Avrupa Aristo’yu kimden öğrendi

Güncelleme Tarihi:

Avrupa Aristo’yu kimden öğrendi
Oluşturulma Tarihi: Temmuz 24, 2014 02:16

Prof. Dr. Özdemir, İslam medeniyetinin Endülüs üzerinden Batı'ya tesirlerini anımsatıyor; çeviri eserlerin bu etkinin yaratılmasındaki önemini vurguluyor...

Haberin Devamı

İSLAM medeniyeti bir kitap medeniyetidir; evrensel ölçekteki etkisi de bilgi ve kitap üzerinden olmuştur. Endülüs, her ne kadar XI. yüzyıldan itibaren siyasi bakımdan bir sarsıntı dönemine girmişse de, “Reconquista/Yeniden fetih” hareketi çerçevesinde bu ülke topraklarını işgale başlayan Hıristiyan idareciler, Endülüs medeniyetine duydukları hayranlık sebebiyle Arapça öğrenimini ve Arapça eserlerin Latinceye tercümesi işini teşvik, hatta bizzat himaye etmişlerdir.
Bu himayenin etkileri nedir?
Hıristiyan İspanya’nın hâkimiyeti altına giren çeşitli Endülüs şehirleri, Avrupa ülkelerine mensup öğrenciler için cazibe merkezi oldu. İslam medeniyetinin birikimlerinin Batı’ya aktarılması yönündeki söz konusu tercüme faaliyetleri X. yüzyılda başlamış, XII ve XIII. yüzyıllarda artarak devam etmiştir. İlk mütercimlerden biri Santallalı Hugo olup, XII. yüzyılda Aragon’da bulunuyordu. Tercümelerinin tamamını, 1119’dan 1151’e kadar Tursûne (Tarazona) piskoposu olan Michael’e takdim etti. Daha kapsamlı bir tercüme projesi de Toledo (Tuleytula)’da uygulamaya kondu. Projenin fikir babası Dominicus Gundissalinus idi. Toledo’da Johannes Hispalensis’ın çevrileri de o dönemdeki çabaların büyüklüğü hakkında fikir verebilir; aritmetik, astronomi, astroloji, tıp ve felsefe alanlarından yaklaşık 20 eseri Arapçadan Latinceye tercüme etti. Chesterli Robert (Robertus Castrensis) ise bazı kimya kitaplarını Arapçadan İngilizceye çeviren ilk kişidir.
Çeviriler dışındaki etkileşimler nedir?
Tercüme faaliyetleri XIII. yüzyılda devam etti ve Toledo’dan başka Sevilla (İşbiliye), Murcia (Mürsiye), Tarragona, León, Segovia, Pamplona gibi İspanya şehirlerine de yayıldı. İslam medeniyetinin entelektüel çerçevede Batı’ya Endülüs üzerinden tesirleri çevirmenler tarafından Müslüman kaynaklarına dayanılarak telif edilen eserler yoluyla da gerçekleşti. Örneğin Marsilyalı Raymon, 1139-40 yılları arasında Liber cursum planetarum adlı eserini kaleme aldı. Astronomiye dair bu kitabında temel kaynaklar olarak El-Battanî’nin yanı sıra, Toledo cetvellerini ve kendi öncüsü olarak kabul ettiği Ez-Zerkalî’nin El-Kanûn adlı eserine dayandı. Bu eseriyle O, belki de, bir Müslüman cetveline Avrupa’da yayılma imkânı sağlayan ilk kişidir.
Müslüman filozofların felsefelerinin temeli neydi?
Ortaçağ Avrupa’sı İslami eserlerin tercümeleri sayesinde eski Yunan felsefesini ve özellikle Aristo’yu ilk defa duyma imkânına kavuştu. Müslüman filozofların din ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri yankı uyandırdı. Avrupa’ya Endülüs’ten geçen evrensel akılcı akım, XVII. yüzyılda Dekart, Paskal ve Laibnez’in sistemlerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Bilhassa İbn Rüşd, Aristo üzerine yaptığı şerhler ve felsefeye dair kendi yazdıklarıyla, XIII. yüzyılda Avrupa’da kendisinden en fazla söz edilen filozof haline geldi. Eserleri, kilise çevrelerinin ikazları doğrultusunda bazı kısımları çıkarıldıktan sonra Paris Üniversitesi’nde ve öteki akademik kurumlarda okutulan ders kitaplarının arasına girdi. İbn Rüşdcülük hareketi de XVI. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da etkili bir düşünce ekolü olarak kaldı.
Edebiyat alanındaki etkiler nelerdir?
Endülüs’teki bazı Arapça edebi eserler de Latinceye ve diğer Avrupa dillerine aktarılmış, bu tercümeler önemli neticeler doğurmuştur. Söz gelimi Avrupa’da fabl türünün ortaya çıkışı, kesinlikle Hint-İran menşeine dayanan İslami eserlerin tesiriyle olmuştur, meşhur La Fontaine, Kelile ve Dimne’den geniş ölçüde istifade ettiğini bizzat kendisi ifade etmektedir. Bin bir Gece Masalları Avrupa’da günümüze kadar gelen bir kabul görmüştür. Dante’nin Latince tercümeler sayesinde muttali olduğu Mi’râc mucizesinden etkilendiği, onda yer alan figürleri farklı bir üslupla La Divina Commedia adlı ünlü felsefi- edebi eserine uyarladığı, bugün artık sağlam ilmi delillerle ispatlanmış bulunmaktadır.

