Ali Atıf Bir

Dolaylı vergilenen kazanç kutsaldır

10 Temmuz 2006
BENZİN fiyatları konusunda Guinness Rekorlar Kitabı’na girmemize az kaldı. Bir yıl içinde 18’inci zam ve bir litre benzin iki doları geçti. Burada hazır fırsatını bulmuşken "Bravo ’zihniyet devrimcisi’ AKP hükümeti" deyip dalgamı geçmeyeceğim.

"Vergiler nedeniyle dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkesiyiz" geyiğini yapmayacağım.

"Türkiye’yi hükümetler değil benzin idare ediyor" ifadesini babamdan duyduğumda sanırım ilkokula gidiyordum.

Daha sonra da daha lisans eğitimim sırasında vergi hukuku, makro ve mikro iktisat derslerinde "talep esnekliği" ile "dolaylı vergi salma" arasında önemli bir bağlantı olduğunu öğrendim. Fiyatı artınca tüketimi azalacak mala devlet niye vergi koysun ki değil mi?

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğundan bugüne hükümetler, her gelirden makul öçlülerde vergi alan, ilkokul mezununun bile kolayca anlayacağı, beyana dayalı "adil" bir vergi sistemi kuramadı.

Son AKP hükümeti de dahil. Hatta AKP hükümeti, AKP’nin oy tabanı daha fazla "kravatsız"çalıştığı için bu konuda daha da isteksiz davrandı.

Devlet giderlerini "dolaylı yoldan" karşılama kuralını değiştirmedi.

Anlayacağınız artan benzin fiyatına şaşırmaya gerek yok. Türkiye "dolaylı vergi cenneti" olarak geldi öyle de gidiyor.

Alın size Cola’lı ürünler. Cola’lı içeceklerde fabrika çıkışında ürüne yüzde 25 ÖTV kesildiğini biliyor musunuz?

Cola’lı içecekler pazarı yaklaşık 1 milyar dolar olduğuna göre devlete 200 milyon dolar da Cola içerek katkı yapıyoruz...

Peki niye devlet gazozdan, ayrandan, maden suyundan vergi almaz da Cola’dan yüzde 25 ÖTV alır. Cola içen lüks mü yaşamış oluyor? Ya da yüzde 25 üzerinde vergi olduğu zaman Cola tüketiminde bir azalma mı oluyor. Hayır olmuyor. Aynı benzin gibi...

Aristo mantığını kullanırsak, belki de benzin olmayınca araç, Cola içmeyince Türk insanı çalışmıyor!

Espriyi bir yana bırakırsak Cola vergisi niye var, emin olun anlamak mümkün değil. Türkiye’deki bir kuralı anımsadığımızda da artık böyle şeyleri anlamanın gereği kalmıyor.

Kural şu: Devlet tuttuğunu seviyor. Burada yıllar önce tuttuğu Colaseverler... Yarın bir bakarsınız Şıracıları tutmuş. Daha sonra Bozacıları...

Bir kere tuttu mu da kurtulabilirsen kurtul! Bizi bırakın devlet bile niye tuttuğunu unutuyor...

Sorun bakın devlete "Cola’dan niye ÖTV alıyorsunuz?" diye yanıt veren çıkacak mı?

Dolaylı verginin en büyük sakıncası, gereksiz, anlamsız hatta saçma vergiler salınması.. Namusuyla vergi ödeyeni iki kere vergilendirmesi...

Türkiye ne yapıp yapıp herkesin anlayacağı ve gönüllü olarak taşın altına elini koyacağı bir vergi sistemini yaratmak insanını vergi ödemesinin gerekliliği konusunda ikna etmek zorunda.

Eğer bu yapılmayacaksa vergi dairelerinin önündeki yazıları şu şekilde değiştirmekte fayda var: Dolaylı vergilendirilmiş kazanç kutsaldır!

Büyümek isteyenlere öneriler

DAHA önce de yazdım. Öğrencilerime derslerde "iş hayatı ile ilgili" mutlaka takip etmeleri gereken bir dergi listesi veriyorum.

Listede yabancı yayınlarda var yerli yayınlar da. Yabancıların başında The Economist, Fortune, Advertising Age, Harvard Business Review geliyor.

Yerlilerin başında ise Capital, Medicat, Marketing Türkiye, Business Week, Turkish Time. (Son zamanlarda da Referans Gazetesi’ni önermeye başladım. Eyüp Can Sağlık, Referans’ın "referans olma" çıtasını oldukça yükseltti).

Niye hálá "Capital" yerlilerin başında? Derginin içini biraz karıştırınca anlıyorsunuz. Derginin deneyimli Genel Yayın Yönetmeni Rauf Ateş, aylık ekonomi dergileri kategorisindeki büyük rekabete rağmen Capital’i "iş dünyasının değişen vizyonunun, sorunlarının, gelişmelerinin" tam göbeğinde tutmayı başarıyor.

Rauf Ateş’in kapital başarısını anlamak için de bence Hayat yayınlarından yeni çıkan "Şirket Doktoru" kitabını okumak gerekiyor.

Rauf Ateş "Şirket Doktoru" kitabında kendine her boyutta şirketlerden gelen 222 kritik soruya yanıt vermiş.

Sorular aile şirketi yönetiminden holding yönetimine, pazarlamadan girişimciliğe kadar geniş bir alanı kapsıyor.

Ateş, sorulara yanıt verirken sadece kendi bilgi ve deneyimiyle de sınırlı kalmamış, Al Ries, Costas Markides, Don Schultz, John Ward, Steve Rinkin, Jack Trout, Jagdish Sheth gibi dünya çapında gurulardan da görüşler almış. Bu görüşler kitabı okumayı oldukça keyifli ve yararlı hala getirmiş.

Büyümek isteyen her şirkete yukardaki dergiler ve Rauf Ateş’in yeni kitabı ısrarla önerilir.

Çekirgelik

Zamanı israf etmiyorsak her zaman yeterli zamanımız vardır

(J.Drapeau)
Yazının Devamını Oku

RTÜK’ten devrim

9 Temmuz 2006
PETROL Ofisi’nin "İstiklal Marşı"nı reklam müziği olarak kullandığı Formula 1 reklamını izler izlemez bu köşede aşağıdaki satırları sizlerle paylaşmıştım: "PO reklamına ve verdiği ’Tarihte ilk kez dünya pistlerinde’ mesajına İstiklal Marşı çok yakışmış. İstiklal Marşı ile alay eden yok, onu aşağılayan yok. Aksine reklam İstiklal Marşı’nı çok özenle kullanmış, onu yüceltmiş. Keşke İstiklal Marşı daha fazla reklamda kullanılsa, keşke bizi bir arada tutan ulusal değerler daha fazla günlük hayatımıza girse. Keşke... Öyle ihtiyacımız var ki!"

Tahmin edersiniz ki ertesi gün e-posta kutum "amatör komplo teorisyenleri" tarafından "satılmış, patron yalakası, Doğan Grubu uşağı" mesajlarıyla tıka basa dolmuştu.

Dün Ertuğrul Hoca köşesinde RTÜK’ün, İstiklal Marşı’nı kullanan Petrol 2’ye karşı 7, oy çokluğu ile çıkan karar benim düşüncelerimle tıpatıp örtüşüyor.

