GeriGündem Eyvah polis
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eyvah polis

Abone Olgoogle-news

Az önce başında cop kırdığı gazeteci ambulansa bindirilirken, kaskını düzeltip gülüyor. Bu, polis şiddetinin TV ekranındaki sureti. Bir de aynadaki sureti var. Onu da, kendisi de polis olan Ali Kaygısız'ın doktora tezinde buluyoruz.

‘‘Polis çağın koşullarına uygun eğitilmiyor. Kalitesiz yetişiyor, çoğu cahil. İşe belli kriterlere göre alınmıyor, ayıklanmıyor. Uygulamaya dönük eğitimden geçmiyor. Suçu teşvik eden bir ortamda, donanımsız çalışıyor. Mezun olduktan sonra sokaktaki uygulama, eğitim yerine geçiyor. Bundan en büyük zararı da sokaktaki insan görüyor...''

Bu sözler bir ‘polis düşmanı'nın önyargıları değil. Ne de ‘halden bilmez' muhalif bir politikacının... Tam tersine, polislerin kendi kendilerini değerlendirmeleri. Bir başka deyişle aynaya baktıklarında gördükleri suret...

Bunlar, Emniyet Müdürü ve halen Genel Müdürlük Teftiş Kurulu'nda müfettiş olan Dr. Ali Kaygısız'ın yıllar önce 172 polise anket uygulayarak hazırladığı doktora tezinin sonuçları. Bir dönem Emniyet'in en tepesindeki koltukta oturan Genel Müdür Alaaddin Yüksel'in TBMM tutanaklarına geçen değerlendirmeleri de aynı yönde. Ve daha birçok polis şefinin...

Örneğin Ergun Gökdeniz... Siyasi Şube müdürlüğünden istihbarata, valilikten polis okulu müdürlüğüne kadar Emniyet'in hemen her alanında görev yapmış emekli bir yönetici. İzmir Polis Okulu'nun da kurucusu. Öğrencilerini şu sözlerle anlatıyor:

‘‘İzmir'de hepsini inceleme olanağı buldum. Gelenler çiftçi, duvarcı ustası, boyacı, terzi gibi ilgisiz yerlerden. Kötü pirinçten iyi bir pilav yapamazsınız...''

HIRSIZ POLİS

Ama en çarpıcı ve ‘taze' değerlendirmeler görevden alınmadan önce Emniyet Genel Müdürü Yüksel'den geliyor. Bu sözler, TBMM tutanaklarına yani devletin resmi kayıtlarına da geçen ‘teşhisler'. Yüksel, Susurluk Komisyonu'na olabildiğince açık anlatıyor; ‘‘22 polis okulunda, 9 bin 700 civarında polisimiz var. Sondajlama yaptım, yüz tane dosya çıkardım.'' Ve örnekliyor: ‘‘Annesi fuhuştan kayıtlı, babası 17 yıldır cezaevinde. Sokakta kalmasın, diye polis adayı yapmışız. Son anda öğrenilmiş. Üç kardeş, biri Bayrampaşa'da, biri Ümraniye'de hırsızlıktan yatıyor. Bu adam üç gün sonra görevi verdiğiniz caddede dükkan soyuyor. Ceza yazmak için otomobili durduruyor, sizi arabadan uzaklaştırıp koltuktaki cep telefonunu çalıyor, üç gün sonra evinde arama yapıp yakalıyorsunuz.''

Komisyon üyesi milletvekilleri Yüksel'i soluksuz dinliyor. ‘Polisiye belgesel', Yüksel'in ‘‘Öyle zamanlar olmuş ki'' sözleriyle tempolanıyor. Gözlemlerini aktarıyor genel müdür, bizzat yaşadıklarını:

‘‘Askerliğini yapmayan ve tamamen sokakta istihdam amacıyla, onar bin, onar bin polis alınmış. Bunları dörder ayda sokağa salmışsınız. Nereye salmışsınız? Kızılay Meydanı'na, Taksim'e... Oysa çağdaş ülkelerde, toplumun en kaliteli insanlarını polis yapıyorlar.''

