Fatih'i mumyalayıp başka yere gömdüler

Güncelleme Tarihi:

Fatihi mumyalayıp başka yere gömdüler
Oluşturulma Tarihi: Haziran 01, 2003 00:00

İstanbul'un fethinin 550. yıldönümünü kutladığımız bu hafta, Fatih Sultan Mehmed ile ilgili olan ve az kişinin bildiği bir söylentiyi gündeme getirmek istedim: Biz, Fatih Sultan Mehmed'i kendi inşa ettirdiği camiin hemen yanıbaşındaki türbede defnedilmiş biliriz. Ama eskiler, Sultan Abdülhamid'in 1800'lerde yaptırttığı bir araştırmaya dayanarak asıl mezarın başka yerde olduğunu, hükümdarın cesedinin mumyalanıp Fatih Camii'nin mihrabının tam altındaki bir odaya yerleştirildiğini söylerler. İşte, 550. yıldönümünü kutladığımız fethin kahramanıyla ilgili bir muamma...BU hafta, İstanbul'un fethinin 550. yıldönümü kutlamalarıyla geçti. Gerçi hiçbir kurum ve kuruluş bundan yarım asır önceki 500. yıl kutlamaları sırasında çıkartılan ve bugün herbiri ana kaynak kabul edilen eserler gibisinden önemli bir yayın yapmadı, kutlamalar sadece merasim cinsinden faaliyetlerle sınırlı kaldı ama üzerimize düşeni yerine getirmiş ve fethi kutlamış olduk.İşte, 'fetih' sözünü sıkça işittiğimiz bu hafta kutlamaların kahramanıyla, yani Fatih Sultan Mehmed ile ilgili pek bilinmeyen bir söylentiyi, Fatih'in 'cenaze macerasını' yazayım dedim...1800'lerin sonu, İkinci Abdülhamid'in iktidar yıllarıdır. Nisan yağmurları her zamankinden çok fazla yağmış ve İstanbul'u seller götürmüş, Fatih tarafı göle dönmüş, her tarafı su basmıştır.Büyük selin hemen ertesi günü, Fatih semtinin sakinleri arasında bir dedikodu çıkar: Fatih Sultan Mehmed gece ruyalarına girmiş, 'Boğuluyorum, beni kurtarın' demiştir. Abdülhamid'in jurnalciler ordusu da dedikodulardan hemen haberdar olmuş ve sarayı anlatılanlardan ánında haberdar etmişlerdir.Sultan Abdülhamid, hemen Fatih ve Aksaray taraflarının itfaiye kumandanı olan Mehmed Paşa'yı çağırır. Paşa türbeye gidecek, mezarı açıp cenazeyi kontrol edecek, halkın gördüğü ruyanın doğru olup olmadığını araştıracak ve saraya dönüp rapor verecektir.Abdülhamid 'ne olur, ne olmaz' diyerek Mehmed Paşa'yı yalnız başına göndermez, yanına güvendiği birini, amcası Sultan Abdüláziz'in damadı olan Şerif Paşa'yı da katar. Ama göndermeden önce her ikisine de türbede göreceklerini hiçbir yerde söylemeyeceklerine dair sıkı sıkı yemin ettirir.LÁHİT KALKTI DEHLİZ ÇIKTIPaşalar Fatih Camii'nin hemen yanıbaşındaki türbeye gider ve sandukayı kaldırıp mezarı kazarlar. Bir hayli derine inmişlerdir ama ortada Fatih'in cesedinden eser yoktur. Derken, önlerine demir bir kapak çıkar. Açtıklarında taş bir merdiven görürler. Ellerine birer lamba alıp merdivenden iner, bu defa derinlere uzanan bir dehlizle karşılaşırlar. Korkmadan dehlize dalar, metrelerce yürür ve ufak bir salonu andıran bir başka mekána gelirler.Ortada musalla taşını andıran bir mermer, mermerin üzerinde de bir tabut durmaktadır. Bir hayli zorlanarak tabutu açar ve içinde bozulmamış bir mumya bulurlar: Fatih'in mumyasını. Yüzü hálá zamanında çizilmiş resimlerindeki gibidir.Hükümdarları ve zamanın önemli kişilerini mumyalamak, Türkler'de İslamiyet öncesi zamanlardan kalma bir ádettir ve birçok Selçuklu sultanının yanısıra Fatih'in oğlu İkinci Bayezid'e kadar bütün Osmanlı hükümdarlarının mumyalanmış oldukları eski zamanlardan beri zaten söylenmektedir. Ama Asya'da mumyalama eski Mısır'da olduğu gibi cesedin içini boşaltma ve toprak yerine sargılara gömmek şeklinde değil, başka biçimde, 'kurutarak' yapılmakta, cenaze birtakım kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra 'pastırma' halini almakta ve zaman geçtikçe sertleşmektedir.Bu şekilde mumyalanan cenaze daha sonra láhdin veya mezartaşının tam altına gelen ve küçük bir odayı andıran bir mekána yerleştirilmekte ve bu mezarlara Selçuklular'dan itibaren 'zir-i zemin' yani 'yeraltı' denmektedir. Mehmed ve Şerif Paşalar'ın bir dehlizden geçerek girdikleri oda da 'zir-i zemin' olarak hazırlanmış böyle bir mezar odasıdır ve Fatih Sultan Mehmed'in mumyası da yine pastırma halindedir.Paşalar mumyanın başında bir müddet kalıp dua eder, sonra tabutun kapağını kapayıp hayatta olan bir hükümdarın huzurundan ayrılma protokolüne riayet ederek sırtlarını mumyaya dönmeden, adımlarını geriye doğru atarak uzaklaşırlar. Yukarıya çıkar, kapağı kapatır, sandukayı da eskisi gibi yerleştirir ve saraya gidip gördüklerini Abdülhamid'e anlatırlar. Padişah sellerin Fatih'in cesedini bozmamış olmasından memnuniyet duyar, türbede herşeyin eskisi gibi bırakılmasını buyurur, sonra Paşalar'a ettikleri yemini hatırlatır ve 'Gördüklerinizi unutunuz!' diye ihtar eder.KONAKTA MUMYA SOHBETİAradan seneler geçer ve paşalardan biri, Damad Şerif Paşa yeminini bir tarafa koyup yakınlarına anlatır hadiseyi. 'Fatih Camii'nin bulunduğu yerde, eskiden Aya Apostoli Kilisesi varmış ve temelinin altı dehlizlerle doluymuş' der. 'Kapağı açtıktan sonra, bir dehlizin içinde metrelerce yürüdük. Çocukluğumuzda, Fatih'in türbesinde değil, kendi yaptırdığı caminin mihrabının altında gömülü olduğu zaten söylenirdi. O dehlizden mihrabın altına kadar yürüdük ve mumyayı orada gördük.'Şerif Paşa, hadiseyi 1940'lı senelerde o zamanın meşhur kalem erbabından olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın Mercan'daki konağında yapılan musikili bir sohbet meclisinde de anlatır ve söyledikleri o günlerde çıkan bir tarih dergisinde de kısa bir biçimde yayınlanır. Ben, Şerif Paşa'nın bu mumya macerasını, İbnülemin'in konağına devam eden ve Paşa'nın sohbetine şahit olan birkaç kişiden, bundan senelerce önce bizzat dinledim. Bir ara, fethin 500. yıl kutlamaları sırasında mezar odasına yeniden inildiği, hatta Fatih'in saçından bir tutam kesildiği de söylendi.Bu hafta 550. yıldönümünü 'suretá' kutladığımız fethin kahramanının mezar öyküsü, kısaca böyle... Fatih Sultan Mehmed'in mumyalanmış cesedinin 'Fatih türbesi' diye bilinen yerde mi, yoksa türbenin 150 metre kadar ilerisindeki camiin mihrabının altında mı olduğu hususu günün birinde bakalım aydınlatılabilecek mi?Üstad bestekárın değerini sadece üniversite bildiORTADOĞU Teknik Üniversitesi'nde geçen cuma günü bir tören yapıldı ve Üniversite Senatosu'nun kararıyla, Türk Müziği bestekárı Erol Sayan'a 'Üstün Hizmet Belgesi' verildi.Erol Sayan, 20. asrın son yarısındaki Türk Müziği bestecilerinin en önemlilerinden biridir, eserleri gelecek yüzyıllara kalacak olan birkaç son dönem bestekárının en başında yer alır.Üstad Erol Bey'in mutlaka terennüm etmiş olduğunuz şarkılarından bazılarını hatırlatayım: 'Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın', 'Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz, unutulmaz', 'Bana bir aşk masalından şarkılar söyle', 'Yoksun diye bahçemde çiçekler açmıyor bak' ve daha böyle pekçok güzel eser...Hatırlayanlarımız herhalde vardır; 1970'lerin ortalarına kadar devlet katında Türk Müziği tukaka, öğretilmesi ayıp ve hatta yasaktı. Çağdaşlığın şartı olarak önünüze orkestra müziği ve bağlama havaları dinlemek gibisinden bir garabet konur, Türk Müziği'ne meyliniz varsa; Itri, Dede, Lemi Atlı gibi 'bizim olan' bestekárların eserlerinden hoşlanıyorsanız, çağdışı sayılırdınız.Erol Sayan, bu garip çenberin kırılmasının öncülerindendi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde, 1960'lı senelerde o zamanlar için cesaret isteyen bir adım atıldı, bir Türk Müziği Kulübü kuruldu ve Erol Sayan kulübün korosunu seneler boyu idare etti. Öğrenciler dışarıda Amerikan Büyükelçisi'nin otomobilini yakarken, içeride Itri'nin 'Nevá Kár'ını terennüm ediyorlardı.Bu kulüpten yetişen öğrenciler zamanla mesleklerinde yükselip Türkiye'nin kaderinde söz sahibi olurlarken, Erol Bey'den aldıkları musiki zevkini hep muhafaza ettiler. Çoğumuz bilmeyiz ama, bugün Türkiye'de bir Türk Müziği eğitimi varsa, bunu sağlayanların başında Erol Sayan vardır.ODTÜ, Erol Sayan'ın yarım asırdan beri hem eserleriyle, hem de yetiştirdiği talebelerle müziğe ve kültüre yapmış olduğu hizmetleri, geçen cuma günü düzenlenen törende Rektör Prof. Dr. Ural Akbulut tarafından verilen 'Üstün Hizmet Belgesi' ile tescil ederken, bir Türk Müziği bestecisinin kadrini bilen ilk üniversite olarak da tarihe geçti.Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ni bir bestekára sahip çıkma konusundaki öncülüğünden dolayı kutlarken bir zamanlar benim de çok istifade etmiş olduğum Erol Sayan'a uzun bir ömür diliyor ve genç müzisyenlere Erol Bey'in besteciliğinin gölgesinde kalmış olan tanburunu mutlaka dinlemelerini tavsiye ediyorum.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!