GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Memleketten bunalıp bünyeyi Ege’ye vurmak için 10 sebep

Öyle bir bunalmışlık hissi yaşıyoruz ki; memleket meseleleriyle mi uğraşalım, kariyer planlaması mı yapalım, çoluğu çocuğu mu dert edelim, okul taksiti mi yetiştirelim, erken seçim değerlendirmesine mi girelim, dolar-euro mu takip edelim derken bahar geldi kapıya dayandı.


Bünye bu tabi, iş yerinde durduğu gibi durmuyor. Göz bilgisayarda, bünye Ege’de, akıl kim bilir nerede? Yüzbinlerce beyaz yakalı, bankacı, finansçı, memur, mühendis; metrobüs yolunu papatya tarlası olarak görmeye başladı bile. 


Memleketin yarısı Ege’de bir karış toprak sahibi olup evi barkı satıp büyük şehirle vedalaşmak için yaşıyor. Fiyatlar uçmuş. Urla’da, Seferihisar’da, Güzelbahçe’de, ya da hadi bırak buraları, Ege’nin ismi bilinmez köylerinde bırak ev almayı, tek göz bir dam alabilmek mucize haline gelmiş. 


Bu işleri başımıza hep ‘blogger’lik mesleği açtı. 


Ben dahil, yaza yaza arzu nesnesi haline getirdik sessiz sessiz enginar tarlasını süren Ahmet Dayı’yı, o topraklarda bin yıldır pişen otlu gözlemeyi, ineklerinin adını Yıldız koyan ve Bozcaada’ya bisikletiyle taze ot dağıtan Ayşe Abla’yı. 


Yok efendim ‘Bademler’de gelincikler açtı, gelsenize’. Yok efendim ‘Seferihisar’da bir köy buldum, kafayı yersin’. Yok efendim ‘Germiyan’da duvarları boyayayan köylü ressam teyze buldum, çok accayip’ diye diye koccaaa Ege oldu sana İnstagram platosu.  


Velhasıl oralarda asırdır yaşanan pastoral hayatı, büyük şehrin damarlarımıza enjekte ettiği açlıkla içimize çektik. Geçen bahar, yanlışlıkla saptığımEvreşe yolundaki gündöndü tarlasında 3500 ‘layk’ almış fotoğrafım var benim. 


İş o kadar aldı yürüdü ki, arka mahalledeki Ercüment Teyze instagram hesabında, ütüyle çekilmiş fotoğraflarla tavsiye veriyor, 27 kişilik hesabında binlerce kişilik bir kitleyi peşinden sürüklediğine inanıyor. 


Memlekette sosyal medya hesabı olan herkes, ‘bana parti kur oy verelim’ dediler kıvamında dolaşıyor. 


İstanbullunun çok değil 5 sene öncesine kadar burun kıvırdığı İzmir’e taşınmak için ikinci dünya savaşındaki karne kuyruğu gibi kuyruk var. 


Hal böyleyken, oturup bir liste çıkardım. 


Ne var bu Ege’de? Neden bu kadar seviyoruz. 


Neden üçüncü cemreyle birlikte kendimizi Ege toprağına vurmak, badem çiçeğini yüzümüze sürmek, ağaçlara sarılmak, ineklerden makas almak gibi tuhaf eğilimler göstermek istiyoruz. 


Cevabı çok.


Ben ilk 10 maddeyi aşağıya bırakıyorum. 


Datça yollarını, Muğla’nın esnaf lokantalarını, Gökova’nın mavisine inen Sakar Geçidi’ni, Akyaka’nın aşıklar yolunu, Marmaris’i, Bozburun’u, Foça’nın kedilerini, denizini ve bittabi balıkçı ağlarını özleyen arkamdan gelsin. Yapacak bir şey yok. İş işten geçti artık. 


1. Memleket havası: İnsanın durduk yerde burnuna gelir. Ot kokar, çiçek kokar. Ege’den uzakta yaşamaya başlamışsan, gurbetteysen hele kokar da kokar namussuz.


2. Kapı gıcırtısı: Zeybek de deriz arkadaşlar arası. Kadını ayrı güzel oynar, erkeği ayrı. Hele bir de o dizi yere vurma hadisesi yok mu, Biscolata erkeği gelse, önünde diz çökse gözün görmez; hayır illa ‘Efe’ olacak, zeybek oynayacak.


3. Balkon sefası: İşten gelirsin, balkonu yıkarsın, ayakların çıplak çıkarsın, arka odanın da camını açar, badeleri masaya ufak ufak dizersin, yan balkona laf atar, bir yandan da kömürlü düzeneğin üzerindeki derya kuzularını yellersin. Sefa demek az kalır, ayıp olmasın diye kendini tutarsın.


4. Hallederiz mezhebi, geç otur sokak: “Dünyada sağlık olsun, geri kalan her şeyi hallederiz” mezhebinin başkentine hoş geldin. Acelen mi vardı, toplantıya mı yetişmen lazım, sen geç hele şöyle, bi şekil hallederiz. Misal; metro merdiveninde sol şeritte dikilen amcaya geçebilir miyim diye soran üniversiteli gence amcanın cevabı; “acelen ne evladım hepimiz aynı yere gidiyoruz.” (Kal gelen çocuk sessizce bekler.)


5. Cibes, İstanbul’da bir semt adıdır: Radika, şevketi bostan, arapsaçı, turpotu, cibez, İstanbul’da olsa olsa semt adı; Ege’de sofranın baş tacıdır. Otların adını bilmeyen, kavurmayan, çiğden zeytinyağı sarımsak gezdirilmiş mezeyle demlenmeyen adama kız vermezler Ege’de.


6. Hava kaldı diyorlarsa hava kalmıştır: Saat 7 gibi, güneşin yavaştan batmaya hazırlandığı vakittir o vakit. O deli esen meltem durur, hiç yokmuş da saçını başını darmadağın etmemiş gibi bir anda hava lokuma çalar. Nooldu da kaldı o hava, kimse bilmez.


7. Parayı Lidya’lılar bulmasaydı, Egeliler hiiiç uğraşmazdı: Şimdi benim anlamadığım, bu parayı bulan, başımıza türlü türlü iş açan Lidyalıların da ana yurdu Ege! Hayır bunlar bizim atalarımızsa, o devirde gözümüzü bürüyen para hırsı ne ara söndü, ben onun peşindeyim.


8. Atlan ineğnen, kazlan çomağnan: Yani diyor ki, atla inekle, kazla çomarla; biz epeydir bir arada yaşıyoruz, geçinip gidiyoruz. Evlerimizin 3 karış bahçesinde Sarıkız’ı görünce şaşırıp gözüne gözüne tutmayın gameranızı.  


