GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Dünyanın en ağır yükü. Önce kendini sevmek.

 

 

Belli ki, sıkış tepiş metrodan indin.

Metrobüse biniyorsun.

 

Yer kapma kargaşasının içinde gözün bir kıza ilişiyor.

Gözleri hareli, kucağında kitaplar, üzerinde okul forması.

Göz göze geliyorsunuz. Daha neler! Nasıl da sana benziyor!

 

20 yıl önceki halin. Orada öylece durmuş sana bakıyor.

Üzerinde, seneler önceki Sting rozetli kot ceketin.

Ayağında sol kenarı resim dersinde boya olmuş spor ayakkabılar.

Saçlarında, annenin sana aldığı kuş boncuklu lastik toka.

 

Gözlerini kocaman açıp bakakalıyorsun. Seni görüyor ve gülümsüyor.

Sanki onca kalabalığın içinde bir tanıdık görmüş gibi.

 

Metrobüse binmekten hoşaf olmuş beyninin kıvrımlarını kaçırıyorsun kızdan.

¨Bu bir halüsinasyon ve birazdan geçecek. Saçmalamaaa¨ diyorsun içinden.

 

Sonra daha da akıl kaçırtan bir şey oluyor.

Metrobüsteki kalabalık birden donup kalıyor.

Senden ve O’ndan başka kimse hareket etmiyor.

Liseli kız sana doğru geliyor.

 

Yandaki amcayı dürtüyorsun korkuyla.

Adam nefes bile almıyor.

 

¨Merhaba¨ diyor kız.

¨Ben seni 20 yıl önceki halinim.¨

¨Korkuyorum ve kendime güvensizim.

¨Nasıl geçecek hayatım?¨

¨Mutlu olacak mıyım?¨

¨Bana söylemek istediğin ne var?¨

¨Güzel mi geleceğim?¨

¨Üniversiteyi kazanacak mıyım?¨

¨Gerçek olacak mı hayallerim?¨

 

¨Evv... evet¨ diyorsun kekeleyerek.

¨Üniversiteyi kazanacaksın, istediğin bölüm olmayacak ama kendini zar zor bir işe atacaksın.¨ İşini çok sevdiğin söylenemez ama işte yuvarlanıp gideceksin İstanbul’da¨

 

¨Hani sevmiyordun sen büyük şehir, neden yaşıyorsun burada hala?¨

 

¨Üniversite biter bitmez evlendim. Çok aşık değildim ama beni seviyordu. Ailemden istedi. Burada yaşamamız gerekti.¨

 

¨Mutlu muyum?¨ diye soruyor kız.

 

Gözlerinden koca bir kara bulut geçiyor.

¨Boşandık biz. Olmadı, yürümedi.¨

 

¨Hımm...¨ diye cevap veriyor.

Durmuyor, bitmiyor soruları.

 

¨Peki sen neden buradasın hala?

¨Seviyor musun başka birini?¨

¨Şimdi değecek birisi de seviyor mu seni?¨

¨Aşk var mı dünyada?¨

¨Gördün mü dünyayı?¨

¨Hiç değilse gezdin mi bu güzel ülkeyi?¨

 

Öfkeleniyorsun bu kez. Bacaksıza bak, gelmiş bir de senden hesap soruyor.

 

¨Sevebilirdim ama birini sevmek için önce kendimi sevmem gerektiği hiç öğretilmedi. Gezemedim dünyayı. Görmedim ülkemi. Hep para gerekti. Parasız hiç bir şeyin yapılamayacağını öğreneceksin. Hayat sana öğretecek¨.

 

¨Hayat, kurduğun hayalleri yarım bıraktıracak kadar mı zor?¨ diye cevaplıyor.

¨Bir balıkçı kasabasında yaşamak isterdin hep. Elinden her iş gelirdi. Gerekirse tezgah açarım, bileklik satarım derdin. Bunu yapmak bu kadar mı zor? Benim ömrüm bu metrobüste mi geçecek?¨

 

Derin bir sessizlik oluyor. Gözlerin doluyor. Öfkeyle hayal kırıklığı arasında bir his. Tam ağlayacakken kirpiklerinin arasına güneş ışığı doluyor. Sonra ışığın yerini bir gölge alıyor.

 

Omuzunu dürtüyor birileri. Zar zor açıyorsun kapaklarını. Metrobüs şöförü sarsıp uyandırıyor seni. ¨Son durağa geldik hanım, iniver, yeni yolcu binecek.¨

 

 

20 yıl önceki Bahar’a ne derdim?

 

Son derece sıradan, memur bir ailenin kızı olarak geçti çocukluğum.

Ama hayalperest bir babanın çocuğuydum. Beni ve ablamı, uzak tuhaf ülkelerin varlığına inandırır, bir gün hep birlikte yelkenliye binip oralara gideceğimizi söylerdi.  Kızardı annem, çocukların aklını boş boş şeylerle dolduruyorsun derdi.

 

Hiç vazgeçmezdim hayal kurmaktan. Annemden gizli babam sayesinde girdiğim Güzel Sanatlar Fakültesi sınavları bana en güzel hayal kurma ve kurdurtma bölümünü hediye etti.

 

Her şey güzel geçti. Süründüm ama aç kalmadım. Üniversite 1. Sınıfta başladım çalışmaya. 1 ay sonra stajyer maaşımı vermeye yanaşmayan patronumun kapısına dikildim. Hem işe alındım hem maaşımı aldım. İlk maaşımla gidip eve baklava, ablama ucunda yelkenli olan bir altın kolye aldım.  İşten biriktirdiğim para ile gidebildiğim kadar uzaklara gittim.

 

Ama bir şey hep eksikti.

 

Her ailenin düştüğü hataya bizimkiler de düşmüştü belli ki.

 

¨Birisini sevmek için önce kendini sevmen gerek.¨

 

 Bugün lisedeki Bahar’la yeniden karşılaşsam söyleyeceğim ilk şey bu.

 

¨Her yeni güne kendini sevdiğini hatırlayarak başla. Sen seni sevmezsen kimse seni sevmez, unutma. Ne güzelsin, hayal kurmayı hiç bırakma. Ki, büyük bir kısmı gerçek olacak. Sevdiklerin gidecek, çok ağlayacaksın ama yerini yenileri gelecek. Seni sevenlerin elin sıkı sıkı tut, hiç bırakma. Gidebildiğin her yere git. Yapabildiğin her işi yap. Çalışmaktan gocunma. Gocunduğun işte, horlandığın yerde bir dakika durma. Ayakların geri geri gitmesin hiç, ardına hiç bakma. Seni sevsinler diye kimsenin gözünün içine bakma. Önce kendini sev. Kendine inan. Kendini onurlandır. Sonra karşındakini beklentisiz sev. Sen bir şey beklemediğinde, bir tek o zaman ışığa uçacak pervaneler, ateşe gelecek ne şahaneler. Korkma. Bu dünyada sana verilen sayılı gün boyunca, hiç kimseden ve hiç bir şeyden korkma. Kolların hep iki yana açık dursun. Sevdiklerine sarılmak için hazır olsun. Bir sürü şehirde yaşayacak, bunu kendi paranla yapacaksın. Bir gün işten kovulacak, bir başka gün seni sevdiğini söyleyen bir adamdan ayrılacak, önce biraz ağlayacak, sonra iyi ki diyeceksin. Hayat hep senin hayrına olacak şekilde işleyecek, evrenin sistemi bu sakın unutma...¨

 

¨Ha bir de... yaşın kaç olursa olsun sıfırdan başlamaktan hiç korkma. Kendini yaşlı, işe yaramaz hissettirmelerine izin verme. Sen buna izin vermediğin, çalışmaya, üretmeye devam ettiğin sürece bunu sana kimse yapamaz. Sağlığına dikkat et. Spor yap. Sana hep şifa verecek yiyecekler bul. Onları ye. Kendine iyi bak...¨

 

Bu vesileyle. Gözlerinden öperim.

 

Yazının devamı...

Birisine iyi gelmek

 

O birisinin de sana iyi gelmesi.

 

En ihtiyacın olan anda, kalpten kalbe akan ılık ılık bir şey.

Görünmez bir kordonla hepimizi kapsayan o yüksek bilince,

hiç beklemeden bağlanmak gibi. Hattın diğer ucunda umutsuzca beklerken,

operatörün seni bir anda hatta alması gibi. İyi şeyler aniden tam da tünel uzadıkça uzamışken gelir ya. İşte onun gibi. Tarifi yok ama tasviri var.

 

Çok acım olduğu bir dönemdi. İşten eve geliyor ama eve giremiyordum akşamları. İlaç kullanmak istemedim. Kendimi uyuşturmak istemedim.

Oturup bir bana iyi gelen insanlar listesi yaptım. Tek tek aradım.

 

Dedim ki, ¨Salı siz de kalabilir miyim?¨

Diğerine Çarşamba’yı sordum.

Beriki Perşembe’ye ¨hay hay ¨dedi.

 

Giremediğim evimin iki mahalle arkasında, üç semt yukarısında veya hemen denizin karşı kıyısında hanelere girdim. Yaralarımı sarsınlar diye yaralı kanatlarımı kuş gibi kollarına bıraktım insanların.

 

Yavaş yavaş hafifledim.

Yavaş yavaş geçmeye başladı boğazımdan lokmalar.

Kendimi bana iyi gelen insanlara teslim ettim.

 

Bu dünyada bir sürü kötü şey oluyor.

Dünya çok uzak, o kadar gitmeye gerek yok, burnunun dibinde oluyor.

 

Çocuklar tecavüze uğruyor. Tren kazalarında insanlar ölüyor.

Gazeteyi yere bırak, kafanı kaldır, kendi evinin içinde bir sürü hal oluyor.

 

Bazen işin olmuyor. Aşın olmuyor. Sevdiğin adam başkasıyla gidiyor.

Sevdiğin kadın git diyor. Ya da başka bir şeye dönüşüyor. Aynı evin içinde insan birden bire  Leyla ile Mecnun’dan, Hansel’le Gratel’e evriliyor. Kardeş gibi oluyor. Bazen de düşman oluyor ten tene değmeyi bırakıyor.

 

Ev sahibi çık diyor. Patron ¨bugüne kadarki emekleriniz için çok teşekkür ederiz diyor. Bilmiyorsun ki, yarın yürürken başına ne gelecek yolda. İyi şeyler dilemekten başka.

 

 

Tüm bu anlarda, sana iyi gelen birisinin, tek bir kişi bile olsa o 1 sayısının

aniden aklına gelivermesi ya da zaten elinin hep üzerinde oluvermesi hayata

penaltıdan gol atmak gibi. Top taca cıkmış ama hayat sana bir şans

daha vermiş gibi. Diyor ki, ¨Bunu al, bak sana gönderiyorum.  Altın gibi kalbi vardır.  Seni sarmalar, sarar, dinler. Çare bulamaz derdine ama kalbinin dağlanmış yerlerine üfler.  Evlere, odalara sığmıyorsun biliyorum  ama yanında durur elini tutar.¨

 

Birini kaybettiğinde. Canın yandığında.

Doktorun yazacağı en iyi ilaç.

Yarana pomat olacak bir kalp.

 

Yeniden nefes alana kadar sığınacak bir liman.

 

O yüzden.

 

Koca gidebilir.

İş gidebilir.

Aşk gidebilir.

Araba, ev…

Ama bir dost ya da bir kaç dost,

Iyi geliyorsa sana.

 

Yapış sıkı sıkı.

Gitmesin.

Gitmesinler.

 

 

Yazının devamı...

Kalbiyle değil gözleriyle sevenlere, ikinci dünya savaşından bir hayat dersi

 

Ağır adımlarla büyük bir kütüphaneden içeriye girdi, belki sayfalar arasında, hüznüne iyi gelecek bir kaç satır bulabilirdi. Raftan bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu.

 

Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı.

 

Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane görevlisine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi.

 

Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı: 

 

'Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra cepheye gidiyorum,

sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.' 

 

Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı ardına yazılmaya başlandı.

 

Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti.

 

Ewan ve Holly birbirlerine belki yüzlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı duygular almışlardı. Savaş sona ermiş, Ewan’ın bir sürü mücadeleden, kayıptan sonra ülkesine geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı. Satırlarına son verirken¨Ancak seni tanıyabilmem için bana bir fotoğrafını gönder lütfen¨ diye ekledi.

 

Holly, buluşmayı kabul etti fakat fotoğrafı göndermedi.

 

¨Suretimin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi?

Yakama beyaz bir karanfil iliştireceğim¨ diye yazdı Holly.  

 

Günler birbirini kovaladı ve Ewan Londra yakınlarındaki küçük kasabasına dönmek için trene bindi. Saatler geçmek bilmiyordu. Tren, tarihi St Pancras İstasyonu’na vardığında saatler, sabahın ilk ışıklarını gösteriyordu. 

 

Trenden indiği ilk andan itibaren gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi.

 

Uzun boyu, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir genç kadındı bu. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Genç kadının da ondan etkilendiği belliydi. Genç adamın gözlerine baktı ve 'Merhaba denizci, benimle bir çay içmeye gelmek ister misin?' diye sordu. 

 

Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında beyaz karanfil olan kadını gördü.

 

Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece ona bakıyordu.

 

Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu.

 

Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, 'Merhaba Holly' dedi gözlerinin içi gülerek.

 

'Pardon' dedi kadın. 'Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe'de bekliyormuş...' 




 

Bu dünyadaki en büyük yalnızlık aynı evde birbirini

sevmeden yaşayanların yalnızlığı...

 

Bu dünyadaki en büyük yalnızlık, birbirini sevmeden, birbirine değmeden, aynı yatakta uyuyanların yalnızlığı.

 

Sadece dış görüşüne bakarak hayatını geçireceği insanı seçen, onlarca erkek ve kadın var artık hayatlarımızda.

 

Siz onlardan olmayın olur mu?

 

O zaman işte sadece aşka değil, dünya üzerindeki gelmiş geçmiş tüm iyi şairlere ve aşkı için mücadele etmişlere de ayıp oluyor.

Yazının devamı...

“İnsanca yolculuk etmek istiyoruz. Daha nasıl anlatalım?”

 

 

Başımızdakilerden ya da sarı fırtına cemaatinden bir güzel kulun

bizi de dinlemeye gönlü varsa başlıyorum anlatmaya.

 

2 yıl önce İzmir’den İstanbul’a yeni taşındığım gün.

 

Bilmediğim İstanbul’da bildiğim taşıma araçları; havataş, metro, metrobüs, taksi.

 

İniyorum havaalanı otobüsünden Taksim’de. Elimde koca iki valiz. Gecenin bir vakti. Levent’e gitmek için durağa yöneliyorum. Ona el ediyorum almıyor, buna gidiyorum almıyor gideceğim yeri duyunca. En sonunda bağırmaya başlıyorum, aklımı kaçıracağım. Durak görevlisi diyor ki, sizi kimse almaz, karşıya geçip yoldan binin.

 

Çaresiz geçiyorum karşı caddeye. Bir taksi duruyor gönülsüz. Gideceğim yeri söylüyorum suratı asılıyor. Barut fıçısı olduğumu anlayınca inip bagajı açıyor mecburen. Minnet mi duymalıyım bilmiyorum.

 

Biniyorum sinir içinde. Diyorum ki, ¨Ben yakına gitmiyorum ki, akşamın bu saati elimde valizlerle neden beni kimse almıyor?¨. Adam diyor ki sırıtarak. ¨Biz Arap turist bekliyoruz ablacım, sen vereceksin 30 lira, o verecek 100 dolar!¨.

 

Fesupanallah.

 

Eve doğru yaklaştıkça tuhaf tuhaf sorular gelmeye başlıyor.

 

¨Yalnız mı yaşıyorsun?¨,

¨Valizini taşıyacak kimse var mı?¨,

¨Kaç para kira veriyorsun?¨.

 

Üstelik ben halen sabırla, siz faslından devam ederken arkadaş çoktan geçmiş ¨sen¨ samimiyetine. Bin tane yalanla geçiştiriyorum soruları.

 

 

Evin önünde inmeli miyim, inmemeli miyim hesabı yapıyorum o anda aklımdan. Evli oluyorum, yeni doğmuş bebeğim oluyor, annem rahatsız onu ziyaretten geliyorum… Uydurma cevapları sıralıyorum bir yandan. Hepsi büyük yalan.

