GeriSeyahat Bombay, bir insan seli
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Bombay, bir insan seli

Bombay, bir insan seli

Agra’dan Bombay’a giden otobüse bindiğimde tan ağarıyordu. Kaldırımlarda, battaniye altında kıvrım kıvrım yatanlar henüz uyanmamıştı.

Birkaç motosiklet, birkaç eski otobüs, bir süslü kamyon, çöplerde yiyecek arayan erkenci bir inek, birilerine havlayan köpek sürüsü… Bombay otobüsünün camından, alacakaranlıkta akıp giden görüntüler bunlardı. Buralarda hayat erken başlamıyordu demek ki! Başlasa da buna hayat denebilir miydi?

Ben Bombay diyordum ama resmi adı Mumbai’ydi. Buraya ilk gelen Avrupalılar Portekizli’ydi. Onlar, bu isimsiz kıyıya, “İyi Liman” anlamına gelen Bom Bahia adını vermişti. Sonra İngilizler gelip ismi kendi dillerine çevirip, Bombay demeye başlamıştı. Bütün sömürgeciler çekip gittikten sonra, milliyetçi Hindistan hükümeti Bombay’ı, Mumbai olarak değiştirdi. Hintli yetkililere esin veren Hint tanrıçası Mumba’ydı.
Güneş yükseldikçe kalabalıklar arttı. Yollar motosikletlerle doldu. Trafik arapsaçına döndü. Korna sesleri ayyuka çıktı. Hindistan’da korna çalmak için neden gerekmediğini pencereden bakarken öğrendim. Sürücülerin eli kornanın üstünden kalkmıyordu. Kimi yandaki otomobili uyarmak, kimi ilerlemeyen trafiği kımıldatmak, kimi şaşkın yayaları uyandırmak için çalıyordu. Çoğunluk için sadece alışkanlıktı. Bir müzikti adeta. Zaten bir çok arabanın arka tamponunda, “Lütfen Korna Çal” yazıyordu.

MOTOSİKLET İMPARATORLUĞU

Trafikte bu kadar çok motosikleti ilk kez Vietnam caddelerinde görüp şaşırmıştım. Ama Hindistan’daki de inanılır gibi değildi. Milyonlarcası, caddelerden azgın sel gibi akıp gidiyordu. Hindistan’a geliş nedenim bu motosikletlerdi zaten. Türk firması Kuralkan ile işbirliğine giren, dünyanın üçüncü büyük motosiklet üreticisi Bajaj’ın Pune kentindeki fabrikasını gezip, test sürüşlerini seyretmiştim. Aslında motosiklette binmesini bilmediğim için, gördüklerim beni pek heyecanlandırmamıştı. Ama gruptaki bu işi anlayanlar, Hint malı bu araçlara binmeye doyamamıştı.
Otobüsün şoförü, Bombay’a bir an evvel ulaşmak için gaza ve kornaya basıp duruyordu. Rehberin dediğine göre, eğer biraz gecikirsek, trafik kilitlerip kalacak, hiç bir yere yetişemeyecektik. Maharaştra Eyaleti’nin başkenti Bombay, Hindistan’ın üçüncü büyük kentiydi. Nüfusu 20 milyonu aşıyor, kimilerine göre 30 milyonu buluyordu. İşte rehberin korkusu, bu kalabalıkların sokaklara dökülmesiydi. O zaman kentte bir yere gitmek imkansızlaşıyordu.
Bombay’a yaklaştıkça, yoksul mahalleler de görüntüye girmeye başladı. Asya’nın en büyük gecekondu mahalleleri buradaydı. Yaşanan yerlere bakınca, buralara gecekondu demenin doğru olmadığını anladım. Bu, plastik, naylon, bez örtülerle oluşturulmuş evlere ne ad vereceğimi bilemedim. Çamur ve çöp deryasının ortasında, insanlığın bittiği yerlerdi. Oysa Bombay’da, otomotiv, tekstil, kimya, nükleer enerji ve gemicilik sektörlerinden birilerinin cebine oluk oluk para akıyordu. Bu çöp evlerin hemen yanında yükselen gökdelenlerde birileri göz kamaştırıcı yaşamlar sürüyordu.