9. Egeli yol tarif etmez, götürüp teslim eder: Geçen haziran, Ortaca’da bir esnaf lokantası arıyoruz, yol kenarında mobiletini park etmiş amcaya sorduk. Önce bir tarif edeyim dedi, sonra belli üşendi; demir atının terkisine atladığı gibi o önde biz arkada, lokantaya kadar bıraktı. Bir de tembih etti; “Osmaaan gençler buranın yabancısı, yimeğin eyi yerinden ver; kazıklayı kazıklayı durma.” Her yaz, saygıyla anıyoruz kendisini.


10. En taze balıklar burada bulunupduru: Mesele Ege değil aslında, mesele memleket meselesi. Accık rahat oluversek, accık koyu koyuversek; bütün işlerimiz çözülcek emmee; o hırs yok mu o hırs! Köyceğiz’de salaş bir balıkçının vitrininde, kağıt üzeri keçeli kalemle yazdığı gibi; “en taze balıklar burada bulunupduru.” Yani balığın en tazesi, toprağın en verimlisi, insanın en güzeli, havanın en lokumu, coğrafyanın en şahanesi bu ülkede ama para hırsımızın kurbanı; doğanın katili, betonun yılmaz savunucusu olup çıktık nicedir. Bunları gördükçe “Allahını seven üzerime Ege atsın diye haykırasımız geliyor. Meselenin özeti bu!

 

Yazının devamı...

Bu ülkenin gerçek % 50’si, gel barışalım artık!

 

Bu ülkenin gerçek % 50’si kadınlar. Barışmazsak,

gidiyoruz tepetaklak.

 

Herkes bizim yerimize konuşuyor.

Herkes bizim yerimize karar veriyor.

 

Hele biz, biz birbirimizi linç ediyoruz.

 

Yeter yahu, ne oluyoruz?

Bize ne oluyor?

 

Herkese borç takan, yalancı, aksi, huysuz, selam vermez mahallelinin

bile arkasından ¨İYİ BİLİRDİK¨ diye baş sallardı bu ülkenin kadını, erkeği.

 

Biz ne zaman hiç tanımadığımız, hayatının baharında ölen gencecik kızların arkasından sövecek ruh haline geldik?

 

Araştırmanın ismi, Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları.

Tahmin bile edemezsiniz boyutlarını.

 

Şubat ayında Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yayınlandı.  Okudukça kederlendim. Okudukça daldım gittim.

 

Biz bir Akdeniz ülkesiydik yahu, Kutuplar’a ne zaman ulaştık?

Kutuplar ne zaman ayağımıza geldi bizim?

 

Ben kendi memleketimde, sen  sıcacık evinde, karşı komşuya aşure

dağıtıp alt komşudan toz şeker isterken ne zaman toz oldu değerlerimiz?

 

BENİM PARTİM SENİN PARTİNİ DÖVER

 

Araştırmada bir dizi sıfat sayıldığında, katılımcıların iyi sıfatların tamamını kendi parti taraftarlarına uygun gördüğü gözleniyor.

 

Örneğin, kendi partisi ¨ülkenin yararına çalışıyor (%92),

 

Kendi partisi ¨vatansever (%91)¨, ¨onurlu (%90)¨, ¨zeki (%84)¨, ¨cömert (%83)¨ ve ¨açık fikirli (%83)¨.

 

Buna karşılık, bütün kötü sıfatlar da “diğer” parti taraftarlarının özelliği olarak sayılıyor.

 

¨Ülkeye tehdit oluşturan (%86), bencil (%84), ikiyüzlü (%84), zalim (%83), kibirli (%80) ve bağnaz (%74).

 

KIZ ALMAM, KIZ VERMEM, KOMŞU BİLE OLMAM

 

Araştırmanın sonuçlarına göre  görüşülen kişilerin %79’u kızlarının en uzak hissettikleri partinin taraftarlarından biriyle evlenmesini ZİNHAR istemiyor.

 

%74’lük bir kesim o partinin taraftarlarından biriyle iş yapmak istemediğini belirtirken, komşu olarak istemeyenlerin oranı TAMI TAMINA % 70!

 

Çocuklarının o partinin taraftarlarından birinin çocuklarıyla oynamasını istemeyenlerin oranı da % 68! Ne oluyorsunuz yahu? Çocuk onlar, çocuk.

 

BEN HAKKIMI ARARIM, SEN ARAYAMAZSIN

 

Görüşülenlerin % 47’si kendilerini en uzak hissettikleri parti taraftarlarının yürüyüş yapmasına olumsuz yaklaşıyor.

 

% 44’lük bir kesim o grubun toplantı düzenlemesini, %43’lük bir kesim de basın açıklaması yapmasını onaylamıyor.

 

Diğer grubun telefonlarının dinlenmesini onaylayanların oranı %50!

 

BENİMLE AYNI GÖRÜŞTEYSEN TAKİBE TAKİP!

 

Sosyal medyada sadece bizimle aynı görüşü paylaşanlara tahammülümüz var.

İnternete erişimi olan kişiler arasında Twitter hesabı olanların oranı %33.

 

Twitter kullanıcılarının yüzde 60’ı takip ettikleri kişilerin siyasi görüşlerinin kendi siyasi görüşleriyle AYNI olması gerektiğine inanıyor.

 

EN BÜYÜK GÖREV BİZE DÜŞÜYOR LEYLA

 

Bizi ayıracaklar Züleyha.

Bize kıyıyorlar Gamze.

 

Benim senden başka kimsem yok, biliyorsun.

Senin de benden.

 

Bizi daha çok öldürecekler, Ebru.

Laflarıyla, bakışlarıyla, çoğu kez silahlarıyla.

Bizi koparacaklar Oya.

Dalımızdan, evimizden, kardaşımızdan.

 

Biz sağlam durmazsak, biz bu şiddet diline engel olmazsak kimse olmayacak.

Kız kardeşin düşerken sen tutacaksın. Tanımadığın bir kadın ölürken, arkasından atıp tutanlara sen göğsünü siper edeceksin Asude.

 

Yan komşunu döverlerken evdeki televizyonun sesini daha fazla açmayacaksın.

Israrla polis çağıracaksın.

Sen bağırıp yardım isteyeceksin.

 

Sosyal medyadan linç edemeyecek kimse senin hemcinsini.

 

Hele sokakta. Kimse, hiç bir kadına, ne başörtüsü var, ne de şort giydi diye dil uzatamayacak. Herkesin hayatına kimse karışamayacak.

 

Bugün ona yapan, yarın bana yapar diyeceksin.

