Murat Yetkin

Yani ABD onu kullanıyor da PKK aptal, öyle mi?

20 Kasım 2017
IŞİD militanının İspanyol istihbaratına çalıştığı anlaşılınca bazı benzerlikler ortaya çıkmaya başladı.

Bu yıl 17 Ağustos'ta Barselona'da bir IŞİD militanının kalabalığa dalarak 13 kişiyi öldürmesini, biri daha sonra ölecek 130 kişiyi yaralamasını hatırlıyorsunuz, değil mi?

Evet, ben söyleyince hatırladınız. Şimdi okuyacağınız hikaye ise bu terör saldırısıyla ABD Merkezi Komutanlığın (CENTCOM) IŞİD'e karşı PKK'nın Suriye kolu YPG ile işbirliği yapması arasındaki alakayı anlatıyor. "Yok artık" dedirtecek bağlantı ve benzerliklere hazır olun.

İspanyol polisi 17 Ağustos'tan kısa süre sonra Barselona saldırısının arkasındaki IŞİD örgütçüsünün Abdelbaki es-Satti olduğunu saptamıştı.

Satti, İspanya'nın bağımsızlık kavgasındaki Katalonya bölgesinin Ripoll şehrinde yaşayan bir imamdı.

Satti'nin İsmi bir süre önce bir başka terör eylemi nedeniyle daha Avrupa polis teşkilatlarının gündemine gelmişti. Bu eylem, 22 Mart 2016'da Brüksel havaalanı ve bir metro istasyonunda IŞİD intihar bombacıları tarafı dan (3'ü eylemci olmak üzere) 35 kişinin öldürülmesi ve 340 kişinin yaralanması eylemiydi.

Satti'nin 2016 Ocak ayından itibaren, bombalamalardan kısa süre öncesine dek Brüksel'in 10 km kadar kuzeyinde Vilvoorde şehrinde bulunduğu belirlenmişti. Belçika polisi Satti'nin, bir başka IŞİD örgütçüsü Usame al-Attar ile bağlantısını araştırmış ama kanıt bulamamıştı. Attar ise Brüksel bombalamaları yanı sıra 13 Kasım 2015'te Paris'te (7'si intihar eylemcisi olmak üzere) 137 kişinin öldürüldüğü, 413 kişinin yaralandığı eylemin planlamasında yer almaktan sorumlu tutuluyordu.

Şimdi sıkı durun: İspanyol El Pais gazetesi 17 Kasım'da İspanyol Milli İstihbarat Merkezinin (CNI) Satti ile bağlantılarını kabul ettiğini duyurdu. İspanyol istihbaratı Satti ile 2010-2014 yılları aradında Castellion cezaevinde kaldığı sırada irtibat kurmuştu. Satti, çıkınca (2013'te kurulan) IŞİD'e katılmış ve İspanyol istihbaratına IŞİD'i ispiyonlamaya başlamıştı; ya da İspanyol istihbaratı öyle olduğunu sanıyor, aslında ilişkinin tersine işlediğini düşünmüyordu.

Sonuç ortada.

Yazının Devamını Oku

Hakikaten bu nasıl ittifak böyle?

18 Kasım 2017
Türkiye’nin de üyesi olduğu Batı savunma ittifakı NATO ile ortaya çıkan arızayı krizden öte bir skandal olarak adlandırmak daha doğru.

Olay gündeme dün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın duyurmasıyla geldi. Kanada’nın Halifax şehrindeki Güvenlik Konferansı’na giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar arayıp kendisini haberdar etmişti. Norveç’te yapılan bir askeri tatbikatta “düşman liderler” olarak kendisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri ekrana yansıyınca Türk subaylar Akar’ı bilgilendirmişti.