Haberin Devamı

LÖSEV’DEN 16 BİN AİLEYE DESTEK

Avrupa Aristo’yu kimden öğrendi

Haberin Devamı

LÖSEV, 2014 ramazan ayı boyunca Türkiye genelinde 16 bini aşkın lösemili ve kanserli çocuk ve ailesine içerisinde; gıdadan giysiye, kırtasiyeden oyuncağa yüzlerce ihtiyaç malzemesi bulunan yardım kolileri ulaştırdı. LÖSEV ramazan ayı boyunca yüzlerce lösemili çocuk ve ailesiyle iftar yemeklerinde buluşarak hem moral verdi hem de sıkıntılarını yakından dinleyerek kalıcı çözümler yaratmaya çalıştı. Fitre ve zekât bağışlarını da kabul eden LÖSEV’in yardım kolileri yüklü “İyilikler TIR'ı” da ailelere ihtiyaçlarını ulaştırmak üzere yollardaydı.




Konuştuğu zaman yalan söyler

Avrupa Aristo’yu kimden öğrendi

MÜNAFIKLIK, en temelde insanın en yüksek değerinin insan onuru olduğunu, bunun da ilkeli davranmakla, dosdoğru olmakla mümkün olduğunu bilmemekten; kendi varlığının farkında olmamaktan kaynaklanan, tedavisi sadece insanın kendi elinde olan, çok kötü bir hastalıktır. İşin zorluğu, biraz da insanın kendini kandırmaktan zevk alıyor olmasında yatmaktadır. Evet, insan kendini çok kolay kandırabilen bir varlıktır. Her şeyi, hemen her şeyi akla uygun hale getirmekten hoşlanırız. Aslında, ikiyüzlülük yaparken, başkalarını kandırırken de, esas itibariyle kendimizi kandırmış olmaktayız. Oysa, gerçeklerin, eninde sonunda açığa çıkma gibi bir özellikleri vardır. Ne derler, güneş balçıkla sıvanmaz. Gözümüzü kapatmakla, sadece kendi görme imkânımızı engellemiş oluruz. İşin gerçeği, din, zorlu hayat sınavının en dar geçidi olan “dosdoğru”, “dürüst” olma noktasında bize destek olmak istemekte, “dosdoğru” olmayı başarabilenlerin, “insan” olmayı da başarabileceklerini hatırlatmaktadır.

Haberin Devamı

İKİYÜZLÜ İNSAN TİPİNİ İFADE EDER

“Münafık” sözcüğü, Arapçada çift giriş çıkışı olan tarla faresi yuvası anlamına gelen ‘Nefak’tan türemiştir; ilkesiz davranan, çıkarlarına göre hareket eden, olduğundan başka türlü görünen, “İkiyüzlü” insan tipini ifade için kullanılan bir kavramdır. Münafıklık, imanın gerektirdiği dürüstlükten, tutarlılıktan, yüksek ahlaktan yoksun olma durumudur. Bu yönüyle daha çok itikadi zaafları da içeren bir tür ahlak problemi olarak düşünülebilir. Münafıklık, kendini ustalıkla kandıran insanların genel karakteridir.

YEMİNLERİNİ KALKAN YAPARLAR

Münafıkların en belirgin özelliği yalan söylemektir. Kuran, Münafikun suresinin ilk ayetinde Hz. Peygamber’i münafıklar konusunda şöyle uyarmaktadır: “Ey Peygamber! Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Biz senin gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyoruz’ derler. Evet, Allah biliyor ki, sen elbette O’nun elçisisin. Fakat Allah şahittir ki, münafıklar kesinlikle yalan söylüyorlar.” (Münafikun,1) Münafıklık yaşam biçimine dönüştüğü zaman, doğru ve yanlış gibi kavramlar anlamını yitirir. Daha da ötesi, temel insani duyarlıkların kaybolmasıdır. Bunun adı Kuran dilinde ‘kalp mühürlenmesi’dir. Kuran şöyle der: “Onlar yeminlerini (yalan ve sahtekârlıklarına) kalkan yapmakta ve böylece başkalarını Allah yolundan saptırmaktadırlar. Yaptıkları gerçekten çok çirkindir. Onlar iman ettiklerini söylüyorlar; halbuki (içlerinde) hakikati inkâr ediyorlar. Bu sebepten kalplerine bir mühür vurulmuştur. Artık onlar gerçeği / neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayamazlar.” (Münafikun, 2-3)

Haberin Devamı

GÜVENİLDİĞİ ZAMAN İHANET EDER

Münafıkların söyledikleri de, görüntüleri de yanıltıcıdır: “Onlara baktığında dış görünüşlerini beğenir, konuştuklarında sözlerine kulak vermek istersin. Aslında onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidirler. Duydukları her sözün aleyhlerine olduğunu zannederler. Onlar azılı düşmanlardır. Sen onlardan sakınmaya bak. Allah kahretsin onları! Doğru yoldan nasıl da sapıyorlar!” (Münafikun, 4) Münafıklar Allah’ı kandırdıklarını zannederler: “İnsanlardan bazıları inanmadıkları halde, ‘Allah’a ve ahret gününe inandık’ derler. Onlar, Allah’ı ve imana ermiş olanları kandırmak isterler. Halbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar, bunun da farkında değildirler. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını daha da arttırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı, onlara acı veren bir azap vardır.” (Bakara, 8-10) Hz. Peygamber diyor ki: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler; söz verdiği zaman sözünden döner ve kendisine güvenildiği zaman ihanet eder.” (Buhari, Müslim, Tırmizi) İslam, özü sözüne, içi dışına uygun, kelimenin tam anlamıyla dosdoğru insan tipini gerçekleştirmek istemiştir. İkiyüzlülük, onursuzluktur.

Haberin Devamı


DİLEDİĞİNİ YARATMA KONUSUNDA SINIRI YOKTUR

FATIR SURESİ: Mekke döneminde nazil olmuştur. Adını ilk ayette geçen, Allah’ın göklerin ve yerin Yaratıcısı olduğunu ifade eden “Fatır” sözcüğünden almıştır. Fatır Suresi, dikkatlice okunduğunda, gerçekten insanın başını döndüren bir suredir; daha ilk ayeti ile insanın ufkunu zorlamaktadır. “Hiç kuşkusuz her türlü övgü göklerin ve yerin yaratıcısı olan Yüce Allah’a mahsustur.”. Ancak burada “fatır” ifadesinin kullanılmış olması, hem varlık denilebilecek her şeyin var kılınmasının bir başlangıcı olduğunu, hem de yer ve göğün bitişik iken sonradan birbirinden ayrıldığını akla getirmektedir. Nitekim ayetin devamındaki, “O’nun dilediğini yaratma konusunda bir sınırı yoktur” şeklinde tercüme edilen ifade, evrenin sürekli genişlediği hakkındaki teoriyi akla getirirken, yaratmanın sürekliliğine de ciddi vurgu yapmaktadır. Surenin 28. ayeti dikkat çekicidir: “... Kulları arasında yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar (bilginler) Allah’tan hakkıyla korkarlar, haşyet duyarlar..”

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!