GeriGündem Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde

Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp  durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde

Televizyondaki tartışma programlarında sık sık iç ve dış politika yorumlarını izlediğimiz Doç. Dr. Ahmet Kasım Han, aslen bir Afgan prensi. Afgan Kralı Amanullah Han’ın 1920’lerin sonunda Afganistan’dan sürgün edilmesiyle, ailesi Türkiye’ye yerleşmiş. Doç. Dr. Han’ın hüzünlü aile öyküsü, bir zamanlar Atatürk Türkiye’siyle paralel şekilde modernleşme çabasına giren Afganistan’ın bu noktaya nasıl geldiğinin de şifrelerini saklıyor. 

1920’ler... Tüm dünyada köklü değişim rüzgârları esiyor. ABD’de ‘Flappers’ diye anılan, kısa elbiseler giyip, saçlarını kestiren, sigara içen, caz eşliğinde dans eden, özgürleşme yolunda ilerleyen kadınların dönemi...

Değişim, sadece mağrur ve muzaffer coğrafyalarda değil. Diğer uçta da Birinci Dünya Savaşı ‘yorgun’u ama geleceğe umutla bakmaya çalışan, yenilikler peşinde koşan ülkeler, toplumlar var. Mesela Afganistan. Daha bağımsızlığını yeni kazanmış. Ama tıpkı genç Türkiye Cumhuriyeti gibi, modern toplumlar seviyesini yakalamak, eğitim, sağlık, hukuk, altyapı sistemlerini yenilemek, kadın-erkek eşitliğini sağlamak ve modernleşme çabasında.  Bu işin mimarlarıysa 1919’da bağımsızlık ilan eden Amanullah Han ve kayınpederi Mahmud Tarzi...

Tarzi, Afgan tarihinin en önemli entelektüellerinden. Altı dil biliyor, Jules Verne’i Dariceye (Farsça) çevirmiş. Afgan topraklarına gazeteciliği getiren de o, evleneceği kadına fikrini sorup onayını alan da. Bu onay o dönem için devrim niteliğinde.

Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp  durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde

Afganistan sokaklarından yaklaşık 40 yıl arayla çekilmiş bu iki fotoğraf, sadece bir yaşam tarzı savrulmasını değil, ‘Makûs talihimiz makûs kaderimiz değildir’ iddiasından toptan vazgeçişi ifade ediyor. 

AFGAN PRENSİ AHMET HAN

Günümüz... Televizyonlardaki tartışma programlarında politik yorumlarıyla sık sık karşımıza çıkan bir isim: Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Kasım Han. Önceki paragraflarla bağlantısı mı? Kraliyet ailesinden geliyor. Afgan modernleşmesinin fikri lideri Mahmud Tarzi büyük dedesi. Kral Amanullah Han’ın eşi Kraliçe Süreyya ise büyük halası. Kraliyet ailesinin sürgüne gönderilmesi sırasında diplomatik alanda arabuluculuk üstlenen Kasım Han ise öz dedesi.  Amanullah Han devrilip sürgüne gönderilmeseydi, bugün Afganistan prensi olacaktı.

Ama ailesinin hikâyesine geçmeden önce, bugün El Kaide’nin doğduğu yer olarak hafızamıza kazınan, uzun süre Taliban baskısı altında ezilmiş Afganistan’ın, yıllar önce bugünkünden ne kadar farklı bir ülke olduğuna göz atalım...

Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp  durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde

1928’deki Türkiye ziyareti sırasında Kraliçe Süreyya Atatürk’le birlikte.

MODERNLEŞME PEŞİNDE

Kraliyet ailesi içinde Amanullah Han ve kayınpederi Mahmud Tarzi’nin isimleri, siyasi etkileriyle öne çıkıyor. Tarzi, Osmanlı’daki modernleşme hamlelerinden çok etkilenmiş. Jöntürkler’i (sonra da Kemalistleri) yakından takip ediyor. 1919’da İngilizleri yenilip Afganistan bağımsızlığını kazandığında, kafası modernleşme fikirleriyle dolu...

