"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

Yeşilçam'dan kopan bir dal

23 Şubat 2017

Türk sinemasının yükselişine, çöküşüne, yeniden doğuşuna şahitlik etmişti.

Yeşilçam’da ömrünün yarım asırdan fazlasını geçirmişti.

Doğrudur, asıl şöhretini yönetmen, senarist, yapımcı olarak kazanmıştı 71 yaşında kaybettiğimiz Gülgen; ama mesleğin her kademesinde emeği olduğu da unutulmamalı.

Liseden sonra, “ille sinemacı olmak gibi bir ideali” yokken, bir iş ararken, set işçisi olarak adım atar Yeşilçam’a, 1960’larda...

Kurguda da çalışır, yapımcı asistanlığı da yapar, sufle de verir ve hatta oyunculuk da sergiler birkaç filmde.

Meslekte senaristliğe, yönetmenliğe, yapımcılığa doğru ilerleyecek bu önemli Yeşilçam figürü tam bir “alaylı”dır, çekirdekten yetişmedir.

Halit Refiğ, Tunç Başaran, Natuk Baytan, Yılmaz Atadeniz, Zeki Ökten, Yücel Uçanoğlu gibi simge isimlerle çalışırken çok okuyarak kendisini geliştirir..

Kariyerini şöyle özetler:

“Siyah beyaz döneminde senede 12-13 film, renkli dönemde 4-6 arası film çekiyordum. 1970 yılında kendi şirketimi kurdum. Gülgen Film o zamandan beri hem kendi firmama, hem de başka firmalara film çektim. Aşağı yukarı 150 film çektim...”

Büyük gişe başarısı sağlayan filmlere, popüler televizyon dizilerine imza attı.

“Marziye” ve “Gurbet Kadını” dizileri, “Tatar Ramazan” ve Cüneyt Arkın’la çektikleri meşhur “Cemil” serisi gibi filmleri ilk akla gelenler.

Melih Gülgen’le benim yolumu kesiştiren ve hayranı olduğum filmler ise “Fantastik Türk Sineması” tarzındakilerdi:

“Maskeli Üçler”, “Zorro Kamçılı Süvari”, “Casus Kıran/Yedi Canlı Adam”, “Zapata”...

Gülgen’in, “Parçala Behçet”le (1972), Yeşilçam’ı “erotik-avantür” filmlerle tanıştırmış olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Bu yazı için, pek çok sevdiğim filmin temel taşlarından olan bir sinemacıyı anmak için not çıkarmaya başladığımda güvenilir kaynak sayısının uzun bir süredir pek değişmediğini fark ettim.

Kaybettiğimiz Metin Demirhan ve Giovanni Scognamillo’nun “Fantastik Türk Sineması” ve “Erotik Türk Sineması” çalışmaları var neyse ki...

Çoğu sinema yazarları tarafından üretilmiş, halen kullandığımız rehber nitelikteki bazı kıymetli araştırmalar, biyografiler, otobiyografiler var elbette. Bir de sayısı çok olmasa da belgesel...

Pınar Öğünç’ün “Jet Rejisör: Çetin İnanç”ı muazzam kitaptır bu alanda, onu da hatırlatmış olayım.

Bu yazıda faydalandığım “kameraarkasi.org” gibi düzgün sayfalar, yine web’de bulduğum bir röportaj ve birkaç dolaylı haber dışında sanal âlemden de pek hayır gelmedi Gülgen’le ilgili ama bulduklarım için müteşekkirim.

Bir de arşivdeki “fanzin”ler var ki; çoğu zaman en iyi kaynak onlar olabiliyor...

Atladığım kitaplar olabilir notunu yine de düşmüş olayım ama “Fantastik Türk Sineması” ve yönetmeninden senaristine, oyuncusundan figüranına Yeşilçam’ın bütün kahramanları daha çok kaynak kitap hak ediyor.

Melih Gülgen’i, Yeşilçam’dan kopan bu dalı saygıyla anarken böyle bir not da düşmüş olayım...

Yazının devamı...

Çocuk yiyen sistem

21 Şubat 2017

İstanbul Fatih’te, Süleymaniye Camisi’nin dibinde, Küçükpazar’daki tekstil atölyelerinde çalışan Suriyeli çocukların durumlarına odaklanıyordu haber.

Burak’ın haberi dört başı mamur bir çalışmaydı ancak ne yazık ki ilk kez yapılmıyordu ve daha da yazık ki son kez yapıldığına inanmak mümkün değil...

Büyük bir ekonominin “en altında ezilenler” olarak çocuk işçiler, aralarında dünyaca ünlü giyim markalarının da bulunduğu bu sektörde göz göre göre sömürülüyor.

Gayriinsani, gayrivicdani ve gayriahlaki koşullarda günde en az 12 saat çalıştırılıyorlar.

Öğlen bir saat yemek molaları var ama yemek verilmiyor.

Türkiye de 1.5 milyon Suriyeli çocuk var ve bunların önemli bir bölümü her türden sömürüye açık. Emekleri sömürülüyor en başta.

Yetişkinler kadar, hatta daha fazla iş yükleniyor, karşılığında yetişkinlerin aldığı ücretin yarısını bile kazanamıyor.

Aylık 400 lira maaşa bir de üzerine aşağılanarak çalıştırılıyorlar.

Köle tacirlerinin kazandığı, merdiven altı sistem patronunun kazandığı, aracının kazandığı, alıcının kazandığı, satıcının kazandığı, hap kadar çocukların kaybettiği bir kirli sistem...

Derler ki ipliğine çocuk işçi eli değmemiş tekstil ürünü bulmak sadece bizde değil tüm dünyada pek mümkün değildir.

Derler ki Meksika’daki bir çocuk işçinin maaşını ikiye katlamanın 100 dolarlık bir cekete ek maliyeti sadece 1 dolar 80 cent’tir.

Derler ki müşteri “işçi hakkının yenmemesi” durumunda 100 dolarlık ürüne 115 dolar vermeye razı olmaktadır.

Ama sistem tatlıdır, sistem kârlıdır, sistem kârını arttırmak için kimin ezildiğine bakmaz.

Tarımın ardından en çok çocuk işçiye rastlanan sektörler arasında tekstil.

İstanbul ve Gaziantep başta olmak üzere pek çok yerde türedi tekstil atölyelerinde çalışan çocuklar için bir şey” yapan da yok.

Göz yumuluyor, denetleme yapılmıyor, bu haksızlık, bu sömürü karşısında ölü taklidi yapılıyor sadece.

Üreticiler, sektör temsilcileri daha önce İngiliz basınında çıkan benzer haberleri Türk ekonomisine, tekstil sektörüne, sektörün itibarına saldırı” olarak nitelendirmişti.

Bariz şekilde süren bu hadiseye karşı “İftiradır!” çıkışı yerine sorunun çözümü için ön almalarını, gerekirse üretim sürecini tamamen şeffaf hale getirmek ve denetlemek için teknoloji gelişimini desteklemelerini öneririm.

“Made in Turkey” etiketli ürünlerin “çocuk işçi çalıştırılmayan, sömürü yapılmayan” bir üretim süreci neticesinde ortaya çıktığını her aşamada görüntülemek, yayınlamak gibi alternatif yöntemler denenebilir.

Yoksa manzara ortada işte...

Fotoğraflara bakmak bile yeterli...

İzbelerde köle gibi, üç paraya sömürülüyor çocuklar...

Yazının devamı...

Müzikte yeni dalga yükselirken

19 Şubat 2017

Gaye Su Akyol, kendi yaptığı ve Barbarella filmindeki Jane Fonda’yı andıran bir elbiseyle çıkmış sahneye; gruba aşina olanların gayet iyi bileceği üzere diğer müzisyen arkadaşları da yüzlerinde maskeyle ve keşiş cübbeleriyle karşımızda.

GSA, “Hayal Gazinosu” adını verdiği konserde “Pink Floyd’un Dediği Gibi”, “Cehennem Meyhanesi”, “Yıllar Yılan” ve “Fantastiktir Bahtı Yârimin” gibi şarkılarını söylüyor ama eklektik müziğinin beslendiği damarlardan “Gamzedeyim Deva Bulmam”, “Drama Köprüsü” gibi şarkı ve türkülere de yer açıyor.

GSA’nın içinden Türk sanat müziği geçen rock’n’roll tarzı, şu sıralar “Onun Karanlık Huyları” adlı şarkısıyla (YouTube’dan dinleyin isterim) beni benden alan Tuğçe Şenoğul’la kurdukları grup “Seni Görmem İmkânsız”dan beri malum...

İki saat süren konserin ardından yaşadığı deneyimden memnun mesut dağılan kalabalığın arasına karışırken içimde bir pişmanlık hissi de var. Çünkü aynı saatlerde Babylon sahnesinde de yine çok beğendiğim yeni kuşak gruplardan Nusaibin’i kaçırmış vaziyetteyim.

Nereye varacak bu yazı? Şuraya varacak...

GSA ve Nusaibin sayıları müzikseverleri sevinç dalgalarına boğacak şekilde artan yeni kuşak müzisyenlerin, grupların sadece iki örneği.

“Jakuzi”, “Ah! Kozmos”, “Help! The Captain Threw Up”, “Palmiyeler, “In Hoodies”, “Nihil Piraye”, “Nilipek”, “Melis Danişmend”, “Selim Saraçoğlu”, “Bubituzak”, “Hedunotopia”, “Balina”, “Ponza”, “Yarımada”, “Midvil”...

Liste hepsinin adını yazsam köşeden taşıp sayfayı dolduracak kadar uzun, adı geçmeyenler kusuruma bakmasın lütfen...

Kimi Türkçe, kimi İngilizce müzik yapan ve çoğunluğu 20’lerinde veya 30’larının hemen başında olan bu genç insanlar bir süredir memleketle ilgili içimi umutla dolduran bir kitleyi de temsil ediyorlar.

Evrensel standartlarda müzik yapıyorlar, çok üretkenler, farklı sanat disiplinlerini (grafik tasarım vb) tetikleyerek yeni bir kültürel fay hattı oluşturuyorlar.

Önemli bir bölümü Kadıköy’den, ki sürpriz sayılmaz. Erkin Koray’dan Mazhar Fuat Özkan’a, Kadıköy popüler müzik alanında bereketli bir topraktır.

Evrensel standartlar derken de boş konuşmuyorum

Geçen sene ekim ayında, Kopenhag’da, Çınar Oskay ve Koray Bilici’yi de peşime takarak girdiğim bir rock barda “Ringo Jets” tişörtlü bir Danimarkalı ile karşılaşıp muhabbet etmiştim.

Ringo Jets, memleketimizden çıkma cayır cayır rock yapan bir rock üçlüsü ve özellikle İskandinavya civarında gayet iyi tanınıyor.

Bahsettiğim gruplar önemli festivallerde sık sık ağırlanıyor. “GSA” geçen sene Roskilde’deydi, bu sene Sziget var ufukta. “İnsanlar” Barcelona’da Sonar’da çaldı, dün öğrendim ki bu sene de Amsterdam’da “Strange Sounds From Beyond”a katılacaklar.

Örnekler çok; mesela Bursa’dan çıkan She Past Away”, Türkiye’den çok dışarıda konser veriyor. Paris Moda Haftası’nda Dior defilesinde mankenler grubun müziği eşliğinde yürüyor...

Bahsettiğim bazı isimlerin albümlerinin de yabancı bağımsız plak şirketleri tarafından dağıtıldığını; önemli gazete ve dergilerde Türkiye’den daha fazla tanıtıldıklarını da eklemeliyim. Bu noktada iğne de bana, çuvaldız da...

Pek çoğunu yeni grupları keşfetmek ve tanıtmakta yıllardır bir misyoner olarak çalışan dostum Hakan Tamar’ın rehberliğinde tanıdım bu umut verici kuşağın temsilcilerini.

Kadıköy’de bir ev salonundan hallice büyüklükteki barda gece sabaha yol alırken dinlediğim rap’çi Ağaçkakan da, yeni albümleri Boyutlar” ile çıtayı yükseğe koyan Bubituzak da pansuman yapıyor ruhuma...

Kalben, Büyük Ev Ablukada, Adamlar gibi geniş kitlelere erişim sağlayan, sağlamaya başlayan bu parlak müzisyenleri tanıtmaya bu sütunun boyu yetmez.

Yabancı sanatçıların konser iptallerinin “hayırlı sayılabilecek” bir neticesi Salon İKSV, Babylon, Zorlu gibi önemli sahnelerin bu genç kuşaklara daha fazla yer açmaları oldu programlarında.

Spotify üzerinde (Kanat Atkaya diye arayarak bulabilirsiniz) “Yeni Dalgalar” adlı küçük bir playlist hazırlayacağım bu yazı bittikten sonra.

O listeyi dinleyin isterim ama yine unuttuklarım, atladıklarım olacaktır. Tavsiyem peşlerinden kendi müzikal maceranıza yelken açmanız yolunda olacak.

Hepsi birden size uymayabilir ama şahane gençler tanıyacaksınız, umut tazeleyeceksiniz ve pişmanlık duyacağınızı da hiç sanmıyorum...

Yazının devamı...

Kusura bakmayın sayınım, müdürüm, yardımcım!

16 Şubat 2017

Bu cevap epeyce tartışılmıştı.

Kızımızın çocukluğun o eşsiz masumiyet günlerinde hayatın güzellikleri yerine idamı düşünmesinin nedenlerini elbette biliyoruz.

“Çocukların yanında konuşulmayacak hadiseler” günlük siyaset malzemesi olarak hanelere dolarken, kaba milliyetçilik normalleştirilirken öğrenciler de bundan uzak kalamıyordu işte.

Sevgi, paylaşım, özgür düşünce, barış (ki neredeyse yasaklı, en azından cezalıdır dilimizde) gibi kavramlar yerine kuru hamaset yüklemesi yapılınca el kadar çocuk da “İdam cezası geriye dönük uygulanamıyor ama ben uygulayacağım” deyiveriyor işte.

Eğitim kalitemiz ortada, eğitimci kalitemizdeki düşüş ortada, öğrencilerin veya daha geniş ölçekte bakıldığında toplumun bilgi, kültür seviyesi ortada.

“Utanç tablosu” başlığı atmaktan bitap düştü editör arkadaşlarımız.

Öğrencilerin uluslararası ölçekte fen, matematik ile okuma becerilerinin ölçüldüğü PISA 2015’in sonuçlarına göre eğitimde 2003’ün gerisinde olduğumuza dair haberin şokunu atlatamamışken...

Mesela 40 ülkede 27 bin kişiyle yapılan ve katılımcılara “kendi ülkeleriyle ilgili” sorular yöneltilen bir araştırma neticesinde “Dünyanın en cahil 9’unucu ülkesi” çıkıveriyoruz...

Örnekler can sıkıcı derecede çoğaltılabilir, biliyorsunuz, biliyoruz...

Bunun insan kalitesiyle alakası yok elbette. İyi ve yüksek kaliteli erişime sahip vatandaşlarımızın her alanda dünyanın en önemli kişileri haline gelebildiklerinin sayısız örneği var.

Evrensel muhabirleri Yavuz Seymen ve Metin Doğan’ın imzasıyla yayınlanan haberde, Kocaeli Körfez ilçesindeki bir ilköğretim okulunda, birinci sınıf öğrencilerine dağıtılan “heceleme” ödevinde seçilen kelimelere dikkat çekiliyordu dün.

Dilimizde başka kelime kalmamış gibi “idam” kelimesini hecelemeleri istenmiş çocuklardan mesela.

Sonra “Nereden çıkıyor bu idam?” deniyor bir de. Al işte, televizyondaki haber bülteninden çıkmasa, alıştırmada çıkıyor!

Bazı veliler “Ben bu yaştaki çocuğa idamın ne olduğunu nasıl açıklayacağım?” diye haklı olarak tepki göstermiş, uzmanlar “Olmaz böyle şey!” diye isyan etmiş vesaire...

Haberi hazırlayan arkadaşlarımız konuyu okulun yönetimine de sormuşlar. Buyurun okuyalım:

“Müdür yardımcısı Tekin Okulmuş da ‘Benim böyle bir kâğıttan haberim yok. Biz sadece derslerin müfredata uygun olup olmadığını, sınıf ders defterinden teyit ediyoruz. Kâğıt hakkında bir bilgim olmadığı için kelimeler hakkında yorum yapamam’ dedi...”

Müdür yardımcısı haklı, muhabir arkadaşlarımız haksız.

Bence de bu soru Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı’na veya Tayland-Hint-Brezilya-Japon Horozunu Koruma ve Yaşatma Derneği’ne yöneltilmeliydi.

Yanlış olmuş, kusura bakmayın müdürüm, yardımcım...

Yazının devamı...

Kendi düşen ağlamaz

13 Şubat 2017

Sneijder ve Selçuk’un eksikliğiyle mi? “Olabilir ama yerlerine forma giydirilmiş fasulye sırığı dikilmedi herhalde sahaya” diyeceğim ama manzaraya bakınca böyle de diyebiliriz. Teknik direktörün basireti bağlanmış diyebilir miyiz? “Bostan korkuluğu durmuyor ya kulübede” diyeceğim ama uygulamaya bakınca böyle de diyebiliriz.

Futbolcular, “Kazanmak şampiyonluk için dev adım olur” motivasyonuyla değil de, “Herkes kaybetti biz de kaybetsek ne çıkar be abi?” ciddiyetsizliğiyle mi çıkmış sahaya peki? “Olur mu öyle saçma şey?” diyeceğim ama zavallı hallerine bakınca böyle de diyebiliriz.

Maça seri top kayıplarıyla başlayan, istikrarlı şekilde bu sersemliği sürdüren, yemelere doyamadığı kafa gollerinden birbirinin kopyası 2 tane lüpleten felaket ötesi bir G.Saray vardı ilk yarıda.

ÇUVALLA KÖTÜ ŞEY

İlk yarı böyleydi diyelim, ikinci yarıda ne yaptı G.Saray? Bu anlattıklarımın üstüne biraz panik atak serpiştirin yeter. G.Saray’ın dünkü haliyle (halsizliğiyle) ilgili daha çuvalla kötü şey söylenebilir; iyisi mi kazanandan bahsedelim, yiğidin hakkını vermiş oluruz bari...

Kadrosunu neredeyse baştan aşağı yenileyen ve dipten sıyrılmak için Sergen Yalçın yönetiminde hamle yapan Kayserispor, son haftalardaki süksesinin temelsiz olmadığını gösterdi. Baskıya baskıyla karşılık verip esnese de kırılmayan, müthiş yardımlaşan, kompakt şekilde oynayıp rakibe nefes aldırmayan bir takım olmuşlar. Fiziksel ve zihinsel olarak zindeler ki; bunu doğru ve sıkı çalışmaktan başka bir şekilde elde edemezsiniz.

Neticede Galatasaray kazanacak karakteri gösteremediği için dev bir fırsat tepti. Maçın son 10 dakikasında oynadığını daha önce oynayacaktı ama ona da puan veren çıkmıyor. Kendi düşen ağlamaz, geçmiş olsun...

Yazının devamı...

Cübbe üzerinde postal izleri

12 Şubat 2017

1948’de Türkiye’nin ve dünyanın büyük değişimler yaşadığı dönemde, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yakılan “Cadı Kazanı”nı anlatan kitabın merkezinde Pertev Naili Boratav’ın “müdafaanamesi” yer alıyordu.

O destansı savunmanın hemen başında şunları söylüyordu Pertev Naili Boratav:

“...Bu dava bana üniversitelerimizin nasıl acınacak hale düşürüldüğünü öğretti.

...Huzurunuzda şahadet etmeye gelen talebelerimin birçoğunun gözlerinde korku okuyorum. Onların, hakikati söyledikleri için nice ukubetlere (cezalara) uğradıklarını duydum. Bütün bunları duyduktan sonra sadece bana isnat olunan şeyleri reddetmekle kalabilir miyim?

Benim davam, bugün söylemek istediğim şeyleri söylemesem de şu veya bu şekilde sona erer, kapanıp gider. Fakat memleketimin fikir tarihinde buna benzer davalar yine çıkabilir.

Eğer o zaman da üniversite talebeleri veya üniversiteyi bitirmiş, memleketin ilim ve irfan müesseselerinde vazife almış genç adamlar ve yaşlı başlı muhterem insanlar bugünkü gibi, içleri hakikati söylemekten doğacak tehlikelerin korkusuyla ürpererek mahkeme huzuruna çıkarlarsa, bunun vebalinin bir payı da benim boynuma düşecektir ve ben, bir üniversite hocası olmak haysiyetiyle, memleketime karşı en mukaddes vazifemi yapmamış, bildiğim hakikati söylememiş olmanın azabını duyacağım...”

Boratav ve onunla birlikte yargılanan Behice Boran ile Niyazi Berkes neticede beraat ederler ancak bir daha üniversitedeki görevlerine dönmeleri mümkün olmaz.

O dönemin “ihbarcılarının” ve iplerini ellerinde tutanların itibarı yoktur ki bugün hatırlansınlar.

Peki bu üç ismin kıymetinden bir şey eksiltmiş midir o dava ve neticeleri?..

Asla...

12 Eylül cuntasının 1402 marifetiyle üniversiteden uzaklaştırdığı Rona Aybay’ın, İdris Küçükömer’in, Sencer Divitçioğlu’nun, İlber Ortaylı’nın, Tarık Zafer Tunaya’nın, Emre Kongar’ın, Mete Tunçay’ın ve diğer pek çok kıymetli ismin de kıymeti eksilmemiş, adları lekelenmemiştir.

Lekelenen tarih olmuştur; acısını kuşaklar boyu onlardan mahrum kalan öğrenciler, dolayısıyla memleket çekmiştir.

Bugün yapılanlar belli ki iktidar cephesinde de rahatsızlık yaratıyor.

Birileri topu YÖK’e, YÖK de havaya fırlatıyor topu.

İktidarın üst seviyesinden Hatalar varsa düzeltilir” açıklamaları geliyor.

Hata düzeltmek ne işe yarar, neyi ne derece tamir eder kısmına girmeyelim.

Onların hepsi zamanla ortaya çıkar; Pertev Naili Boratav’ın 70 yıl önce dediği gibi “Şu veya bu şekilde sona erer, kapanıp gider...”

Ama o cübbe üzerinden geçen postallar var ya.

İşte o unutulmaz, unutulmaz...

Utanıyorum...

(*) Üniversitede Cadı Kazanı, 1948 DTCF Tasfiyesi ve Pertev Naili Boratav’ın Müdafaası, Hazırlayan: Mete Çetik. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998.

Yazının devamı...

Niye inmez kültür sanatta KDV?

9 Şubat 2017

Belirli bir süre için getirilen son indirimlerin ardından sosyal medyada, gazete sütunlarında (Bakınız Hasan Bülent Kahraman’ın dünkü makalesi) “Kültür sanat hadiselerinde de uygulanamaz mı bu?” sorusu atıldı ortaya.

Malum, krizler ilk olarak eğlence sektörünü, kültür sanat faaliyetlerini vurur.

Kriz anında “lüks tüketim” olarak görülen konserler ağır darbe alır, sinemaya, tiyatroya gitmekten hemen vazgeçilir, kitaba, dergiye veda edilir.

Ve asıl yoksullaşmayı tetikleyen bu tavra karşı otoritenin “korumacı tavır” göstermesini umanlar, bekleyenler avuçlarını yalar.

Türkiye’de bu işleri yapmak zaten hep zordur, hatta “sakıncalıdır”...

“Kriz üstüne kriz bindirmece” şeklinde gelişen gündemin gölgesinde yayıncılık yapmak, konser düzenlemek, oyun sahnelemek, film çekmek vb iyice güçleşir.

Kültür ve sanat faaliyetlerini ideolojik manevra alanı olarak gören hâkim zihniyet, her devirde köstek olmayı bilir de destek olmak aklından bile geçmez...

Sübvansiyon sağlamak konusunda cimrileşir, özgür üretimin temel şart olduğu sanatı hizaya sokmaya çalışır, hatta baskılar vesaire...

“Gölge etmesin başka ihsan istemem” diyerek kendi yolunuza gitmek gerekir, bu işlerle uğraşanlar da genellikle öyle yapar fakat o da yeterli olmaz...

Beyaz eşyaya gösterilen ihtimamın (göstersinler, zerre karşı değilim elbette) tiyatrodan, müzikten, kitaptan esirgenmesi karşısında ne yapabilirsiniz?

Rock konseri yerine indirime kuvvet aldığınız mikseri çalıştırıp dinleyebilirsiniz...

Tiyatroya gitmek yerine buzdolabının kapısını açıp karşısına geçip seyredebilirsiniz...

Bale yerine çamaşır makinesinin yuvarlak penceresinin ardında ahenkle dönüp duran donlara ve çoraplara dalıp gidebilirsiniz...

Kitap okumak yerine kullanım kılavuzlarını hatmedebilirsiniz...

Cumhurbaşkanı Erdoğan daha 1.5 ay önce yaptığı konuşmada “İki alanda arzu ettiğimiz seviyeye ulaşamamış olmaktan dolayı üzgünüm, biri eğitim, diğeri kültür sanat” diyordu...

Doğadan bir vahiy veya uzaydan gelecek bir yardım beklemeyeceksek bir şeyler yapmak gerekiyor demektir.

KDV’yi kaldırmak veya makul seviyeye indirmek, kültür sanat üzerindeki ağır mali yükleri hafifletmek bu kadar zor olmamalı.

Mikser kullanmayan veya beyaz eşyalarını sıkça yenilemeyen toplumların nasıl problemler yaşadıklarını bilmiyorum, bilemiyorum.

Ama okumayan, öğrenmeyen, müziğin, tiyatronun, özetle sanatın aydınlatıcı, ufuk açıcı, besleyici ikliminden uzaklaşan toplumların ne hale geldikleri ortada.

Daha ne beklenir anlamak hakikaten mümkün değil?..

Yazının devamı...

‘Asansörü değil katili durdurun!’

7 Şubat 2017

Yasin Bakır henüz 19 yaşındaydı.

Şükrü Yaşar henüz 21 yaşındaydı.

Bu üç genç göz göre göre cinayete kurban gitti.

Dün Hürriyet’te “O asansörü durdurun!” başlığıyla yayınlanan İsmail Saymaz imzalı haber cinayetin nasıl bağırarak geldiğini gösteriyordu.

Bu noktada 1 Şubat 2016’ya dönmekte fayda var.

İstanbul Esenyurt’ta daha önce yapımı durdurulan, hiçbir değişiklik yapılmamasına rağmen daha sonra devamına karar verilen bir inşaat projesinde” çalışıyordu bu üç genç.

İnşaatın aslında faaliyet göstermesi yasaklanmış A9 Bloku’nda, yan blokta çalışıyormuş gibi gösterilerek işe koşulmuşlardı.

Öğlen yemeği saatlerinde içinde bulundukları asansör düştü, üçü de olay yerinde can verdi.

İsmail Saymaz’ın haberi açıkça yasadışı olarak yürütülen inşaattaki cinayetin bir değil, iki değil, üç değil, tam dört kez ihbar edildiğini ortaya koyuyor işte...

Bu “cinayet davasının” sürdüğü mahkemenin atadığı üç kişilik bilirkişi heyetinin hazırladığı rapor, inşaatın iş güvenliği denetimini yapan Birlik OSGB’nin Mayıs 2015’ten itibaren dört kez “Bu inşaatta, bu şartlarda çalışma yapılamaz” uyarısı yaptığını gösteriyor.

Teknik şartlar yetersiz, ekipmanlar “dandik”, çalışanlara eğitim verilmemiş.

17 yaşındaki Osman’ın aynı inşaatta çalışan ağabeyi Emrah Yardımcı’nın rapordaki ifadesinden aktarayım:

“...Çünkü çalıştığım sitede hiçbir iş güvenlik tedbiri bulunmamaktadır. Kimse baret takmaz, yelek kullanmaz, koruyucu ayakkabı giymez. Çünkü işveren bunları bile sağlamamaktadır...”

Bu üç gencin katili asansör değildir.

Daha hızlı, daha fazla bina yapmak için insan hayatını hiçe sayan sistem çarkının kanlı dişleridir katil.

Gözü doymaz para hırsıdır katil.

İşçiyi köle gibi gören, sömüren ve hesap sorulmayacağını bilmenin rahatlığıyla arsızlaşan zihniyettir katil.

Bu üç genç tek vaka mıdır?

Elbette hayır.

Katil her yıl daha fazla cana kıyarak yoluna devam ediyor.

2013’te en az 1235 iş cinayeti işlendi.

2014’te, Soma’nın yaşandığı yıl 1886 cinayet...

2015’te 1730...

2016’da 1970...

Varlığı acımasız kazanç Varlık Fonu’na devrediliyor binlerce işçinin ve açıkçası kimsenin kılının dahi kıpırdadığı yok...

Raporda dört kez “O asansörü durdurun!” diye bağırıldığı belirtiliyordu ya...

Aslında “O katili durdurun!” diye bağırmak gerekiyor.

Yazıktır, günahtır, ayıptır, vicdansızlıktır...

Yazının devamı...