RTÜK’ün kararı şöyle: "Reklam İçeriği ve sunuluşunda İstiklal Marşı’nın çok özenle kullanıldığı, İstiklal Marşı’nın Anayasa’da yer alan anlamına aykırı bir kullanım yapılmadığı, bilakis İstiklal Marşı mesajının verildiği saptanmıştır. Yayınlanan reklamın yayınlandığı dönem ve ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü durum değerlendirildiğinde, ulusal birlik ve beraberliğin önemini anlatması, tarihimizi anımsatması, Türkiye’nin her yerinde ve ülke dışında dinlenmesini sağlayacağı kananatiyle adı geçen kuruluşlara müeyyide uygulanmasına gerek olmadığına, oy çokluğu ile karar verildi."

Bu İstiklal Marşı’nın günlük hayatın içine daha fazla girebilmesi için devrim niteliğinde bir karar. RTÜK üyelerini tebrik ediyorum. "Hayır" diyen iki üyeyi de dünyanın çok gerisinde oldukları için şiddetle kınıyorum.

Tek ’mutabakat’ İstiklal Marşı

ERTUĞRUL Hoca dün "İstiklal Marşı, Formula 1’i kazandı" başlıklı yazısında bir de "Keşke RTÜK, şu kararı grubumuza ait olmayan bir şirket için verseydi diye düşündüm. Çünkü duyularımı çok daha rahat ifade edebilirdim" diye yazmış. Çok haklı.

Mayısın başında Petrol Ofisi reklamını izler izlemez görüşlerimi "yansız" bir şekilde yazdım, ama "yazdığım mecra" Hürriyet olunca gördüğünüz gibi ne satılmışlığım kaldı ne de patron yalakası olduğum.

"83 yılda üzerinde tek ’mutabakata’ varabildiğimiz şey İstiklal Marşımız ve bayrağımız. Dincisi de dinsizi de, Kürtü de, Çerkezi de, Lazı da, milliyetçisi de, sağcısı da solcusu da, hele de duygusal bir atmosferde İstiklal Marşı’nı duydu mu ağlamamak için kendini zor tutuyor. Ama bir şey var ki onlar istemese de içlerindeki ’Türk hararetini’ ele veriyor. Diken diken olan tüyleri. İstiklal Marşımızı ne kadar çok yaygınlaştırır, ’itibarını’ koruyarak iletişimin yeni hallerinde çoğalmasına ne kadar izin verirsek bu Türkiye’nin, hepimizin yararına olur" şeklinde bir görüşe sahip olduğum için Petrol Ofisi’nin İstiklal Marşı kullanımını savunuyorum ama sonunda kafalarda yazımın atandığı yer farklı oluyor.

Hürriyet’te yazmanın, Doğan Grubu’na ait bir mecrada yazı yazmanın en büyük riski bu...

Her şeyi ya Ertuğrul Özkök’ün ya da Aydın Doğan’ın size dikte ettirdiği, ya da yazdığınız her şeyi onların gözüne girmek, Doğan Grubu şirketlerini kollamak için yazdığınız düşünülüyor.

Öyle düşünenler bizim yerimizde olsa demek ki onlar da satılacaklar!

Bir anlasalar iletişimde "bağlam" etkisi diye bir şey var. Ne yazarsanız yazın girdiği "mecra"ya göre anlam kazanıyor. Siz isteseniz de, istemeseniz de... Okurun kafasındaki "şablonlar" yazıyı ve yazarı esir alıyor, sizin yazdığınıza farklı anlamlar katıyor.

Sizin suçunuzda bir lider medya kuruluşunun, lider gazetesinde yazar olmak ya da yönetici olmak oluyor.

Örneğin bugün sayfada biraz sonra Turkcell’in son reklamı ile ilgili bir eleştiri yapacağım. Emin olun bir haftadır bu yazıyı nasıl yazacağımı düşünüyorum. Çünkü biliyorum ki birileri nasıl yazarsam yazayım asla samimi olduğuma, somut verilere dayandığıma inanmayacak. Ve yarın posta kutum yine dolacak: "Satılık herif, patron uşağı..."

Ama ben bildiklerimi yazmaktan vazgeçmeyeceğim. Ve Hürriyet lider olmaya devam edecek.

Turkcell liderliğe yeniden bağlandı

TURKCELL’in yeni bir "reklam diline" geçmesinin, taktik açıdan farklılık yaratmasının şart olduğunu birkaç kere yazdım.

Sanırım Turkcell de aynı düşüncedeymiş ki "bomba" gibi yeni bir reklam kampanyası ile karşımıza geldi.

Önce taktik farklılıklara bakalım. Selo, Kadir Çöpdemir ve diğer tembeller artık Turkcell reklamlarında yer almayacak.

Haluk Bilginer ve Gülse Birsel şu andaki geçiş kampanyasında yer alacak daha sonra onlar da bir daha Turkcell reklamlarında görülmeyecek.

Turkcell yıllar sonra bir sloganı tüm reklamlarında kullanacak: "Turkcell’le Hayata Bağlan." Ayrıca Nil Karaibrahimgil’in, "Turkcell’le Hayata Bağlan" şarkısı Turkcell şarkısı olarak dillere pelesenk edecek.

Yeni kampanyadaki "Selocan"lar en az iki yıl Turkcell kampanyalarını farklılık yaratan unsurları olacak.

Bu kararları sevdim. İlk uygulamayı da oldukça etkileyici buldum. Ancak ben olsam Nil Karaibrahimgil’in şarkısıyla ve Selocanlarla daha büyük bir prodüksiyonla açılışı yapar, daha sonra "indirim" reklamına geçerdim.

Ayrıca geçiş karakteri olarak da Gülse Birsel ve Haluk Bilginer’i değil, Selo’yu kullanırdım. Turkcell’in geçmişine baktığımızda "Selocan"ların Selo’yla daha bağlantılı olmaları ve onu "ruhani şef" olarak görmeleri daha doğru.

Yine de yitirilmiş bir şey yok. Turkcell’in bulunduğu yerden kendini sıçratacak bir iletişim yolunu bulması gerçekten takdire değer. Açılış filminde de çocukların sevimliliği, süt esprisi ve "sarı" atmosfer çocuk hayranı Türklerin bitmesine yetiyor!

Turkcell’in hatası

TAKDİR edemediğim tek konu Turkcell’in medya planı...

Hisse senetleri New York Borsası’nda işlem gören bir marka olacaksın, markanı başarılı bir şekilde yöneteceksin, Avea ve Vodaphone’a karşı ciddi bir "tazeleyici" iletişim atağına kalkacaksın, liderliğe sıkıca bağlanmaya çalışacaksın ama sonra tamamen "sübjektif" nedenlerle Doğan Grubu’na ait "hedef kitleye" mesaj iletme nicelikleri ve nitelikleri kanıtlanmış alanında "lider" mecraları bu kampanyanın dışında bırakacaksın.

O zaman niye kampanya yapıyoruz ki? Turkcell’in 29 milyon abonesinden bazılarına "ben size artık hizmet vermiyorum" deme hakkı var mı? Yok. O halde Turkcell niye 29 milyon abonenin araştırmalarla ön sıralarda tercih ettiği Doğan Grubu mecralarında abonelerine "mesaj vermiyor". Onları niye "mesajlarından mahrum" bırakıyor. Bu mahrumiyetten Doğan Grubu mecralarına bir şey olmaz ki! Ama Turkcell eğer "tracking" çalışması yapıyorsa bir ay sonra ne kadar zarar gördüğünü anlayacaktır.