TAHAMMÜLÜN KAYNAĞI

Yoksullar, yaşama gücünü Hinduizm’den, katı kast sisteminden alıyordu sanırım. Hinduizm, dünyevi zevklerden yoksun bir yaşamı destekliyor, diğer dinlerde olduğu gibi, ölümden sonra iyi bir yaşam vaad ediyordu. Kast sistemi ise Hindlilerin düş kurmasını bile engelliyordu zaten. Her şey kastlar arasında paylaşılmıştı. Brahmanlar üst yönetimlerden sorumluydu. Kshatriya kastından olmayanlar orduda subay kadrosunda yer alamazdı. En alt kast olan Şudralar ise tarım işçisi ve diğer zahmetli işlerde çalışabilirlerdi. Aynı kasttan olmayan sevgililer, aşklarından ölseler bile evlenemezdi.
Otobüs, kalabalıklar caddeleri doldurmadan Bombay’a girdi ve bugünkü adı Çatrapati Şivaci olan Victoria Tren İstasyonu’nun yakınında yolcuları indirdi. Kalabalıkları yara binanın önüne geldiğimde terden sırılsıklam olmuştum. Dev istasyondan insan seli fışkırıyordu. Sömürge döneminin en muhteşem eserlerinden biri olan bu bina, Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının 50’nci yıldönümü şerefine yapılmıştı. Ülkenin ilk demiryolu hattı buradan başlamıştı, hâlâ önemini koruyordu. Güç bela perona girdim, kalabalıkların beni sürüklemesini engellemek için bir sütunu kendime siper edip, trenlerin dolup boşalmasını izledim.
Sonra yürüyerek yarımadanın ucundaki “Hindistan Kapısı”na gittim. Paris’teki Zafer Takı’nı andıran bu kapı, Kral V. George ve Kraliçe Mary’nin 1911’de Hindistan’a gelişleri onuruna yapılmıştı. Bazalt taşından kapıya “Bombay’in Tac Mahal’i” diyenler vardı; ben bu benzetmeye katılmadım. Önündeki meydanı dolduran kalabalığa bakılırsa, burası Hindistan’ın en turistik yerlerindendi. Meydandaki görüntüler, fotoğraf düşkünleri için bulunmaz pozlardı. Bir renk cümbüşü dalgalanıp duruyordu. İngilizler Hindistan’a buradan girmemişti ama 1948’de bu kapıdan geçip, rıhtımdaki gemilere doluşup, çekip gitmişti.

SANKİ LONDRA

Kapının karşısındaki caddede yürürken kendimi Londra’da sandım. Yanyana sıralanmış Sekreterya Binası, Üniversite kütüphanesi, Yüksek Mahkeme ve Katedral, İngiliz mimarisinin en güzel örnekleriydi.
Bir taksiye binip, ünlü çamaşırhane mahallesine gittim. Burada her yerde çamaşırlar asılıydı. En çok da blue jean panton vardı. Yanyana yapılmış küçük havuzlarda çamaşırlar elle yıkanıyor, kurutuluyor, ütülenip sahibine teslim ediliyordu. Çamaşırların ne kadar temizlendiğini bilemiyordum ama görüntüler çok ilginçti.
Sonra yakınlardaki bir sahaya gidip, beyaz formaları içinde kriket oynayan yüzlerce kişiyi seyrettim. Kriket Hindistan’da tam bir tutkuydu. Gençler sokaklarda, parklarda, buldukları her düzlükte kriket oynuyordu. Profesyonellik sadece yüksek kast mensuplarına açık olsa da, alt kastların gençleri kriket sopası sallamaktan vazgeçmiyordu.
Kriketin kurallarını bilmediğim için seyretmekten sıkıldım. Niyetim Hint film endüstrisinin kalbi Boolywood’a gitmekti. Taksi şoförüne göre bu trafikte ulaşmak imkansızdı, vazgeçtim. Beni iyi bir lokantaya götürmesini söyledim.
Bombay gezim, ağzımda baharatlı tatlar, kulağımda klakson sesleri, görüntü haznemde yoksulluk, yüzlerce renk, sabırlı insanlar, masalsı manzaralarla sona erdi. Hindistan’ı anlamak için burada daha çok kalmak gerektiğini biliyordum. Bu ülkeyi doya doya gezip, köşe bucak keşfetmek olanaksızdı.

Portekiz prensesinin çeyiziydi

Kalabalıklar ve nemli sıcak beni yorduğunda soluğu Hindistan Kapısı’nın karşısındaki ünlü Tac Mahal Oteli’nde aldım. Bu otel 2008’deki teröristlere hedef olmuş, günlerce TV ekranlarında boy göstermişti. Öyküsü ilginçti: Esmerliği nedeniyle dönemin en lüks otellerinden Watsons’a alınmayan Tata Ailesi’nin reisi, İngilizlere kızıp bu oteli yaptırmıştı.
Havuz kenarındaki masaya oturduğumda, ayaklarıma karasular inmiş, gürültüden kulaklarım çınlamaya başlamıştı. Eski sömürgecilerin yaptığı gibi cin tonik ısmarladım. Ünlü kokteyl bu kentte doğmuştu. Sıtma salgınına karşı dağıtılan kinini askerler içmeyince, tonik denen içecek geliştirilmiş, bu cinle karıştırılıp askerlere verilmişti. İlacın tadı hem güzeldi hem de insana sıkıntılarını unutturuyordu.
Cin toniğimi yudumlarken göz attığım kitaptan Bombay’ın bir çeyiz kent olduğunu öğrendim. Burası, II. Charles’la evlenen Braganzalı Catherine’in çeyizi olarak 1661’de İngilizlere hediye edilmişti. Daha sonra Doğu Hindistan Kumpanyası burayı yılda 10 sterlin karşılığında kraliyet ailesinden kiralamıştı.
İçkimi bitirdikten sonra kendimi yine dışarıdaki kaosun ortasına atıverdim.

False