 

Bir tek biz bir olursak, bizi ayıramazlar.

 

Bir tek biz sağlam durursak bizi yıkamazlar.

 

Bir tek biz birbirimize kenet olursak

 

ÖZÜR DİLERİM, GEL ARTIK BARIŞALIM.

 

Özür dilerim seni yargılamaya hakkım yokken yargıladım.

Özür dilerim dertlerini, özgürlüğünü umursamadım.

Ben yapmadım ama yapanlara da engel olmadım.

 

Ama şimdi geldim bak, buradayım.

Dimdik yanındayım. Kale direği gibi ayaktayım.

Seni, beni, bizi artık kimseye ezdirmemeye kararlıyım.

 

Hepimiz buradayız. Biriz, bir olmak zorundayız.

 

Şimdi dilindeki şiddeti yavaşça yere bırak.

Ben de önyargımı bırakıyorum sessizce.

 

İkimiz bir fidanın güller açan dalıydık.

Zehir kusup diken içtik senelerce.

 

Bu ülkenin yarısı kadın.

Diğer yarısı, ahlak polisimiz olmasın artık ne olur.

Dikenleri ellerimizi, yüzümüzü kanatamasın.

 

Kalemimin sapını gülle donattım.

Buraya bırakıyorum.

Bu yazıyı okursan eğer,

biliyorum ki uzattığım eli de tutacaksın.

 

Şarkının da dediği gibi...

 

¨ İki gözüm seneler geçiyor / Gönül ektiğini biçiyor 
Bir selam lütfet bu ne çok hasret  / Gel barışalım artık¨.

Yazının devamı...

Dünyayı kadınlara verin, örgü örerek bile bir ülkenin kaderini değiştirirler!

 

Üniversitedeyken, tek örgü örme girişimim dörtgen başlayıp beşgene doğru giden,

geleneksel bir motif taşıması gerekirken ilhamını Gaudi’den alan bir elbeziydi.

Hal böyleyken bir gün bir e-posta geldi ve Bostancı’daki Tavsiye Evi’nde

köy çocuklarına, atkı, bere, yelek vb. ören gönüllü kadınlarla tanıştım.

 

Hiç bir şey beklemeden, kendi çocuğuna veya torununa örer gibi ören, örerken

“Ya torunum da bunu giyecek yavrucak gibi olsaydı.” diye gözleri dolan, şişlere

daha da sıkı asılan kadınlar.

 

Kimisi emekli bankacı, kimisi emekli diplomat, kimisi “Başlarım böyle hayata.”

diyerek işinden istifa etmiş zamanını örerek değerlendiriyor. Farklı şehirlerden

örüp İyi Kalpli Eller’ in deposuna gönderenler de çok.

 

Oradan, oturduğunuz yerden bakınca, ¨Aman canım ne var bunda, 3-5 kadın

oturmuş örgü örüp kek yiyor.¨ diyeceksiniz biliyorum. Ama işin aslı öyle değil işte.

 

Ayda ortalama 2 bin çocuğu sevindiriyorlar

 

Rakamla da yazayım da daha iyi anlaşılsın.

Ayda 2000!

 

Bu gönüllü kadınların ördükleri ve ayrıca depoya ulasan kitap, oyuncak,

giysi ve çocuklarla ilgili her sey uç uca eklenip arşa ulaşıyor.

 

Ayda ortalama 2000 çocuğa hediye gidiyor.

12 yilda 900’ den cok okulda 50.000 den fazla cocuga destek verilmiş.

Proje gücünü kargo sponsorundan alıyor. Bu yüzden rakamlar büyük.

 

Sadece 1 Kasım’dan bu yana, 3700 bot, 420 mont, 950 atkı-bere seti, kolilerce kitap ve kırtasiye göndermişler.

 

Hikaye nasıl başladı?

 

Arzu Tavukçuoğlu, 2005 yılında, engelliler için açılan bir yaz kampında çalışmak üzere Van’a gidiyor.

Neden diye sormayın, gidiyor işte. Bazılarımızın içindeki gönüllülük ateşi daha harlı yanıyor.

Filistin’de bir mülteci kampında üç ay gönüllü çalışmışlığı da var.

 

Oradan Doğu Beyazıt’a geçiyor. Orada gördüğü yaşamlar, olanaksızlar, en çok da

çocukların masum ihtiyaçları karşısında İstanbul’a dönüp projeyi başlatıyor.


 

12 yıldır köy çocukları & okullarına destek veren İyi Kalpli Eller hareketini koordine ediyor.

 

Tek başına çalışıyor. İşin muhasebecisi, ürün tedarikçisi, Ar-ge' si, sosyal medya sorumlusu,

çağrı merkezi, her şeyi o! Ayrıca depoyu temizleyen, milyonlarca parça ikinci el eşya ayıklayan,

kolileri çöplerden toplayan, okulların ihtiyaçlarına göre kolileri hazırlayan da o!

 

Ne acayip değil mi? Hangimiz yapar bunu, hangimiz girer bu yükün altına bir başına?

 

Sağlığına bağlı olarak ayda 40-60 koli onun deposundan, 120-150 koli de bot & ayakkabı toptancısının deposundan çıkıyor.

 

12 yılda yüzlerce insan Arzu’nun İyi Kalpli Eller’ine destekte bulunmuş. Ama örgü örerek, ama bot, mont, kitap bağışlayarak.

 

Bu gerçekten çok büyük bir gönüllülük hareketi değil de nedir?



 

 

Siz de yardım edebilirsiniz!

 

Gelin, bir işin ucundan da siz tutun.

Örgü öremiyorsanız kırtasiye alın veya çocuğunuzun

ikinci el kitap-oyuncaklarını bağışlayın. Bulun buluşturun.

Doğu’ya, Karadeniz’e, İç Anadolu’ya el uzatın.

Çocuklar sizi bekliyor.

Bu ülkenin çocukları.

Hepimizin çocukları.

 

Sonra da dünyayı kadınları verin.

Örgü örerek bile bir ülkenin kaderini değiştirsinler.

 

Önemli not:

 

İyi kalpli eller instagram hesabı:

https://www.instagram.com/iyikalplieller/

İyi kalpli eller facebook hesabı:

https://www.facebook.com/İYİ-KALPLİ-ELLER-300438816651014/

 

 

 

 

Yazının devamı...

Bugün de 500 kız çocuğunu hamile bırakanlar adına utandık

 

İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde bir Araştırma ve Eğitim Hastanesi. Yaşları 14 ile 17 arasında değişen yılda yaklaşık 500 kız çocuğu; hamile bırakılıp bırakılıp kürtaj için buraya getiriliyor. 150’si kayıt altına bile alınmıyor. Üstelik bu 150 kayıtsız çocuğun 39’u Suriyeli!

 

Yazıktır, günahtır kelimeleri lügatınızdan kalkalı ne kadar oldu beyler?

 

Türkiye’nin gündemine oturan 115 hamile çocuk ile ilgili kayıtların polise bildirilmediğini ortaya çıkaran isimse, hastane personeli İclal N.

 

Hastanede soysal hizmet uzmanı olarak Mayıs 2017’de göreve başlıyor.

 

Astsubay bir baba ve ev kadını bir annenin çocuğu.

 

Cinsel istismar mağduru çok sayıda çocuk ile birebir görüşüyor.

 

“16 yaşındaki hamile bir kız doğum için bizim hastaneye geldi. O sırada doğumhaneye ben de indim. O gün korkudan çığlık çığlığa ağlayan o kızın

sesi hâlâ kulaklarımda. O çocukları düşündükçe bu işin peşini bırakmamaya karar verdim.”diye anlatıyor dün Hürriyet’ten Dinçer Gökçe’ye.

 

Helal olsun. Seni yetiştiren anneye de babaya da. Sana da.

 

Yılda 500 hamile çocuk, üstelik sadece tek bir hastanede!

 

İclal’in Hastanesin Sosyal Hizmetler Biriminde çalıştığı “5 ay 9 günlük süreçte hastaneye gelen 18 yaşın altındaki hamile çocuk sayısı 250 civarında. Yılda yaklaşık 450-500 hamile çocuk demek bu. Üstelik büyük bir çoğunlu 15 yaşın altında.

 

Bu nasıl olabilir?

 

İstanbul’da kaç Araştırma ve Eğitim Hastanesi var, bu sayıyı hastane sayısı

ile mi çarpacağız, nasıl olacak, yılda kaç 18 yaş altı kız çocuğu imam nikahı

ya da tecavüz yolu ile hamile bırakılıp kürtaja mecbur kalıyor bu ülkede?

 

Bu utancı nasıl taşıyacağız, o çocukların vebali ne olacak?

 

İclal anlatmaya devam ediyor:

 

¨Bu çocuklardan 115’i için emniyete bildirimin yapılmadığını tespit ettim.

Diğer çocuklar için bildirim yapılmış.

115 çocuk ile ilgili emniyet birimine bildirim yapılmadığı gibi,

hastane polisinin protokol defterinde de kayıtları yok.

 

Yaptığım tespiti tutanak altına alarak başhekim yardımcısı A. A.’ya bildirdim. Tutanağın tarihi 12 Haziran 2017. Ancak bu tutanak ile ilgili bir işlem yapılmadı.

 

En son, dilekçe ile başvuruda bulundum. 15 gün içinde dilekçeye yanıt verilmesi gerekirken yine yanıt gelmedi.

 

29 Eylül günü başhekim yardımcısı A.A.’nın odasına giderek sözlü olarak da dilekçenin akıbetini sordum.

 

Bu görüşmeden 3 gün sonra görev yerim değişti.

 

Hastane binasının dışında Sefaköy’de bulunan Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde görevlendirildim.

 

Bu birime görevlendirildikten sonra avukatımla da konuşarak konuyu savcılığa bildirmeye karar verdim.

 

Elimdeki listeler, tutanakları diğer evraklarla birlikte savcılığa başvurduk. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı ihbar dilekçemden sonra,

3 Ekim günü ifademi de aldı.”

 

Türkiye ayağa kalktı, yetmez!

 

Bu utanç bizim. Hamile kalıp koyun gibi bu hastanelere getirilen

Türk kızlarının da Suriyeli çocukların da vebali hepimizin boynunda.

 

Daha vahim olan ise şu:

 

Hastanenin savunma mekanizması.

 

Deniyor ki, 15 yaş altı tüm çocuklar zaten devlete bildirildi.

 

15-18 yaş arası hamile çocukların ise eğer bir şikayet yoksa

Devlet’e bildirme zorunluluğu yok.

 

Bu doğru mu gerçekten, böyle bir kanun, böyle bir yasal boşluk olabilir mi bu ülkede? Lütfen bir Hukukçu çıkıp bunun doğru olmadığını söylesin, Allah aşkına ya!

 

İlk kez ve nihayet, bir Bakan’dan üzüldüm kelimesini duydum.

 

Tüm bunlar olurken dün akşam saatlerinde Sağlık Bakanımız Ahmet

Demircan’dan bir açıklama geliyor.

 

"Öncelikle olay ile ilgili çok üzüldüm.¨ diyor. ¨Görevi ihmal eden

karşılığını öder. İhmali olan var mı, noksanı olan var mı incelenecek.

Bilgilerle ilgili gerekli araştırmalar yapılıyor.  Bu çalışma bittikten sonra

kamuoyuyla bu sonuçları paylaşacağız.

 

Hastanın haklarını korumak zorundayız. Bu, ruhsal bir travmadır.

Gelişimini tamamlamamış çağdaki bir çocuğun böyle bir şeyle karşı

karşıya kalması çok ağır bir travma. Bu vakada ne olmuş

inceleyeceğiz" diye konuşuyor. 

 

İlk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin bir erkek bakanından, ¨çok üzüldüm¨

ile başlayan bir cümle duydu bu kulaklar. İlk kez biraz olsun inandım, inanmak istedim.

 

Bu da bir şeydir.

Bekliyoruz.

Sonuçları.

 

Bu çocuklara psikolojik destek verilmesini.

18 yaş altı hamile bırakılan bu bayrak çatısı altındaki

her çocuğun yaralarının devlet tarafından sarılmasını.

 

Diğer şehirlerdeki vakaların ortaya çıkarılmasını.

 

Adaletinize inanmak için bekliyoruz

 

Yazının devamı...

Hepimizi öldürün, bitsin bu işkence!

 

Kapkaranlık, puslu, leş bir İstanbul sabahı. Gün doğmadan dökülmüşüz yollara. Zaten epeydir güneş tam doğacakken vazgeçiveriyor bu topraklara. Kimsenin eleştirecek gücü yok, işe okula gidiyoruz işte gecenin kör karanlığında.

 

Balmumcu’ya inen yokuşların birinde yürüyorum. Karnım aç, hava soğuk, tek ihtiyacım bir tost ve bir demli çay. Giriyorum bir büfeye. Televizyon açık.

Spikerler epeydir aynı haberleri sunuyor sanki. ¨İnternetten alınan pompalı tüfekle öldürülen kadınlar bla bla... ¨

 

Ama başka bir şey söylüyor spiker bu sefer.

 

Kulak kesiliyorum. Bir koca cinayetinden bahsediyor yine.

Ama ekranda iki minicik kız çocuğunun fotoğrafı var.

 

Birden donup kalıyorum elimdeki yarısı ısırılmış kuru tostla öylece...

 

¨Maltepe'de bir ¨baba¨ iki çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti. Cenazeler otopsi için Adli Tıp Kurumu'na getirildi. Burada cenazeleri bekleyen anne konuştu: "Dün akşam 'çocuklarını öldürdüm' diye aradı beni. Polisine de yalvardım savcısına da yalvardım. Beni bu adamdan kurtarın dedim" Ali Yardım'ın ağabeyi Ekrem Yardım ise "Bir baba o hale nasıl gelebilir. Anne sebebiyet vermiş ki olmuş. Devlete rica ediyorum. Biraz da erkekleri düşünsün" dedi.¨

 

Vay be… sıra çocuklarımıza mı geldi?

 

Kadın olmanın, kadın olarak yaşamanın, canını, namusunu korumanın bu kadar sakat bir hale geldiği bir dönemden daha geçti mi bu topraklar bilmiyorum. Nasıl bu kadar ayaklar altına alındı kadınlık onurumuz, ben bilmiyorum.

 

Aynı ay içinde tam 2 olay.

 

Dayaktan şiddetten yılmış, 2 kadın, kocalarına boşanma davası açıyor.

 

Evlerinden bir ceket ve çocuklarıyla kaçıp orada, burada, yer bulurlarsa sığınma evlerinde yaşamaya çalışıyor. Tarifi imkansız bir can savaşı başlıyor.

 

Sürekli gizlenen adresler.

 

Tehdit eden kocalar, tehdit eden kocaların tehdit eden aileleri, kadının adresini ele veren komşular, adamları serbet bırakan mahkemeler, uzaklaştırma kararı olmasına karşın adamlara çocuklarını görme izni çıkaran nöbetçi savcılar.

 

Aklımı kaçıracağım.

 

Bu nasıl bir hukuksuzluk, nasıl bir ihmaller zinciri, kimsenin anası, bacısı, kız kardeşi vicdanı kalmadı mı bu ülkede... ısrarla anlamaya çalışıyorum.

 

Sözün bittiği yer, kursağımızda kalsın.

 

Aylardır bağıra çağıra beni öldürecekler, çocuklarım tehlike altında diye bağıran 2 kadının yere batasıca kocaları ve aileleri gözünü bile kırpmadan basıyorlar tetiğe.

 

Önce 3 yaşındaki Elasu ve ve 5 yaşındaki Hira.

 

Ardından 3 yaşındaki Elif Mina ve 2 yaşındaki Miray Hira.

 

Üç yaşında diyorum, iki diyorum, beş diyorum duyuyor musunuz?

 

80 milyon bir olup öldürdük biz bu 4 çocuğu.  

 

¨Evine dön¨ diyen komşu olduk, ¨kocanla barış dayak cennetten çıkmadır¨ diyen kayınvalide olduk, ¨dul kadını eve almam¨ diyen anne – baba olduk, devletin yasaları böyle bir şey yapamam diyen kamu görevlisi olduk. Hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam eden sokaktaki vatandaş olduk.

 

Yutkunamıyorum ben o puslu, o karanlık sabah, Dilek Çakır’ın kısılmış sesini televizyonun içinde duyduğumdan beri. Gözleri, en çok gözleri gitmiyor aklımdan.

 

İki anne, psikopat kocalarının internetten alınan pompalı tüfeklerle öldürdüğü minicik meleklerini yıkadı 2017 son günlerinde. Namazlarını kıldı, kefenlerini giydirdi, öptü kokladı, toprağa verdi.

 

Allah kahretsin.

 

Ve dün sabah...

 

Adana’da, 46 yaşındaki bir anne, 18 yaşındaki böbrek hastası kızını hastanede diyalize bırakıp evine dönerken silah zoru ile otomobile bindirilip ıssız bir yerde tecavüze uğruyor. Adamın elinden kaçıp polise sığınıyor. Adli Tıp Kurumuna sağlık raporu almaya gönderildiğinde yaşadığı kabusa dayanamayıp oracığa yıkılıveriyor.

 

Allah kahretsin.

 

Bu nasıl olabilir, güpegündüz, şehrin en işlek yerinde, kimse mi görmüyor? Kimse m duymuyor? Biz ne zaman ve nasıl sağır, dilsiz ve bu kadar kör olduk?

 

 

Bir iktidar savaşı değil artık bu, anlayın ne olur!

 

Hepimizin savaşı.

 

Başı açık, başı örtülü, şortlu, çarşaflı, doktor, ev kadını, muhasebeci, şarkıcı, bankacı, çiftçi, okumuş, okumamış, Ak Partili, MHP’li, CHP’li, HDP’li tüm kadınların onur savaşı.

 

Bizim acımızın tarifi, partisi, rengi, dili, mezhebi kalmadı artık.

 

Önce birbirimizi kabul edeceğiz tüm renklerimizle.

 

Sonra bir olduğumuzu tüm ülkeye göstereceğiz.

 

Birbirimize ¨dul¨ dememeyi öğreneceğiz.

 

Boşanana ¨kötü kadın¨ gözüyle bakmamayı öğreneceğiz.

 

Dilimize sahip çıkmayı öğreneceğiz.

 

Korkmamayı öğreteceğiz birbirimize.

 

Çocuklarımıza okullarda verilemeyen insan, hayvan ve doğa sevgisini biz evlerimizde vereceğiz.

 

Kadınlara saygı duymayı öğreteceğiz erkek çocuklarına.

 

Yolda nişanlısı, sevgilisi, kocası ya da akrabası tarafından hırpalanan, tartaklanan bir genç kız ya da bir kadın gördüğümüzde susmayacağız.

 

Bağıracağız, yardım isteyeceğiz, polis çağıracağız.

 

Apartmanda dayak yiyen komşu kadınlar duyduğumuz zaman televizyonun sesini daha fazla açmayacağız artık.

 

Balkona çıkacağız, bağıracağız, polis çağıracağız, gelmedi mi ısrarla arayacağız, bütün mahallenin kadınlarını haberdar edeceğiz gerekirse adamın kapısına dayanacağız.

 

Biz sesimizi çıkarmasak hiç bir şey değişmeyecek bu ülkede.

 

Sokakta dayak yiyen kızlara, otobüste tacize uğrayan kadınlara, koca dayağından kaçıp boşanmaya çalışan kadınlara bir tekme de biz vurmaya; dul kadın, kötü kadın yaftası yapıştırmaya devam edersek bir gün sıra bize de gelecek.

 

Ben, akşamın bir vakti, iki mahalle öteden evime dönmeye çalışırken, bir apartman boşluğuna çekmesinler diye, önlem olarak sokağın ortasından yürümekten başka bir çarem olsun istiyorum artık.

 

İnternette biber gazı spreyi aratmaktan başka bir bildiğim olsun istiyorum.

 

Ya bizi koruyacak yasalar çıkartın artık ne olur.

 

Ya da bu gözü dönmüş psikopatlar hepimizi toptan temizlesin, bitsin bu işkence!

 

Yazının devamı...

Belki de dünya sandığımız kadar kötü bir yer değildir

 

 

Şehrin her yerine fotoğrafları asıldı

Osmaniye'de bir işadamı hesabına yanlışlıkla yatan parayı iade eden asgari ücretli gencin fotoğrafını şehrin her yanına astırdı... 19 yaşındaki Muhammet Çolakça'nın banka hesabına yanlışlıkla bir işçinin asgari ücret ödemesi yatırıldı. Hesabında bin 404 TL para olduğunu gören genç, paranın İstanbul'da bir firma tarafından hesabına yanlışlıkla gönderildiğini tespit etti. Firma ile iletişime geçen Muhammet Çolakça parayı iade etti.

 

100 yaşına 1000. elbiseyi dikerek girecek

Avusturyalı Lillian Weber 100 yaşında...Son bir kaç yılını Afrika'daki çocuklara kıyafet dikmekle geçiriyor. Şimdiye kadar tam 640 çocuğa elbise dikmiş, hedefi 2018 Mayıs'a kadar elbise sayısını 1000'e tamamlamak. O elbiseleri dikerken inanılmaz bir özen gösteriyor ve karşılığında beklediği tek şey, çocukların mutlu olması... Torunu ona ¨litte dresses for africa¨ isimli bir de blog açmış.

 

Sakat sokak köpeğine yürüteç yaptı

Kırıkkale'de bir hayvan sever, arka ayakları tutmadığı için yürüyemeyen, "Kostak" adını verdiği sokak köpeğini "yürüteç" işlevi gören pazar arabasıyla yürütüyor.

 

Tıp öğrencisi Leyla’dan Sonra gönüllüleri, binlerce hasta çocuğa hediye gönderdi

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde öğrenci üç arkadaş, kronik hastalığa yakalanmış çocuklara umut verip hayata bağlamak amacıyla bir iyilik projesi başlattı. Projeyle hasta çocuklar istedikleri minik hediyelere kavuşuyor. Şimdiye dek 2 bin 247 kaser tedavisi gören çocuğa hayallerindeki hediyeleri ulaştıran ¨Leyla'dan Sonra Gönüllüleri¨ hasta çocuklar için umut olmaya devam ediyor. Ve kendilerini leyladansonra.com isimli sitelerinde şöyle tanıtıyorlar:  ¨Onkoloji servisi ziyaretlerinden birinde tanıştıkları Leyla'nın minicik dileğini gerçekleştirmek ve daha nice çocuğun tebessümüne aracı olmak parolasıyla yola çıkan üç tıp öğrencisinin temel adımlarını attığı, Leyla’nın vefatıyla arkalarında daha fazla pişmanlık bırakmamak adına süreci hızlandırarak kurduğu, şimdi ise Türkiye’nin birçok yerindeki tıp fakültelerinde aktif olarak ziyaret yapan, kronik hastalıklı çocuklarla kaliteli vakit geçiren ve dileklerinin gerçekleşmesine aracı olmaya çalışan tıp öğrencilerinden oluşan bir ekibiz.¨

 

Sokak köpeğine montunu örttü

Giresun'da ayakkabı hırsızlarını bulmak için güvenlik kamerası görüntülerini inceleyen bir vatandaş, ilginç bir görüntüyle karşılaştı.  Soğukta üşüyen köpeğe montunu çıkarıp veren bir kişi görüntülere yansıyordu... Görüntüleri izleyen vatandaş, montunu çıkarıp köpeğe veren fedakâr insanın belediyede çalışan bir işçi olduğunu söyledi. 

Trabzon'da, yüzeyi buz tutan göletteki iki kuğuyu donmaktan kurtaran belediye işçisi Salim Altuntaş yardımseverliğinden dolayı ödüle layık görüldü.

 

Camisi yanan Müslümanlara sinagog anahtarı

 

Amerika’nın Michigan eyaletindeki bir kasabada, Musevi bir grup, şehirdeki tek cami yanınca sinagogun anahtarını, camileri tamir olana dek rahatça ibadet etmeleri için Müslüman vatandaşlara vererek dünyada hala barışın en güzel tercih olduğunu kanıtladı.

 

Kuyudan köpek kurtaran muhteşem itfaiyeciler ve Stanfor’da davet edilen öğrenciler

2017'nin unutulmazlarından biri de "Kuyu" köpekti. Beykoz'da, sondaj için açılan yaklaşık 30 santim çapında 70 metre derinliğindeki kuyuya düşen yavru köpek, günler süren çalışmalar sonrası kurtarıldı.  Kuyu'ya düşen zavallı köpek, içimizdeki merhameti ortaya çıkararak gençlerimize ilham kaynağı oldu, ona robotik kol tasarlayan Bahçeşehir Lisesi öğrencileri, Stanford Üniversitesi'nden davet aldı.

 

Başkan suya atladı, fenalaşan dalgıcı kurtardı

Karamürsel ilçesinde, denizde fenalaşarak boğulma tehlikesi geçiren dalgıcı, buz gibi suya gömlek kravatla atlayan kahraman Belediye Başkanı İsmail Yıldırım kurtardı.

 

Silersek ciğerimiz kurusun

 

 Edremit'te aşkını ilan ettiği duvar yazısı belediye tarafından silinince sprey boyasıyla aynı duvara sitem dolu şu mesajı (Belediye amca duvardan silmek kolay, kolaysa gelip kalbimden silsene) yazan gence, Belediye’nin sosyal medya hesabından sıcacık bir cevap geldi: "Silersek, ciğerimiz kurusun.¨

 

13 bin metrede doğan mucize bebek

Ve beni 2017’de en çok etkileyen iyilik hikayesi, Gine’li genç annenin doğumunu 13 bin metre yükseklikte gerçekleştiren, hepsi bu konuda eğitimli,  THY'nin başarılı kabin ekibi oldu. İyi ki varsınız kızlar.

Dünyayı iyilik kurtaracak iyi ki varsınız iyi insanlar!

 

Yazının devamı...

Memlekete uzaylı düşse evvela aklını kaçırır!

Yıllar önce Walter Tevis’in acayip kitabını okumuştum. ¨Dünyaya düşen adam`. Epey etkisinde geçti çocukluğum. Kitap sonraları kendisi de bir nev’i uzaylı olan David Bowie’nin egzantrik oyunculuğu ile filme çekilmişti. Cüneyt Arkınlı bir ¨Dünyayı Kurtaran Adam¨ kadar olmasa da sonuç efsaneydi. Peki ya o uzaylı memlekete düşseydi?

 

¨Dünyaya düşen insan kılığında bir uzaylı; gezegeni susuzluğun ve türlü savaşların sonucunda yok olmanın eşiğine gelmiş bir Anthea'lı, üstün teknolojik bilgisini kullanarak kısa zamanda dünyadaki en büyük şirketlerden birini kuracak ve kazandıklarıyla kendi "insanlarını" kurtarabilmek için bir uzay gemisi inşa edecektir.

 

Fakat ziyareti uzadıkça bütün planları tersine işlemeye başlar. Şiddet, televizyon, yozlaşma... insanlık onu ele geçirmektedir.¨

 

Böyle diyordu romanın tanıtım yazısında. Acayip hikayeler okumayı seven kuzenim sayesinde mi elime geçti hatırlamıyorum. Ama şimdilerde emin olduğum bir şey var ki, bu zavallıcık Türkiye’ye düşse evvela aklını kaçırırdı.

 

Kedi dövmek Türkiye’de bir sanattır.

 

Düşünsenize, adamın uzay mekiği Eyüp’ün Göktürk Odayeri Köyü mevkiindeki çöp toplama alanına acil iniş yapmış gecenin bir yarısı. Kendisini bir tuşa insan görünümüne sokuyor ama tabi kulaklar biraz sivri, renk biraz yeşilce.

Güç bela aracı çöplerin arasına gizleyip işinin ehli bir oto sanayi ustası aramak üzere yola düşüyor. Elindeki koordinatlara göre hedef Topçular Oto Sanayi. Usta rızasıyla gelmezse, mecbur tatlı tatlı kaçıracak.

Gün aydınlanmak üzere, bizimki siber gözlüklerini takmış Sanayi’ye doğru yürüyor. Köşede açık bir tekel büfesi. Dur diyor ya, bir su içeyim, bir kraker alayım.

Tam önünde de beyaz bir sokak köpeği patilerini uzatmış oturuyor. Ortalık epey sakin.

Derken, köşeden iki genç oğlan çıkıyor. Küfürler, birbirine şaplaklar gırla. Tam büfenin önünden geçerken, sessiz sedasız oturan köpeğe ilişiyor birinin gözü. ¨Güüm¨ diye çakıyor tekmeyi hayvancağıza. Arkadaşı gülüyor. Bundan feyz alan çocuk bir tane daha patlatıyor.

Bizim uzaylı şok. O tarafa doğru koşuyor ¨ya napıyorsunuz¨ diye.

- Hayırdır bilader?

- Yahu niye vurdunuz köpeğe?

- Sana ne? Sen işine bak

- Hayvanın gözü kanıyor belki burnu kırıldı, yazık değil mi?

- Gel bak burun kırılması nasıl oluyor biz sana gösterelim.

Uzaylı dost, ilk dayağını yerken, büfecinin sopayla dışarı fırlamasıyla gençler kaçıyor. Bizimki kendini bırakıp yerde kanlar içinde baygın yatan köpeği kucakladığı gibi en yakın acil servise taşıyor.

Acil servisten giriyor içeri. Ortalık ana baba günü. Bıçaklananlar, koca dayağından ağzı burnu kırılmış kadınlar, araba kazası, motor kazası, intihar vakaları, kız kaçırırken vurulanlar.

¨Bu nasıl iş¨ diye düşünüyor, ¨ben nereye düştüm?¨

Oraya koşuyor, buraya koşuyor, en sonunda bir erkek hastabakıcı bizimkini fark ediyor.

- Bilader, hayırdır?

- Bu köpeği dövdüler, iç kanama geçiriyor olabilir.

- E geçirsin napalım, burası hastane, bak işimiz başımızdan aşkın.

- Peki ben nereye gideyim bu saatte?

- Haa, sen Atışalanı’na gideceksin buradan 15 dakika taksiyle. Orada nöbetçi veteriner var.

- Sağol bilader.

- Eyvallah.

Kucakta köpek, Acil’in önündeki taksideyiz. Hava aydınlanmak üzere.

-       Yalnız hayvan almıyoruz araca.

-       Ama köpek yaralı. Veterinere gideceğiz.

-       Ekstra ödersin.

-       Tamam.

-       Nereye?

-       Atış alanı orada nöbetçi veteriner varmış.

-       Yalnız, çok yazar oraya.

-       15 dakika dedi görevli.

-       Sen buralı değilsin galiba?

-       Değilim.

-       Yağmur var çok trafik vardır şimdi oraya.

-       Bilader saat  altı buçuk ne trafiği?

-       Sen bilirsin, benden söylemesi.

15 dakikalık mesafeyi 45 dakika dolana dolana gittikten sonra kliniğin önünde duruyorlar. Alelacele hayvanı teslim ediyor, parasını ödüyor. İstikamet yeniden Topçular Oto Sanayi.

¨Dur¨ diyor, ¨yahu hava aydınlandı artık. Şurdan bir dolmuşa bineyim.¨

Tam önünde duruyor minibüs. İçinde bir kaç üniversite öğrencisi, hastaneye giden bir kaç emekli, bir de işe giden memur.

¨Selamün Alyeküm¨ deyip arkalara geçiyor. ¨Oh be¨ diyor, ¨sonunda her şey sakin. Ustayı alıp geri geleceğim, bir an önce döneceğim gezegenime.¨

Derken acı bir fren sesi. Ne oluyor demeye kalmadan anlıyorlar ki, siyah film camlı bir araba, minibüsün önüne kırmış. 4 genç oğlan kapıyı yumruklamaya başlıyor. Dolmuş şöförü açıyor kapıyı camları kırılmasın diye.

4 zorba araca giriyor, ön koltukta oturan 2 üniversite öğrencisi kızdan birini karga tulumba, bağırış çağırış yerinden kaldırmaya çabalıyor.

Araçtaki herkes şok, gencecik kızı sürükleye sürükleye dışarı çıkarıyorlar.

Bizimki de atlıyor dolmuştan. ¨Ya napıyorsunuz, dağ başı mı burası, polis yok mu, pols...¨ diye bağırmaya kalmadan, karnında bir acı ile iki büklüm oluyor, derken bir tane de sırtına... Sonrası karanlık.

 

Çok mu fantastik geldi?

Çok mu akıl dışı?

 

17 Ekim 2017

İzmir Aliağa'da kaldırımda yatan bir köpek, vahşi insanların saldırısına uğradı. Eğlence için köpeği tekmeleyen saldırgan gülerek yoluna devam ederken, o anlar kameraya yansıdı. İki şehir zorbasına hiç bir şey olmadı.

 

 

2 Aralık 2017

 

Vatani görevini yapmak için Erzincan’da bulunan er Taner H.’nin hafta sonu nedeniyle çıktığı çarşı izni dönüşü akşam saatlerinde askeri lojmanlarının nizamiyesinde yavru bir kediye yaptığı işkence güvenlik kamerasına takıldı. Kapı önünde bekleyen nöbetçilerin gözleri önünde kediyi önce yumruklayan Taner H.’nin ardından nizamiye kapısının üzeri koyarak defalarca vurduğu ve sonrasında fırlattığı ve teklemediği görüntüler tüm Türkiye’yi ayağa kaldırdı.


 

5 Aralık 2017

Mersin'de, bindiği minibüsten aralarında akrabalarının da olduğu kişiler tarafından kaçırılan üniversite öğrencisi Zelal Topçul, polis tarafından bulundu. Zelal Topçul, "5 yıldır beni seviyormuş. Yani böyle bir şeyi istemeden yaptığını düşünüyorum. Pişman olmuştur. Büyük bir hata yaptı. Keşke yapmasaydı. Hiçbir zarar vermediler, gittiğim gibi geri geldim. Çok iyiyim" diye konuştu.

Bunlar sadece son 3 ay içinde bu ülkede gerçekleşen olaylar. Kim gelse, aklnı kaçırır.

Ne oldu bize diye her gün düşünmekten, kendi halinde sakin, kendi yağıyla kavrulup giden bir ülke nasıl bu hale gelir diye hayıflanmaktan günümüz geçmez oldu.

 

Akılda hep aynı soru...

 

Bize ne oldu?

 

Bize ne oldu?

Yazının devamı...

Ey benim ¨doları olan düşünsün¨cü güzel kardeşim

 

Ama biliyor musun ki Dolar’daki artış, onları değil, en çok seni beni ETKİLİYOR.

 

Öyle tatlı tatlı yükseldi ki, birikimi dövizde olanların ruhuna neşe, ihracat yapanların ekmeğine bal; dolarla mal alanlara korkulu rüya, dolarla borçlananlara Fredi’nin kabusu oldu.

 

Ama asıl sokaktaki ¨biz istemezük¨çü güzel kardeşimi etkiledi. Onlar dolmuşta, bakkalda, kahvede, vapurda, her yerdeler. Ve enteresan bir biçimde dövizdeki artışın kendi hayatlarını etkilemediğine inanıyorlar.

 

Eve geldin pilavda domates yok.

 

Neden? Çünkü ekonomimiz kapalı ekonomi değil. Ekonomistlerin "kur geçişkenliği" dediği bir kavram yüzünden dolar kuru direkt fiyatlara yansıyor ve bu da hepimizin satın alma gücünü etkiliyor. Salatayı geçtim. Pilavın içindeki domatesi, çorbanın içindeki tarhanayı bile ithal ettiğimiz için işte bunlar hep dolar! Bir gün işten yorgun argın eve geldin, şöyle bir mis gibi domatesli pilav çekti canın; işte o pilavın kaşığı artık 4 Lira!

 

Arabanın parçalarını birleştir, bakalım ne çıkıyor?

 

Sanayide yerli üretim bir ülkenin can damarı. Bursa’da, Kocaeli’nde

bir çok fabrikamız, dünyaya otomobil ihraç eder oldu, eyvallah. Ama gel gör ki, o arabanın bütün parçaları yurt dışından, dolarla, avroyla geliyor. Bu durumda senin burada birleştirip sattığın arabadan ülkene getireceğin kazanç, etse etse araba 12 kutu lego fiyatı ediyor.

 

Saçını kuruttun dolar, çocuğu uyuttun dolar.

 

Önce iyi haber: Türkiye'nin elektrik ithalatı, ocak-mart döneminde yüzde 36 azaldı. En fazla elektrik ithal edilen ülke Bulgaristan oldu.

 

Şimdi kötü haber: Yılın ilk çeyreğinde, benim güzel ülkem Bulgaristan, Azerbaycan ve Yunanistan’dan getirttiği elektriğe, 30 milyon 594 bin 671 dolar ödedi. Hakkındır memleketim elektrik tüketmek ama ¨saçını kuruttun¨ dolarla, ¨elektrikli sobayı yaktın, doğal gazı açtın, çocuğu uyuttun¨ dolarla. Doları olan düşünsüncü tatlış zihniyet, elektrik idaresiynen doğal gazcı abilere sökmüyor be güzel kardeşim.

 

 

¨Semra çal bir kaset, neşemizi bulalım¨ büyük mazi oldu

 

90’ların başında çocuk olanlar ne dediğimi anladı. Çünkü arabalara ¨gezmek¨ için doldurulacak benzin, ¨neşelenmek¨ için konacak motorin, ¨kaynımgile gidiyoruz¨ için basılacak LPG artık hep dolarla.

 

Nasıl dolarsa öyle boşalıyor meret. Su gibi içiyor benzini kör olasıca. Vergisine girmiyorum bile çünkü biliyorum çıkamam. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Dünyada benzinin litre fiyatı ortalama 4,02 TL iken Türkiye’de satılan 1 litre benzinin fiyatı 5 Nisan 2017 itibariyle 5,60 TL.

 

Sana Nokia 3110 alayım bit pazarından

 

Boyacı, sıvacı, doktor, hemşire, öğrenci, sanayici. Hepimizin aynı anda, aynı marka telefonları kullanması biraz tuhaf bir durum değil mi? Her şeyin en iyisini hak ediyoruz tabii ama dar gelirli bir ailenin lisede okuyan evladının elinde, 24 ay taksitle aldığı son model akıllı telefonun ne işi var diye insan düşünüyor tabi. Haa, ¨sana ne kardeşim evladım değil mi borca girer yine alırım¨ derseniz o ayrı! Dolar artışından mütevellit, o telefonların bir üst modeline biraz daha zam geldi, ben söyleyeyim de.

 

Doları olanlar düşüncüler toplanın

 

Çünkü ben hepinizin hastasıyım. Bankada 5 kuruş dolarım yok, doların, Euro’nun yükselmesine en çok ben kahroluyorum. Çünkü biliyorum ki en çok doları olmayanların cebi yanacak yine.

 

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

 

Yazının devamı...