yerini bir şekilde koruyordur herhalde.

C VİTAMİNİ KATKISI

Türkiye ve Hollanda arasında roket hızıyla tırmanan gerilim sırasındaki tek “sağlıklı” yaklaşım, bir grup protestocunun portakal kesip, suyunu sıkıp içmesiydi herhalde.

O eylemi sağlıklı kılan da C vitamini katkısıdır yalnızca.

Yoksa “portakalın meyve olarak” Hollanda ile hiçbir ilgisi yok; sadece kraliyet ailesinin rengi turuncudur.

Bayraklarında turuncu renk bulunmaz; kutlamalarda, özellikle de spor karşılaşmalarında çılgınca sevilen, giyilen, yüceltilen bir renktir.

Dilim dilim afiyetle yenilen, suyu sıkılıp içilen portakalın Hollanda ile “meyvesel” bir bağı bulunmamaktadır.

Zaten o kadar kuzeyde portakal ne arasın di mi ama?

Neyse, akıl-fikir pencereden uçmuşken portakala gelene kadar...

Özetle biraz sakin, biraz akıllı...

Yazının devamı...

Her maç bir gerilim filmi

12 Mart 2017

Sadece skor manasında hızlı gelişmedi maç elbette. Mesela Rodrigues... Zaman zaman kendisini dahi sollayıp geçecek hıza ulaştı, şık çalımlarıyla, kararlı ilerleyişiyle hem pozisyon hem de heyecan yarattı. Haklı sebeplerden homurdanan, 1-1’in yakalandığı anda bile “Yönetim istifa!” çağrısı yapan az sayıdaki taraftarı maça çekti, özetle kendi açısından pek çok hayırlı hizmette bulundu. Ev sahibi Galatasaray beraberlik golünün ardından bu sezon nadiren yapabildiği ve genellikle “kısa film” kadar süren türden bir baskı mekanizmasını devreye soktu. Oyunu rakip sahaya yıktı, (çoğunlukla) soldan, sağdan, ortadan yüklendi, uzun top denedi, elinde ne varsa ortaya dökmeye çalıştı.

Bu baskının seyir zevki yarattığı anlar da oldu ama biri çıkıp “Eksik yanları daha çok ortaya çıkarttı o baskı” derse tereddütsüz katılırım.

Nedir o eksikler? Başta “iyi” bir golcü elbette... Rakibi zar zor, bin bir çabayla dağıtsa bile esas işi gol yapmak olan bir oyuncu olmayınca olmuyor.

Podolski sağ olsun; “vuran adam” olarak ilk yarı sona ererken imza şutlarından biriyle harika bir gol de attı ama bahsettiğim golcünün (bakınız Drogba) özelliklerine sahip değil. İkinci yarıya silkelenerek çıkan Gençlerbirliği benzini bitmiş Galatasaray’ı fiziksel olarak da, hız olarak da, baskı olarak da sallamaya başladı. Nitekim Chedjou’nun elle oynamasıyla bir de penaltı kazandı.

Bu dakikada “duran adam”, “sağlam duran adam” Muslera çıktı sahneye ve penaltıyı kurtardı ama Tolga Ciğerci “Aaa, bir de ben deneyeyim” diyerek, aynen bu “şuurla” bir kez daha eller oynadı.

ZEKA TESTi ŞART

Ne yapsın artık Muslera? Ne yapabilirsin bu durumda?..

Futbolcu transferlerinde fiziksel kontrolün yanı sıra ufak çaplı bir akıl, fikir, zeka testi de uygulanmalı diyeyim gerisini siz anlayın işte...

Galatasaray dün akşam sahadan 3 puanla ayrıldıysa bunu Selçuk’un şahane frikiği kadar şansına da duacı olmalıdır.Yoksa bu oyunla, bu ruh haliyle, bu kafayla, bu yönetim zihniyetiyle gideceği pek bir yol yok.

Yazının devamı...