Ve polisler bu açıklamadan aylar sonra şeriatçı eylemde görevini yapmaya çalışan basın mensuplarına saldırıyor. ‘‘Basını da dağıtın'' talimatı, inip kalkan, kafalarda kırılan coplar, yürekten kopan ‘‘Dağılın ulan'' naralarıyla örtüşüyor. ‘‘Polis düşmanı şerefsiz medya'' sloganları, ‘‘dörder ayda sokağa salınan'' coplara fon oluşturuyor.

‘‘Polis imdat'', ‘‘İmdat polis''e hatta ‘‘Eyvah polis''e dönüşüyor.

BAR FEDAİSİ POLİS

Yüksel'in ‘kehanetleri' kısa sürede çıkıyor. Makama oturduğunda kafasındaki soruları her yere taşıyor Yüksel. Gittiği yerlerde, polislerle karşılaştığında dilinde hep aynı soru: ‘‘Daha önce ne iş yapıyordun?'' Karşısındaki ‘bıçkın üniformalı', ‘‘Topkapı'da minübüs muavinliği yapıyordum'' yanıtını veriyor, topuklarına bastığı ayakkabısını giymeye çalışarak. Yüksel, ‘hastalığı' örnek vakalarla tek tek Komisyon'a aktarıyor. Bir başkası, ‘‘Fırında hamur kardım'' diyor, elleri hala kıpkırmızı. Diğeri ‘‘Bar fedaisiydim'' yanıtıyla şaşırtıyor amirini.

Hiç ses çıkarmadan dinliyor Komisyon üyeleri. Uzun, uzun anlatıyor Yüksel. Komisyon tutanaklarca susuyor. Yüksel'in koyduğu nokta, üyeleri yeniden ‘meydan'a çıkarıyor: ‘‘Bu insana silah veriyorsunuz, bir anda kahvede çaycılıktan Taksim Meydanı'na çıkarıyorsunuz...''

Peki ne oluyor sonra? Ne oluyor ‘meydan'da, gözler önünde?..

Olanları yine Yüksel anlatıyor, ağır ağır, aynı ses tonuyla... TV'lere yansıyan polis şiddetinden ne denli etkilendiğini de ortaya koyuyor anlattıkları:

‘‘Toplumsal olaylarda görev yapanları özel hocalarla eğitmeye çalıştım. Gruptan 10 arkadaşımız kopuyor, elinde taşla gösterici kovalamaya başlıyor, yakalıyor bir bayanın saçından sürüklemeye başlıyor, yere yatırıp kafasına tekme vurmaya çalışıyor...''

‘‘Ya da yanlış yere park ettin deyip, kalbinden vurursa...'' diye ekliyor bir Komisyon üyesi...

Yüksel mimiğiyle doğruluyor. ‘‘Meskun mahalde silah atanlar var'' diye devam ediyor. Üyeler, bir dönem, İstanbul'da operasyondan sonra havaya ‘zafer ateşi' açan polisleri hatırlıyor. Ve kamuoyunun da paylaştığı bir öngörüyü, dönemin en resmi ağzı, yine Yüksel dile getiriyor:

‘‘Bu yanlışlığı düzeltmezseniz, on sene sonra bir Susurluk komisyonu daha toplanır, on sene sonra daha da toplanır, daha da toplanır... Ve sihirli sözcüğü üç kez yineliyor: ‘‘Eğitim, eğitim, eğitim...''

Ama ‘kurbağa' prens olmuyor.

Çünkü bu tam birbuçuk asırlık bir öykü. Yaya zaptiyeden atlı polise, motorsikletli polisten tenteli polise bir sürecin öyküsü... Her kritik dönemeçte, toplumsal olaylarda uyguladığı şiddetle literatüre giren polisin... Zaman zaman içine itildiği maddi-manevi kaosta kendine bile şiddet uygulayan, beylik tabancasını şakağına dayayan genç komiserin.

38'liğinin namlusu, ‘Navaro'nun topları'na dönüşüyor. İçine kendisinin, ailesinin, komşularının, küçük bir zam isteyen memurların, sendika isteyen işçilerin gireceği bir namluya. Belki de bir teleskop. Yıllardır tersinden bakıldığı için uzak gösteren...

İyi eğitilmiyoruz!

Dr. Ali Kaygısız. Birinci sınıf Emniyet Müdürü. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde yıllar önce hazırladığı doktora tezinin sonuçları polis koleji öğrencisinden başkomisere, en kıdemsizinden emniyet müdürüne kadar polisin kendini yeterli, eğitimli ve kaliteli görmediğini ortaya koyuyor. Polislerin ortalama yüzde 75'i soru kağıdındaki ‘‘Kaliteli personel olarak yetişiyoruz'' şıkkına ‘‘Hayır'' yanıtını veriyor. ‘‘Hayır, kaliteli değiliz!'' Kaliteli yetiştirilmediklerine inanan polislerin oranı komiserlerde yüzde 85'e, komiser yardımcılarında yüzde 90'a kadar ulaşıyor. Yine komiserlerin yüzde 84'ü ‘çağın koşullarına uygun eğitilmedikleri' görüşünde. Emniyet amirlerinin ve başkomiserlerin yaklaşık yüzde 60'ı da ‘‘Pratik yönden iyi eğitilmediklerine inanıyor''.

‘‘Kantarın topuzunu ayarlaması lazım polisin'' diye söze giriyor dönemin Emniyet Genel Müdürü Yüksel. Kelimeler Susurluk Komisyonu'nun ‘sorgu tarihinde' pek görülmeyen bir berraklıkta dökülüyor dudaklarından: ‘‘Bu bayramda Ege'de gördüm, çektirdim, kasetler var elimde. Ege'de Söke girişinde durduruyor arabayı bir polis arkadaşımız. Camdan kafasını sokuyor, lokum uzatıyor arabadakilere, öbür camdan birisi kolonya döküyor: ‘Bayramınız mübarek olsun, falan filan'... Şaşırıyorsunuz ‘Yahu nedir bu'... Aynı sürücü 40 kilometre gidiyor, bu sefer bir polis ‘Çek ulan sağa' diyor. Şimdi lokum veren polisin davranışı da yanlış, ‘‘çek ulan'' diyenin de. Bugün traktör lastiğinin kalitesinin tartışıldığı bir dünyada bizim polisi ve güvenlik hizmetlerinin kalitesini tartışmamız gaflet ve delalet olur. Herşeyi gıdım gıdım bilen polis değil, konusunu en iyi bilen polis... Halkına, insan haklarına saygı duyan bir polis...''

Geçen yıl Ankara'dan İstanbul'a atanan üst düzey bir emniyet yetkilisi son dönemde polislerin isminin karıştığı karanlık işleri değerlendirirken ‘‘İstabul'da polislik yapan 25 bin memur var, bunlarda gördüm ki en az 18 bini polisliği ikinci ve üçüncü meslek olarak yapıyor, çünkü bu altyapı düzelmediği taktirde bu teşkilatın düzeleceğine inanmıyorum'' diyor. Bir çok polisin İstanbul'daki yaşam şartlarına ayak uyduramadığı için ‘‘mecburen'' başka işlere yöneldiğini belirtiyor. Yılların polis-adliye muhabiri Nurettin Kurt'a sancılı bir özeleştiri yapıyor:

‘‘İstanbul'da göreve başladığımda mesleğimden iğrendim, kendi kendimi yedim, gördüm ki İstanbul elden gitmiş, polisin alt yapısı yetersiz, polis yetersiz, bir de siyasi baskı var...''

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle