GeriGündem Almantürkü'nden kapalı gişe
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Almantürkü'nden kapalı gişe

Abone Olgoogle-news

Alman sinemasında yeni bir yıldız parladı. Yönetmen Fatih Akın'ın filmi ‘‘Kısa ve Acımasız’’ yılın en iyi filmleri arasında gösteriliyor. Alman gazete, dergi ve televizyonları Akın'ın yeteneklerini yere göğe sığdıramıyor.

Almanya'ya gitmek üzere bindiğim uçakta dağıtılan gazete ve dergilere gömülmüş, yeni koalisyon hükümetiyle ilgili gelişmeleri öğrenmeye çalışırken ‘‘Die Woche’’ (Hafta) dergisinde, elinde sigarası bir sinema salonunda oturan esmer bir gencin fotoğrafı dikkatimi çekiyor. Fotoğrafın üstünde ‘‘Almantürkü yönetmen Fatih Akın 'Kurz und Schmerzlos' (Kısa ve Acısız) filmiyle sinemada birinci lige yükseliyor’’ yazısı yer alıyor. Heyecanla okuyorum övgüyle dolu uzun yazıyı:

‘‘25 yaşındaki Almantürkü Fatih Akın'ın senaryosunu kendisinin yazdığı ve 1 milyon marka mal olan filmi 'Kısa ve Acısız' bu yılın olay yaratacak filmlerinden. Uluslararası alanda büyük beğeni toplayan film, Locarno Film Festivali'nde bir ödülle taçlandırıldı, prömiyerinin yapıldığı Hamburg'da ayakta alkışlandı. Bu haftadan itibaren sinemalarda...’’

Fatih Akın, başarısının bu denli büyütülmesine şaşırdığını söylüyor ve ‘‘Ben sadece çok iyi bildiğim bir şeyle ilgili bir film yaptım’’ diyor dergiye verdiği röportajda. Kendisinin çok iyi bildiği, ancak diğerlerinin bilmediği...

Fatih Akın filminde, Hamburg'un kenar mahallelerinden Altona'da yaşayan üç arkadaşın hikayesini anlatıyor. Anlattığı kendi hayatından kesitler içeriyor. Filmin konusu Türk genci Gabriel, Sırp Bobby ve Yunan Costa'nın dostlukları ve suça bulaşmaları sonucu dağılan yaşamları.

BİLET KUYRUĞU

Akın Almanya'da adını 1995 yılında kendisinin de rol aldığı ‘‘Sensin’’ adlı sinema filmiyle duyurmuş. Yönetmen olarak uzun yıllar televizyon dizilerinde çalışmış. ‘‘Para kazanmak için yaptım o işleri. Ama çok şey de öğrendim’’ diyor.

Sadece güçlülerin hayatta kalabildiği getto yaşamından söz etmek bile istemiyor Akın. Üyesi olduğu gençlik çetesinde copların yerini tabancaların aldığı zaman yolunu ayırmış eski arkadaşlarıyla: ‘‘Beni korkaklıkla suçlamalarına aldırmadım. Ancak yanımda ailem, kız arkadaşım ve dostlarım olmasaydı bu kadar sağlam basamazdım yere.’’

Aynı hafta Der Spiegel dergisi de üç sayfa ayırıyor Fatih Akın'ın yeni filmine. Bir çok televizyon kanalında söyleşiler yayınlanıyor genç yönetmenle.

İşçi bir babayla, öğretmen bir annenin oğlu olan Akın, Francis Ford Coppola ve Martin Scorsese hayranı. Akın, bir İtalyan göçmen ailesinin oğlu olarak ABD'de kendisini kanıtlayan Scorsese'le yaşamı arasında paralellik kuruyor elbette. Sergio Leone'nin ‘‘Bir Zamanlar Amerika’’ filmiyle Amerikan sinemasına taşıdığı İtalyan izler gibi, Fatih Akın da Alman sinemasına Türk unsurlar katıyor.

Akın gelecek yaz çekeceği yeni filminin hazırlıklarına başlamış.

Konu, bir Türk kızına aşık olduğu için Hamburg'dan İstanbul'a giden bir Alman gencin öyküsü.