 

¨Yalnız yaşayan, çalışan, bekar bir kadınım evet, İstanbul’a ahan da daha bugün taşındım ve sana ne ulen sana neee¨ diye bağırmak geliyor içimden ama susuyorum.

 

Valizlerle yokuşun aşağısında insem öküz ölüsü gibi ikisi de taşımama imkan yok. Evin önünde ineceğim mecbur. Sokak nasıl ıssız. Apartmanda tanıdığım bir kişi var o da seyahatte.

 

¨Gelmeyecek mi kocan seni almaya?¨ diye sırıtıyor dikiz aynasından.

 

Çaresiz telefonu sessize alıp hayali eşimle konuşuyor numarası yapıyorum.

Kimi arayacağım ki o saatte? ¨Canım ben geldim, şimdi araçtan iniyorum kapıdan beni alır mısın?¨ diyorum. O milyonluk diziler böyle çekiliyor zaar. End di Oscar goos to!

 

İniyorum. Valizlerimi de indiriyor, sağolsun.

 

Araç plakasını almak aklımda bile değil. Tek istediğim bir an önce gitmesi. Yüzünde halen o yılışık ifade. Valizleri yanıma bırakıp araca yürüyor.

 

Oh tamam şükür gidiyor derken, araç içinde bir sigara yakıp beklemeye başlıyor.

İki adım ötemde.

 

¨Beyfendi ne bekliyorsunuz?¨ diyorum. ¨Kocan almaya gelecek mi, gelmeyecek mi ona bakıyorum¨ diyor.  Öyle fütursuz, öyle sinir bozucu.

 

Bende de asfalyalar atıyor o an itibariyle. Başlıyorum bağırmaya. ¨Terbiyesiz, hadsiz, eşim şimdi geliyor, şikayet edeceğim seni, çabuk git buradan¨ bla bla..

 

Ani bir patinajla basıp gidiyor.

 

Ağlamaya başlıyorum.

 

O gün benim İstanbul’daki ilk günüm.

 

Bu şehirdeki binlerce kadının yaşadığı benzer olaylardan sadece biri bu.

İstanbul’a hoş geliyorum.

 

Bir iki ay sonra bir arkadaşım DÖRT HARFLİ bir uygulamadan bahsediyor.

Hemen indiriyorum ve günün 24 saati korkmadan kullanmaya başlıyorum.

Para taşımıyorum, bozuk aramıyorum, azar işitmiyorum, evimi öğrenirler mi paniği yaşamıyorum ve bir daha hiç sözlü tacize uğramıyorum.

Kimseye yalan söyelemek zorunda kalmıyorum.

 

Ama o günden sonra bir daha mahallenin durağı hariç, hiç taksiye binemiyorum.

Mahallenin durağında taksi bulabilirsem tabi.

 

Eminim ki işini çok düzgün yapan taksi şöförleri var bu ülkede.

Daha dün bir arkadaşım, Eminönün’den bindiği araçtaki Aydınlı şöförün aracında unutulan bir kemanın sahibini 3 ay aradıktan sonra kemanı atamayıp keman çalmayı öğrendiğini anlatıyor.

 

Güzel insanlar elbette var.

 

Ama bize de yazık değil mi güzel kardeşim?

 

Ben mecbur muyum her gün tedirginlik içinde, elim kapı tokmağında, hani bi şey olursa atlar mıyım paniğiyle yaşamaya?

 

Ben mecbur muyum evli miyim, bekar mıyım, yollu muyum, namuslu muyum, ev kadını mıyım, şarkıcı mıyım hesap vermeye?

 

Ben mecbur muyum dikiz aynasından gelen bakışlarla muhattap olmaya?

 

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, insan gibi, temiz, kokusuz, korkusuz seyahat etmek istiyoruz.

 

Araplara da yazık, turistlere de kadınlara da!

Yazının devamı...

Alaçatı’da gürültüye tahammülümüz 75 desibel!

 

 

 

Ama avuç içi kadar bir köyde çalınan müzik desibeli,

son 5 yıldır yüzlerce desibel. El insaf!

 

 

Geçtiğimiz yaz ortası bir yazı yazdım. Alaçatı için. Kıyamet koptu. Tehditler aldım. Sosyal medya üzerinden karalama kampanyalarına maruz kaldım. Ama yaşamak istediğim Alaçatı’nın yanında durmaktan hiç vazgeçmedim. Ne evim var ne barkım ama orası benim çocukluğum.

 

Nihayet, en sonunda, aklına sağlık birileri çıkıp sabahlara kadar süren korkunç müzik için ¨Alaçatı75desibel¨ isimli bir kampanya başlattı: Alaçatı Turizm Derneği!

 

Sosyal medyadaki kullanımı ile #alacati75desibel projesi, sivil toplum dayanışması sağlayarak, gürültü kontrolü konusunda farkındalık yaratmayı amaç edinen bir proje.

Bir sosyal sorumluluk projesi.

Alaçatı’daki eğlenceye karşı değiliz ama çevreyi rahatsız edecek seviyede müzik yayınına karşıyız.

İç mekan gürültüsünün sokakta, 75 desibelden fazla duyulmasını istemiyoruz.

Ayrıca gece 01:00 den sonra müziğin komple kapanması taraftarıyız.

Alaçatı’nın yaşanabilir bir yer olmaya devam etmesini, insanların huzur hakkına sahip çıkılmasını istiyoruz.

Birçok ziyaretçi, bu tarz eğlencenin burada rahatsızlık yarattığının farkında bile değil.

Birçok işletmeci, müzikli mekanlarla rekabet edebilmek için müziğin sesini açmak zorunda kalıyor.

Artık yeter!

 

Huzur ve güven içinde yaşamak hepimizin hakkı.

Eğlenelim, ancak çevremizi rahatsız etmeyelim.

 

 

 

 

11-12-13 Mayıs’ta güzel bir şey: Tasting Alaçatı

 

İşte tam da olması gerektiği gibi. Gürültüyle, kötü müzikle, kötü yemekle, fahiş fiyatla yaratılan bu suni köyden yeniden Ege’nin en güzel, en sakin, en gastronomik köyüne geçişimizi sağlayacak etkinlikler bunlar.

 

 

birbiri içinde eriyen gurme lezzetler, sohbetler, etkinlikler, workshop’lar, müzik, sanat ve macerayla keşfetmeyi, yeni deneyimler yaşatmayı hedefleyen uluslararası bir yaşam buluşması olarak hayata geçiyor. Alaçatı’nın en iyi restoranları ve otelleri; özel mönüleri, etkinlikleri ve atölye çalışmaları ile üç gün boyunca bu organizasyonda yer alıyor. Şeflerin özel tarifleri, tadım mönüleri, degüstasyon atölyeleri, kitap söyleşileri, bağ yolu rotası, doğada sabah meditasyonu ve müzik dinletileri ile Ege’nin insanı büyüleyen yarımadasında global bir yaşam platformuna dönüşüyor.

 

KATILIM İÇİN REZERVASYON ŞART!

ya katılım için mutlaka rezervasyon gerekiyor.
Sürpriz yemeklerin tadına bakmak, çok özel workshop'lar deneyimlemek, ilginç etkinliklere katılmak ve Alaçatı'nın tadını doyasıya çıkarmak için programınızı önceden planlamanızı öneririm. programlarına göz atın ve bu buluşmayı kaçırmayın!

 

Etkinlik mekanlarına kolayca ulaşmak için, ‘Ev sahiplerimiz’ bölümündeki otel, restoran ve atölyelerin logolarını tıklayarak yol haritası aplikasyonuna ulaşmak mümkün.

 

Ege’nin yerel ürünleri ve üreticileriyle yeme içme kültüründeki öneminin anlaşılmasını, fark yaratmayı, ilham vermeyi ve ufuk açmayı misyon edinen , 11-13 Mayıs tarihleri arasında tüm yaşam gustolarını Alaçatı’ya çağırıyor.

 

Hip Atölye tarafından organize edilen hakkında detaylı bilgiye www.tastingalacati.com’dan ulaşabilirsiniz.

 

Yazının devamı...

Memleketten bunalıp bünyeyi Ege’ye vurmak için 10 sebep

Öyle bir bunalmışlık hissi yaşıyoruz ki; memleket meseleleriyle mi uğraşalım, kariyer planlaması mı yapalım, çoluğu çocuğu mu dert edelim, okul taksiti mi yetiştirelim, erken seçim değerlendirmesine mi girelim, dolar-euro mu takip edelim derken bahar geldi kapıya dayandı.


Bünye bu tabi, iş yerinde durduğu gibi durmuyor. Göz bilgisayarda, bünye Ege’de, akıl kim bilir nerede? Yüzbinlerce beyaz yakalı, bankacı, finansçı, memur, mühendis; metrobüs yolunu papatya tarlası olarak görmeye başladı bile. 


Memleketin yarısı Ege’de bir karış toprak sahibi olup evi barkı satıp büyük şehirle vedalaşmak için yaşıyor. Fiyatlar uçmuş. Urla’da, Seferihisar’da, Güzelbahçe’de, ya da hadi bırak buraları, Ege’nin ismi bilinmez köylerinde bırak ev almayı, tek göz bir dam alabilmek mucize haline gelmiş. 


Bu işleri başımıza hep ‘blogger’lik mesleği açtı. 


Ben dahil, yaza yaza arzu nesnesi haline getirdik sessiz sessiz enginar tarlasını süren Ahmet Dayı’yı, o topraklarda bin yıldır pişen otlu gözlemeyi, ineklerinin adını Yıldız koyan ve Bozcaada’ya bisikletiyle taze ot dağıtan Ayşe Abla’yı. 


Yok efendim ‘Bademler’de gelincikler açtı, gelsenize’. Yok efendim ‘Seferihisar’da bir köy buldum, kafayı yersin’. Yok efendim ‘Germiyan’da duvarları boyayayan köylü ressam teyze buldum, çok accayip’ diye diye koccaaa Ege oldu sana İnstagram platosu.  


Velhasıl oralarda asırdır yaşanan pastoral hayatı, büyük şehrin damarlarımıza enjekte ettiği açlıkla içimize çektik. Geçen bahar, yanlışlıkla saptığımEvreşe yolundaki gündöndü tarlasında 3500 ‘layk’ almış fotoğrafım var benim. 


İş o kadar aldı yürüdü ki, arka mahalledeki Ercüment Teyze instagram hesabında, ütüyle çekilmiş fotoğraflarla tavsiye veriyor, 27 kişilik hesabında binlerce kişilik bir kitleyi peşinden sürüklediğine inanıyor. 


Memlekette sosyal medya hesabı olan herkes, ‘bana parti kur oy verelim’ dediler kıvamında dolaşıyor. 


İstanbullunun çok değil 5 sene öncesine kadar burun kıvırdığı İzmir’e taşınmak için ikinci dünya savaşındaki karne kuyruğu gibi kuyruk var. 