Erdoğan, tatbikata katılan 40 Türk askerinin geri çekildiğini ve düzeltici adımlar atılsa dahi kararın değiştirilmeyeceğini söyledi. Nitekim düzeltici adımlar skandalın duyulmasını izleyen birkaç saat içinde atıldı. Norveç ordusu skandalda sorumluluğu anlaşılan (birisi Türkiye kökenli Kürt asıllı olmak üzere) iki personelin işine son verildiğini duyurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de Türkiye’den resmen ve yazılı olarak özür diledi.

Nitekim Stoltenberg de Kanada’daki o toplantıdaydı ve Akar ile yüz yüze de görüştüler.

Ancak yaşanan skandalın boyutu gecikmeden gelse de bu özürlerle kolay kolay atlatılmayabilir.

Çünkü bu skandal da son zamanlarda Türkiye ve Batı arasında yaşanan bir dizi talihsiz gelişmeyle, kaçınılmaz olarak birlikte algılanacak gibi duruyor. Batıda Erdoğan aleyhtarı kampanyanın Türkiye aleyhtarlığına dönmekte olduğunun işaretlerini veriyor.

Geri çekilen asker sayısının 40 olduğuna bakıp hafife almamak gerekiyor. Çünkü zaten “Trident Javelin – Üç Uçlu Mızrak” adı verilen tatbikat aslında sahada değil, bilgisayar ekranları başında yapılıyordu. NATO’nun gelecekteki kuvvet yapısındaki dijital komuta kontrol ağırlığını güçlendirmeyi amaçlıyordu; öyle binlerce askerin değil, ekranları başındaki uzman subayların katıldığı bir savaş oyunuydu. Tatbikat, NATO’nun Güney kanadının güçlü üyesi Türkiye çekilince başarısızlıkla tamamlandı.

Ama mesele sadece bu da değil. NATO skandalı patlamadan birkaç saat önce zaten konuyla ilgili bir başka nahoş gelişme daha ortaya çıkmıştı.

Uluslararası saygınlığı olan “Defense News – Savunma Haberleri” dergisine konuşan bir Amerikalı askeri yetkili, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alması durumunda sadece NATO sistemine bağlanamamakla kalmayacağını, ortak üretimine katıldığı yeni nesil F-35 savaş uçağı konusunda da kısıtlamalar yaşayabileceğini söylemişti.

Yazının Devamını Oku

Suriye’de İran manevrasına dikkat

17 Kasım 2017
Erdoğan’ın papaza kızıp oruç bozmaması, Türkiye’nin Suriye masasından kalkmaması önemli.

Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin Suriye’deki son konumlarını görüşmek üzere 22 Kasım Çarşamba günü Rusya’nın Soçi kentinde bir araya gelecekleri açıklandı. Toplantıya verilen önem, bir gün önce dışişleri bakanlarının da buluşmasından belli; teknik çalışmayı yapıp kararı liderlere bırakacaklar. Böylece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir hafta arayla yeniden Soçi’de olacak ve orada Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile buluşacak.

Sanki isimleri bilmiyormuşsunuz gibi neden mi tek tek saydım. Çünkü bu yazının püf noktası orada...

Putin’in Rusya’nın siyasi, askeri bütün hareketlerine hâkim olduğu konusunda bir kuşku yok. Erdoğan’ın da öyle... Ama Ruhani acaba Suriye’deki İran askeri faaliyeti üzerinde tam hâkimiyete sahip mi? O konuda son sözü Ruhani mi, yoksa İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney mi söylüyor?

Bunu neden mi soruyorum? Çünkü İran Anayasası’na göre ordu, evet cumhurbaşkanına bağlı, ama Devrim Muhafızları dini lidere bağlı. Devrim muhafızlarının İran içinde bir tür jandarma, bir tür rejim bekçisi olarak iş gören koluna Besiç deniyor. Bir ara “İslam devrimi ihracı” olarak da adlandırılmış olan dış operasyonlar biriminin adı ise Kudüs Tugayları.

Kudüs Tugaylarının binlerle ifade edilen ama kesin olarak bilinmeyen sayıda savaşçısı halen (Irak ve ) Suriye’de. Şimdiye dek general düzeyi dahil çok sayıda İran askeri, Devrim Muhafızı olarak Suriye’de Beşar Esad rejimini savunurken öldürüldü. Kudüs Tugaylarının başında bulunan Tümgeneral Kasım Süleymani, (Irak ve) Suriye iç savaşlarının en etkili gizli aktörü sayılabilir. Kah Bağdat’ta ortaya çıkıyor, kah Şam’da, bir Beyrut’ta görünüyor, bir Talabani’nin cenaze namazında Süleymaniye’de, Bir Lazkiye’de, bir Halep’te.

Halep’te en son görülmesinden sonra, şehirden tahliye edilen sivillerin otobüsüne Şii milisler saldırmış, ama İran resmen devreye girerek güya huzur içinde tahliyeyi sağlamış ve bunun sonucunda aslında Türkiye ve Rusya arasında başlayacak olan Astana görüşmelerine –oyun bozucu gücünü kanıtlayan- İran da dâhil edilmişti.

Aslında Rusya’nın 2015 yaz sonunda Suriye’ye askeri anlamda giriş yaparak bütün gidişatı değiştirmesi öncesinde de (Ruhani değil) Hamaney’in Moskova’ya Putin ile görüşmeye (Dışişleri Bakanı Zarif’i değil) Süleymani’yi (bir değil) iki defa elçi göndererek Esad’ın Rusya olmadan dayanamayacağına ikna etmeye çalışması söz konusu olmuştu.

Hameney ve Ruhani’nin farklı tutumları ABD’de Barack Obama döneminde imzalanan ve artık Donald Trump döneminde tehlikeye giren nükleer anlaşmada da görülmüştü; Hamaney (tıpkı başka nedenlerle İsrail’in olduğu gibi) bu anlaşmaya karşı durmuş, ama ambargonun gevşeyeceği vaadi baskın gelmişti.

Yazının Devamını Oku

Siyaset kulisi fena ısınıyor

16 Kasım 2017
İYİ Parti sonrası MHP AK Parti’ye bağımlı hale mi geldi?

Son hareketlilik MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığı bir değil, iki çıkışla başladı. Önce yüzde 10’luk seçim barajını tartışmaya açtı, ardından da 2019 seçimlerine dek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti hükümetinin yanında olduğunu ilan etti.


Tabii ikisinin arasında Başbakan Binali Yıldırım’ın, seçim barajının düşürülmesinin de Meclis’teki Cumhurbaşkanlığı sistemi uyum çalışmaları sırasında ele alınabileceği ve diğer partilerin de katkısının gerektiği açıklaması var; adeta Bahçeli ikinci çıkışıyla bu katkı için söz vermiş oluyor.


Bahçeli ve MHP sözcüleri hala açıkça söylemiyorlar ama yüzde10 barajı ile 2019 seçimlerinde Meclis’te grup varlığı göstermeleri kolay görünmüyor.


Oysa şimdiye dek yüzde 10 barajının düşürülmesine en şiddetli itiraz hep MHP ve Bahçeli’den gelirdi. Bunun temel nedeni, Kürt milliyetçiliği, ya da Kürt sorunu odaklı partilerin Meclis’e girmesinin önlenmesiydi.


Yazının Devamını Oku

Esad’la işbirliği mi yapıyoruz ne?

15 Kasım 2017
Türkiye’nin Suriye’de rejim ile aynı kaygıları paylaşmaya başladığını yazmadan önce müsaade edin şöyle bir “Yaşasın basın özgürlüğü” diye içimi dökeyim.

Gazeteci meslektaşlarımız hapisteyken “Bu neyin iç dökmesi?” diye soracaksanız, size “BBC haberini görmediniz mi?” sorusuyla yanıt veririm.

İşin içinde ABD’lilerin yanı sıra İngiliz birlikleri de olduğu halde, İngiliz yayın kurumu BBC’nin 13 Kasım’da verdiği “Rakka’nın Kirli Sırrı” haberi ortalığı karıştırdı. Bu habere göre, ABD (ve ortak sorumluluk nedeniyle İngiltere) askeri denetimi altındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) önemli miktarda IŞİD militanının silahlarıyla birlikte şehirden çıkıp gitmesine göz yummuşlar, dahası zarar görmeden çıkmalarını sağlamışlardı.

Buna en sert tepkiyi veren iki ülke Türkiye ve Rusya oldu.

Başbakan Binali Yıldırım AK Parti grubunda “Neler olmuş, neler?” dedi; “Rakka'da DEAŞ’lıları temizlemek yerine, DEAŞ'lılara silahlarıyla birlikte Rakka'dan çıkmaları için destek olmuşlar. (..) Şimdi oradan çıkan, silahlarıyla serbest bırakılan bu DEAŞ mensupları başta Türkiye olmak üzere Avrupa, Amerika, dünyanın her tarafından kim bilir yeni masum insanların katline sebep olacaklar.”

Rusya Savunma Bakanlığı ise tepki çıtasını daha da yükseltti: ABD askeriyesinin Rakka dışında da bir süredir kendi sağladıkları IŞİD hedeflerini vurmadığını öne sürdü? Acaba terörün bitmesini değil yayılmasını mı istiyorlardı?

Oysa şimdiye dek ABD idi Türkiye’yi cihatçı militanların Suriye sınırını kullanmasına göz yummakla, hatta izin vermekle, Rusya’yı da (İsrail’in baş düşmanı) İran yanlısı Hizbullah gibi grupları koruyup kollamakla suçlayan…

Sezen Aksu’nun “Masum değiliz hiç birimiz” şarkısındaki gibi, Suriye iç savaşına kapılan hiçbir aktör tertemiz değil, ama lekeden lekeye fark var, lekenin miktarında da.

Örneğin BBC haberinde Amerikan askeri kaynaklarına dayanarak, IŞİD’cilerin şerhi silahlarıyla birlikte terk etmesine izin verilmesi gerekçelerinden birisini da SGD güçlerinin daha fazla can kaybına neden olmamak diye açıklamış.

Yazının Devamını Oku

Ve Erdoğan Atatürk’ü övüyorsa

13 Kasım 2017
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 79’uncu yılı nedeniyle Beştepe’de konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Atatürk’e övgüsü ve sahiplenişi pek çok kişi için sürpriz oldu.

Şimdiye dek çoğunlukla Gazi Mustafa Kemal olarak söyleyip Atatürk dememe tercihine dikkat çekenlere çatan Erdoğan şunları söyledi:

 

- “Birileri çıkmış biz Atatürk'e Atatürk dedik diye bir sürü senaryolar yazıyor. Adı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise bizim bunu ifade etmemizden daha doğal ne olabilir. Ruhu faşist, söylemi Marksist çevrelerin tekeline mi bırakacağız. CHP gibi amorf bir partinin Atatürk'ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz.

 

 

- “Milletimizin Gazi'ye hürmeti sonsuzdur. Milletimizin Mustafa'ya saygısında en küçük bir tereddüt yoktur. Milletimizin Kemal'le de en küçük bir sorunu bulunmuyordur. Milletimizin soyadı olarak kendisine verdiği Atatürk konusunda da hiçbir sıkıntısı olmadığını gayet iyi biliyoruz. Peki, buna rağmen ne için böyle bir tartışma hep süregelmiştir. Bunun cevabı, darbecilerin, cuntacıların, vesayet odaklarının, ülkenin tarihine, milletin değerlerine düşmanlık eden kesimlerin kendilerini 'Atatürkçülük' kılıfı altında gizlemeye çalışmış olmasıdır.”

 

Erdoğan bu arada Atatürk’ün CHP ile ilişkisinin 1938’de vefatından sonra kesildiğini çünkü (tarihçilerine bir daha kontrol ettirmesi gereken bir eksik bilgilendirmeyle) İsmet İnönü’nün hemen üzerinde kendi resmi olan banknotlar bastırdığını söylüyor ama şimdi konumuz bu değil. Konumuz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk’ü, soyadının üzerine basa basa şimdiye dek pek örneği görülmemiş şekilde övmesi ve sahiplenmesi.

Yazının Devamını Oku

Kanama durdu, ama tedavi daha başlamadı

11 Kasım 2017
 Başbakan Binali Yıldırım 9 Kasım'da Washington'da ABD Başkan Yardımcısı Michael Pence ile görüşmesi ardından hemen New York'a geçti.

Pence görüşmesi endişe edildiği kadar kötü geçmemişti, Yıldırım "çok müspet" diyordu. Beyaz Saray açıklamasında gerçi insan hakları, gazeteci tutuklamaları gibi sorunlar vurgulanıyordu ama neticede "yeni bir sayfa açıldı" ifadesi dünyanın bütün lisanlarında olumlu yargı bildirir.

Yıldırım bu moralle New York'ta ilk görüşmesini belli başlı Yahudi kuruluşlarının temsilcileriyle yaptı. (Türkiye'de milliyetçi-muhafazakar siyasi akımların öteden bu yana çözüm aradıklarında dünyadaki kötülüğün kaynakları arasında saydıkları Yahudi kuruluşlarının kapısını çalmaları ilginçtir ama şimdi konumuz bu değil.) Tıpkı bu görüşme gibi akşam yemeğinde belli başlı yatırımcılarla buluşması da basına, bizlere kapalıydı. Bu toplantılarda Başbakan'a ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Enerji Bakanı Berat Albayrak eşlik etti.

Gerçekten önemli küresel yatırımcı şirketlerin temsilcileri katılmıştı. Ama birincisi, katılımcıların hemen hepsi zaten Türkiye'de yatırımı olan şirketlerdi, yani ilk defa gelme düşüncesiyle toplantıya katılan pek kimse yoktu, ikincisi de onlar dahi siyasi gerilimden -ki siz olağanüstü hal koşulları diye de okuyabilirsiniz-  tedirginlik imasıyla konuşuyorlardı.

Başbakan 10 Kasım'a New York Başkonsolosluğunca düzenlenen Atatürk'ü anma törenine katılarak başladı. Tören salonu katılımcılarla dolup taşmıştı, küçükler Atatürk şiirleri okudu, Yıldırım da Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyini aşmak hedefi ve birlik beraberlik odaklı bir konuşma yaptı. ABD programını da Brooklyn'de Eyüp Sultan camisinde kıldığı Cuma namazıyla tamamladı.

Peki, Başbakan'ın merkezinde ABD Başkan Yardımcısı Pence ile görüşme bulunan seyahatinden geriye ne kaldı?

Öncelikle bu görüşmeden en önemli beklentinin, Yıldırım'ın kendi ifadesiyle Türkiye-ABD ilişkilerini "daha olumsuz değil, olumlu yöne çevirmek" olduğunu hatırlarsak, gezi amacına ulaşmış sayılır.

Son bir kaç aydır nefes aldırmayan söz düellosunun yerine -hatta vize kısıtlamasıyla zıtlaşma söz düellosundan eylem boyutuna geçmişti, Yıldırım-Pence görüşmesi ardından gerilim içermeyen beyanlar duyduk.

Bu durumu ilişkilerdeki olumsuz seyrin durması, başka deyimle yaradaki kanamanın durdurulması olarak niteleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

ABD ilişkilerinde son dakika gelişmeler

7 Kasım 2017
Başbakan Binali Yıldırım’ın ABD Başkan Yardımcısı Michael Pence ile 8 Kasım'da yapacağı görüşmenin dün gece geç saatlerde yapılamayacağı haberi Ankara'ya ilk ulaştığında bir heyecana yol açtı ama kısa sürede durum anlaşıldı. Gerekçe, ABD Başkanı Donald Trump'ın kendi yokluğunda Pence'den kilise saldırısı nedeniyle 8 Kasım'da Teksas'a gitmesinini istemesiydi.

Bunun üzerine Yıldırım'ın Ankara'dan hareketi erkene alınarak 7 Kasım öğleden sonra ya da akşam saatlerinde Pence ile görüşme imkanı sağlandı.
Ancak bu son dakika gelişmesi öncesindeki gelişmeler Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilime dair olumlu işaretler verdi.

Dün akşam saatlerinde gelen vize kısıtlamalarının gevşetildiği haberi, Merkez Bankasının müdahalesine rağmen ABD dolarındaki önlenemeyen yükselişin yönünü çevirmeye yetti.

Bunu takiben Ankara’daki ABD Büyükelçiliği'nden yapılan yazılı açıklamadaysa bu kararın Türk yetkililerin halen başka bir ABD misyonu çalışanı aleyhine açılmış soruşturma bulunmadığı güvencesi üzerine verildiği bildirildi. Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nden yapılan açıklamadaysa artık hiç bir Amerikan misyonu çalışanının soruşturulmayacağına dair güvence verilmemiş olduğu bildirildi; yargı bağımsızdı.

Bu gelişmede son günlerde Amerikalı mevkidaşı Rex Tillerson ile birkaç telefon görüşmesi yapan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun çabaları rol oynamış olabilir, henüz resmen açıklanmasa da..

Hatırlanacağı üzere ABD yönetimi Türkiye’deki temsilciliklerindeki vize işlemlerini İstanbul Başkonsolosluğu çalışanı Metin Topuz’un Fethullahçılarla işbirliği yaptığı kuşkusuyla tutuklanması üzerine kısıtlamıştı. Bu orantısız tepki, Amerikalılar tarafından, Topuz’un son otuz yıldır görevi gereği irtibatta bulunduğu kişiler arasında yasa dışı işlere karışanlar olmasından sorumlu olamayacağı, eğer sorumluluğu varsa da bunun kanıtlarının kendilerine gösterilmesi taleplerine karşılık verilmemesi şeklinde açıklanmıştı. Topuz’dan önce de ABD’nin Adana Konsolosluğu çalışanı Hamza Uluçay, yasa dışı PKK ile irtibatı olduğu kuşkusuyla tutuklanmıştı.

Yıldırım’ın Pence ile buluşması öncesi yaşanan bu gelişme belki sert rüzgârları bir nebze olsun yumuşatabilir ama buzları kırmaya yeteceğe benzemiyor. Çünkü arada çok sorun var ve bu sorunların Yıldırım-Pence görüşmesiyle sihirli değnekle dokunmuşçasına çözülemeyeceğini Yıldırım da biliyor.

Örneğin Yıldırım görüşme sırasında Başkan Yardımcısı'nın kendisi gibi Evangelist kiliseye bağlı Amerikalı rahip Andrew Brunson’un İzmir’de Fethullahçılıktan tutuklu bulunmasını gündeme getirebileceğini biliyor. Konu daha önce Eylül ayında Başkan Donald Trump tarafından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmesi sırasında gündeme getirilmiş, Erdoğan da ona tıpkı Gülen meselesini açtığında aldığı “Bağımsız yargının işi” yanıtını vermişti. Ancak Erdoğan’ın daha sonra bir konuşmasında “Ver papazı, al papazı” söylemi hukuk ile siyasetin birbiri içine geçtiği bir alan ortaya çıkarmıştı. Nitekim Büyükada’da tutuklanan Alman insan hakları savunucusunun tahliyesi Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel tarafından eski Başbakanları Gerhard Schöder’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesine ilintilenmiş, sözcü İbrahim Kalın bu iddiayı yalanlamıştı.

Yazının Devamını Oku