Artık hikâyenin devamını, torunu Ahmet Kasım Han’dan dinleyebiliriz: “Amanullah kral, Tarzi ise onun başdanışmanı ve dışişleri bakanı. Modern sağlık ve eğitim sistemleriyle Afganistan’ı emperyalizme kafa tutacak bir ülke haline getirmeye çalışıyor; kadın ve erkeklerin eşit imkânlara sahip olması için uğraşıyorlar. ‘Makûs talihimiz makûs kaderimiz değildir’ anlayışıyla, Osmanlı’daki modernleşmeci akımı ve ardından da Atatürk devrimlerini takip ediyorlar.” 

Eğer hazırsanız, şimdi de bir başka etkileyici karakterle, Kraliçe Süreyya’yla tanışma zamanı: Süreyya, yüzyıllarca süren geleneği yıkarak çağdaş kıyafetler giymeye başlayan, yabancı diller bilen, at binen, silah kullanan, cephede askerleri ziyaret eden çok farklı bir Müslüman kraliçe. Amanullah Han’ın tek eşi.

1927’nin sonunda birlikte bir Avrupa seyahatine çıkıyorlar. Bu seyahat, yedi-sekiz senedir süren modernleşme hazırlığını ve icraatlarını hızlandırmayı amaçlıyor. Kral ve beraberindekiler önce Karaçi’ye geçiyor, sonra Mısır’a, oradan da Avrupa’ya... Almanya, İngiltere, sonra tekrar Almanya ve Moskova. 1928 Mayıs’ında Moskova’dan İstanbul’a geliyorlar. Bu Avrupa ve İstanbul seyahatinden kalan fotoğraflara bakarken insan gözlerine inanamıyor. İtalya’da Kraliçe Süreyya’nın önünde eğilen elitler... Türkiye’de Atatürk ile verilen çağdaş kareler... Günümüzdekinden çok ama çok farklı bir Afganistan imajı.

İNGİLİZLER KRALİYETİ NASIL DEVİRDİ?

Afganistan’ın bu imajı savaş sonrası kendini toparlamaya başlayan İngiltere’yi hiç de memnun etmiyor. Kraliyet ailesi eve döner dönmez bu sorunla boğuşmaya başlıyor.

Nedenini Ahmet Kasım Han’dan dinleyelim: “İngiliz İmparatorluğu’na bağlı Hindistan’da milliyetçi ve ayrılıkçı akımlar yükselişte. Rusya’da Bolşevik Devrimi, Anadolu’da zaferle sonuçlanmış Kurtuluş Savaşı İngilizler açısından endişe yaratıyor. Üstüne bir de Afganistan’ın modernleşerek bir model olarak güçlenmesi, onlar açısından hayra alamet değil. Afgan dağlarında Kraliçe Süreyya’nın çağdaş kıyafetli, başı açık resimleri dağıtılmaya başlıyor. O fotoğrafların oralara nasıl gittiğinin tek mantıklı açıklaması var: İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri. Ülkede ayaklanmalar başlıyor. İngilizler, Afgan ordusu için yeni alınan ve Hindistan üzerinden teslim edilecek silahları da engelliyorlar. İsyanlar karşısında ordu zayıf kalıyor ve sonunda Amanullah Han yönetimi devriliyor. İngilizlerin ayaklanmalar sırasında kullandığı Tacik lider Habibullah Kalakani kral oluyor ama bu da uzun sürmüyor. Sonra İngilizler kraliyet ailesinin Peşaver koluyla anlaşıyor.”

ROMA VE İSTANBUL’A SÜRGÜN

Amanullah Han, Seyyid Kasım Han’ın arabuluculuğuyla Roma’ya yerleşirken, ailenin Mahmud Tarzi ayağı Türkiye’ye geliyor. Sonradan oğlunun Afganistan’a dönüp, yurduna hizmet etmesini istese de olaylar farklı gelişiyor. Oğlu, burada bir Çerkes kızına deli divane âşık olduğundan Afganistan’a dönmek istemiyor. Aşk kazanıyor, oğul Zübeyir burada kalıyor. Ahmet Kasım Han da o evlilikten dünyaya geliyor.

1968’de, Ankara’da... TED Ankara Koleji’nde, ardından İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okuyor; tamamen bu toplumun bir ferdi olarak yetiştiriliyor. Tek farkla: “Farsça, İtalyanca ve Türkçe’nin aynı anda konuşulduğu bir salon düşün. Ve bunların hepsi, birinci dereceden akraban. Ben Şam’ın da, İstanbul’un da, Ankara’nın da, Kabil’in de, Tahran’ın da yerlisiyim” diyor.

Hepsinin yerlisi ama kendini Türkiye’ye ait hissediyor: “Benim için Atatürk, Türklerin atasıdır. O mirasa  sahip çıkıp, bu şansı iyi kullanmak gerek...”

Bu sözleri, Türkiye’yle aynı dönemde ve belki de biraz öykünerek modernleşme hamlesini başlatan Afganistan’ın bir evladı ve bu uğurda var gücüyle uğraşırken sürgün edilip ülkesinin bugün geldiği duruma tanıklık eden bir ailenin çocuğu olarak söylüyor.  

TÜRKİYE’NİN HER TÜRLÜ KAYNAĞI VAR DEMEK Kİ İŞ SADECE TERCİHE KALMIŞ

Hiç geri dönmek istemediler mi? Ahmet Kasım Han, “Hep istedik” diyor: “Ama geri dönebilmemizi sağlayacak ortam hiç oluşmadı. 1970’lerin ortasında Afganistan, kör topal da olsa hâlâ modernleşebilen bir ülkeydi. Sonra Sovyet-Afgan savaşı çıktı. Savaşın ABD, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından yürütülüş biçimi ülkede hızlı bir radikalleşmeye neden oldu. Benim ailemse, dini radikalizmden uzak, uygar bir Afganistan istiyordu. “

Ailesinin ve ülkesinin hüzünlü öyküsüne “İçimde ne çok keşke var, bir bilseniz” diye devam ediyor: “Tarihin sana açtığı pencere, verdiği şans var ya... Kullanacaksın! Ne yazık ki Afganistan’ın penceresi uzunca bir müddet, bir sıçramaya imkân veremeyecek şekilde kapandı. Pakistan’ın, İran’ın hikâyesi de bundan çok farklı değil. Oysa Türkiye’nin o eşikten geçmek için her türlü kaynağı var. Demek ki iş sadece tercihe kalmış. Türkiye, İslam coğrafyasının kalanına bakıp durduğu yerin kıymetini bilmek mecburiyetinde.”

 

AFGANİSTAN’DAKİ DURUMLA REİNA SALDIRISININ ARASINDA BİR BAĞ VAR MI?

- Filistin meselesi, İslam dünyasının Batı tarafından mağdur edilmesinin sembolüdür. Sovyetler’in Afganistan’ı işgali, Irak Savaşı gibi meseleler de bu mağduriyet hissinin büyümesine yol açtı. Afganistan’da 1979-1989 arası 10 yıl süren savaşta, yakın zamanda Hillary Clinton’ın da itiraf ettiği gibi, ABD mücahitleri silahlandırdı, Suudi Arabistan da buna finansörlük yaptı. Komünizme karşı Yeşil Kuşak Projesi... El Kaide’nin Afganistan’da kuruluşu da zaten bu döneme dayanır. Sonra Amerikalılar bölgeden gidince ortada silahlanmış radikaller kaldı. Pakistan’da Ziya ül Hak da kendi meşruiyetini koruyabilmek için bu gruplara göz yumdu. Civar ülkelerden katılımlar arttı. El Kaide’den başka, yeni fraksiyonlar ortaya çıktı. Bunlar Suriye, Irak, İran, Afrika ya da Türkiye’de karşımıza çıkabiliyor. Tıpkı Reina saldırganı Abdulkadir Maşaripov’un Özbek asıllı olması gibi.

False