Eskiden 'dızdızcılar' varmış

Güncelleme Tarihi:

Eskiden dızdızcılar varmış
Oluşturulma Tarihi: Mart 02, 1999 00:00

Haberin Devamı

Osman Sulhi Aksu'nun yıllarını verdiği Ansiklopedik Polis Sözlüğü, şimdi tarihin tozlu raflarında 1960'ların sonlarında, polis okuluna alınan talebelerin ortaokul mezunu olmasına ve bilgi seviyelerinin düşüklüğüne içerlemektedir Osman Sulhi Aksu. Şöyle örnekliyor: ‘‘Kaldırıyorsun, evladım tekke ve zaviye kanununu biliyor musun? Evet. Peki, zaviye nedir? Açı efendim, diyor!’’ İşte bu bilgi seviyesini biraz yükseltmek için kolları sıvar; kimse ondan böyle birşey istememiştir, hatta niye bunlarla uğraştığı için şaşırmışlardır bile... O ise aldırmaz, ‘‘Ansiklopedik Polis Sözlüğü’’nü hazırlamak için kolları sıvar. Aslında on cilt olarak düşünür ama evindeki telefonun parası ancak bir kalın cildin baskısına yeter.

Bin sayfalık sözlük, Aksu'ya göre polise yararlı olabilecek olayları, genel kültür bilgilerini, kişileri, deyimleri içeriyor. Emniyet müdürlerinin özgeçmişleri ve kimi kanunların nasıl uygulanacağına dair açıklamalar da var. Tabii 1970'e kadar... ‘‘Bekaret nedir?’’den pişmanlık dilekçesinin nasıl yazıldığına, kamu suçunun ne olduğundan evlat edinmenin şartlarına, şantajla mücadele yetkisinin kimde olduğundan demirperdenin ne anlama geldiğine kadar pek çok sorunun cevabı var ansiklopedinin maddelerinde. Mesela, ‘‘Kabristanlara karşı cürümler...’’, ‘‘Kaşgarlı Mahmut kimdir?’’, ‘‘Egzistansiyalizm nedir?’’, ‘‘Silahını satan emniyet mensubunun cezası...’’

DIZDIZCILAR VE VAYBABAMCILAR

S harfini açınca, sarhoşlukla ilgili şu suçların açıklamalarını görüyorsunuz. Sarhoşluk suçu, sarhoş olup saldırıda bulunma suçu, sarhoşluğu alışkanlık haline getirme suçu, sarhoşluğa sebep olma suçu, sarhoşa içki tedarik etme suçu, sarhoşu kendi haline bırakma suçu, sarhoş olarak göreve gelme suçu...

Bir de, ‘‘polis deyimleri’’ var. Mesela, ‘‘Dızdızcılık.’’ İşte açıklaması: Hırsızlık şekli. İnsanların ilgisini başka yöne çekerek üzerinden para veya kıymetli eşyasının yankesicilik suretiyle çalınması... ‘‘Vaybabamcılık’’ ise iskelelerde, garlarda, özellikle Anadolu'dan gelmiş, biraz da safça görünen yolcuya yaklaşıp, ‘‘Vaaaay babam hoşgeldin’’ diye sarılmak, o şaşkınlıkla bakakalırken cüzdanını yürütmek... Günümüzde hırsızlığın artık binbir yolu olduğu için Aksu'ya, ‘‘Bunlar hala geçerli mi?'' diye soruyoruz, geçerli olduğunu söylüyor.

Buraya elbette ki çok çok azını yansıtabildiğimiz bütün bu bilgileri içeren ve Aksu'nun yıllarını verdiği Ansiklopedik Polis Sözlüğü, şu anda tarihin tozlu raflarında. 1970'te bin tane bastırtabilmiş, üçüncü hamura basılı olan yarısını öğrencilerine dağıtmış, birinci hamur olanları ise Emniyet Genel Müdürlüğü'ne yollamış. Şu anda elinde sadece bir tane var. Yıllar sonra Emniyet Genel Müdürlüğü'ne sorup bir tane almak istemiş ama ne mümkün! Bulunamamış bile...

İşte bu da Türkiye tarihinde emeğe, bilgiye verilen önemin bir göstergesi. Görünen o ki bu kitap da Aksu'nun kendi imkanlarıyla bastırdığı diğer kitapları kadar değer görmüş: Polisin El Rehberi, Açıklamalı Sendikalar Kanunu, Polis Meslek Mevzuatı, Zabıta Sözlüğü ve şimdi özel güvenlik memuru olan herkesin cebinde olduğuna inandığı Özel Güvenlik Rehberi... Oysa ki insan böyle bir çalışmanın sürekli güne uyarlanabileceğini, çok işe yarayabileceğini ve ilgili kurumların da buna sahip çıkması gerektiğini düşünüyor. Belli ki Osman Sulhi Aksu da bir zamanlar böyle düşünmüş...

KOŞUN! TASALLUT VAR

Bari anılar bir yayınevinin ilgisine mazhar olsun, diye iç çekerek devam edelim, Osman Sulhi'nin zaman yolculuğuna...

Yıl 1948. Şişli Merkez Karakolu'na telefon gelir, ‘‘Burası Notre Dame De Sion, tasallut var, hemen gel.’’ Aksu, nöbetçi memuru Seyfettin Efendi'ye daktiloyu kucaklamasını söyler, tramvaya atlarlar. Rahibeler telaşlı, kapıda beklemektedir. Arkalarına düşüp üst katta koridorun ucundaki sınıfa gelirler. Kapı önünde birkaç rahibe beklemekte ve aralarında ‘‘Adam içerde mi, ne yapıyor, kaçmak istedi mi’’ gibi konuşmalar geçmektedir, ‘‘İşte tasallut’’ diyerek kapıyı açarlar ve bizim genç komiser, katibiyle birlikte sınıfa dalar. İçerde tebessüm eden kız öğrenciler ve bir köşede duvara yaslanmış, ürkek bir orta yaşlı adam durmaktadır. Aksu, ‘‘Kimsin, burada ne işin var?’’ diye bağırır. Adam ürkek ama kendinden emin bir halde, ‘‘Adım Muzaffer, Nişantaşı'ndaki okulda öğretmenim, buraya fizik sınavına mümeyyiz olarak geldim’’ deyince, Aksu'ya özür dilemek düşer. Gerisini şöyle anlatıyor:

‘‘Bu kadar öğrenci arasında nasıl tasallut olabilirdi. Rahibe arka sıralardan bir kızın eteğini kaldırdı. Bacaklarında sıkıştırmadan ya da ısırmadan mütevellit bereler olacağını zannederek baktım, kopya kalemi ile yazılmış birkaç fizik formülü vardı, kızlar gülümsemeye devam ediyordu. Durum açıklığa kavuşmuştu. Oysa rahibeler bu adamı hapse atın, diye feryat ediyorlardı. İşlem yapmama gerek olmadığını söyleyince kaymakama şikayet etmişler, ben okuldayken kaymakam aradı ve zabıt tutmamı istedi. Emir vermek çok kolay da tek parmak daktilo ile ve ilkokul mezunu polisle ben bu işi ne kadar zamanda yapabilirdim. Kızı kürsüye oturtarak bacaklarını açmasını istedim. Lise son sınıf öğrencisi Jozephine adlı güzel kız, ben, polis ve öğretmen bekardık. Fizik formüllerini zapta geçirmek bir hayli uzun sürdü.’’

SEKSÜEL PRODÜKTÖRLER

Osman Sulhi Aksu'nun en renkli anıları 1950'lerde, Ahlak Zabıtası Müdürlüğü yaptığı yıllara ait. Vali Fahrettin Kerim Gökay dönemi.

‘‘O tarihte p...kler sınıf sınıftı’’ diyor Aksu. ‘‘Lokanta Pe...gi, Taksim Meydanı Pe...gi, Randevuevi Pe...gi ve lüks otel pe...gi. Bunlardan biri kendine kartvizit bastırarak ‘seksüel prodüktör' ünvanı bile vermişti. Selim ve Salim diye iki kardeşi sık sık yakalatır nezarete aldırırdım. Bunlardan küçük olanı Salim, ‘Abi biz muhtaç olanlara yardımda bulunuyoruz, namuslu pe...giz' derdi. Yıllar sonra bir gün otobüse bindiğimde Salim'i gördüm. ‘Ne o benim gibi yaya kalmışsın' dedim. ‘Abi, ben hep size biz namuslu pe...ngiz, derdim inanmazdın, şimdi inandın mı' dedi.’’

1950'lerde İstanbul'da 70 kadar genelev varmış. Oralara düşen kızları gördükçe Aksu'nun içi sızlarmış. Barları pavyonları bastıkça, kendine göre ‘‘tam düşmemiş’’ olanları, sokaktan kedi getirir gibi eve getirirmiş. Eşiyle birlikte bakarlarmış onlara. Sonunda Fahrettin Kerim Gökay onu birkaç hanımla tanıştırmış ve ‘‘Bir kadınları koruma derneği kurun’’ emri vermiş. Derhal bir tüzük hazırlanmış; Vali derneğe tahsisat bağlarken, Spor Sergi Sarayı'nın üç odasını da vermiş. Dernek Başkanı, o dönem Nişantaşı Kız Lisesi'nin Müdiresi olan Mediha Gezgin. Ama dernek bildiğiniz kadın hakları derneklerinden değil. Bütün yaptıkları, kızlara bakmak, diktikleri şeyleri satmak ve asıl olarak da onlara koca bulmak! ‘‘Damat adaylarının tahkikatını yapmak benim işimdi’’ diyor Osman Sulhi Aksu. ‘‘105 kız evlendirdik böyle. Ben sonra Kaçakçılık Dairesi'ne geçtim ama o derneğin faaliyetleri uzun süre devam etti.’’

Uluslararası gönül hırsızı

Osman Sulhi Aksu, çok gençken bir kıza aşık olur. Adının Fatma olduğunu söyleyen kız aslında Ermeni'dir ve asıl adı Flor'dur. Aksu ona evlenme teklif ettiğinde ağlayarak bu gerçeği itiraf eder. Fakat Aksu için bunun bir önemi yoktur, mesleğini bile bırakacak kadar seviyordur onu. Kız birkaç gün sonra cevap vereceğini söyleyerek ortadan kaybolur. Aksu günlerce arar, bekler onu. Sonra da unutur.

Yıllar geçer. 1954’te elinde Osman Sulhi Bey'in fotoğrafı olan bir Fransız kadın, uçaktan iner inmez soluğu polis merkezinde almış ve Emniyet Müdür Muavini Necdet Uğur'un odasına çıkarılmıştır. ‘‘Charles Boyer'e benzeyen polisi görmek istiyorum, ona aşık oldum’’ diye tutturan matmazele yardım etmek biraz zordur, çünkü İstanbul'da üç binden fazla polis vardır ve çoğu kara kaşlı kara gözlüdür. ‘‘Biraz gayret’’ der Uğur, ‘‘Bir ipucu ver de şu gönül hırsızını bulalım.’’ Kız elindeki fotoğrafı göstermekte ve ‘‘Adı da Osgar gibi birşey’’ demektedir. Anlattığına göre fotoğrafı bir arkadaşından almış ve baka baka aşık olmuştur. O sırada odada olan Milliyet polis muhabiri Bedirhan Çınar fotoğraftan Osman Sulhi'yi tanır. Kadını kaptıkları gibi ona götürürler. Rossa, karşılaştıkları anda içini çekerek, ‘‘Evet aradığım budur’’ der.

Ancak yapacak birşey yoktur. Aksu bir yıl önce evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Rossa ‘‘İslamiyette dört kadın alınıyormuş, ikinci zevceniz olmaya hazırım’’ dese de onu ikna edemez. Apar topar ülkesine gönderilir. Aksu 3 yıl sonra sonra, 1957’de Fransa'ya gittiğinde, adresini bulup Rossa'yı ziyaret etmek ister ve asıl hikaye şimdi başlamaktadır. Nice'teki evin kapısını çalıp Rossa'yı sorar, Türkiye'den bir arkadaşı olduğunu söyleyince, kapı yüzüne kapanır. Bu kez bitişikteki evin bahçesine geçer, amacı komşudan Rossa'yla ilgili bilgi almaktır. Kapıyı çocuklar açınca, ‘‘Annenizle görüşebilir miyim?’’ diye sorar, o sırada anne görünür. Karşısında ilk aşkı Flor vardır. Günlerce, aylarca aradığı Flor. Ailesi bir Türk'le evlenmesin diye Flor'u apar topar Fransa'ya kaçırmış, orada Rossa ile komşu ve arkadaş olan Flor, yıllar sonra evlenirken Osman Sulhi'nin fotoğrafını ara sıra bakmak üzere Rossa'ya vermiştir. O da o fotoğraftan ona aşık olmuştur.İkisinin de gözleri buğulanır. Flor, Rossa'nın artık akıl hastanesinde olduğunu anlatır. Ayrılırlar.



Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!