Hep söylüyorum, reklamcılığın en bilimsel kısmı hálá medya planlaması. Medya planlamasında "benim tercihim bu, ay ben bunu okuyorum, karım bunu izliyor, onun kaşını sevmiyorum, şunu gözünü sevmiyorum" dönemi biteli neredeyse on yıl oldu. Medya planlamasında hedefler önemli... Kime ulaşacaksın, ne etki elde etmek istiyorsun? Bu soruları sordunuz mu, modelleri uyguladınız mı eğer Doğan Grubu’na ait mecralar medya plancının önüne geliyorsa bundan kaçmak imkansız. Kaçan markasına haksızlık etmiş olur.

Diyelim ki çocuğunuzun midesi ağrıyor, ağrıya iyi gelen, etkisi kanıtlanmış tek ilaç var, ya da o ilaç başka ilaçlarla kullanıldığında mükemmel etki yaratıyor, hastalık iyileşiyor. Diğer ilaçlarla iyileşme kısmi oluyor, sürekli tekrar ediyor. Hatta sonunda mide kanser oluyor, sonuç bildiğiniz gibi... "Sübjektif" düşüncelerle diğer ilaçları kullanır mısınız?

Turkcell de kullanmamalı... Türkiye’nin en önemli "iletişim" markası kendi iletişimini yaparken "ölümcül" hatadan kaçınmalı...

İyi medya planlamasının tek amacı vardır. Bütçeyi har vurup harman savurmamak. Bunun için de dört önemli kural vardır: 1) Mecralar çok fazla çakışmayacak, 2) Frekansın dozunu kaçırmayacaksın, 3) Reklamın "kaynak-öz" tüketicine ulaşacak 4) Reklamını görenlerden müşterin olamayacakların sayısı fazla olmayacak.

Turkcell hangi kuralı çiğniyor dersiniz? Bildiniz. Üçüncü kuralı... En hayati olanını...

Çekirgelik

Bir kişiyi onun görüş açısından bakmadığınız sürece asla anlayamazsınız

(H.Lee)
Yazının Devamını Oku

Rock Hudson neyi, niye saklamıştı

6 Temmuz 2006
İki hafta önce Kelebek’te "Eşcinsel köşe yazarları cinsiyetlerini açıklasın" diye bir yazı yazdım. Düşünme, yazma ve anlama yeteneğine her zaman saygı duyduğum Hıncal Uluç yazımın "özünü" anlayıp görüşlerimi destekledi. Tartışma tahmin ettiğimden çok daha hızlı bir şekilde devam ediyor. Biteceğe de benzemiyor.

Bu arada orijinali 2004 yılında basılan, Paul Russel’ın "The Gay 100" kitabı, "En Etkin 100 Eşcinsel" ismiyle Neden Kitap’tan çıktı. Russel’ın listesinde kimler var kimler: Sokrates, Sappho, Oscar Wilde, Walt Whitman, Virginia Woolf, Leanordo da Vinci, William Shakespeare, Andre Gide, Emily Dickinson, Marcel Proust, Michel Foucault, Andy Warhol, Tenessee Williams, Florence Nightingale, Francis Bacon, Büyük İskender, Freddie Mercury, Madonna, Rudolf Nurayev ve Rock Hudson. 1985 yılında Rock Hudson’ın eşcinsel olduğunu öğrendiğimde birçok seveni gibi ben de kendimi "aldatılmış" hissetmiştim. Bakın Paul Russel, Rock Hudson’ın "eşcinselliğini nasıl gizlediğini ve yaşadığı acıları" nasıl anlatıyor: "Rock Hudson, Roy Scherer Jr. olarak 17 Kasım 1925’te, Illinois Winnetka’da doğdu. Babası otomobil tamircisi (oto tamiri, oto sanayi deyince birden, önüne gelen taşralı diyen bir köşe yazarını anımsıyor gibi oldum. Kimdi o ya?), annesi santral memuresiydi. Ekonomik buhran sırasında babası işini yitirdi ve ailesini terk etti. Annesi yeniden evlendi ve Roy, üvey babasının soyadı olan Fitzgerald’ı kullanmaya başladı.ROMANTİK KAHRAMAN1944’te Roy Fitzgerald, deniz kuvvetlerine katıldı ve Filipinler’de uçak tamircisi olarak çalıştı. Savaştan sonra çeşitli işler denedi. Piyano hamallığı, elektrikli süpürge satıcılığı, kamyon şoförlüğü yaptı. Ama bütün tutkusu aktör olmaktı. 1948’de azimli menajeri Henry Willson sayesinde, Fighter Squadron (Hücum Bölüğü) filminde küçük bir rol kapabildi. Hudson’ın ilk büyük çıkışı 1954’te Magnificent Obsession’da, (1954, Muhteşem Tutku) Jane Wyman’ın karşısında oynadığı zaman gerçekleşti. Bir doksan boyu, koyu renk gözleri ve boğuk sesiyle Rock Hudson, romantik kahraman simgesiydi. 1950’lerdeki yükselişi de bu tip rollerle olmuştur. Ona Akademi Ödülü adaylığı kazandıran Giant (1956, Rüzgárda Yazılı) ve Tarnished Angels (1957, Kararmış Melekler).1959’da Doris Day’le birlikte çevirdiği Pillow Talk’la (Yastık Sohbeti) kariyeri sürpriz bir biçimde ilerleyecekti. Eleştirmenler, Hudson’ın espri anlayışını ve zamanlamasını göklere çıkardılar ve ardından başka komediler geldi: Lover Come Back (1961, Geri Dön Sevgilim), Man’s Favorite Sport (1963, Erkeğin En Sevdiği Spor) ve Send Me No Flowers (1964, Bana Çiçek Yollama). Hudson toplam olarak altmış iki film çevirdi. Ayrıca 1970’lerde McMillan and Wife (McMillan ve Karısı), 1980’lerde de Dynasty (Hanedan) adlı dizilerde rol aldı.Tüm bu süre boyunca halktan özenle gizlenen şey ise Rock Hudson’ın homoseksüelliğiydi. Ellili yılların ortalarında dedikodular yayılmaya başlayınca, Hudson’ın menajeri, onu, sekreteri Phyllis Gates’le evlendirdi. Önceden tahmin edileceği üzere, üç yıl içinde evlilik parçalandı ve Hudson erkeklerle olan gizli ilişkilerine devam etti.1985 yılının Temmuz ayında, Paris’teyken, Hudson, Ritz Oteli’nin lobisinde kendinden geçti ve Amerikan Hastanesi’ne kaldırıldı. Anlatılan yasal öykü, Hudson’ın karaciğer kanseri olduğuydu. Ama sonradan, Paris’te, deneysel bir AIDS tedavisi gördüğü haberi yayıldı. Haber birçok insanı derinden sarstı. O zamana kadar binlerce kişi AIDS’ten ölmüş olmasına karşın, Hudson, kamuoyunda salgın tehdidini akıllara yerleştiren ilk vakaydı. AŞAĞILAMAYA DEVAMEtki iki anlamda oldu: Birincisi, hiç kimse AIDS’e karşı bağışıklı değildi; ikincisi, bununla bağlantılı olarak, eğer kadınların yüreğini hoplatan erkeksi Rock Hudson bile eşcinselse, kim eşcinsel olmazdı ki? Her şey çok kafa karıştırıcı, korkutucu ve üzücüydü. Gazeteler bir takıntı halinde, Hudson’ın daha önceki yakışıklı ve erkeksi imajı ve son fotoğraflarındaki sıska, çökmüş ve hastalığın harap ettiği arasındaki kontrastı veriyorlardı. Hudson, 2 Ekim 1985’te, Kaliforniya, Beverly Hills’te öldü.Rock Hudson yaşamını, cinselliğini tüm dünyadan saklamakla geçirdi. Buna karşın, insanlığa olan etkisi aynı cinselliğin, hastalığı yoluyla, korkunç bir biçimde açığa çıkmasıyla gerçekleşti. İşte kapalı kapılar ardında yaşamanın intikamı: Hudson tüm yaşamı boyunca cinselliğini insanlardan sakladı, gizledi; ama ölümü çok aleni biçimde cinselliği üzerinden oldu!"Batılı ülkelerde eşcinseller Rock Hudson’ın yaşadığı acıları artık daha az yaşıyorlar. Kamusal alanda daha fazla kabul görüyorlar. Biz ise eşcinselleri aşağılamaya devam ediyoruz. İnsanları acılarla, suçluluk duygusuyla, gizli bir şekilde yaşatmaya, hayranlarını, eşlerini, dostlarını, okuyucularını "aldatılmışlık" duygusuyla kahretmeye hakkımız var mı? Kesinlikle yok.(*) Paul Russel, Dünya Tarihinde En Etkin Eşcinsel, Neden Kitap, Haziran 2006Bu yazın en iyi albümü Cool KadınAjda Pekkan durdu durdu, pop müzik piyasasını derinden salladı. Yılların "Cool Kadın"ı yaptı "Cool Kadın"lığını, hem kendinin son yıllardaki, hem de bu yazın en iyi albümünü çıkardı. Vitrin, Cool Kadın, Tufan, Amazon ritmi ve sözleri çok güzel, hızlı parçalar. Bu parçalarda Ajda’nın her zaman bilinen ses rengini görmek mümkün. Ama Zülfü Livaneli’nin bestesi Sevdalı Başım’da Ajda’yı dinlemek farklı ve büyük keyif. Sonra bir Mucize var ki, acayip "cool" bir şekilde yorumlanmış, derinden yaralıyor. Öldür Ama Aldatma, Spente Le Stelle, Kaderimin Oyunu, Olanlar Oldu Bana, tanıdık şarkıları Ajda yorumuyla dinlemeyi sağlıyor ve albümü tadından yenmez hale getiriyor. Özeti, Ajda Pekkan "Cool Kadın"la her yaştan insanla yeniden aşk tazelemeyi başarıyor ve kim ne derse desin "süperstar"lığını hálá başarıyla sürdürüyor.

Yazının Devamını Oku

Tolga Alparslan faciası S onunda Kanal 1’in

6 Temmuz 2006
Sonunda Kanal 1’in tam bir "ulusal fekaket" Dünya Kupası yorumcusunun ismini öğrendim: Tolga Alparslan. Tolga Alparslan’ı Dünya Kupası meraklıları zaten tanıyorlar, onlara nasıl bir felaket olduğunu anlatmama gerek yok.

Bilmeyenlere ise Tolga Alparslan’ın Almanya-İtalya maçının sonundaki bir yorumunu anlatayım felaketi o an anlayacaklardır.

Ümit Aktan, maç yorumunu almak için bağlandığı Ahmet Çakar’a, "Fransa-Portekiz maçının sonucu ne olur?" diye soruyor. Ahmet Çakar da, "Mantığım Fransa, duygularıM Portekiz" diyor. Ve peşinden niye öyle düşündüğünü anlatıyor.

Bu arada Tolga Alparslan’ı, ekranda pişmiş kelle gibi sırıtırken görüyoruz. Ahmet Çakar’a bağlantı bittikten sonra Alparslan alıyor sazı eline ve aynen şunları şöylüyor:

"Ben böyle şey görmedim. Lafı evirdi çevirdi ama bir şey demedi. ’O da olur’ dedi, ’Bu da olur’ dedi. Ahmet Çakar olmak böyle bir şey galiba. Ne dediğini siz anladınız mı?"

Ahmet Çakar’ın dediklerinden böyle bir yorum çıkarabilmek için bir adamın ya Ahmet Çakar’ın dediklerini hiç dinlememiş olması ya da o an için ciddi bir beyin dumuru ile karşı karşıya olması gerekirdi.

Benim tahminim ikincisi.

Tolga Alparslan’ın diğer yorumlarına da bakınca ister istemez insan ikinci olasılığı zorluyor.

Kanal 1’i Dünya Kupası boyunca Tolga Alparslan’la başta beni, sonra Türkiye’yi fıtık etmeyi başardığı için kutluyorum.

Türkiye’yi bilmem ama ben bir süre en azından Kanal 1’in futbol programlarından uzak durmayı düşünüyorum.

Ne olur ne olmaz her an bir yerden Alparslan çıkar filan, yeniden ’fıtık’ duygusu yaşamak isteniyorum.

Diyeceksiniz ki "Ekranlara Tolga Alparslan gibisi çok geldi..."

Katılmıyorum. Ekranlara Tolga Alparslan gibi "yetersizi" gelmedi.

O "öyle böyle değil", o konuşurken insanın "evire çevire" üstünü başını bir yırtası geliyor.

Almanlar futbol centilmenliği dersi verdi

İtalya-Almanya maçı sizin de bildiğiniz şekilde bitti.

Uzatmaların son dakikasında İtalya birbirinden güzel iki gol attı. Stadyumu dolduran Almanlar, sahadaki Alman oyuncular, kulübedeki Alman yöneticiler tam anlamıyla dondu kaldı.

Yere çökenler, sevgilisiyle sarılıp onu sakinleştirmeye çalışanlar, hıçkıra hıçkıra ağlayan Almanlar’ı görünce ekran karşısında ben de ağlayacak gibi oldum.

Kısa bir süre sonra Almanlar, hem yaşadıkları gerilimin atmosferinden hem yenilginin şokundan sıyrıldı. Hem kendi takımlarını hem de İtalyanları alkışlamaya başladı. Kimse taşkınlık yapmadı, vurmadı, kırmadı, sahaya atlamadı, sahaya şişe, bozuk para atmadı, küfretmedi, oyuncuları yumruklamadı.

Maçı yorumlayan Şenol Güneş bu görüntüler karşısında kendini tutamadı ve heyecanla televizyondan haykırdı, "İşte fair play bu, işte futbol bu. Türkiye olarak bu görüntülerden herkesin öğreneceği çok şey var. Almanya dünyaya futbol kardeşliği dersi veriyor..."

O an Trabzon’da yıllar önce izlediğim bir maçı anımsadım. Sürekli karşı takıma küfreden Trabzon taraftarlarını... Hayatımda bir kez Trabzon Avni Aker Stadyu’munda maç izledim. Yaşadığım, başka hiçbir stadyumda yaşamadığım futbol terörü karşısında bir daha da izlememeye yemin ettim.

Almanya’nın verdiği futbol centilmenliği dersi karşısında yaşamı Avni Aker’de geçmiş Şenol Güneş heyecanlanmasın da kim heyecanlansın değil mi?

Şenol Güneş’in titreyen sesinde Tranzon’da yaşadığım futbol terörünü hissettim... Çok üzüldüm.

Tırtıl

Fair play (Dürüst oyun), hatalarımız için başkalarını suçlamamaktır (Eric Hoffer)

Yazının Devamını Oku

Satmadığımızdan o kadar eminiz ki

4 Temmuz 2006
Geçen pazartesi Dizimax’teki House dizisinde Dr. Chase’in "O Türk değil beni satmaz" diyen bir cümle kurduğunu yazdım. Yazıyı yazmadan önce de dizinin ilgili bölümünün kaydını Digitürk Kurumsal İletişim Direktörü Berna Kürekçi kardeşimden istedim, ilgili sözcüğü de en az on kere dinleyip benim yazdığım gibi olduğundan emim oldum.

