GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Gazetecilik dogmaları yıkılırken 9 ülkede son durum

Danimarkalı gazeteciler Per Westergaard ve Soren Schultz Jorgensen, 2017 yılı boyunca sekiz Avrupa ülkesi ile ABD’de toplam 59 medya kuruluşunu inceledi.

Tüm bulgularını topladıkları “Den journalistiske Forbindelse” (Gazetecilik Bağlantısı) adlı kitapları henüz sadece Danca piyasaya çıksa da, Nieman Lab’da 11 Temmuz’da yayınlanan yazılarıyla araştırmaları daha geniş bir kitleye ulaştı.

İki araştırmacı medyada özetle dokuz yönelim saptamışlar:

1- Tarafsızlıktan kimliğe: “Tarafsızlık dogmasını” sorgulayarak kendilerine özgü bir perspektifi açıkça sergileyen medya kuruluşlarının sayısı artıyor. Bunlar; coğrafi, sosyodemografik veya siyasi herhangi bir düzlemde net bir bakış açısı ortaya koyuyorlar. Voice of San Diego gibi... 

2- Geniş kapsamdan küçük nişlere: Ancak CNN ve BBC gibi çok az sayıda medya kuruluşu “dünyada her yerde, herkese, her şeyle” ulaşabildiğinden, diğerlerinin tamamı aslında “niş” kitlelere hitap ediyor. Böylece geçmişte farklı toplulukları buluşturan medya, artık homojen kitleler içinde daha güçlü bağlar kurmaya odaklanıyor. Alman gençlik sitesi Ze.tt gibi... 

3- Sürüden kulübe: Okurları abonelere dönüştürmek isteyenler, aboneleri de üyelere dönüştürmeyi arzuluyor. Böylece bir vatandaşın gazeteyle ilişkisi, bir dizi habere para ödemekten ibaret olan ruhsuz bir alışverişin ötesine geçip bir kulübe üye olma ayrıcalığının yaratacağı duygusal bağa yöneliyor. Daha önce de yazdığım Wall Street Journal gibi... 

4- Mürekkepten tere: Birçok gazete, üyelik modellerinin bir parçası olarak fiziksel etkinlikler (yazarlar ve muhabirlerle buluşmalar, festivaller, vb.) düzenliyor. Le Monde gibi... 

5- Konuşmaktan dinlemeye: Eskinin kapalı medya kuruluşları başka yöntemlerle de dışarıya açılıyor. Sadece ücretli etkinliklerde okura konuşmuyorlar, aynı zamanda içeriklerini şekillendirmek için onlarla düzenli olarak buluşuyor, sosyal medyanın ötesinde gerçek dünyada da onları dinliyorlar. Hearken’ın yaptığı gibi...

6- Mesafeden işbirliğine: Bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumak için geçmişte (sıradan vatandaşlardan siyasetçilere ve şirketlere dek) herkesi yazı işlerine bir kol mesafesinde tutan haber kuruluşlarında bu süreç de dönüşüyor. De Correspondent gibi yeni nesil haberciler, editöryel bağımsızlığı kaybetmeden işbirliği yapmanın yollarını bulmuş durumda.

7- Sahiplikten öteki platformlara: Sosyal medya iki ucu keskin bıçak olsa da, birçok medya kuruluşu emeğini çaldırmadan farklı platformları etkin kullanmanın yollarını bulmuş durumda. Wall Street Journal’ın Snapchat Discover kullanımı gibi...

8- Sorundan çözüme: Eskiden medya sadece sorunları ortaya koyardı, bugün çözüm odaklı yeni bir gazetecilik yaklaşımı gelişiyor. Örneğin Berkeley merkezli Araştırmacı Gazetecilik Merkezi...

9- Gözlemciden aktiviste: Meseleleri yalnızca gözleyip aktarmak yerine kampanyaya dönüştürerek bir değişimi tetiklemeye çalışmak gazetecilik açısından tartışmalı bir yaklaşım olsa da, giderek daha çok kabul görüyor. The Guardian’ın sık sık yaptığı gibi...

Sonuçta yeni medya dönüşümüyle birlikte tarafsızlık, nesnellik, mesafe, gazeteciliğin bir bilgiyi A noktasından B noktasına iletmekten ibaret olduğu ve bunu yapan gazetecilerin özel insanlar sayılması gibi “eski medya dogmaları” yıkılıyor bu araştırmaya göre...

Elbette dogmaları yıkmak kadar yerine ne koyulduğu da önemli... Araştırmada ele alınan tüm medya kuruluşlarının tek ortak noktası ise hepsinin gazetecilikte “inovasyona ve deneylere odaklanmaları” olmuş.

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı’nda bu hafta bu araştırmayı tartıştık.

Selma Kara, gazetelerin kulüp haline gelmeye başlamasına, “Buna neden gerek duyalım? Gazetecinin okurla buluşma yeri zaten yazıları ya da haberleridir” derken inovasyonun da başından beri klasik gazeteciliğin içinde var olduğunu söyledi.

Sait Burak Ütücü, veri gazeteciliği ve veri görselleştirmenin şu an gazetecilikte en çok deneme yapılan alanlardan olduğunu belirtirken “savunu gazeteciliğine” ise karşı çıktı ve “Tarafsızlık ilkesi haberciliğin en derin temel kurallarından biridir” dedi.

Zaten Yeni Medya İletişim Ağı’nda fikrini paylaşan katılımcıların tamamı, gazeteciliğin tarafsızlık ve nesnellik ilkelerinin sorgulanmasına karşı.

Gökhan Korkmaz, “savunu gazeteciliği” yerine kaliteli gazeteciliğin yeterli olacağını belirtirken, Yunus Kalabalık ise demokrasilerde ana akım medyanın tarafsız olmasının bir şart olduğunu vurguladı ve şöyle ekledi:

“Ancak yeterince tarafsız basın yayın kuruluşunun olduğu bir ülkede, bahsedilen anlamda taraf gazeteciler de olabilir.”

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Bana yazabilirsiniz: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

Mağaradaki çocuklar ve 'sonlu deneyimler'

Ubisoft son dönemde tek bir “uzun anlatıya” dayanan oyunlar yapmaktansa artık “büyük bir resmin parçası olan, kendi içinde anlamlı hikayeler” yaratıyor.

Lionel Raynaud şirket blogunda durumu şöyle açıkladı: "Bunun arkasında yatan neden, artık sonlu deneyimler sunmama iradesidir."

Ubisoft gibi daha birçok yapımcı, bir oyuncunun belirli bir süre oynadıktan sonra tüketip unutacağı oyunlar yapmak yerine, onun çok daha uzun bir süre etkileşime gireceği bir evreni parça parça inşa etme derdindeler artık.

Birkaç hafta önce Marvel örneği ile bu köşede bahsettiğim dinamikleri, geçen ay Los Angeles'ta yapılan E3 2018'de oyun şirketlerinin açıkladığı gelişmelerde de gördük.

Örneğin Ubisoft, geçmişte bir film izler gibi oturup oynadığınız ve bitirdiğiniz Assassin's Creed serisinin yeni oyununu, "kullanıcıların sürekli geri gelmesini sağlayacak şekilde haftalık güncellemelerle canlı tutacağını" açıkladı.

Piyasaya sürülen oyunu sürekli bir hizmet olarak görmek, yani "servis olarak oyun" kavramı yeni değil.

Finlandiya'dan çıkıp kısa sürede Angry Birds ile birlikte dünyanın en büyük mobil oyun yapımcılarından biri haline gelen Rovio'yu bu köşede altı yıl önce yazmıştım.

2012 Dünya Tasarım Başkenti Helsinki Genel Müdürü Pekka Timonen, o haberin bir bölümünde şöyle diyordu: "Angry Birds, tüm Fin tasarım ürünleri gibi herkesin ömür boyu kullanabileceği biçimde tasarlanmış. Benim hâlâ anneannemin çay takımını kullanmam gibi, Rovio da çok sayıda ‘kullan-at’ oyun üretmek yerine Angry Birds’ü sürekli güncel tutuyor, adeta bir servis haline getiriyor."

Aradan bunca yıl geçti ve Rovio hala en büyük mobil üreticilerinden olduğu gibi, 21. yüzyılın Disney'i olma hedefine doğru ilerliyor.

Geçtiğimiz günlerde Angry Birds 2 filmini ve TV dizisini yapacaklarını, ayrıca Katar'da bir lunapark kuracaklarını açıkladılar.

Dijital servisi fiziksel dünyaya taşıyan Angry Birds gibi, hatta ondan çok daha fazla oyuncuyu kendisine bağlayan, farklı platformlarda kendisini bir servis olarak sunan onlarca oyun var. (Meselenin alışkanlık ve bağımlılık tarafı, ayrı ama önemli bir sorun)

Mesela Çin yapımı King of Glory oyunu cep telefonlarında her gün 50 milyon aktif kullanıcı tarafından oynanıyor, Batı'da ise Pokemon Go ilk çıktığı aylarda 20 milyon günlük kullanıcıyı aşmıştı.

İnternet bağlantısı olmadan oynanabildiği için günlük kullanıcı verileri tam bilinmeyen oyunların bu sayıları da katladığı sanılıyor; örneğin Candy Crush Saga 500 milyondan fazla defa indirilmiş bir oyun.

Dünyanın en büyük dijital oyun dağıtım platformu Steam'de bu ay yaşanan bir veri sızıntısı, sanal gerçeklik (VR) gibi çok fazla insanın henüz yeterli donanım sahibi olmadığı bir kategoride bile örneğin Rec Room adlı PC/PS4 oyununun 316 bin oyuncusunun bulunduğunu ortaya koydu. (PWC'nin son raporuna göre gelecek beş yılda en çok büyüyecek mecra VR olacak)

Medya dışındaki başarılı örneklerden medyanın alabileceği derslerden bu yıl ve geçen yıl burada bahsettim. Aynı şekilde, oyun şirketlerinin son 10 yılda geçirdiği stratejik dönüşümden hareketle medyanın onlardan da ders alabileceğini düşünüyorum.

Elbette bir içerik kategorisi olarak haber, oyun değildir... ("Haber oyun" bambaşka bir kavram)

Haber doğası gereği eskiyen, bayatlayan bir ürün. Bu yüzden hepsinin olmasa da çoğunun bir son kullanma tarihi var.

Hele ki, dijitalleşmeyle birlikte haber iyice ortalığa düştüğünden, sadece böyle bir ürünle, sürekli olarak kitleleri bir marka veya platforma bağlı tutabilmek giderek zorlaşıyor.

Bu yüzden "servis olarak oyun" gibi, "servis olarak gazetecilik" ve bundan biraz daha farklı bir kavram olarak "servis gazeteciliği" öne çıkıyor.

"Tayland’da mağarada mahsur kalan çocuklar" haberini günlerce hep beraber izledik.

Birçok sosyal medya kullanıcısının, Türkiye ve dünyada farklı haber kaynaklarının gelişmeleri nasıl aktardığını yorumladığını gördüm.

Başarılı olduğunu düşündükleri haber kaynaklarına yöneldiler, başkalarını da oraya yönelttiler.

Binlerce kilometre ötedeki hakiki bir dramı, saat saat haberlerden takip ettiler.

Okurun bu ihtiyacını karşılayanlar, bugün ve yarın da, hepimizin gözü önünde olan ama böylesine merakla takip edilen tüm haberlerde aynı istikrarı sürdürürlerse, "servis olarak gazeteciliği" başarıyor ve sadık kitleleri kendine bağlıyorlar demektir.

Bir de "servis gazeteciliği" var ki bu, "ortalıktaki" haberlerin ötesine geçen bir kavram.

1960'larda ABD medyasının icat ettiği servis gazeteciliği; bir vatandaş, bir kullanıcı, bir tüketici veya belirli bir grubun (anneler, üniversite öğrencileri vb.) üyesi olarak okura doğrudan fayda sağlayacak içeriklerin düzenli üretimini kapsıyor.

Bu içerikler, araştırmacı gazetecilikten seyahat ve moda önerilerine dek "kamuoyuna faydalı bilgi" sunma esasına dayanıyor, bu yüzden "ortalıktaki haberler" kadar çabuk eskimiyorlar.

Bu işi 50 yıl kadar önce başlatan New York dergisi olsa da, geçen yıl New York Times da --kendisine en çok abone kazandıran içeriklerin uzmanlara hazırlattığı rehberler olduğunu görünce-- servis gazeteciliği kadrolarını genişletmişti.

Özetle, ister haber medyası ister oyun medyası olsun, herkes "sonlu deneyimleri" sonsuz alışkanlıklara dönüştürme ve böylece kitlelerin buluştuğu bir destinasyon haline gelme yahut öyle kalma peşinde.

Elbette sadece en özgün, yaratıcı, yararlı, istikrarlı ve sabırlı olanlar başarıya ulaşacak.

Yazının devamı...

Sosyalin karanlık tarafı

Son dönemde yapılan bir dizi araştırma dünyanın dört bir yanında sosyal medya kullanımındaki artışın durduğunu ve hatta yer yer azaldığını gösteriyor.

Buna karşın WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarına insanların ayırdığı süre her gün artıyor.

Özellikle haber sitelerine gelen trafikte Facebook'un payı azalırken, bu mesajlaşma uygulamalarının payı artıyor. 

Mesajlaşma uygulamalarının kapalı ortamlarında yapılan bağlantı paylaşımlarının izini sürmek zor.

Hele ki örneğin bir videonun WhatsApp gruplarına doğrudan yüklendiğinde ne kadar paylaşıldığını hiç bilmiyoruz.

Bu bilinmezlik nedeniyle bu platformların oluşturduğu yeni mecraya "karanlık sosyal" deniliyor. (Aslında o kadar da yeni değil, 2012'den beri bu terim kullanılıyor) 

Facebook başta olmak üzere açık sosyal platformların tehlikeleri malum ki bu köşede ben de defalarca değindim

Karanlık sosyal ise -özellikle kullanımı bu kadar hızlı artarken- daha da büyük riskler yaratabilir. 

Aslında WhatsApp dışında, örneğin Facebook Messenger, e-posta grupları, SMS ve hatta anonim sörf imkanı sağlayan tarayıcılar da karanlık sosyali oluşturuyor.

WhatsApp'ın öne çıkmasının nedeni ise Türkiye dahil dünyada çok yaygın olması ve insanların bu platformda giderek daha fazla içerik tüketmesi.

Yarın WhatsApp yerine bir başka uygulama popüler hale gelebilir, ama bu yazının konusu olan kaygılar sürecektir.

Açık sosyal platformlarda yayılan asılsız haberlerle başa çıkmanın yolları bulunabilir.

İşte Facebook'un, kendi platformunda yer alan şüpheli içeriklerin doğruluğunu kontrol etmek için Teyit.org ile başlattığı işbirliği...

Peki, karanlık sosyalde olanlar ne olacak?

Uçtan uca şifrelenmiş, içeriği katılımcılardan başka kimsenin (teoride) göremediği odalarda yayılan yalanlar?

Geçen hafta Hindistan'da bir köyde durup yol soran iki erkek öfkeli kalabalık tarafından öldürüldü.

Linci başlatanlar, o günlerde WhatsApp gruplarında yayılan ve çocuk kaçıran iki kişi hakkında köylüleri uyaran asılsız bir mesaja güvenip adamlara saldırdıklarını söylediler.

Bu olay ilk değildi, BBC'ye göre son üç ayda Hindistan'da WhatsApp söylentilerinden kaynaklanan tam sekiz linç olayı yaşandı. 

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda bu hafta bu konuyu tartıştık.

Gökhan Korkmaz, "Peş peşe ortaya çıkan skandalların ardından insanlar Facebook'ta özel bilgilerini, siyasi düşüncelerini veya haber paylaşımı yapmak istemiyor. Bununla birlikte sohbet etmek istemiyor. Sohbet kayıtlarının bir yerlerde kaydedilmediğine dair derin şüphe duyuyor Türkiye'de insanlar. Toplumda oluşan muhbirlik, kutuplaşma, siyasi hassasiyetlerle birlikte, internet ve sosyal ağların güvenilirliği konusunda da insanların endişeli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar özel ve kamusal alan ayrımını bu kapalı uygulamalar üzerinden sürdürüyor" dedi.

Ali Tatlı ise Ümit Alan'ın Birgün'deki bir yazısında yer alan şu ifadeyi aktardı: "Burada 'fısıltı gazetesi' dediğimiz olgunun günümüzdeki adını koymak lazım: WhatsApp. Yani biz geleneksel medyayı, Twitter’ı, Facebook’u tartışırken dışarıdan kolay kolay gözleyemeyeceğimiz bir mecra hızla yükseliyor ve insanların birbirine olan güvenini kullanarak, sahte haberleri hızla yayıyor."

Peki bu sorun nasıl çözülebilir?

Kolay bir cevap yok.

Nasıl ki medya kuruluşları karanlık sosyal üzerinden sağladıkları trafik ve veri üzerinde, açık platformlardaki kadar kontrol sahibi değilse, toplum da daha bireysel bir alan olan bu mecra üzerinde fazla kontrol sahibi değil.

Daha önce bahsettiğim, akıllı telefonun demokrasiye etkisi ve mobilleşme süreci de hatırlanırsa, yeni bir kamusal-özel alan ayrımının bu kez sosyal medya üzerinde doğduğu anlaşılabilir.

Şişeden çıkan cini tekrar içeri sokmak imkansız olsa da karanlık sosyalin olası zararları en aza indirgenebilir.

İlk yol, bilginin serbest dolaşımı önündeki tüm engelleri kaldırmaktan geçiyor.

Bunu da ancak ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına alan bir hukuk devleti ile bu haklara sahip çıkan, toplumsal duyarlılık ve medya okuryazarlığından nasibini almış vatandaşlar sağlayabilir.

Zaten o yüzden "karanlık sosyal" Hindistan'da üç ayda bu kadar can aldı, ama mesela Finlandiya'da çok da büyük bir sorun değil.

Yazının devamı...

Dijital trendlerde en çarpıcı değişim

Mary Meeker'ın Kleiner Perkins için hazırladığı İnternet Trendleri Raporu'nun 2018 versiyonu geçen ay yayınlandı.

Medya ve teknoloji alanlarında gidişatı grafiklerle ortaya koyan raporda öne çıkanlar şöyle:

- Dünya çağında akıllı telefon pazarının büyümesi yavaşlıyor. 2016'da yüzde 10 olan büyüme geçen yıl yüzde 3'e düştü.

- İnternet kullanıcı sayısında da büyüme dünya çapında azalıyor, yüzde 28 büyüyen Hindistan da olmasa neredeyse duracak.

- Online aramalarda metnin yerini ses almaya başlıyor. Mobil aramalarda 2016'da sesin oranı yüzde 20 iken geçen yıl yüzde 95'e çıktı.

- Netflix ABD'de ev eğlence gelirlerinin yüzde 30'unu kaptı, 10 yıl önce bu oran sıfırdı.

- E-ticaretteki büyüme hızlanıyor. Tüm perakende satışların yüzde 13’ü internet üzerinden yapılıyor.

- Serbest çalışma yaygınlaşıyor. İnternetten talep alarak iş yapanların oranı 2017’de yüzde 23’e ulaştı.

- Paylaşım ekonomisinde büyüme sürüyor. 2017’de bir başkasının aracıyla seyahat edenlerin sayısı ikiye katlandı.

- 1995'te dünyada 100 milyon bilgisayar oyuncusu varken bugün bu sayı 2.6 milyar.

- Sağlık ve fitness başta olmak üzere birçok alanda giyilebilir teknoloji ürünleri yaygınlaşıyor, ABD'de yüzde 25'e ulaştı (2016'da yüzde 12 idi).

Bunlar bir yana, 355 slayt arasında medya kuruluşlarının en çok dikkat etmesi gereken hangisi derseniz, şunu gösteririm:

Bu grafikte, ABD pazarında farklı mecralar için reklam bütçeleriyle (lacivert) insanların o mecrada harcadığı zaman (gri) arasındaki farklar görülüyor. 2011-2016 arası dönemde aynı grafiğin değişimine de bakalım:

Özetle, tüketicinin mecrada harcadığı süreye ve reklam verenin o mecraya ayırdığı bütçeye bakıldığında, kağıt ve mobil arasındaki makasın giderek kapandığı görülüyor. 

ABD pazarında kalan 7 milyar dolarlık farkın da önümüzdeki dönemde kağıttan mobile kayacağı kesin. 

Geçen yıl içerisinde Türkiye'nin en büyük beş holdinginden ikisinin reklam direktörlerine bu grafiği gösterdiğimde, ikisi de gidişatın Türkiye'de de benzer olduğunu söylemişlerdi.

Bu holdinglerden biri, grubunun birçok şirketinde 2018 bütçelerinde dijitalin ve özellikle mobilin ağırlığını artırdığını vurgulamıştı.

Holdingin tamamının 2019 itibariyle reklam bütçesinin çoğunu dijitale ayırmasını beklediğini de belirtmişti.

İçerik üreticileri ve dağıtıcıları açısından bakıldığında ise mobil denilince iki ay önce bu köşede bahsettiğim sorun bugün de önümüzde duruyor:

Mobil cihazlar "erişimi" artırırken okurun içeriğe "dikkatini" kısıtlıyor, öyleyse mobilde de insanların derinlemesine angaje olduğu içerikler nasıl yaratılabilir?

Bu durum medya için hem yeni zorlukların, hem de yeni fırsatların habercisi...

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: SESLİ ASİSTANLAR

2018 İnternet Trendleri Raporu'na göre ses tanıma teknolojisi yüzde 95’lik başarıya ulaştı ve Amazon Echo üzerinden yapılan satışlar 10 milyon’dan 30 milyona çıktı.

Ben de Alexa ile çalışan Amazon Echo'dan gayet memnunum, fakat bu başarı ancak İngilizce dilinde söz konusu. 

Türkçe için doğal dil işleme uygulamaları hala çok zayıf olduğundan, Siri ve Google Assistant gibi mobil uygulamaların yanı sıra Echo gibi donanımların da Türkiye'de yaygınlaşması ABD'deki kadar hızlı olacak mı?

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda bu hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr

Gelen yorumlardan öne çıkanlar şöyle:

Bertuğ Vural: Google Translate bile geçen sene update oldu ancak iyi sonuçlar çıkarıyor. Yapay zeka kendi gelişimini sağlıyor. Mesela Siri ile reklam yapılamıyor çünkü onu bir davranışa yönlendirmeniz için bir çok davranışı tekrar etmeniz gerekiyor ki bu da imkansız. iOS 12 ile update gelecek, daha iyi kullanım öngörülüyor. Siri, yapay zeka ile en erken tanıştığımız yazılımlardan. Sesli asistan kavramı bir norm oldukça bu yazılımlar da rekabet için farklı alanlarda uzmanlaşmaya çalışıyor. Siri en büyük rakipleri Amazon Alexa ve Google Assistant’tan (veya üst nesili Google Now) çok daha eski bir yazılım. Fakat rakipleri geriden gelip onu geçmeyi başarmıştı. Siri güvenlik ve gizlilik için onlar kadar her şeyi yapamayıp bunu savunsa da pazardaki yerini güçlendirmesi gerektiğinin farkında. Siri için duyurulan Shortcuts aracıyla üçüncü parti yazılımların da Siri’ye girişinin önünü açıyor. IFTTT reçetelerini benzer şekilde kurulabilen bu kısayollar sayesinde birçok uygulamayı birleştirerek karmaşık formüller hazırlamamızı ve onu Siri’ye söyleyeceğimiz tek bir cümleyle hayata geçirmemizi sağlıyor.

Neslihan Öncül: Telefonumda Siri kullanma maceralarımı yazsam epey gülersiniz, ama gerçekten uygun olmadığını düşünüyorum dilimize. Örneğin birini aramasını söylediğimde bazen webde, bazen rehberde arıyor ama ben neyi farklı söylüyorum, inanın bilmiyorum. "Nuray Hanım'ı ara" dediğimde Miray Hanım'ı araması gibi komikliklere girmeyeyim hiç, ama uygulamaların içine giremediği için de kullanışlı bulmuyorum.

Aslan Özçakır: Ben ilk başlarda denedim ama çok memnun kalmadım.  Zaman zaman yine deniyorum, sonuç benzer.  Eğer dediklerimi çok rahat anlatabilsem düzeltmeler yapmak zorunda kalmasam kullanırım diye düşünüyorum. Sadece "Hey Siri! How is the weather today?" yeterli değil.  Belki de benim aksanımda sorun vardır. 

Elif Koç:  Ben çevirmen olarak şu kadarını söyleyebilirim, speech-to-text teknolojileri Türkçe dili için biraz zor çalışıyor, daha geliştirilmesi gerekiyor. Sondan eklemeli bir dil olduğu için. Mesela İngilizce "find a pharmacy on maps" diyor. Bizde eczane nerede, eczaneye gitmek istiyorum, eczaneyi bul, eczaneleri göster vs. Dilimiz çok modüler değil. O yüzden çok daha detaylı ve gelişmiş bir teknoloji gerekiyor. 

İlkay Dikici: Teknoloji olarak baktığımızda güzel ancak arkadaşların da dediği gibi Türkçe için biraz geliştirilmesi lazım. Yapay zeka gelişimi açısından yolun başında olsa bile bence gelişim çok hızlı olacak ve kullanım daha da yaygınlaşacak.

Gökhan Korkmaz: Amazon Alexa, Apple, Google Assistant ve benzeri kişisel asistanlara emir vermenin daha da olağan hale geleceğini düşünüyorum. Ancak sesli asistanlar pek çok işlevi yerine getiriyor olsa bile hakkımızdaki özel bilgileri ne kadar koruyorlar ve bu konuda güvenlik önlemi almamıza gerek var mı bu özel bilgiler paylaşılıyor mu bu konun tartışılması gerekir diye düşünüyorum. Evinin içinde bile otururken kapısını kilitleyen insanlar bu teknolojilere nasıl güvenebiliyor diye kendilerine soru sorması gerektiği kanaatindeyim.

 

Yazının devamı...

Medya dışında en iyi 5 dijital dönüşüm

İşte medya dışından, ama medya dahil her sektöre ders ve hatta ilham kaynağı olabilecek beş örnek...

1) MAERSK

"Küreselleşmeyi en çok hızlandıran teknik/teknoloji nedir" diye bir soru gelse, onlarca farklı yanıt duyabilirsiniz ama benim cevabım "konteynırlaşma" (containerization) olur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında gemi taşımacılığında kullanılan konteynırların standartlaşıp modüler hale gelmesi, yükleme/boşaltma ve depolama süreçlerine getirdiği kolaylıkla, insanlık tarihinde küresel ticaret ve üretim verimliliğinde görülen en büyük sıçramalardan birini sağlamıştı. Gemicilikteki dönüşüm karayolu ve demiryolu taşımacılığına da sirayet etmiş, şirketlerin üretim ve dağıtım yöntemleri bile bu yüzden değişmişti. Örneğin küçük paketler yollamak yerine konteynırı dolduracak ebatlarda yükler tasarlamaya başlamışlar, öte yandan "tam zamanında üretim" (JIT) veya "sürekli akış" (CFM) veya "kısa döngü" (SCM) konsepti ile ABD’den Japonya'ya tüm dünyada üretim süreci yeni nakliyat olanaklarına göre yeniden ele alınmıştı. 1904 yılında Danimarka'da kurulan Maersk şirketi, özellikle 1970'lerden itibaren deniz taşımacılığında konteynırlaşma sürecinin en önemli aktörlerinden oldu ki bugün de dünyanın en büyük konteynır gemilerine sahip. Maersk'in 35 milyar dolarlık yıllık cirosuyla yıllardır sektör lideri kalabilmesindeki önemli faktörlerden biri, dijital dönüşüme uyum sağlaması oldu. Dijital dönüşüm süreciyle birlikte artık Maersk bir "gemi işletmecisi" değil, "güvenli teslimat" şirketi olarak tanımlıyor kendisini. "Dinleyebilen ve konuşabilen akıllı konteynır" ile hem operasyonel maliyetleri hem de teslimattaki riskleri ciddi oranda azaltan, çığır açıcı bir ürün geliştirdiler. "Uzaktan Konteynır Yönetimi" (RCM) dedikleri sistem, uydu üzerinden tüm lojistik sürecinin (sadece konum bilgisi değil, şartlara bağlı olarak bozulabilen yüklerin -taze meyve gibi- durum bilgisi de) anlık olarak takip edilebilmesini sağlıyor.

2) BURBERRY

İngiliz moda markası ve perakende zinciri Burberry, geçen yıl rekor ciroya ulaşmasını, 2006'dan beri yürüttüğü "uçtan uca dijitalleşme" sürecine bağlıyor. Bu sürecin temelleri, şimdi Apple'ın Perakendeden Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı olan Angela Ahrendts tarafından Burberry CEO'su olduğu dönemde atılmıştı. Ahrendts 2014'te, "Bir Burberry mağazasına giren kendisini Burberry'nin internet sitesine girmiş gibi hissetmeli" diyerek önce tasarıma el atmıştı. Ardından kişiselleştirilmiş müşteri yönetimi programıyla deneyime odaklandı ve sadık müşteri oranı yüzde 50 artırıldı. 50 ülkedeki 500 mağazada satılan ürünlere RFID konularak gelen müşterilerin cep telefonlarındaki uygulamalarla bağ kuruldu. Toplanan Büyük Veri, yapay zekanın da yardımıyla yeni eylemlere dönüştürüldü. Müşteriyi beklemek yerine her kanaldan ona gidilmeye başlandı (örneğin Snapchat'in Snapcode uygulamasını kullanan ve Apple Music'te kanal açan ilk marka Burberry oldu). Lojistik süreçler akıllandırıldı, sahte ürünlerle mücadelede makine öğrenme teknikleri seferber edildi. Kısacası Burberry her yönden dijitalleşti, bu yüzden satıştan müşteri memnuniyetine her alanda kazanımlar elde etti.

3) STORA ENSO

1288 tarihinin yazılı olduğu kuruluş belgesiyle dünyanın en eski şirketi olan Finlandiyalı kağıtçılık devi Stora Enso 2011 yılı geldiğinde iflasın eşiğindeydi. Dijitalleşmenin de etkisiyle dünyada kağıda talep iyice düşmüş, şirket 30 bin çalışanının üçte birini işten çıkarmak zorunda kalmıştı. O dönem şirketin CEO'su olan Jouko Karvinen, çıkış yolunun, kendilerini kağıtçılık yapan bir şirketten "küresel bir yenilenebilir ürünler şirketine" dönüştürmek olduğuna karar verdi. Bunun nasıl yapılacağı konusunda ise dışarıdan uzmanlara ve kendi üst düzey yöneticilerine danışmak yerine, en alt kademeden başlayarak tüm çalışanlarıyla çaba sarf etmeyi seçti. Her bölüm ve her seviyeden çalışanların katıldığı bir değişim ekibi, "Yol Yapıcılar" adıyla kuruldu. Bunlar sanki yeni bir şirket kurar gibi yola çıkacaklar; onun misyon, vizyon ve değerlerini tanımlayacaklar, ayrıca inovasyon ve dijitalleşmeyi nasıl sağlayacaklarına dair süreçleri de tasarlayacaklardı. Altı aylık dijital dönüşüm sürecinin tüm evrelerini burada aktarırsak çok uzar ama sürecin Harvard Business Review'a örnek vaka olacak kadar başarılı geçtiğini söylemekle yetinelim. Sonuçta, 2006 yılında Stora Enso'nun kârının yüzde 70'i kağıttan geliyordu, bugünse yüzde 76'sı dönüşüm sürecinde başlatılan büyüme odaklı yeni işlerden geliyor ve 2011'den beri şirketin hisse değeri ikiye katlandı.

4) JOHN DEERE

Wall Street Journal'da 2015'te yayınlanan bir makalede, "Şeylerin İnterneti" ile birlikte bir "sonuç ekonomisi" oluştuğu vurgulanıyor ve şöyle deniliyordu: "Sonuç ekonomisinde şirketler sadece belirli ürün ve hizmetleri satarak değer yaratmaz, aynı zamanda doğrudan ölçülebilir sonuçlar üreten çözümler sunarak değer yaratırlar." Bu açıdan bakılarak "dijital dönüşüm" denirse, konuyu inceleyen çoğu insanın aklına gelecek ilk şirketlerden biri John Deere olur. Dünyanın en büyük 400 şirketinden biri olan ABD merkezli iş ve tarım makineleri devinin 1837'lerden beri güçlenerek ayakta kalmasının son dönemdeki sırrı, WSJ'nin bahsettiği dinamikler içerisinde donanımın, özellikle de “akıllı donanımın” önemini erken kavramasında gizli. "Traktör satmak" şeklinde özetlenebilecek iş modellerini bugün "çiftçilik çözümlerini mümkün kılmak" şiarına dönüştürdüler. Sitelerine bir bakarsınız, tarımda veri yönetiminden sürücüsüz çiftlik araçlarına dek çok sayıda yenilikçi ürün ve hizmetin altında bu anlayışın yattığını görürsünüz.

5) IKEA

"IKEA mobilyayı değiştirmedi. O, mobilyanın montajlanma biçimini değiştirdi." Ericsson'ın dijital gelecek blogunda bu ifade var. Gerçekten de İsveçli mobilya devinin dijital dönüşümüne bakıldığında, onun üründen çok süreçleri dönüştürmeyi başardığını görüyoruz. Tüm parçaları standart yassı kutulara sığabilen demonte mobilyalarıyla IKEA'nın lojistikte verimliliği ve hızı artıran inovasyonlarının yanında, müşteri deneyimi süreçlerine yaklaşımı da dikkate değer. CTI Group blogunda bu yaklaşım şöyle özetleniyor: "İş modeli perspektifiyle bakıldığında şirketler tamamen yeni sonuçlar elde edebilmek için sadece ürüne odaklanmak yerine, artık ürün ve hizmetler ile proaktif müşteri desteğine odaklanıyor." IKEA'nın başardığını başarmak için, "Bu iş böyle yapılıyordu, zaten hep böyle yapılırdı" hapishanesinden kurtulmak gerekiyor. Bunu yaptığınızda, bir İsveç mobilyacısı olsanız da Türklere, yüzyıllar önce Türkiye'den görüp öğrendiğiniz köfteleri bile afiyetle yedirebilirsiniz.

 

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: DERLEME SİTELERİ VE UYGULAMALARI


İngilizce'de "aggregator" adı verilen haber derleme sitelerinin ve uygulamalarının farklı platformlarda çalışan envai çeşit örneği var. Dünyanın en popüler haber derleme uygulaması olan Google Haberler ise bu ay önemli teknik değişiklikler yaparak derleme sürecinde yapay zekayı öne çıkardı.

Peki haber derleme uygulamalarını kullananlar ne düşünüyor? Neden doğrudan bir haber sitesine gitmek yerine bu yolu seçiyorlar? İletişimciler bu sürece nasıl bakıyor?

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda bu hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr )

Gelen yorumlardan öne çıkanlar şöyle:

Emir Turam: Gazetelerin kendi internet sayfalarına bakıyorum, ilgilendiğim haberlerin yurt içi ve dışı başka kaynaklarda izini sürmeyi seviyorum. Genel haber akışımın %10'unu bile bulmayacak kapasitede Flipboard kullanıyorum; a) belli ölçülerde 'birkaç dakikada hepsi bir arada' tarzında genel bilgi akışı için b) bazı konularda gözümden kaçabilen içerikleri bulup listelediği için c) özellikle de arayüzünü sevdiğim için. Benim için haber derleme sitelerini epeyce geride bırakan bir haber kaynağı Twitter; a) istediğim kişileri (ve konuları) takip edebildiğim için, b) güvenilir bulmadıklarımı eleyebildiğim için c) belirli konuların farklı kesimlerdeki yansımalarını da istediğim taktirde bulabildiğim için (ve gerekirse interaktif olabildiği için).

Neslihan Öncül: Feedly kullanıyorum. Bir de son dakika haberleri için Bundle uygulamasını cep telefonumda aktif biçimde kullanıyorum. Seçtiğim konulardaki son dakika haberlerini, özellikle ülkenin ve dünyanın baş döndüren hızdaki gelişmelerini takip açısından Bundle oldukça iyi bir seçenek gibi geliyor bana..

Gökhan Korkmaz: Ben bu tarz haber derleme sitelerini takip etmiyorum. Bu tarz sitelerde objektiflik yok, çok seslilik yok, çeşitlilik yok. Sosyal medyada olduğu gibi sadece tık avcılığı yapılmaktadır.  Ben genellikle gazetelerin ve haber sitelerini tek tek görüş ayırt etmeden ön yüzünü ve iç yüzünü ayrıntılı olarak elimden geldiğince farklı görüşler barındırarak birkaç saatimi ayırıp incelemeyi ve okumayı tercih ederim, sabah erkenden ya da akşam geç saatte. Farklı düşünceleri analiz edip sentez yapmak daha doğru diye düşünüyorum.

Kürşat Dinç: Ben www.sanalbasin.com sitesini ve cep uygulamasını kullanıyordum. Bu türlü bir haber akışını tercih etmemin sebebi her yayın organının haberleri kendi ideolojisine göre seçmesi veya derlemesi... Birinin ak dediği diğer yayın kuruluşunda kara oluyordu. Tek bir platformda bu ayrım bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu. Tercih etmemin diğer sebebi ise kendi sitelerine girmek yerine hızlı bir şekilde haberleri gözden geçirebiliyorum.

Serap Can: Ben uzun süredir Nabız kullanıyorum. Nabız'da istediğim haber kaynağını seçerek bunların son dakika haberlerini alıyorum. Başlık ilgimi çekerse ancak uygulamadan ilgili siteye giderek varsa içeriği okuyorum, varsa diyorum zira artık son dakika haberciliği başlıktan ve 'ayrıntılar geliyor'dan ibaret oluyor. Doğrudan haber siteleri en azından şu dönemde ülkemiz için çok kullanışlı değil, kimi kaynaklar bazı haberleri görmüyor, kimi geç veriyor, kimi yanıltıcı veriyor... Gündemimiz de çok hızlı değiştiği için doğrudan haber sitelerine girerek güncel kalmak mümkün değil. Bu uygulamalardan pek çok kaynağın aynı haberi nasıl verdiğini de karşılaştırmak mümkün, aksi çok vakit alır.

Aslan Özçakır: Flipboard (bir ara Pulse ve Bundle da kullanmıştım) kullanıyorum. 1. İlgilendiğim konu hakkında bir çok farklı mecrada çıkan haber ve makaleleri tek bir yerden okumak daha kolay. 2. Bir konu hakkında tek bir kaynak (taraflı olabilir) yerine farklı kaynaklardan  bilgi  ve görüş  almak özellikle politika konularında önemli.

Kemal Erdoğan: Bu tarz sitelerin en eski ve başarılarından drudgereport.com hala eski tasarımı ile izleyici bulmaya devam ediyor. Türkiye'de tüm ana akım ve yerel medyayı takip eden sanalbasin.com  ve internethaber.com'un Alexa verilerine göre yakaladıkları trafik başarısı ortada. Ben de gidatarim.com da aynı  modeli kullanıyorum, diğer gıda veya tarım sitelerinden farkımız içerikleri tarladan sofraya kavramına göre sektör paydaşlarının kategori paydaşlarını ilgilendiren içerikleri tarladan sofraya kavramı kapsamında yan yana haber makale ve video içerikleri vermeye çalışıyoruz. Sonuç olarak bu modelin başarısının nitelikli içerik derlemesine, belki de iyi dergiciliğe bağlı olduğunu düşünüyorum. Bugün geldiğimiz yerde Facebook ve Google niş sitelerin reklam alma şansını yok etmiş durumda. 500 bin günlük tekil ziyaretçisi olan site gelir elde edemiyor. Ana akım medya serbest  gazeteciliği, muhabirliği öldürdü, tüm gazeteler 7 ajanstan gelen haberlerle besleniyor, biraz üstüne sos olarak özel haber... Bu sıkışmışlık içinde ortak akıl ile bir yol bulunacak diye ümit ediyorum.

Kürşat Özmen: Ben Feedly kullanıyorum, eskiden Google Reader kullanırdım ancak 5 yıl kadar önce Google bu operasyonu kapatıp bizi anahtar teslim Feedly'ye devretti. Bazen "clickbait" sunumlardan kaçış için güvenli bir liman oluyor. Bazen sık güncellenmeyen sitelere kuş bakışı göz atmak için faydalı oluyor. Ama RSS kaynakları iyi seçilirse hızlı ve etkili okuma için birebir. Tabii bir de onlarca siteyi tek kaynaktan takip etmenin konforu var. Ayrıca sonra okumak için listeleme yapmak da cabası. Şimdi artık çok önemli değil ama eskiden hızlı erişim için de kullanışlıydı, sitenin yüklenmesini beklemektense başlığı spotu hızlıca görebiliyorduk.

Bertuğ Vural: Feedly +1... İçerikleri kaynaklarına girip takip etmek çok zor oluyor. Kaynakları kategorize edip her yeni içeriği tek bir arayüzde görebiliyorsunuz. Böylece kategori ve filtre kullanıp her şeyi bir havuzda görme kolaylığınız oluyor. Mobilde de app'i çok iyi çalışıyor.

Yazının devamı...

Medyada en iyi 5 dijital dönüşüm: Marvel ve diğerleri

Ben beşini seçtim...

1) MARVEL: DOĞRU İÇERİK, DOĞRU BİLEŞİM

İster televizyon kanalı, ister dergiler, isterse dijital yapımcılar olsun içerik üreten şirketlerin başarısında en kritik etken, toplumun nabzını tutarak hangi içeriğin popülerleşeceğini kestirebilmektir. Kökeni 1939'a dayanan, 1961'de bugünkü adını alan Marvel on yıllardır bunu istikrarlı bir şekilde yapıyor. İçerik üreticileri kadar medya stratejisi ve pazarlama pratikleri de örnek gösteriliyor. Ancak bence bu şirketin asıl büyük başarısı, farklı yaratıcıların imza attığı içeriklerini yıllar içinde kendisine ait bir evren (Marvel Universe) içinde birbirleriyle buluşturabilmekte, uyumlulaştırabilmekte gizli. Örümcek Adam'dan Kara Panter'e uzanan süper kahramanlar dizisinden, zamanın ruhuna en uygun "takımları" çıkarıp en doğru zamanda sahaya sürüyorlar. Son olarak gişede Avengers'ın kırdığı rekoru yine bir Marvel eseri olan Deadpool 2'nin geride bırakması bu başarının ürünü. Çizgi romanın kağıt sayfalarını beyaz perde üzerinden oyun sektörü ve e-perakende dahil dijital mecralara muazzam bir ticari başarıyla taşıdılar, eminim bir gün VR ortamlarda da milyonlara ulaşacaklar.

2) FACEBOOK: MASAÜSTÜNDEN MOBİLE

"Dijitalde doğan Facebook, dijital dönüşümde neden örnek gösterilsin" dememek lazım. Bu soruyu soran biri, birkaç yıl öncesine kadar "Facebook mobil dönüşüme ayak uyduramaz, yerini bir başka sosyal ağa bırakabilir" tartışmasını hatırlamıyor demektir. Masaüstü bilgisayarlar için tasarlanmış bir site olarak doğan Facebook, 2010'ların başından itibaren mobil dönüşüme beklenenden çok daha iyi uyum sağlayarak bugünlere ulaştı. 2015'e gelindiğinde Facebook artık bir "mobil şirket" olarak tanınıyordu (ki aynı yıl Google da arama sonuçlarında mobili öne çıkarmaya başlamıştı). Facebook mobil kullanıcıları (örneğin akıllı telefon uygulaması) önceliklendirmekle kalmadı, Instagram'ı da satın alıp mobil reklam mecrası olarak bir numaraya oturdu.

3) NETFLIX: FİZİKSELDEN DİJİTALE

Herhalde en zor dönüşüm, bütünüyle fiziksel bir işin, bütünüyle dijital hale getirilmesidir. Netflix bunu başardı. 1999'da uygun fiyatlara DVD kiralama hizmeti olarak işe başlayan Netflix, evlere postayla DVD gönderirdi. ABD'de 10 yıl içinde 50 tane bölgesel depoyu da içeren dev bir lojistik ağı kurdular. Şubat 2007'de bir milyarıncı DVD'yi eve postalasalar da, JP Morgan, DVD postalama işi dışında "ikinci bir iş" yaratamazlarsa Netflix'in batacağını öne sürerek şirketin kredi notunu düşürdü. İşte Netflix böyle zorlayıcı şartlarda bir video akış (streaming) şirketine dönüşmeye başladı. İlk dönemindeki lojistik yeteneğini şimdi dijital veri analizine dayanan, kişiselleştirilmiş öneri motorunu da içeren yeni yeteneklere dönüştürmüş durumda. Başkalarının içeriklerini dağıtarak kazandığı parayı altı yıldır kendi orijinal içeriklerini üretmeye yatırarak egemenliğini pekiştiriyor. Bu yıl sonuna kadar Netflix'in orijinal içerik sayısının 1000'i aşması bekleniyor ve bu süreçte tüm dünyada TV işini de dönüştürüyor.

4) SPOTIFY: YENİDEN PAKETLEME

Dört yıl önce bu köşede, yeni medyanın kapalı paketleri açtığını ve açık olanları yeniden paketlediğini yazmıştım: Yani gazete sayfası veya müzik albümü gibi eski paketlerin içeriklerine artık tek tek erişmek mümkündü; ama bir yandan da bu içerikler farklı şekillerde, kişiselleştirilmiş olarak yeniden paketleniyordu artık. Bu yıl halka açılarak 26.6 milyar dolarlık bir piyasa değerine ulaşan Spotify bu sürece bence en iyi örnek. İsveç'ten bir müzik akışı (streaming) uygulaması olarak çıkan bu şirketin ilk değer önerisi, istediğiniz şarkıya, istediğiniz zaman ve istediğiniz yerden ulaşabilmeniz üstüne kuruluydu. Albüm denen paketler böylece parçalandı. Fakat Spotify bugün aynı zamanda yeni paketlerin (kendi yaptığı paketlerin) mecrası, öyle ki bugün bu platform üzerindeki dinlemelerin yüzde 68'i playlistler üzerinde gerçekleşiyor ve bunların yüzde 31'ini Spotify kendisi hazırlıyor ("Haftalık Keşif" gibi). Kişiselleştirme algoritmalarının yanı sıra gerçek insanlardan oluşan uzmanlarıyla hazırlıyor bu listeleri Spotify... Bu dijital dönüşümle birlikte pasif bir müzik kutusundan, insanların dinleme deneyimlerinin aktif bir şekillendiricisine dönüşüyor.

5) LEGO: TOPLULUK KURMA VE MODLAMA

Kullanıcıların oluşturduğu topluluklara, bu toplulukların yarattığı içeriğe (UGC), modlara ve klonlara dayanan başarılı şirket ve ürünlere çok sayıda örnek verilebilir. Mesela dijital oyun deyince bugünlerin furyası olan Fortnite aslında PlayerUnknown's Battlegrounds (PUBG) oyununun bir klonu iken, PUGB'nin kendisi de İrlandalı grafik tasarımcı Brendan Greene'in 2013 yapımı ARMA 2 oyununu modlamasıyla oluşturulmuş ve 2017'de piyasaya çıktığı ilk üç ayda 100 milyon doları aşkın gelir yaratmıştı.  Yayıncılıktaki "hayran kurguları" (fan fiction) ve müzikteki remiksler gibi, dijital oyun sektöründe de modlar var ve kapsamları diğer sektörlerden çok daha geniş. Ben bunca örnek arasında LEGO'yu bu listeye yazmak isterim. 1949'dan beri yapı blokları üreten Danimarka merkezli bu oyuncak firması 2004'te iflasın eşiğindeydi. O kriz günlerinde hayatta kalmak için bir dijital dönüşüm programını hayata geçirdiler. O güne kadar ellerinde olan tasarım araçlarını dijital ortamda hayranlarına açtılar. Böylece herkes internet üstünde kendi LEGO'larını tasarlayabilmeye başladı.  Bir yandan kendilerini bir öğrenme ve gelişim şirketi olarak sunmaya başlarlarken, bir yandan da hayranlarının LEGO tasarlayıp satabildiği mikro işletmeler kurmasına destek verdiler. Bugün animasyon filmler, mobil oyunlar ve daha birçok ek gelir kaynağı ile toplam 3.8 milyar dolar cirolu bir devler.

"Counter Strike" adlı modlanmış versiyonu tarihin en çok oynanan oyunlarından olan Half Life'ın yaratıcısı Valve şirketi bir oyun yapımcısı olarak kurulsa da, Steam ürünüyle birlikte dünyanın en büyük oyun dağıtıcısına dönüşmüştü. Steam ve medya dışından birkaç örneği daha önce bu köşede yazmıştım:

Bu listede Disney'in yer almamasının tek sebebi, bu şirketin yukarıdaki beş alanın hemen hemen hepsinde başarılı olması, fakat tek tek bakıldığında hiçbirinde yukarıdaki örnekler kadar öne çıkmaması. Yoksa özellikle birinci ve beşinci maddede Disney'in başarısı yadsınamaz. 

 

EN ÇOK ABONE KAZANDIRAN İÇERİKLER

Geçen ay burada bahsettiğim INMA'nın aboneliğe dayalı yayıncılık zirvesine katılan 150'yi aşkın medya temsilcisine göre en çok abone kazandıran beş içerik kategorisi:

1- Araştırmacı gazetecilik

2- Köşe yazıları

3- Siyaset

4- Sağlık

5- Ekonomi

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: ASILSIZ HABERLER

Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya bölümünün ev sahipliğinde önceki hafta yapılan asılsız haberle mücadele yuvarlak masa toplantısında gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve Facebook yetkilileri bir araya geldi.

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda da geçen hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr )

Gelen yorumlarda kritik bir nokta, asılsız haberler konusunda birincil sorumlunun kim olduğu? En büyük kabahat sosyal medya platformlarında mı, gazetelerde mi?

Örneğin Onur Avcı, Ürdün'de Akabe limanında kontrollü yapılan yıkımın, roket saldırısı olarak Twitter'da paylaşıldığını hatırlatarak sosyal medyanın rolüne dikkat çekti. Kürşat Dinç ise geleneksel medyanın sorunun merkezinde yer aldığını belirterek "Güç karşısında gerçeği söyleyemeyip ezilip yalanlar söyleyen bir basın zaten başlı başına asılsız/yalan/sahte haberler mecmuasıdır" diye yazdı.

Belki de asıl sorun, kullanıcıların kendisinde. Yalan söyleyen, gerçekleri çarpıtan, manipule eden birileri her zaman her yerde bulunabilir. Asıl önemli olan işin üretim tarafı değil, dağıtım tarafı; yani ister geleneksel ister yeni medya olsun dağıtım ağlarının kötü niyetli içerikleri viralleştirmemesi, teşvik etmemesi.

Nitekim Teyit.org temsilcilerinin paylaştığı bilgiye göre internet ortamında yayılan asılsız haberlerin üçte ikisi Facebook başta olmak üzere sosyal ağlar üzerinden, üçte biri ise haber siteleri üzerinden yayılıyor. 

Yeni Medya İletişim Ağı'na gelen diğer yorumlarsa özetle şöyle:

Merve Özkan: İnsanlar günümüzde artık araştırmaktan çok uzaktalar. Okuduklarını, duyduklarını veya gördüklerini sorgulamadan kabul ediyorlar. Ancak şöyle bir ironi var ki, insanlarımız her duyduğuna inanırken basına olan güven de neredeyse yok olmak üzere. Tabii sadece bu noktada vatandaşların da araştırma yapması yetmiyor. Meslektaşlarımızın da mesleki etik kurallarını yerine getirerek ve gazeteciliğin esaslarına dayanarak haber yapması gerekiyor. Sosyal medyaya gelirsek, elinin altında akıllı telefon olan her insan bu mecralara ulaşıp düşüncelerini paylaşabiliyor. Ancak çoğu zaman sosyal medya çok kolay bir şekilde propaganda aracı haline gelebiliyor. Örneğin, dünyanın bir ucunda yaşanmış bir olayın fotoğrafını paylaşıp üzerine afilli birkaç yazı yazarak günümüzde yaşanmış bir olayda çekilen fotoğrafmış gibi bunu insanlara çok kolay bir şekilde sunabiliyorlar. Buna daha öncesinde çok şahit olduk. İnsanların yalan haber yapmasını engellemek çok zor olsa da zannımca toplumumuzda yaşayan her vatandaş kendini geliştirmekle mükelleftir. Okuduğu bir haber ya da sosyal medyadaki bir post kendini görüşünü savunuyor diye inanmamalı, araştırmalı ve objektif olmalı. Ancak böylelikle yalan/asılsız/ sahte haberlerin itibarını yok edebiliriz.

Sait Burak Ütücü: Konuyu medya üzerindekileri etkilerinden ele aldığımız takdirde Facebook ve Twitter’dan kaynaklanan asılsız/yalan/sahte haberlerin medya üzerinde etkileri özellikle Gezi’den sonra hissedilmiştir. İlk güçlü (olumlu/olumsuz tartışılır) etkisi son senelerde yaşanan, Gezi, yolsuzluk, terör saldırıları vb. olaylar ve davalarda, basın yasağı denilen “bilgi kirliliğini (!)” önlemek adıyla yapılan basın sansürüdür. Kamuoyu ve medya arasında duvar çekilmesine sebep olan bu durum, kamuoyu nezdinde ise medyaya olan güvenin sarsılmasına sebep olmuştur. Günümüz medyasında servis edilen haberin aslına/asılsızına karar vermek haberin türüne göre değişim gösteriyor. Rutin haberlerin editörler tarafından mübalağa söz sanatıyla donatıldığı, yapılan özel haberlerin de kaynaklarının, servis edilecek kurum tarafından denetlenme seviyesine göre haberin aslına ulaşabiliyoruz. Haberin gerçeğinin denetlenme mekanizması ve okuyucudan ziyade haberi yapan gazetecinin medya okuryazarlığına kalan bir durumla karşı karşıyayız. 

Neslihan Öncül: Yalan/asılsız haber ile herhangi bir ürünün reklamı mahiyetinde kurgulanmış metin arasında fark var mı bilemiyorum ama “sağlık” bu konuda çok yoğun bir bombardımana maruz kaldığımız bir alan... Montajlanan görüntülerin yayımlandığı haber görünümlü reklamlar eksik olmuyor. 

Selma Kara: Ben günümüzde asılsız haberleri bilme ihtimalimiz konusunda daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum, sosyal medyanın da bundaki katkısı yadsınamaz bence. Bardağın boş tarafı elbete oldukça boş ama böyle de dolu bir tarafı var. Geçmişte insanlar yalan haberleri yıllar sonra gazetecilerin itiraflarından ya da anı kitaplarından öğreniyordu, en azından şimdi yalansa da çok geçmeden öğrenme şansımız var. Tabii bu yalan ya da asılsız haber olsun manasına gelmiyor. Bence de teyit.org çok önemli bir oluşum, Doğruluk Payı keza aynı şekilde. Yalan haberden kaçınacak olan okur ya da tüketici olacaksa, ki öyle bu tarafın biraz bu konuda eğitime ihtiyacı var. Gözlemlediğim kadarıyla belli bir yaş üstü hemen inanmayı seçmiyor, hayat tecrübesinden olsa gerek biraz daha sorgulayıcı bakıyor, eğitim çağında olanlar (üniversite de dahil) manipülasyona e daha açık. O nedenle medya okur yazarlığı derslerinin hakkınca verilmesinin olumlu olacağı kanaatindeyim, elbette şu an olan şekliyle değil. 

 

Yazının devamı...

Gazetelerin altın çağı 'kural değil istisna'

Ayrıca Hürriyet'i ziyaret eden öğrenci grupları ve öğretim üyeleriyle (Columbia Business School'un MBA sınıfından, Ege Üniversitesi akademisyenlerine) aynı konuyu tartışma imkanı buldum.

Gazeteciliğin tarihi gelişimini sergileyen bir kronolojiyi göstererek bu toplantılara başladım hep. Bu kronolojide, örneğin telgraf, fotoğraf, televizyon ve radyonun icadının medyaya etkileri var. Yahut bu köşede de daha önce bahsettiğim "paketlerin açılması" meselesi ve daha da önemli bir başka nokta; yani 19. yüzyıl sonunda modern reklamcılığın keşfi sayesinde gazetelerin siyasi ve sosyal hiziplerden nasıl mali bağımsızlığını kazanıp kitleselleştiği konusu... 

Özellikle son 200 yıl içindeki inovasyonlara medya kuruluşlarının nasıl cevap verdiğini anlamak, bugünün çözümleri için gereken perspektifi şekillendirmeye yardımcı olabilir. 

İki akademisyenin geçen hafta NiemanLab internet sitesinde yayınlanan makalesinde benim kronolojiyle benzerlikler görünce şaşırdım. 

Elbette makalenin eleştirebilecek yanları var, örneğin gazeteciliğin "altın çağının" demokrasi için elzem dinamikleri nasıl oluşturduğunu ve dolayısıyla bu altın çağın aslında aynı zamanda demokratik 'ideal'e en yakın modellerden birine yol açtığını bence yeterince irdelememiş. Ayrıca gazeteciliğin içinden değil, akademiden, yani biraz dışarıdan bir bakış gibi geliyor okuyunca ve elbette Türkiye tarihine özgü perspektiften yoksun...

Yine de,  genç iletişimcilerle kurduğumuz Yeni Medya Ağı'ndan bir arkadaşımızın Türkçeye çevirdiği bu faydalı makaleyi aşağıda sizlerle paylaşmak istedim.

* * * 

 

Gazeteciler siyaset ve ekonominin tarihini bilmekle övünürler ama kendi meslekleri konusunda tarihten kopukturlar. Adil, gerçeklere dayanan ve kimilerinin "objektif" dediği gazetecilik fikrine, Katolik kardinallerin Hz. Meryem'in bakire olduğu halde doğum yapmasına yaklaştığı gibi yaklaşır, bunu en saf niyetlerden kaynaklanan bir mucize olarak görürler. Oysa bu tür gazetecilik, gazete sahiplerinin isabetli işletmecilik kararlarının bir sonucudur. Dengeli bir habercilik daha fazla okur kazanmalarını sağlamış, bu okurlara ulaşmak isteyen reklamveren sayısı artmış, böylece kamuoyu daha iyi bilgilenmeye başlamıştır.

Bugün haber medyasını etkileyen sorunlarla ilgili tartışmada tarihi perspektifin eksik olması çarpıcıdır. Kendi başına bile aydınlatıcı olan bu perspektif, çareler bulmamıza yardımcı da olabilir.

Bu yaklaşım, sorunları küçümsemek anlamına gelmiyor. Washington Post'ta geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makalede "gazetelerin son 20 yıldır ağır çekim bir ölüm sürecinde olduğu" belirtiliyor. Haber organizasyonlarında, özellikle de yerel kuruluşlarda muhabir sayısı hızla azalıyor. 1990 yılında ABD'de 455 bin insan habercilik işinde istihdam edilmişken 2017 başı itibariyle bu sayı yüzde 50'den fazla azalarak 173 bin 900'e düştü.

Yine de bu tür verilerden yola çıkarak yakılan ağıtlar abartılı, çünkü gazeteler için işlerin tıkırında olduğu bir geçmişe pembe gözlüklerle bakıyoruz. Bu toz pembe anlatımın iki sorunu var. Öncelikle, 1940-1980 arasındaki kırk yıllık dönemi, haberciliğin altın çağında bir zirve olarak tasvir ediyor. İkincisi, haberciliğin her zaman nasıl işlediğine dair bir baz olarak bu dönemi alıyor. Oysa bu dönem, çok daha uzun, dört yüz yıllık habercilik tarihinde bir anomalidir.

1980 öncesi dönemi mümkün kılan koşulların bir defada, herkesi bağlayacak biçimde belirlendiği şeklinde, neredeyse iman derecesinde bir inanç var. Hayır, böyle değildi. Amerikan gazeteciliğinin altında yatan ekonomik şartları değerlendirdiğimizde bu apaçık ortaya çıkıyor.

Amerikan gazeteciliği pahalıydı. Dış büroları, araştırmacı gazeteciliği, eyaletler ve ulusal çaptaki haber bürolarını, pazar günleri yayınlanan kitap ilavelerini veya sağlık, bilim ve ekonomi gibi konularda uzmanlaşan haberciliği finanse etmek çok büyük miktarda paralara mal olmuştur. 

Amerikan gazete sahipleri bu maliyetleri karşılayabiliyordu. 20'inci yüzyılın ikinci yarısında para kasaları dolup taşardı. Robert Picard'a göre bu dönemde "basılı medya gelişmiş dünyanın en karlı işlerinden biri haline gelmişti." ABD'de gazetelerin ortalama kar oranı yüzde 12 idi ve bazıları yüzde 30'luk kar marjıyla çalışırdı. Aynı dönemde bir manavın kar marjı yüzde 2'lerde, süpermarketlerinki yüzde 4'lerdeydi. Gazete sahibi olmak darphane sahibi olmak gibiydi; habercilik normal işletme kurallarına uymuyordu.

ABD'de ana akım medya İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bir dizi karmaşık, birbirine bağlı sübvansiyonun etkisiyle hızla gelişti. Reklamverenler Amerikan gazetelerini tüketicilerin oluşturduğu kitlesel pazara erişmek için sübvanse etti. 20'inci yüzyıl ortasına gelindiğinde gazete gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'i reklamveren kaynaklıydı. Okurlar da kalan yüzde 20'yi karşılar, bu para da aşağı yukarı dağıtım maliyetlerine denk gelirdi.

Okurlar aynı zamanda birbirlerini de sübvanse ederdi. Gazete herkese bir şey sunardı. Ciddi haberleri umursamayan okur spor sonuçları, televizyon programı veya iş ilanları gibi nedenlerle gazeteye para öderdi. Böylece araştırmacı gazetecilik gibi pahalı haberleri, onları pek okumayan insanlar finanse etmiş olurdu.

Ancak bu sübvansiyonlar da anormaldi. Bazı gazeteler, diğerleri battığı için daha karlı hale geldi, böylece hayatta kalanlar daha da büyük kitleleri kendilerine bağladılar. Zengin daha da zenginleşti. Ama bu aynı zamanda kendi kendisini yok eden bir dinamik doğurdu. Bir şehirde sadece tek bir gazete kaldıysa, o gazete kaydadeğer sayıda yeni okuru nasıl kazanabilirdi? Bu durum zaten önemli bir gelir elde etmekte olan, ailelerin mülkiyetindeki gazeteler için büyük bir fark yaratmadı. Ama halka açık gazeteler için büyüme bir sorun haline geldi. Hisse sahipleri şirketin değerinin enflasyonun üstünde bir oranda artmasını istiyordu. Habercilik sürecinin masraflarını kısmak bunu başarmanın bir yoluydu.

Bir de "yeni medya" ile rekabet sorunu vardı. Bir zamanlar "yeni medya" sayılan radyo ve televizyon ilk zamanlarında sınırlı bir miktarda haber sunmuş, radyo ve televizyon programlarına haber sayfalarında yer vererek okur kazandıklarının farkına varan gazetelere yan yana var olmuşlardı. 

Ancak yeni medyanın ikinci dalgası için durum farklıydı. İnternet ile birlikte rekabet coştu, çünkü sektöre giriş bariyerleri artık çok düşüktü. Bunun yanı sıra internet, habercilik paketlerini açtı. Artık spor sonuçlarına bakmak isteyen bir tüketici, istediği içeriğe istediği vakitte ve bedava olarak internetten ulaşabiliyordu. Bu tüketiciler artık farklı ilgi alanlarına sahip diğer gazete okurlarını sübvanse etmiyordu. Bundan sonra neler yaşandığını hepimiz biliyoruz: Gazeteler reklam gelirini kaybetti, erişimlerindeki düşüş hızlı oldu ve gazeteciler işten çıkarılmaya başladı.

İçeriğin paketlerden çıkması gazetelerin acı gerçekle yüzleşmesine yol açtı. Okurların çoğu, dış haberler veya siyaset gibi konularla birçok gazetecinin sandığı kadar çok ilgilenmiyordu. Veya en azından bu okurlar, para verdikleri haberleri o kadar da umursamıyorlardı.

Gazeteciliğin uzun tarihini göz önüne aldığımızda bu gelişmeler daha az şaşırtıcı gelecektir. Gazeteler genelde para kazanmakta ve baskın bir haber sağlayıcı olmakta zorlandı. Okur kazanmaya çalışırken sansasyonel, dediğim dedik, sorumsuz, kaba davrandıkları oldu. Sahiplerinin kim olduğuna bağlı olarak bazen bilgilendirici de oldular. Ama bugün geçmişin güzel günlerinden bahsedenlerin iddia ettiğinden çok daha nadiren yaşandı bu. 

Andrew Pettegree'nin ödüllü kitabı The Invention of News'da (Haberin İcadı) gazetelerin en baskın haber sağlama yöntemi olmasının nasıl üç asır aldığı anlatılır. Gazeteler (Batı'da) 1500'lerde icat edilse de ancak 19'uncu yüzyıl sonlarında haber tüketiminin ana yolu haline geldiler. Aradaki süreçte Amerikan gazeteleri ya seçkinlere özgü ürünlerdi veya siyasi partilerin desteğiyle çıkardı. Eldeki delillerin çoğu gazetelerin 1900'den önce sahip olduğu statüye döndüklerini gösteriyor. Gazeteler önemini koruyacak --ama herkes için değil.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki altın onyıllardan önceki asırlar boyunca insanlar haberler hakkında dedikodu yapar, şarkılar söyler, söylentiler yayardı. Fransız Devrimi öncesi Paris'inin "erken bilgi toplumunda" insanlar "Cracow" denen bir ağacın etrafına toplanıp Fransız seçkinlerini çekiştirir, onlar hakkında hikayeler uydururdu.

Bu size tanıdık geliyor değil mi? 

Bugün haberlerin 1980'lerden ziyade 18. yüzyıla benzediği başka yönler de var. Diğer yerlerde olduğu gibi Paris'te de haberler kozmopolitti; tıpkı bugün olduğu gibi şehirler bilgi merkezleriydi.

Twitter gibi sosyal medya platformları yeni Cracow Ağaçları haline geldi. Söylentiler yaymak, şaka ve dedikodu yapmak için mükemmel yerler... 17. yüzyıl İngiliz vak'anüvisi John Aubrey'nin ikinci el kaynaklardan derlediği bilgileri kendi zekice gözlemleriyle harmanlayarak hazırladığı, tanınmış isimlerle ilgili kıssalar gibi bugün de insanlar sosyal medyada editöryel bir denetimden bağımsız davranıyor. Kişisel gözlemler, ister sabah haberlerindeki kedi videosu, isterse Suriye'ye atılan bombalar olsun, haber olarak paketleniyor ve yeniden paketleniyor. "Çoktan çoka" bu yayılımın kapsamı, hızı ve ölçeği yeni; ama dinamikleri yeni değil.

İnsanlar haberi hep önemsedi. Sadece onu toplamanın ve tüketmenin farklı yollarını buldular. Önümüzdeki on yıllar, gazetelerin farklı haber toplama yöntemlerine sahip diğerleriyle rekabet ettiği altın çağ öncesi döneme benzeyecek.

Bu Amerikan gazetelerinin hayatta kalamayacağı anlamına gelmiyor. Bazıları kalacak. Ama 20. yüzyıl ortasındaki baskın konumlarına sahip olamayacaklar. Öteki modellerle beraber var olacaklar. Bugünkü "haberlerimizde" fısıltı gazetelerini, parti bültenlerini, fikir yayınlarını, tabloidleri, ekonomi dergilerini, okuru göz yaşlarına boğanları, edebi mecmuaları ve ilerici gündemleriyle skandalları ortaya çıkaranları görüyoruz. Güncellenmiş bir Cracow Ağacı olan bloglar, Aubre'nin yaptığı gibi tek başlarına yol alan amatör vatandaş gazetecileri, büyük bir yazı işlerindeki okullu muhabirle yan yana var ediyor.

Şu anda yaşadığımız, haberciliğin tarihi anlatımından bir kopuş değil. Bir akademik makalede detaylarıyla anlattığımız gibi, çok daha uzun süre var olan bir habercilik dünyasına kısmi bir dönüşü temsil ediyor. Amerikan gazeteciliği Amerikan beyzbolundan daha genç. Bu modelin, sahip olduğu erdemler ne olursa olsun kalıcı olmasını beklemek, M.Ö. 400 yılında Atinalıların yarım yamalak demokrasilerinin hem sonsuza kadar var olacağını, hem de her yerde taklit edileceğini düşünmesi gibi bir şey.

1940'tan 1980'lere kadar süren dönem, para kazanmak isteyen gazete sahipleri ve haber yapmak isteyen gazeteciler için bir altın çağdı. Ama sadece belirli bir grup insan için altın çağdı. Birçok vatandaş, örneğin kadınlar ve Afrika asıllı Amerikalılar, kendilerini haberlerde pek görmezlerdi ve haberciliği şekillendirmek için pek az fırsatları vardı. O günleri şimdi sitayişle ananların çoğunun beyaz erkekler olması şaşırtıcı değil. Bu erkekler uzun süredir böyle ağıtlar yakıyor. 1980'lerde bile Amerikan Gazete Editörleri Derneği'nde yapılan tartışmalar, "haberciliğin daha iyi yapıldığı ve toplumdan daha çok saygı gördüğü efsanevi bir altın çağa yönelik ısrarlı nostalji" ile doluydu.

Her tür rahatsız edici hakikatin "sahte haber" diye nitelendiği günümüzde yüksek kaliteli güvenilir gazeteciliği korumak bir mecburiyettir. Bugün hakikat kavramının kendisi saldırı altındadır ve siyasi kurumlar basın kuruluşlarını tehlikeye atmaktadır. Sorumlu gazeteciliğin devamını teminat altına almak için yeni bir dizi sübvansiyon gerekmektedir.

Bununla birlikte internetten önce haberciliğin nasıl işlediğine dair nostaljik idealleştirmelere dayanan ağıtların bir yararı yok. 20. yüzyıldaki o an, habercilik tarihinde bir kural değil, istisnaydı. Haberin değerine inananların birçoğu için bu, kabul edilmesi gereken acı bir gerçek. Ama haberciliğin geçmişiyle ilgili acı gerçeklerle yüzleşmek, geleceği planlamaya başlamak için en iyi yol.

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: PODCASTLER

Geçen ay Financial Times'ın Londra'daki merkezinde yazı işlerini ziyaret ederken duvardaki bir çizelge dikkatimi çekmişti. 

Haftalık yayın toplantılarının listesiydi bu ve bir toplantının başlığı şuydu: "Neden her şeyi podcast yapmıyoruz?"

Bu ilginç isimli toplantının amacını gazetenin yayın direktörü Robert Shrimsley'e sordum. Şu cevabı verdi: "Bu toplantının ismini değiştireceğiz çünkü yanlış anlayanlar oluyor. Biz bu toplantıyı 'Haydi her şeyi podcast yapalım' diye değil, tam aksine, her konuda podcast yapamayacağımızı anlatabilmek için koyduk. İronik bir isimdi. Çünkü podcast üretimi kolay olduğundan herkes yapmak istiyor ama bunun da bir sınırı var. O hafta farklı formatlarda hangi içerikleri yapabileceğimizi tartıştığımız bir toplantı bu."

Peki Batı'da bu kadar popülerleşen podcast formatı, Türkiye'de de yeni bir mecra olarak yaygınlaşır mı?

Gazetecilik öğrencileri, iletişimcilik profesyonelleri ve akademisyenlerle oluşturduğumuz Yeni Medya İletişim Ağı'nda da bu hafta bu konuyu tartıştık. (Siz de bu bilgi paylaşım ağına katılmak isterseniz, bana bir e-posta göndermeniz yeterli: ekizilkaya@hurriyet.com.tr )

Gelen yorumlardan bazıları şöyle:

Bahar Ünlü: Ben de BBC ve Spotify üzerinden çeşitli alanlarda pek çok podcast yayını takip ediyorum. Dünyadaki gelişmeler er geç bize geliyor ve yerleşiyor. Türkiye'de de geleceğin mecralarından biri olacaktır. Hatta bence halihazırda mevcut olan, izlenmektense dinletmek üzerine kurulu pek çok Youtube, Facebook yayınıyla da bir geçiş dönemindeyiz. Görsel içeriğin popülerliği azalmasa dahi, podcastin başka işlerle meşgulken, yoldayken veya oturup izleyemiyorken içeriğe ulaşmamızı sağlayan avantajı, yani ulaşılabilir ve kolay tüketilebilirliği, Türkiye'deki kitleyi de yakın zamanda etkileyecektir.

Yunus Kalabalık: Podcast dinlemeye yaklaşık iki yıl önce BBC 6 Minute English podcastlerini dinleyerek başladım. Daha sonra farklı eğitim ve kültür podcastlerini de dinlemeye başladım. Bence podcastlerin en iyi yanı taşınabilir cihazlara indirilebilir olup, özellikle metro, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında geçen zamanı oldukça verimli değerlendirilmesini sağlaması. Türkiye'de çok yaygın olmasa da ilgi çekici podcastlere de sahibiz. Youtuber enflasyonu olan ülkemizde görsel yayınlara daha fazla ilgi gösterilmekte, bu yüzden Türkiye'de yakın zamanda kullanımının yaygınlaşacağını düşünmüyorum.

Kağan Koçak: Son üç yıldır özellikle NBA için Kaan Kural’ın yorumcusu olduğu podcast’leri takip ediyorum. Podcast’in alternatif (bağımsız) bir mecranın aracı olması, yorumcuları için de dinleyenler için de avantaj. Yanı sıra yorumcuların kullandığı dili, diyaloğu samimileştiriyor. Ekran önü resmiyeti ortadan kalkıyor. 

Sait Burak Ütücü: Ben de iTunes üzerinden BBC yayınlarını dinleyerek başladım. Seçkin içerikleri barındırması ve ulaşılabilirliği, cezbedici noktalar olarak karşımıza çıkıyor. Nitelik açısından zengin. Açıkçası eğitim sürecinde de her aşamada adım adım yararlı olabilecek, bilgi kirliliğinden daha uzak, kaynakları daha net olan bir mecra. Yaygınlaşması kişisel eğitim seviyesini yükseltebilecek, özellikle 12-18 yaş arası kitlesinin böyle bir mecradan yararlanmasının katkılarının YouTube ve diğer mecralardan daha kaydadeğer olabileceği kanaatindeyim. Ayrıca dinleyici kavramının radyo mecrasıyla pekişmesine nazaran aktif dinleyici kavramına karşılık gelebilecek bir mecra olduğunu düşünüyorum.

Bertuğ Vural: Karnaval.com'dan aldığım bilgiye göre (Türkiye'de) komedi, teknoloji , girişimcilik, bebek bakımı, yoga-meditasyon içerikli podcastler çok dinleniyor. iTunes ve Spotify'ı da incelemek gerekli.

Kürşat Özmen: Radyo Agos (Açık Radyo) ve Muhabirden (NTV Radyo) gibi programları düzenli olarak takip ediyorum podcast üzerinden çünkü yayın saatlerinde uygun olmuyorum. Podcast’lerin ülkemizde yaygınlaşmamasının en büyük nedeni bence konsantre ya da nadir bilgi üreten yayınların azlığı, ama az olduğu için mi, yoksa ilgi görmediği için mi yaygınlaşmıyor anlamak zor. Diğer yandan biraz RSS’lerin kaderine de benziyor ülkemizdeki serüveni. İlgi alanına göre iletişim araçlarını düzenlemektense çoğulun içinde kaybolmayı seviyoruz. Zamanımızı ve kafamızı bunlarla boşaltıp yatağa rahat girmeyi seviyoruz vesselam.

Yazının devamı...

Gazeteler neden taksicileri değil otelcileri örnek almalı?

Dünyanın en büyük taksicilik şirketi olan Uber'in sahip olduğu tek bir taksi bile yok. Tıpkı, dünyanın en büyük konaklama şirketi olan Airbnb'nin tek bir gayrimenkul sahibi olmaması gibi...

Yeni dünyanın "paylaşım ekonomisinde" bu şirketler "platform iş modeline" sahipler, yani hizmet sağlayıcılar ile müşteriler arasında bir köprü olmaktan ibaretler.

Uber ve Airbnb'nin akıllı telefonlarla hemen her cebe giren temel değer önerileri, tıpkı Facebook ve Google gibi, neredeyse mükemmel ve üstelik ücretsiz arayüzler sunmakta gizli.

Bu sayede o kadar kullanışlı bir köprü kurdular ki iki yakada oturanlar da (hizmet sağlayıcılar ve müşteriler) bu rotayı kullanmaya başladı.

Kullanıcı sayıları milyonlarca arttıkça hizmet kaliteleri ve dolayısıyla cazibeleri daha da artıyor; bu durum potansiyel rakiplerinin işini de giderek zorlaştırıyor. Üstelik bu sarmal içinde büyüme onlar için sıfır marjinal maliyet anlamına geliyor.

Peki, Uber kendi sektöründe "aksatıcı" etkisini daha ilk yıllarından itibaren çok net bir şekilde gösterip taksicileri ayaklandırırken, Airbnb neden otelcilikte benzer bir etki yaratmadı?

Uber gibi Airbnb'nin de kurulduğu 10 yıl oldu. Şirket 2016'da kârlı hale geldi ve değeri de 30 milyar doları aştığına göre dünyanın en başarılı dijital girişimlerinden biri olduğuna şüphe yok.

Fakat bir yandan Airbnb büyürken, konaklama sektörünün köklü şirketleri de büyümeye devam ediyor. Mesela Marriott hisseleri geçen yıl yüzde 30 arttı. Hilton ve Hyatt gibi diğer devler de yükselişte.

Bu nasıl mümkün oluyor?

Öncelikle, Airbnb'nin otel zincirlerine oluşturduğu alternatifin, Uber'in taksilere oluşturduğu alternatif kadar doğrudan olmadığını kabul etmek gerekiyor. Şu makaleye göre son üç yılda Uber nedeniyle New York'ta taksi kullanımı yüzde 30, taksi ruhsat bedeli yüzde 50 düştü.

Konutların boş odalarını hizmete sunan Airbnb ise otellerden daha farklı bir deneyim sunuyor. Otellerdeki birçok hizmet, mesela tam donanımlı spor salonu veya konferans salonu, Airbnb'nin sunduğu evlerde doğal olarak yok. Bu anlamda Airbnb otellerin sadece "düşük düzeyli bakım talep eden müşteri" segmentini hedef alıyor; tüm müşterilerini değil.

Yine de Airbnb'nin özellikle yoğun dönemlerde otel müşteri sayılarını ve dolayısıyla oda fiyatlarını düşürdüğü tespit edilmiş. Zaten bu yüzden taksicilerin Uber ile mücadelesi gibi, otel zincirleri de alttan alta Airbnb'ye karşı yasal düzenleme yapılması için lobi faaliyeti yürütüyor.

Ama kritik nokta şu: Oteller Airbnb'ye, taksicilerin Uber'e verdiği yanıt gibi tepkisel ve son tahlilde etkisiz bir karşılık vermedi.

Airbnb'nin insanların evlerini uygun fiyatlarla kullanıma açarak piyasadaki verimsizliği giderdiğini takdir eden oteller, akılcı bir stratejiyle güçlü oldukları alanlarda kendilerini daha da farklılaştırma ve zayıf oldukları alanlarda yatırım yapma yoluna gidiyorlar.

Airbnb iyice büyüdüğünden beri bazı oteller kendi ev paylaşım uygulamalarını geliştirdi, bazıları devremülk zincirleri satın alıp bu işe girdi, bazıları mevcut odalarını mutfak gibi eklentilerle kişiselleştirdi.

Ve en önemlisi: Oteller "premium" hizmetleriyle ve segmentasyondaki (aileler için vb.) başarılarıyla müşteri için çok güçlü bir alternatif olmaya devam ediyor.

Öyleyse, Google ve Facebook gibi platformların "aksatıcı" etkisine karşı, gazeteler başta olmak üzere medya şirketleri, Uber'in karşısındaki taksiciler gibi değil, Airbnb gibi karşısındaki dev otel zincirleri gibi davranmalı:

1) Markanı kaliteli ürünlerle (hem içerik, hem arayüz) farklılaştır

2) Müşterini (okurunu) iyi tanı ve ona göre kişiselleştirilmiş bir hizmet sun

3) Rakiplerin seni tehdit ettiği alanlarda girişimci yatırımlarla rekabet gücünü koru

4) Eşit şartlarda rekabet için (vergilendirme dahil) yasal çerçevenin güncellenmesi yolunda çaba harca

 

YENİ MEDYA İLETİŞİM AĞI’NDA BU HAFTA: SANAL GERÇEKLİK (VR)

Apple CEO'su Tim Cook'un artırılmış gerçeklik (AR) vizyonunu geçen yıl açıklamasının ardından geçen hafta da Apple'ın 2020'de piyasaya süreceği sanal gerçeklik (VR) cihazıyla ilgili ilk bilgiler sızdı. Mevcut ürünlerden çok daha güçlü olduğu bildirilen T288 kod adlı başlık ile Apple, VR ve AR'a beklenen sıçramasını yaptırabilir.

Normandiya çıkarmasının canlandırıldığı bir VR ortamını 2014'te Hürriyet Daily News adına Paris'te tecrübe ettiğimde, çok uzak olmayan bir gelecekte bu uygulamaların (ve özellikle AR'ın) hayatı dönüştürmeye başlayacağına ikna olmuştum.

Şu an özellikle donanım olarak 1990'ların başındaki cep telefonları gibi hantal, pahalı ve becerileri kısıtlı VR cihazları çoğunlukta ama 2000'lerin ortasından itibaren başlayan akıllı telefon patlaması gibi, 2020'lerde bir sanal gerçeklik patlaması yaşayabiliriz.

Bir gün sadece ameliyathanelerde doktorlar değil, sanayide oto tamircileri de artırılmış gerçeklikten yararlanarak mesleklerini yapacaklar. Ve belki insanlar misafirlerine evlerini gezdirirken "Burası da VR odamız" diyecek.

Dönüşüm şimdiden başladı. IAB'nin bu hafta açıklanan Video Reklam Harcamaları Araştırması 2018 raporuna göre reklamverenlerin yüzde 44'ü, önümüzdeki bir yıl içinde VR'a yatırım yapmayı düşünüyor.

Gelen yorumlardan öne çıkanlar şöyle:

Onur Avcı: Ben daha çok askeri alanda kullanılacağını düşünüyorum. Özellikle Z kuşağı teknolojisi olarak görüyorum bu AR'ı. Bunun dışında ilerleyen yıllarda oyun ve film sektöründe önemli yer kaplayacak. Belki insanlar gidemedikleri, göremedikleri yeri, artırılmış gerçeklik ile oradaymış gibi gezebilecek veya uzay eğitimleri, hatta gezileri AR ve VR ile yapılabilecek.

Naz Uyulur: Etrafımdaki insanlar kadar çılgınca oynamasam da kısa bir dönem Pokemon GO’yu ben de merak edip indirenlerdenim. Oyun deneyimini farklı bir boyuta taşıması anlamında güzel bulsam da olayın “gerçeklik” bölümünün henüz erken bir aşamada olduğunu düşünüyorum. Ben VR ve AR teknolojilerinin 8-10 sene gibi yakın bir gelecekte günlük hayatımızın bir parçası haline getirileceğine inanıyorum. “Getirilecek” dememin sebebi ise bunun, kullanıcı/birey talebinden ziyade piyasaya hakim teknoloji şirketlerinin pazarlama stratejilerinin sonucu olarak gelişeceğini düşünmem. Her önemli yeni teknoloji gibi bunlar da ilk olarak para kazanma odaklı gelişiyor (şu anda en çok oyun ve dijital reklam/pazarlama sektörlerinde kullanıldığını görüyoruz). Bence bu teknolojilerin gerçek değeri, ancak sağlık, bilim, eğitim ve hatta tarih gibi toplumsal fayda gözeten alanlara yayıldıkça anlaşılacak. Ancak bunun olması için korkarım ki önce bunların yaygın bir şekilde, farklı sektörlerde ticarileştirilmesini beklememiz gerekiyor.

Kürşat Dinç: VR kullandım ve çok beğendim. Gelecekte emlakçılar satacakları dairelerde müşterileri sanal ortamda dolaştırmak için kullanacaktır. Maç yayınları VR ile, firmaların toplantıları da AR ile yapılabilir.

Yazının devamı...