Hal böyleyken, oturup bir liste çıkardım. 


Ne var bu Ege’de? Neden bu kadar seviyoruz. 


Neden üçüncü cemreyle birlikte kendimizi Ege toprağına vurmak, badem çiçeğini yüzümüze sürmek, ağaçlara sarılmak, ineklerden makas almak gibi tuhaf eğilimler göstermek istiyoruz. 


Cevabı çok.


Ben ilk 10 maddeyi aşağıya bırakıyorum. 


Datça yollarını, Muğla’nın esnaf lokantalarını, Gökova’nın mavisine inen Sakar Geçidi’ni, Akyaka’nın aşıklar yolunu, Marmaris’i, Bozburun’u, Foça’nın kedilerini, denizini ve bittabi balıkçı ağlarını özleyen arkamdan gelsin. Yapacak bir şey yok. İş işten geçti artık. 


1. Memleket havası: İnsanın durduk yerde burnuna gelir. Ot kokar, çiçek kokar. Ege’den uzakta yaşamaya başlamışsan, gurbetteysen hele kokar da kokar namussuz.


2. Kapı gıcırtısı: Zeybek de deriz arkadaşlar arası. Kadını ayrı güzel oynar, erkeği ayrı. Hele bir de o dizi yere vurma hadisesi yok mu, Biscolata erkeği gelse, önünde diz çökse gözün görmez; hayır illa ‘Efe’ olacak, zeybek oynayacak.


3. Balkon sefası: İşten gelirsin, balkonu yıkarsın, ayakların çıplak çıkarsın, arka odanın da camını açar, badeleri masaya ufak ufak dizersin, yan balkona laf atar, bir yandan da kömürlü düzeneğin üzerindeki derya kuzularını yellersin. Sefa demek az kalır, ayıp olmasın diye kendini tutarsın.


4. Hallederiz mezhebi, geç otur sokak: “Dünyada sağlık olsun, geri kalan her şeyi hallederiz” mezhebinin başkentine hoş geldin. Acelen mi vardı, toplantıya mı yetişmen lazım, sen geç hele şöyle, bi şekil hallederiz. Misal; metro merdiveninde sol şeritte dikilen amcaya geçebilir miyim diye soran üniversiteli gence amcanın cevabı; “acelen ne evladım hepimiz aynı yere gidiyoruz.” (Kal gelen çocuk sessizce bekler.)


5. Cibes, İstanbul’da bir semt adıdır: Radika, şevketi bostan, arapsaçı, turpotu, cibez, İstanbul’da olsa olsa semt adı; Ege’de sofranın baş tacıdır. Otların adını bilmeyen, kavurmayan, çiğden zeytinyağı sarımsak gezdirilmiş mezeyle demlenmeyen adama kız vermezler Ege’de.


6. Hava kaldı diyorlarsa hava kalmıştır: Saat 7 gibi, güneşin yavaştan batmaya hazırlandığı vakittir o vakit. O deli esen meltem durur, hiç yokmuş da saçını başını darmadağın etmemiş gibi bir anda hava lokuma çalar. Nooldu da kaldı o hava, kimse bilmez.


7. Parayı Lidya’lılar bulmasaydı, Egeliler hiiiç uğraşmazdı: Şimdi benim anlamadığım, bu parayı bulan, başımıza türlü türlü iş açan Lidyalıların da ana yurdu Ege! Hayır bunlar bizim atalarımızsa, o devirde gözümüzü bürüyen para hırsı ne ara söndü, ben onun peşindeyim.


8. Atlan ineğnen, kazlan çomağnan: Yani diyor ki, atla inekle, kazla çomarla; biz epeydir bir arada yaşıyoruz, geçinip gidiyoruz. Evlerimizin 3 karış bahçesinde Sarıkız’ı görünce şaşırıp gözüne gözüne tutmayın gameranızı.  


9. Egeli yol tarif etmez, götürüp teslim eder: Geçen haziran, Ortaca’da bir esnaf lokantası arıyoruz, yol kenarında mobiletini park etmiş amcaya sorduk. Önce bir tarif edeyim dedi, sonra belli üşendi; demir atının terkisine atladığı gibi o önde biz arkada, lokantaya kadar bıraktı. Bir de tembih etti; “Osmaaan gençler buranın yabancısı, yimeğin eyi yerinden ver; kazıklayı kazıklayı durma.” Her yaz, saygıyla anıyoruz kendisini.


10. En taze balıklar burada bulunupduru: Mesele Ege değil aslında, mesele memleket meselesi. Accık rahat oluversek, accık koyu koyuversek; bütün işlerimiz çözülcek emmee; o hırs yok mu o hırs! Köyceğiz’de salaş bir balıkçının vitrininde, kağıt üzeri keçeli kalemle yazdığı gibi; “en taze balıklar burada bulunupduru.” Yani balığın en tazesi, toprağın en verimlisi, insanın en güzeli, havanın en lokumu, coğrafyanın en şahanesi bu ülkede ama para hırsımızın kurbanı; doğanın katili, betonun yılmaz savunucusu olup çıktık nicedir. Bunları gördükçe “Allahını seven üzerime Ege atsın diye haykırasımız geliyor. Meselenin özeti bu!

 

Yazının devamı...

Bu ülkenin gerçek % 50’si, gel barışalım artık!

 

Bu ülkenin gerçek % 50’si kadınlar. Barışmazsak,

gidiyoruz tepetaklak.

 

Herkes bizim yerimize konuşuyor.

Herkes bizim yerimize karar veriyor.

 

Hele biz, biz birbirimizi linç ediyoruz.

 

Yeter yahu, ne oluyoruz?

Bize ne oluyor?

 

Herkese borç takan, yalancı, aksi, huysuz, selam vermez mahallelinin

bile arkasından ¨İYİ BİLİRDİK¨ diye baş sallardı bu ülkenin kadını, erkeği.

 

Biz ne zaman hiç tanımadığımız, hayatının baharında ölen gencecik kızların arkasından sövecek ruh haline geldik?

 

Araştırmanın ismi, Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları.

Tahmin bile edemezsiniz boyutlarını.

 

Şubat ayında Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yayınlandı.  Okudukça kederlendim. Okudukça daldım gittim.

 

Biz bir Akdeniz ülkesiydik yahu, Kutuplar’a ne zaman ulaştık?

Kutuplar ne zaman ayağımıza geldi bizim?

 

Ben kendi memleketimde, sen  sıcacık evinde, karşı komşuya aşure

dağıtıp alt komşudan toz şeker isterken ne zaman toz oldu değerlerimiz?

 

BENİM PARTİM SENİN PARTİNİ DÖVER

 

Araştırmada bir dizi sıfat sayıldığında, katılımcıların iyi sıfatların tamamını kendi parti taraftarlarına uygun gördüğü gözleniyor.

 

Örneğin, kendi partisi ¨ülkenin yararına çalışıyor (%92),

 

Kendi partisi ¨vatansever (%91)¨, ¨onurlu (%90)¨, ¨zeki (%84)¨, ¨cömert (%83)¨ ve ¨açık fikirli (%83)¨.

 

Buna karşılık, bütün kötü sıfatlar da “diğer” parti taraftarlarının özelliği olarak sayılıyor.

 

¨Ülkeye tehdit oluşturan (%86), bencil (%84), ikiyüzlü (%84), zalim (%83), kibirli (%80) ve bağnaz (%74).

 

KIZ ALMAM, KIZ VERMEM, KOMŞU BİLE OLMAM

 

Araştırmanın sonuçlarına göre  görüşülen kişilerin %79’u kızlarının en uzak hissettikleri partinin taraftarlarından biriyle evlenmesini ZİNHAR istemiyor.

 

%74’lük bir kesim o partinin taraftarlarından biriyle iş yapmak istemediğini belirtirken, komşu olarak istemeyenlerin oranı TAMI TAMINA % 70!

 

Çocuklarının o partinin taraftarlarından birinin çocuklarıyla oynamasını istemeyenlerin oranı da % 68! Ne oluyorsunuz yahu? Çocuk onlar, çocuk.

 

BEN HAKKIMI ARARIM, SEN ARAYAMAZSIN

 

Görüşülenlerin % 47’si kendilerini en uzak hissettikleri parti taraftarlarının yürüyüş yapmasına olumsuz yaklaşıyor.

 

% 44’lük bir kesim o grubun toplantı düzenlemesini, %43’lük bir kesim de basın açıklaması yapmasını onaylamıyor.

 

Diğer grubun telefonlarının dinlenmesini onaylayanların oranı %50!

 

BENİMLE AYNI GÖRÜŞTEYSEN TAKİBE TAKİP!

 

Sosyal medyada sadece bizimle aynı görüşü paylaşanlara tahammülümüz var.

İnternete erişimi olan kişiler arasında Twitter hesabı olanların oranı %33.

 

Twitter kullanıcılarının yüzde 60’ı takip ettikleri kişilerin siyasi görüşlerinin kendi siyasi görüşleriyle AYNI olması gerektiğine inanıyor.

 

EN BÜYÜK GÖREV BİZE DÜŞÜYOR LEYLA

 

Bizi ayıracaklar Züleyha.

Bize kıyıyorlar Gamze.

 

Benim senden başka kimsem yok, biliyorsun.

Senin de benden.

 

Bizi daha çok öldürecekler, Ebru.

Laflarıyla, bakışlarıyla, çoğu kez silahlarıyla.

Bizi koparacaklar Oya.

Dalımızdan, evimizden, kardaşımızdan.

 

Biz sağlam durmazsak, biz bu şiddet diline engel olmazsak kimse olmayacak.

Kız kardeşin düşerken sen tutacaksın. Tanımadığın bir kadın ölürken, arkasından atıp tutanlara sen göğsünü siper edeceksin Asude.

 

Yan komşunu döverlerken evdeki televizyonun sesini daha fazla açmayacaksın.

Israrla polis çağıracaksın.

Sen bağırıp yardım isteyeceksin.

 

Sosyal medyadan linç edemeyecek kimse senin hemcinsini.

 

Hele sokakta. Kimse, hiç bir kadına, ne başörtüsü var, ne de şort giydi diye dil uzatamayacak. Herkesin hayatına kimse karışamayacak.

 

Bugün ona yapan, yarın bana yapar diyeceksin.

 

Bir tek biz bir olursak, bizi ayıramazlar.

 

Bir tek biz sağlam durursak bizi yıkamazlar.

 

Bir tek biz birbirimize kenet olursak

 

ÖZÜR DİLERİM, GEL ARTIK BARIŞALIM.

 

Özür dilerim seni yargılamaya hakkım yokken yargıladım.

Özür dilerim dertlerini, özgürlüğünü umursamadım.

Ben yapmadım ama yapanlara da engel olmadım.

 

Ama şimdi geldim bak, buradayım.

Dimdik yanındayım. Kale direği gibi ayaktayım.

Seni, beni, bizi artık kimseye ezdirmemeye kararlıyım.

 

Hepimiz buradayız. Biriz, bir olmak zorundayız.

 

Şimdi dilindeki şiddeti yavaşça yere bırak.

Ben de önyargımı bırakıyorum sessizce.

 

İkimiz bir fidanın güller açan dalıydık.

Zehir kusup diken içtik senelerce.

 

Bu ülkenin yarısı kadın.

Diğer yarısı, ahlak polisimiz olmasın artık ne olur.

Dikenleri ellerimizi, yüzümüzü kanatamasın.

 

Kalemimin sapını gülle donattım.

Buraya bırakıyorum.

Bu yazıyı okursan eğer,

biliyorum ki uzattığım eli de tutacaksın.

 

Şarkının da dediği gibi...

Yazının devamı...

Dünyayı kadınlara verin, örgü örerek bile bir ülkenin kaderini değiştirirler!

 

Üniversitedeyken, tek örgü örme girişimim dörtgen başlayıp beşgene doğru giden,

geleneksel bir motif taşıması gerekirken ilhamını Gaudi’den alan bir elbeziydi.

Hal böyleyken bir gün bir e-posta geldi ve Bostancı’daki Tavsiye Evi’nde

köy çocuklarına, atkı, bere, yelek vb. ören gönüllü kadınlarla tanıştım.

 

Hiç bir şey beklemeden, kendi çocuğuna veya torununa örer gibi ören, örerken

“Ya torunum da bunu giyecek yavrucak gibi olsaydı.” diye gözleri dolan, şişlere

daha da sıkı asılan kadınlar.

 

Kimisi emekli bankacı, kimisi emekli diplomat, kimisi “Başlarım böyle hayata.”

diyerek işinden istifa etmiş zamanını örerek değerlendiriyor. Farklı şehirlerden

örüp İyi Kalpli Eller’ in deposuna gönderenler de çok.

 

Oradan, oturduğunuz yerden bakınca, ¨Aman canım ne var bunda, 3-5 kadın

oturmuş örgü örüp kek yiyor.¨ diyeceksiniz biliyorum. Ama işin aslı öyle değil işte.

 

Ayda ortalama 2 bin çocuğu sevindiriyorlar

 

Rakamla da yazayım da daha iyi anlaşılsın.

Ayda 2000!

 

Bu gönüllü kadınların ördükleri ve ayrıca depoya ulasan kitap, oyuncak,

giysi ve çocuklarla ilgili her sey uç uca eklenip arşa ulaşıyor.

 

Ayda ortalama 2000 çocuğa hediye gidiyor.

12 yilda 900’ den cok okulda 50.000 den fazla cocuga destek verilmiş.

Proje gücünü kargo sponsorundan alıyor. Bu yüzden rakamlar büyük.

 

Sadece 1 Kasım’dan bu yana, 3700 bot, 420 mont, 950 atkı-bere seti, kolilerce kitap ve kırtasiye göndermişler.

 

Hikaye nasıl başladı?

 

Arzu Tavukçuoğlu, 2005 yılında, engelliler için açılan bir yaz kampında çalışmak üzere Van’a gidiyor.

Neden diye sormayın, gidiyor işte. Bazılarımızın içindeki gönüllülük ateşi daha harlı yanıyor.

Filistin’de bir mülteci kampında üç ay gönüllü çalışmışlığı da var.

 

Oradan Doğu Beyazıt’a geçiyor. Orada gördüğü yaşamlar, olanaksızlar, en çok da

çocukların masum ihtiyaçları karşısında İstanbul’a dönüp projeyi başlatıyor.


 

12 yıldır köy çocukları & okullarına destek veren İyi Kalpli Eller hareketini koordine ediyor.

 

Tek başına çalışıyor. İşin muhasebecisi, ürün tedarikçisi, Ar-ge' si, sosyal medya sorumlusu,

çağrı merkezi, her şeyi o! Ayrıca depoyu temizleyen, milyonlarca parça ikinci el eşya ayıklayan,

kolileri çöplerden toplayan, okulların ihtiyaçlarına göre kolileri hazırlayan da o!

 

Ne acayip değil mi? Hangimiz yapar bunu, hangimiz girer bu yükün altına bir başına?

 

Sağlığına bağlı olarak ayda 40-60 koli onun deposundan, 120-150 koli de bot & ayakkabı toptancısının deposundan çıkıyor.

 

12 yılda yüzlerce insan Arzu’nun İyi Kalpli Eller’ine destekte bulunmuş. Ama örgü örerek, ama bot, mont, kitap bağışlayarak.

 

Bu gerçekten çok büyük bir gönüllülük hareketi değil de nedir?



 

 

Siz de yardım edebilirsiniz!

 

Gelin, bir işin ucundan da siz tutun.

Örgü öremiyorsanız kırtasiye alın veya çocuğunuzun

ikinci el kitap-oyuncaklarını bağışlayın. Bulun buluşturun.

Doğu’ya, Karadeniz’e, İç Anadolu’ya el uzatın.

Çocuklar sizi bekliyor.

Bu ülkenin çocukları.

Hepimizin çocukları.

 

Sonra da dünyayı kadınları verin.

Örgü örerek bile bir ülkenin kaderini değiştirsinler.

 

Önemli not:

 

İyi kalpli eller instagram hesabı:

https://www.instagram.com/iyikalplieller/

İyi kalpli eller facebook hesabı:

https://www.facebook.com/İYİ-KALPLİ-ELLER-300438816651014/

 

 

 

 

Yazının devamı...