Zaten Digitürk çevirmenleri de cümleyi aynen benim anladığım gibi çevirmişlerdi.

Geçen hafta yazıyla ilgili üç e-posta aldım. Üçü de, sanırım Dr. Chase’i çok sevdikleri için "O Türk değil beni satmaz" cümlesini kurabileceğine bir türlü inanmak istemiyorlar.

Belki de Amerikalılar’ın bizle ilgili bu kadar önyargılı olabileceklerine inanmak istemiyorlar.

Ve de hepimiz gibi Türkler’in kimseyi satmayacağından çok ama çok eminler.

Kim "arkadaşını, dostunu satan" bir ülkenin insanı olarak algılanmak ister değil mi?

İşte Dr. Chase’in "Türkler insanı satar" dediğine bir türlü inanmak istemeyen ve "bahane" bulmak için zorlayan üç okurum:

Yazarın aklına ilk Türk gelmiş

"House ile ilgili yazınızı okurken hem şaşırdım, hem de üzüldüm. Klasik Akdenizli alınganlığı göstermişsiniz. Önemi bir ’Lost in Translation’ vakası. Esprinin içeriğini kaçırmışsınız.

Dr. Chase, Avustralyalı olduğu için aksanlı konuşuyor.

Dr. Wilson ve House konuşurlarken Wilson, Chase’in ağzından konuşuyor ve sizin de sözünü ettiğiniz şekilde House’ı satma olasılığından söz ediyor, bunu yaparken de aksanını taklit etmeye çalışıyor.

Bunun üzerine House önce "Chase beni sever" deyip durakladıktan sonra (Wilson’un kötü taklit ettiği Avustralya aksanının kastederek) "Ayrıca o Türk değil" diyor.

Oradaki millet Türk yerine Yunanlı, İsveçli, veya Macar, yani Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar gibi "keskin ve ayırıcı" bir İngilizce aksanı olmayan herhangi bir millet olabilirdi.

Bölümün yazarının aklına ilk olarak Türk gelmiş onu koymuş.

Hatta Hugh Laurie’nin aslında muhteşem bir komedyen olduğunu düşünürsek o anda doğaçlama espri yapmış olma ihtimali de var". (Mustafa Göksu)

"Jerk" demiştir

"Hocam, House dizisinin 30’ncu bölümünde "Chase hem beni sever hem de Türk değildir" gibi bir cümle geçtiğini yazmışsınız.

Acaba bir anlık dalgınlığınıza gelip "jerk" (argoda "pislik" gibi kulanılan) sözcüğünü Türk diye anlamış olabilir misiniz?

Ben dizinin sözünü etiğiniz bölümünü izlemediğim için kesin bir şey söleyemiyorum ama umarım ortada bir yanlış anlaşılma vardır". (Sinan Pehlivan)

"Getürk" demiştir

"Dr. Chase Türk değil Getürkt demiştir. Bu sadece İngilizce’de olan bir deyim değil. Almanca konuşulan her memlekette de bir iş hileli veya aldatıcı ise Getürkt deyimi kullanılır.

Bu terim çok yaygındır. Bu terim şimdiki Avusturya orduları Türkler ile savaşa hazırlanırken Türklerden korkmamak için savaş kuklalarını giydirip onların üzerinde kılıç vb. gibi diğer savaş tekniklerini denerlermiş. Bu laf da oradan kalma". (Sena Cöner)

Tırtıl

Arkadaşlar kavuna benzer. İyi bir tane bulmak için yüzlercesini koklamak gerek. (Claude Mermet)
Yazının Devamını Oku

Başbakan ’önce halk diplomasisi’ diyor

3 Temmuz 2006
ERTUĞRUL Özkök geçen hafta köşesinde Başbakan Erdoğan’la Strasbourg yolunda uçakta yaptığı söyleşiye yer verdi. Bu söyleşinin ortalarında Özkök, "Dışarıda şöyle bir yorum var: Avrupa’da Erdoğan’ın arkadaşı olarak tanınan Chirac, Blair, Schröder ve Berlusconi, siyasi alandaki etkilerini kaybettiler. Acaba bu, Türkiye’nin üyelik konusundaki şansını da etkiler mi?" şeklinde bir soru sormuş. Erdoğan’ın yanıtı şöyle:

"Bizim asıl sorunumuz, siyasilerden çok direkt olarak Avrupa’daki halklara ulaşmak. Orada bazı sıkıntılarımız var. Medya kuruluşlarıyla daha iyi ilişkiler kurmalıyız. Bunun için de bir çalışma başlattık."

Başbakan Erdoğan, bu yanıtında resmen Türkiye’nin "uluslararası halkla ilişkiler" eksikliğine yer veriyor.

Diyor ki, "Avrupa Birliği’ne girmek için sadece devlet diplomasisi yetmiyor, halk diplomasisine gereksinim var. Bu konuda çalışmalara başladık."

Erdoğan
’ın ne tür çalışmalar başlattığını bilmiyoruz. TÜSİAD’ın dünyanın en ünlü halkla ilişkiler şirketlerinden Hill&Knowlton’la yaptığı "Avrupa’da medya atağı" çalışmasından söz ediyor olabilir. Söz ettiği ne olursa olsun Başbakan’ın, "Avrupa Birliği’ne üye olmamamız için ’Halk Diplomasisi’ gerek" saptaması çok doğru.

"Halkla İlişkiler" terimi 20’nci yüzyılın başlarında şekillenmeye başladı. Halkla ilişkiler en genel anlamıyla, "Bir devletin, bir şirketin, bir kurumun ya da bir kişinin ilgili gruplara görsel ve ikna araçlarını kullanarak kendini dürüstçe, samimi bir şekilde anlatma sanatı ve bilimi."

Uluslararası halkla ilişkiler ise aynı işin yabancı pazarlar ve kurumlarda gerçekleştirilmesi. "Halk Diplomasisi" (public diplomacy) terimi de uluslararası seviyede gerçekleştirilen "halkla ilişkiler" yerine kullanılıyor. "Halk Diplomasi"sinde bir ülke iletişim araçlarında diğer ülke halkıyla planlı iletişimi geçiyor.

Türkiye’nın dış imajına baktığımızda, şekillendiricinin devletler arası diplomasi olmadığı açık. Şiddetle halk diplomasisine gereksinimimiz var.

Neden? Çünkü Avrupa ülkelerindeki geleneksel, pratik tarihi söylemler, haber ve eğlence medyası Türkiye’yi "İslami", Avrupa’nın "ötesinde" ve "insan haklarını çiğneyen baskıcı" bir ulus olarak resmetme eğiliminde.

Geleneksel tarihi söylemlere, haberler ve eğlence medyasındaki Türkiye imajına meydan okumadan da bu imajı değiştirmek imkansız. Bir Midnigt Express’in Türk ve Türkiye imajında yaptığı tahribatı düşünün! Midnigt Express hálá aynı etkiyi yapmaya devam ediyor.

Türkiye’nin ne yapıp yapıp, alternatif bir vizyonu olduğunu ortaya koyması şart. Asla "Türkiye’yi abartalım" demiyorum. Gerçekleri anlatmalıyız.

Başbakan’ın eşi türbanıyla, Türkiye’nin "İslami" imajını pekişmiştirmiş olabilir. Ancak Türkiye, ne Avrupa’daki ülke insanlarının algıladığı kadar "dinci" ne "militarist, baskıcı" ne "doğulu". Gerçekle, algı arasında büyük açık var. Bu açık mutlaka kapanmalı.

Başbakan samimiyse hodri meydan

BAŞBAKAN, Ertuğrul Özkök’e, "Halk Diplomasisi"nden söz etmeden bir hafta önce, İletişim Danışmanları Derneği Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampusü’nde "Türkiye’nin Tanıtımında Bir Eksik Var" isimli bir panel düzenledi.

Paneli ben yönettim. Bersay İletişim Grubu’nun Başkanı Ali Saydam, Amerika’dan pazarlama uzmanı Prof. Dr. Tevfik Dalgıç ve TÜSİAD’ın "Türkiye’nin Tanıtımı" için birlikte çalıştığı Hill&Knowlton şirketinin Brüksel Ofisi Direktörü Abigail Jones panele konuşmacı olarak katıldılar.

Abigail Jones, "Modern Türkiye ile ilgili Avrupa kamuoyunda müthiş eksiklik var. Orada görünen Türkiye, burada sınırlar içindeki Türkiye’den çok farklı. Önünüzdeki yol, kolay bir yol değil. Avrupa’da çıkarlarıyla çatışan taraflar olduğunu düşünen o kadar çok kişi var ki" dedi.

Jones, konuşmasının bir yerinde ise çok ama çok ilginç bir konuya değindi. Türkiye ile ilgili yaptırdıkları anketlerde alınan yanıtların oranı sorulan sorularda seçilen sözcüklere göre değişiyormuş.

Doğrudan, "Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı mısınız?" diye sorduklarında "evet" diyenlerin oran yüzde 80’lere kadar çıkıyormuş. Soru, "Eğer Türkiye şartları yerine getirirse karşı mısınız?" diye sorulursa evetler yüzde 20’lere kadar iniyormuş. Yani Başbakan, "Halk Diplomasisi" önermekte çok haklı.

Sözünü ettiğim panelin açış konuşmasını Bahçeşehir-Uğur Eğitim Kurumları Başkanı Enver Yücel yaptı. İlginçtir, Yücel konuşmasında Başbakan7la tamamen aynı şeyi vurguladı:

"Önemli olan devletlerin arasındaki ilişkiler değil, halkların birbirini anlaması. Türkiye olarak kendimizi diğer ülke halklarına anlatmalıyız. Gelin, ilgili sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları birlikte Bahçeşehir Üniversite’sinde bir Tanıtım Enstitüsü kuralım. Ülke ülke araştırmalar yapılsın, projeler geliştirilsin. Ben taşın altına elimi koyuyorum. Bu Enstitü’nün kurulması ve tanıtılması ile ilgili tüm giderleri de Vakıf olarak karşılayacağim."

Gördüğünüz gibi Enver Yücel’in de söz ettiği "Halk Diplomasisi Enstitüsü". Başbakan "Avrupa halkına Türkiye’yi anlatmamız lazım" saptamasında samimiyse, bu konuda bir şeyler yapılmasına inanıyorsa şunu iyi bilmeli "Halk Diplomasisi" içinde özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler olmadan başarılı olmaz. İşte kalıcı bir fırsat. Başbakan "Halk Diplomasisi Enstitüsü"ne el uzatsın, ne kadar samimi görelim. Hodri meydan!

BİM’cilerden yanıt

"BİM niye sürekli dayak yiyor" başlıklı yazıma, BİM’cilerden yanıt geldi. Konuyu doğru değerlendirdiğimi, "iletişiminizi daha iyi yönetin" önerimi hayata geçireceklerini söylüyorlar.

BİM’cilerin yanıtlarında söz verdiklerini bir an önce yapmalarında fayda var. Gönderdikler yanıttan da çok ciddi "iletişim sorunları" olduğu görülüyor.

Kocaaa BİM’den yanıt geliyor, yanıtın kimden geldiği belli değil. Sadece BİM kaşesi ve üzerine atılmış bir imza var. Kimden geldiğini anlamam için ciddi bir casusluk çalışması yapmam gerekiyor.

BİM, "gizemini" sürdürmeye devam ederse, niye başta medya olmak üzere insanlar söylenenlere inanmasınlar ki?

Özcan Pektaş’ın yanıtları

TÜKETİCİNİN ve Rekabetin Korunması Genel Müdürü ve Reklam Kurulu Başkanı Özcan Pektaş’tan "örtülü reklamla" ilgili sorduğum sorulara yanıt geldi ama hiç tatmin edici değil.

Pektaş "örtülü reklam" tanımı yapmıyor, ağzında geveliyor. "Mutlaka bir reklamveren olması gerekmiyor, biz görünce tanırız, yargı kararları ortada" gibi "gri" kanıtlar ortaya koyuyor.

Pektaş yanıtını "Neyin kurul gündemine alınacağına da, kurul karar verir" diyerek bitiriyor. Bu yanıt üzerine Reklam Kurulu üyelerine sesleniyorum. İçlerinde bir tanesi çıkıp da "Tüm başvurularda Özcan Pektaş ve sekreteryası etkisiz elemandır, uçan kuştan haberimiz olur" derse, bu konuyu sonsuza kadar kapatacağım. Bekliyorum.

Düzeltme

DÜN yazdığım "Yazık Oldu Sponsorlara" başlıklı yazımda, İddaa’nın Biyoner.com’un bahis oynamayı özendiren reklamlarını kastederek "Eğer devletin bile bahis oyunlarına özendirmesinde bir sakınca yoksa, ’kumarhaneleri’ niye açmıyoruz? Niye turizm sektörünü baltalıyoruz?" diye yazmıştım. "Kumarhaneleri" sözcüğü sayfaya çıkmamakta direnmiş, düzeltir, özür dileriz.

Çekirgelik

Düşünceler beyinlerde ve iyi, cesur adamların kollarında gerçeğe dönüşür ya da sadece düş olarak kalır. (Emerson)
Yazının Devamını Oku

Akbank Coca-Cola’nın üstüne bastı

2 Temmuz 2006
DÜNYA Kupası’nın bitmesine az kaldı. Bu yazıyı yazarken Dünya Kupası’nda hayatta kalan takım sayısı altıya inmişti. Almanya, İtalya, Brezilya, İngiltere, Portekiz ve Fransa. Hemen gidip TNS Piar’ın daha turnuva başlamadan yaptığı araştırmaya bakalım. Türkler olarak Brezilya ve Almanya’ya daha fazla şans tanıyor ve kupayı onların almasını istiyorduk. En azından şu ana kadar, ne Almanya ne Brezilya yüzümüzü kara çıkardı.

İtalya ya da İngiltere şampiyon olursa üzüleceğiz gibi... Fransa’nın şampiyonluğunda ise karaları bağlayabiliriz.

Hemen hemen tüm maçları izledim. İlk tur hariç, Kanal 1’in teknik hatalarına ve "futbolstar" yarışmasından ekrana zıplattığını sandığım işkenceci yorumcusuna rağmen maçlar tam bir futbol ziyafeti oldu.

Daha önce de yazdığım gibi Türkiye’de dünya kupasından markasına en büyük mesaj transferini Akbank yaptı.

Hatta kampanyasının başarısıyla Akbank, Coca-Cola’nın dünya kupası iletişiminin üzerine bile bastı. Geçen hafta Akbank’ın başarılı Genel Müdür Yardımcısı Hayri Çulhacı ile "yenilikçi güç" kampanyası üzerine sohbet ettik. Çulhacı, "Yönetim kurulumuz bizi cesaretlendirmeseydi asla bu filmi çekemezdik" diyor. Yapım da dahil yaklaşık 3 milyon dolarlık bir yatırım yapmışlar. Sonuçtan çok memnunlar.

Nasıl olmasınlar? Geçmiş dönemleri anımsayın. Dünya Kupası dönemlerinde daha fazla Coca-Cola mesajı anımsadığınızı göreceksiniz. Gelecekte ise Akbank’ın 2006 dünya kupasıyla özdeşleştirdiği "yenilikçi" mesajı da akıllara gelecek.

Neden? "Episodik bellek" sayesinde. Bu döneme ait olumlu duygular, markayla birlikte belleklerde farklı ve derin bir yer kapladı. Bu nedenle her Dünya Kupası uyarısında bu derin yer harekete geçerek Akbank’ı anımsatacak. Bu tür spor etkinlikleriyle markayı çağrıştırmanın temel nedeni de bu.

Akbank’ın artık işi daha zor. Coca-Cola asla gelecek dönemlerde bu işi rastlantıya bırakmaz. Ne yapar, yapar Akbank’tan rövanşı alır. Bakınız Cola-Turka örneği. Nerede bu Cola-Turka.. İnek mi içti? Dağa mı kaçtı? Niye eskisi kadar göremiyoruz. Yoksa Coca-Cola üstüne mi basıyor?

Yazık oldu sponsorlara

AKBANK
Dünya Kupası’nın sponsoru değildi. Peki kimlerdi bu sponsorlar? Hadi anımsayın bakalım. Belki biraz Adidas aklınızda kalmıştır. "Coca-Cola nasıl olsa vardır" diye sayarsınız. Bir de ne olduğunu bilmeseniz de, maçlarda saha kenarlarda gördüğünüz Avaya...

Ama Dünya Kupası’nın çok sayıda sponsoru vardı. Sayalım: Adidas, Anheuser Bush, Avaya, Coca- Cola, Continental, Deutsche Telecom, Emirates, Fuji Film, MasterCard, McDonald’s, Toshiba, Philips, Gilette, Yahoo.. Ne yazık ki bu markaların çok azı, sponsorluğu yerel düzeye indirip Türkiye’de Dünya Kupası’nın nimetlerinden yararlanabildi. Çoğu fiyasko.

Akbank’tan başka, dünya kupası coşkusundan kim yararlandı dersiniz? Öncelikle televizyoncular. Philips, Arçelik, Samsung ve Vestel reklam kampanyaları ile doğru zamanda bastırıp iyi televizyon sattılar.

Coca-Cola’nın Powerade’i, Nihat Kahveci’nin eski reklamıyla bile olsa "frekans" ağırlığı nedeniyle etkili oldu.

Bir de tabii "reklamları, promosyon etkinlikleri" ile devlet eliyle bahis oynamayı özendiren İddia, onun internet sitesi Bilyoner.com.

Eğer devletin bile bahis oyunlarına özendirmesinde bir sakınca yoksa niye açmıyoruz? Niye turizm sektörünü baltalıyoruz?

Hadi Akbank kaldır da bak

GEÇEN
hafta Mehmet Y. Yılmaz "ÖSYM..G..mü Ye" şarkısından yola çıkarak artık internet aracılığıyla bile 15 saniyede "marka" olunabileceğini iddia eden bir yazı yazdı. Bu yazıda da "Ne gürültülü reklam kampanyaları için milyonlarca lira harcamanıza gerek var, ne de ürettiğinizi yaymak için pahalı makinelere ve kağıtlara... " şeklinde bir cümleye yer verdi

Yılmaz’ın yazdıkları tartışmaya açık. Akbank’ın yaklaşık 3 milyon dolar yatırıp "Türkiye’nin yenilikçi gücü" diyeceği yerde "En yenilikçi Akbank, hadi ş...ini kaldır da bak" diyen bir şarkıyı internete koyacağını sanmıyorum.

Koysa bile bu şarkı, marka, kişi, Hürriyet’e manşet olmadan asla "meşru" sayılmaz. Hürriyet’te ön kapağa girmeden önce "ÖSYM G...mü Ye" diyen gençleri kim ciddiye alıyordu ki? Sizce ikinci bir kişinin "G...mü Ye" şarkısıyla internet aracılığıyla "ünlü" olma şansı kaldı mı?

Mehmet Y.Yılmaz’ın "yatırım" yerine "harcama" sözcüğünü kullanmasını, lansman kampanyalarını da "gürültülü" diye tanımlamasını biraz yadırgadım.. Reklam bir "harcama" ve "gürültü" olarak görüldüğü sürece istenildiği kadar doğru hedef kitleye gidilsin "G..t" yedirmeye, komik olmaya çalışmaktan başka ne yapabilir ki!

Büyüdükçe niye böyle oluyor

NE
zamandır ajans performanslarını vermenin bir yolunu aradığımı belirteyim. Yatırımlar "hormonlu" olduğundan tam resmi görmek mümkün olmuyor. En doğrusu ajansların TV’de ne kadar süre ve Basın’da da ne kadar st-cm reklam yeri kullandıklarına bakmak. Türkiye reklam yatırımlarının resmi sponsoru Bileşim verilerini baz alıp baktık. Listeye alacağımız Ajans sayısı belirlemek için "marka" liginde her zaman kullandığımız 10 rakamını kulandım. Bundan sonra da ajans performanslarını görmek için aynı rakamı kulanacağım. İlk ona giren listeye girer. Bu kadar basit.

Ocak-mayıs aylarında TV’de yayınlanan reklamların yüzde 24’ü, basın reklamlarının ise yüzde 30’u ilk 10’daki reklam ajansları üzerinden geçmiş görünüyor. Açıkçası bu oranların biraz daha yukarıda olmasını beklerdim. Bir de ilk 10’daki ajansların Kristal Elma’da ödül alan ajanslar içinde olmaları gerekmez miydi? Yoksa ajanslar büyüdükçe yaratıcılıkları azalıyor mu?

(*) Ben Kristal Elma’ya küstüm katılmıyorum" argümanını artık önemsemiyorum, yarışma orada, (tam burada ÖSYM G..mü Ye" şarkısı çalıyor) isteyen katılır, ödülünü de alır. Bileşim’in verilerine de laf söylemem. Sektör bu veri üzerinden planlama yapıyor. İtirazı olan itirazını yapıp, kabul ettirip, önce verinin düzelmesini sağlasın!

Gerçekçi olmayan reklamlar

DÜNYA
Kupası esnasında Puma’nın Pele’li reklamı ile Papia tuvalet kağıdının reklamı en fazla konuşulan reklamı oldu. Her ikisinin de sorunu inandırıcılıkları, gerçeklik duygusunu yaratamayışları.

Pele’nin, yıllar sonra Puma’yı getirip futbol salgınını yaratması nedeniyle yargılanmasına kim inanır? Ya da kadının evdeki tüm tuvalet kağıtlarını götürüp uçurumdan atmasına? İkisi de abartı...

Anlayacağınız, "Mış gibi" yapmak reklamların etkilerini azaltan en önemli sorun olmaya başladı. Artık izleyici reklam mesajının abartı olduğunu anlıyor.

Ve de reklamın içindeki doğru mesaj da böyle "abartı" sanıldığı için güme gidiyor. Reklamlar gerçekçi algılanmıyorsa, oradaki mesajlara insanlar niye inansın değil mi?

Dünya Kupası-Şampiyon Tahmini ve Gönüllerdeki Şampiyon

Birinci %Benim İsteğim %

Almanya12,415.0

Arjantin4,63.9

Brezilya32,823.1

İngiltere2,5 1.7

İtalya1,61.2

Fransa 0.70.7

Fikrim yok39,342.7

Kaynak: TNS Piar, 1350 kişi CATI Türkiye örneği.

İlk on reklam ajansı

TV Süre sn.Basın st-cm

1. Alametifarika2.261.454157.996

2.Pars- McCann2.232.72957.704

3.Y&R Reklamevi2.092.63348.223

4.Ogilvy&Mather1.886.78453.313

5.Euro RSCG1.749.92058.542

6. Lowe1.693.35964.621

7.Man Ajans/JWT1.677.82036.909

8.Medina/ Turgul1.674.42856.904

9.Alice&BBDO1.475.36241.325

10. Güzel Sanatlar1.309.99917.841

Toplamın% 24’ü%30’u

Kaynak: Bileşim A.Ş, Ocak-Mayıs-2006.

Çekirgelik

İnsan Tanrı’ya ve kadınlara karşı inancını yitirdiği zaman hapı yutmuş demektir. (A.Smith)
Yazının Devamını Oku

Kabak tadı veren konu

30 Haziran 2006
Teksas Katliamı türü filmler iyice kabak tadı vermeye başladı. Ne tür diyorsunuz değil mi? Aynen şu tür: Bir grup genç arabaya, otobüse, bisiklete, trene, tekneye doluşuyorlar. Sonra önlerine biri, bir aile, bir yaratık, bir sapık, bir kaçık çıkıyor ve onları son hücrelerine kadar kesiyor, biçiyor, doğruyor. Bir de olaya "hálá dosya kapanmadı ne olduğunu kimse bilmiyor" süsü veriliyor. Bu arada sizin de kesme, biçme, oyma, kaçma, kovalamaca sahnelerinde sinirleriniz bozuluyor. "Ya ben bu filmleri niye izliyorum? Acaba bende bir sorun mu var?" kuşkusu her yanınızı kaplıyor.

Konu aynı konu olduğuna göre ilgi duyulan iğrenç ötesi şiddet içereren sahneler değil mi? Kuşku duymakta haklıyım yani.

Bu tür filmlerden hoşlanıyorsanız, Teksas Katliamı da onlardan biri. Sonuna kadar, nefes nefese izleyeceğinize eminim. Türünün iyisi. 1974’teki orijinalini izlemedim. O yüzden karşılaştırma yapmam mümkün değil. Orijinali izleyenler için karşılaştırma yapmak tahmin ederim ilginç olur.

Yaratıcı ol hayatta kal

Bu hafta alın size ikinci bir tekrar filmi: Poseidon’dan Kaçış. 1972’de çekilen ilk filmi izlemiştim. Yenisiyle uzaktan yakında ilgisi yok. Genel olarak baktığınızda öykü yine atla deve değil. Kocaman bir gemi var, dev dalgalar yılbaşı gecesi gemiyi şöyle bir çevirip altına alıyor ve gemi ters yüz oluyor. Titanik’ten farkı, geminin daha ilk beş dakika içinde batması. Sonra da Kurt Russel ve Richard Dreyfuss gibi oyuncularla zenginleştirilmiş bir ekibin geminin "altına" ulaşıp kurtulma maceraları...

Öykü atla deve değil, ama bir avuç insanın ölmemek için zor şartlarda verdikleri mücadele gerçekten izlenmeye değer. Yönetmen filmin her anında dikkati ayakta tutmayi iyi becermiş. Hiçbir sahnede de "Olur mu ya, bu da saçmalık" demeyeceğiniz türden bir inandırıcılık yakalamış. Bir felaket esnasında bile "yaratıcı" olanların hayatta kalma olasılıklarının bulunduğunu görmek de işin biraz öğretici yanı. Bir de baba fedakarlığının kutsanması insanda hoş bir duygu bırakıyor. Bu hafta sonu gidilecek en iyi alternatif. Gidin.

Aldatmaya Gittim Dönücem

Çok ilginç bir kitap öneriyorum bu hafta. Mustafa Çay’ın "Aldatmaya Gittim Dönücem" isimli kitabı. Mustafa Çay, NLP uzmanıymış. NLP’nin konsept olarak "üfürük" olduğunu düşünsem de, Çay’ın üzerinde düşünce ürettiği konu ilginç geldi.

Çay diyor ki; "Mutluluğu mağazadan alamazsınız, kendiniz yaratırsınız."

Söylediğinin özeti de şu: "Dünyadaki her insan aldatılabilir. Ama aldatmaya götürecek duygu yoksa, o zaman bunun sözü bile edilemez. Çay’a göre aldatmayı önleyen duygular ise sevgi, ilgi, anlayış, güven ve değer verme... Yani bir ilişki için olmazsa olmaz unsurlar. Ve bu duygular zihinde yitirilmediği sürece kimsenin kimseyi aldatması mümkün değil. Bu duyguları da zihinsel terbiye ile elde tutmak mümkün.

Diyor ki Çay: "Aldatmakla mutluluğa ulaşamazsınız. Aldatmak sürekli çelişkilerle dolu bir hayatı yaşamaktır. Aldatmak sorunları yüzeysel bir şekilde geçiştirmekten ve gelip geçici bir mutluluktan başka bir şey değildir".

Yani? Önce zihninizi terbiye edin! Yüz kırk sayfa. Okuması ilginç olabilir.

(*) Mustafa Çay, Aldatmaya Gittim Dönücem, Kariyer, 2006.

Demet Akalın’ın ağır ağır yükselişi

Demet Akalın, Türkiye’de "disko-dans" müziğinin öncüsü olma yolunda ilerliyor. Yeni albümünde 19 parça var. Çoğu çıstak çıstak hareketli parçalar. Ama hepsi de sözleriyle gençleri bir yerden yakalıyor. Bir sevgiliye yazılmış havası veren parçalar, 18-24 yaş grubunda oldukça seviliyor. Afedersin, Mantık Evliliği, Of en fazla rağbet görenler. İzlenimim Demet Akalın’ın ağır ağır, emin adımlarla yükselişte olduğu. Göreceksiniz gelecekte Demet Akalın kendinden daha fazla söz ettirecek. Haklı olup olmadığımı anlamak için Akalın’ın son albümü Kusursuz 19’u baştan sona bir dinleyin isterseniz. Tarzınız olmasa da, Türkiye’deki trendleri anlamak için bir kulak vermenizde fayda var.

CUMA İTİRAFI

New_york_cityboy; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 34; Ülke: ABD


Evimize yakın bir Starbucks var. Hafta sonları dışardaki masalardan bir tanesi biraz ilerideki ağaç gölgesinin altına çekili durur, masada da ellerinde tesbihleriyle amcalar oturur. O masa o kadar ters bir yerdedir ki, Türklerden başka kimse onun orada söğüt gölgesinden yararlanmak için konulduğunu anlayamaz .

Yorum: Üzülecek bir durum yok... Bir söğüt gölgesinin verdiği keyfi Amerikalılar hálá keşfedememişse bunda Türklerin ne suçu var?

CUMA LAKIRDISI

"Mantığa, felsefeye ve rasyonel ifadeye güvenen insanlar, beynin en iyi parçasından yoksun kalmakla karşı karşıya kalır." (Willam Butler Yeats)

CUMA TAKINTISI

İstanbul Gümüşsuyu’nda, Taksim’e çıkarken solda Pucci vardı. Daha önce bu mekanı yazmıştım. Adı değişmiş, mönüsü değişmiş Plus Pucci olmuş. "Asya-Amerika füzyon" türü bir mönü hakim. Yemekleri lezzetli. Manzarası da Boğaz manzarası. Hafta sonu bir bakın bakalım Plus Pucci’deki değişimi siz de beğenecek misiniz?
Yazının Devamını Oku