Bunun ardından çekeceği filmin konusu da şimdiden hazır: McDonald's, dönerci büfelerine karşı.

BİLET KUYRUĞU

‘‘Kısa ve Acısız’’ filmini Doğu Berlin'deki bir sinemada izlemeye gidiyorum. Bir Türk yönetmenin filmine ilgiyi ölçebilmek için özellikle kentin doğu kesimindeki bir sinemayı seçiyorum. Biletimi önceden aldığım için şanslıyım, çünkü gişenin önünde uzun bir kuyruk var. Salonda yerimi aldıktan sonra koltukları saymaya başlıyorum ‘‘Acaba dolacak mı?’’ diye. 19 koltuktan oluşan 20 sıra var salonda. En öndeki sıradaki birkaç boş koltuğun dışında salon hıncahınç dolu. İzleyicilerin yaklaşık üçte ikisi genç.

Film üç başrol oyuncunun tanıtımıyla başlıyor ve bir Türk düğünüyle devam ediyor. Gabriel'in babası beş vakit namazında. Sabahları oğlunu uyandırıyor ‘‘birlikte namaz kılalım’’ diyerek. Yeni hapisten çıkmış Gabriel'in kız kardeşi Ceyda, Yunan genci Costa'nın kız arkadaşı aynı zamanda. Ailenin bu ilişkiyi kabul ettiğini ve kızlarının yaşantısına müdahale etmediğini öğreniyoruz. Burada kız kardeşine kol kanat geren ve özgür bir yaşam sürmesini sağlayan ağabey Gabriel. Filmin büyük bir bölümünde Türkçe şarkılar var. Biri ölen, biri ağır yaralanan, diğeri de Türkiye'ye kaçmak zorunda kalan üç dosttan geriye düğünde çektirdikleri fotoğraf kalıyor. Ve Sezen Aksu'nun sesinden ‘‘Ah kavaklar’’ şarkısı dolduruyor salonu. 101 dakikalık film sona erdiğinde kimse yerinden kalkmıyor, taa ki şarkı bitene ve perde kapanana kadar...

Türkiye'de asker Almanya'da sanatçı

Duvarın yıkılmasıyla birlikte Doğu Berlin, sanatçıların ve marjinallerin akınına uğramış. Kentin Hackescher Markt kesimi sinemalar, galeriler, barlar ve lokantalarla dolmuş. Restore edilen eski binaların büyük çoğunluğu sanat merkezi veya eğlence yeri olarak hizmet veriyor. Cuma ve cumartesi geceleri sabaha kadar açık olan restoran ve barlarda gece saat 01.00'de bile yer bulmak mümkün değil. Bir grup sanatçının 1990 yılında işgal ettiği yıkılmaya yüz tutmuş bir sıra eski binanın önü gece yarısı olmasına karşın insan kaynıyor. Neler oluyor diye bakınırken, üzerinde ‘‘Kenan ve Arda’’ isimlerinin yazılı olduğu bir afiş ilişiyor gözüme.

Afişin bulunduğu binanın giriş katı bir sanat atölyesi. Metalden yapılmış heykeller, koltuklar ve çeşitli eserler sergileniyor burada. Sergi salonunun bir köşesinde kaynak makineleri, bir jeneratör ve metal parçaları duruyor. Atölyede eserlerin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar satılıyor. Eserlerin sahiplerini bulmaya çalışırken, atölyenin bir köşesinde oturan genç bir adama yöneliyorum ve Almanca ‘‘Bu eserlerin sahibi kim?’’ diye soruyorum. Birasını yudumlayan adam ise Türkçe karşılık veriyor: ‘‘Türkçe mi konuşuyorsunuz?’’

Konuştuğum genç adamın adı Arda. Aslında adı Hüseyin, soyadı Arda. Neden sadece soyadını kullandığını sorduğumda ‘‘Saddam Hüseyin yüzünden. Bir sanatçı olarak böyle bir adamla aynı adı kullanamazdım’’ diye açıklıyor gülerek. Tacheles adı verilen bu sanat ve kültür merkezinin kafesinde buluşuyoruz ertesi gün. 30 yaşındaki Arda, bir yaşındayken gelmiş Almanya'ya. Eskişehir doğumlu sanatçı, 15 yaşında anne ve babasıyla Türkiye'ye geri dönmüş. Liseyi bitirdikten sonra tıp okumak istemiş ve kendisini GATA Tıp Fakültesi'nde buluvermiş. GATA'daki eğitimini bırakıp, Berlin'e gelmiş. Aslında amacı tıp eğitimine devam etmekmiş, ama üniversitelerde kontenjan olmadığı için beklemesi gerekmiş. Üniversitelerden yanıt beklerken, sanatçılarla tanışmış. Arda, yaşamının dönüm noktasını oluşturan olayı şöyle anlatıyor:

‘‘Bu sırada dansçı bir Alman kadına aşık oldum. O tiyatro eğitimi almak için Japonya'ya gitti, ben de peşinden. Bir yıl orada kaldık, dansa ve tiyatroya başladım. 1990 yılında Berlin'e döndük ve 'Theatre Malade' adını verdiğimiz bir tiyatro grubu kurduk. Avrupa turnelerine çıktık. Sonra çocuğumuz oldu. Ben 23 yaşındaydım ve danstan koptum.’’

Arda tıp eğitiminden metal sanatçılığına nasıl gelmişti?

‘‘Bu binalar 1990 yılında sanatçılar tarafından işgal edildi. Aslında hükümet bunları yıkmak istiyordu. Berlin Duvarı yıkıldıktan hemen sonraydı ve ortada bir boşluk vardı. Örneğin, işgale hangi polisin müdahale edeceği belli değildi ve binaların sahibi de yoktu. Bizler de 'sanat için işgal' ettiğimizi söyleyerek direndik . İşgale bir ad verebilmek için de 'Tacheles e.V' adlı derneğimizi kurduk ve binaları 'tarihi eser' olarak tescil ettirdik. Bunlar Avrupa'nın ilk betonarme binaları. Metal sanatıyla tanışmam bu dönemde oldu.’’

Toplam 27 metal, heykeltraş ve fotoğraf atölyesinin bulunduğu merkezde sergiler ve kültürel etkinlikler yapılıyor. Arda önceleri merkezin ‘‘Emiliano Zapata’’ adlı kafesini işletiyormuş. Kafenin iç dekorasyonunu yaparken metal kullanmayı seçmiş. Kendi kendini yetiştirmiş sanatçılarla biraraya gelerek sandalyeler, masalar ve kafenin iç dekorasyonunu yapmışlar.

ÇÖPLÜKTEN METAL

Arda metalle çalışmayı çok sevmiş ve metale plastik şekiller vermek üzere kolları sıvamış. Önceleri ihtiyacı olan metali araba çöplüğünden temin ediyormuş. Sonra şansı dönmüş ve bir gün atölyeye Almanya'nın üçüncü büyük demir-çelik fabrikası olan Eko-Stahl'in patronu gelmiş. Patron, Arda ve iş arkadaşı Kenan'ın metalle neler yapabildiğini görünce büyülenmiş ve o gün bugündür, her türlü hammadde ihtiyaçlarını karşılar olmuş. Arda ‘‘Artık araba çöplüklerini veya bit pazarlarını gezmiyoruz. O kadar çok metalimiz var ki, gördüğünüz gibi yerleri bile metalle kapladık’’ diyor.

Zürih'teki Art Otel bir süre önce atölyede sergilenen tüm eserleri satın almış. Müşterilerinin galeriler ve özel koleksiyonculardan oluştuğunu söyleyen Arda, metalle uğraşmanın dışında başka bir iş yapmıyor. ‘‘Bu işten kazandığım parayla rahat geçiniyorum. Hafta içinde oğlum Vincent Kaya'ya bakıyorum, hafta sonları da atölyeme gelip çalışıyorum. Arkadaşım yok. Tüm hayatım oğlum ve işimden ibaret’’ diye anlatıyor.

Arda'nın elinden çıkan fütüristik sandalyeler, avangard masalar ve fantastik objeler, Almanya'nın bir çok kentindeki sanat festivallerinde sergileniyor. Arda'nın 2 bin ince metal parçacığından yaptığı kadın heykeli 10 bin marka alıcı bulmuş ve yeni sahibine teslim edilmeyi bekliyor.



False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle