"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

27 Mayıs raconu

Adnan Bey “demokrasinin yıldızı” falan değildi: Besleme basın yarattı, 80 yaşındaki gazeteciyi hapse attırdı, sansür uyguladı, muhalefete baskı yaptı, tahkikat komisyonu rezaletine imza attı falan...

Adnan Bey’in “demokrasinin yıldızı” olmaması, asker darbesiyle devrilmesini meşru kılmaz. İlke açıktır: Elinde silah olan gücün, elinde silah olmayan güce müdahale hakkı yoktur.

“27 Mayıs iyi oldu ama idamlar hiç iyi olmadı” demek ya da “Ama Menderes de zıvanadan çıkmıştı” demek, zorbalığa dolaylı destek anlamına gelir ve insanda tiksinti duygusu oluşturur.

Sivil iktidar ceberutluk yapmaya başladı ise, bununla hesaplaşma yeri sandıktır. Sandıkta mücadele yerine askeri tahrik etmek alçaklıkla eşdeğerdir.

İster emir komuta zinciri içinde olsun, ister emir komuta zincirinin dışına çıkılsın... Hiç fark etmez... Zorbalık zorbalıktır.

27 Mayıs darbesini yapanların, yeryüzünün en şahane anayasa metnini ortaya koymalarının da bir anlamı yoktur. Anayasayı, “yönetimi zorbalıkla ele geçirenler” değil, halkın temsilcileri yapar. En kötü halk anayasası, en kral darbeci anayasasından daha iyidir.

Kıytırık bir mahkemenin verdiği kıytırık bir kararla başbakan asmak, yeryüzünün görüp görebileceği en büyük alçaklıklardan, namertliklerden ve zulümlerden biridir.

27 Mayıs günü en küçük bir direniş sergilemeyip aradan 50 yıl geçtikten sonra darbeyle hesaplaşmak, delikanlı bir ulusa asla yakışmaz. Ortada bir risk yokken bağırıp çağırmak yerine ortada büyük bir risk varken bağırıp çağırmalıydık.

Çözüm şudur: 27 Mayıs’ta “Darbecileri lanetleme” eylemi yapmak yerine, “O gün ses çıkmadığı için yüzümüz kızarıyor... Çok utanıyoruz...” falan diye eylem yapmak daha doğrudur.

Deniz Bey bizden ne istiyor

Ortaya dökülmesin dediğimiz halde ortaya döküleni görmememizi mi istiyor?

Hiçbir şey yokmuş gibi yapmamızı mı istiyor?

“Kriminal büro” adı verilen lafazanların yaptıkları basın toplantısında söylediklerine gözü kapalı iman etmemizi mi istiyor?

“Kriminal büro”nun “Deniz Bey’in bacak kıllarındaki yoğunluk” konusuna bile girdiği bir ortamda bizim etik davranıp “Neden yalanlamıyorsunuz?” diye sormamamızı mı istiyor?

Bunca gürültüden sonra “Ben dedikodulara prim vermem” demenin bir anlamı olmadığını görmezden gelmemizi mi istiyor?

Bir insanın bir iddia karşısında istifa edip de “iddia yalan” dememesini normal mi karşılamamızı istiyor?

Gerçekten... Deniz Bey bizden ne istiyor?

Kişisel hesaplaşma

BEN bugün “burada” değil de “orada” olsaydım...

Yani Yeni Şafak/Zaman/Star/Bugün/Vakit ve hatta Sabah’ta yazıp çiziyor olsaydım...

Şimdi oturup da...

“Bu Kemal’den bir şey olmaz” diye mi yazacaktım?

“Havuzlu villa” demeyecek de “Etro gömlek” mi diyecektim?

“Bunların alayı Ergenekoncu” mu diyecektim?

Tezviratın bini bir para kabilinden mi takılacaktım?

“Biz yandaşsak da siz de candaşsınız” diye kral sözünü mü tekrarlayacaktım? Ya da...

“Bu kaset işini Deniz Baykal organize etmiş olabilir” türünden deli saçmasını büyük bir ciddiyetle kaleme mi alacaktım?

* * *


Çok düşündüm bunu...

Gelişmiş bir empati duygusuyla... “Ekmek parası” meselesini falan aklımdan çıkarmadan... “Elden başka bir şey gelebilir mi” sorusuna kafa patlatarak...

Sonuç şudur:

Hayır, hayır! Asla böyle şeyler yazmazdım... Utanırdım... Yüzüm kızarırdı... Ayıp olacağını düşünürdüm...

Yani sorun galiba yandaşlıkta falan değil, sorun tıynette...

Cuk oturmuş

BİR vesileyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün internet sitesine girdim...

Sitenin açılış sayfasında, zamanın ruhuna acayip uygun düşen iki mısralık şiiri görmeyeyim mi?

Şöyle diyor şiir:

“Mal mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi! / Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!”

Nasıl ama? Bugünden itibaren şu iki olası gelişmenin takipçisi olacağım:

BİR: “vgm.gov.tr” adresindeki şiir, orada kalacak mı?

İKİ: Vakıflar Genel Müdürü görevden alınacak mı?

Hakara makara bir gece

EĞER “âlemlere akmak” derken, bir gecede en az üç mekân birden dolaşmak kastediliyorsa...

Ben geçen gece resmen ve alenen âlemlere aktım.

Duraklarım şunlardı:

MANSUR’UN PARTİSİ: Mansur Forutan ve arkadaşlarının kurduğu “bizibozmaz.com” adlı internet sitesi, geçen yıl Tünel’de fakir ama gururlu bir parti vermişti. Geçen yıl sokağa doğru huruç yapılmıştı, yabancı pek yoktu, hesapları davetliler ödüyordu falan... Sanırım bir yıl içinde “bizibozmaz”, biraz palazlanmış... Bu kez parti, Akaretler’deki janjanlı bir mekândaydı... Tanımadığım janti tipler, iyi bir mekân ve hesaplar sponsordan... Geçen yılki başka iyiydi, bu başka iyi... Sonuç: Mansur parti işini biliyor. 

REİNA’DA AJDA: Sanatçıların tuhaf bir tarafı var: Normalde alabildiğine iddiasız gibi dururlar ama sahneye çıkınca canavarlaşırlar... “Kırmızı elbiseli Ajda”nın sahnede fırtına gibi estiğini görünce, bu kuralın altı bir kez daha çizik... Ajda’lı Reina daha az kasıntılı, daha çok misafirperverdi...

NAHİDE’NİN AÇILIŞI: Yine İzzet, yine temalı bir mekân... Cahide gitmiş yerini Nahide almış... Bu kez tema motel... Nahide’yi yazacağım ama şimdi sadece “o gece”den söz edeyim: Açılış gecesi sahnede, bu tür mekânların pek alışık olmadığı bir isim var: İbrahim Tatlıses... Ben hayatımda ilk kez İbrahim Tatlıses’i canlı dinledim... Aleyhinde çok yazdım, çok mahkemelik oldum ama bir hakkı teslim edeyim: Bu adam öyle bir şarkı söylüyor ki, bütün muzırlıklarını bir anda bağışlıyorsunuz...

X