GeriAvrupa Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu

Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu

Görev süresi dolan Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın, Almanya’daki Türk toplumunun geleceğiyle ilgili umutlu konuştu. “Daha şimdiden, insanlarımızın Almanya’da bilimde, sanatta, sporda, ekonomide, siyasette ve birçok alanda önemli başarılara imza attıklarını görüyoruz. Kovid-19 aşı çalışmalarıyla tüm dünyada takdir toplayan BioNTech firmasının kurucuları Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin başarıları bu anlamda güncel ve iyi bir örnektir” diyen Büyükelçi Aydın, Ankara’ya dönmeden önce Hürriyet’in sorularını yanıtladı.

ERZİNCAN’ın Kargın köyünde ilkokula giderken “Büyüyünce ne olmak istersin?” diye sorulduğuna ne yanıt verirdiniz? O zamanlarda hayalinizdeki meslek neydi?
Yaşıtlarımın çoğu gibi ben de pilot olmak istediğimi söylerdim. Bu idealimi gerçekleştirmek için de liseyi bitirdikten sonra Hava Harp Okulu sınavına girdim, ancak mülakatta elendim. 1982 yılıydı. Sınav sayesinde bir hafta boyunca İstanbul’da benim için yeni olan çok şey görmüş, etkilenmiştim.
O günlerin Kargın’ı nasıldı?
Doğduğumda Kargın küçük bir köydü, ilkokula başladığımda ise belediye kurulmuş, kasaba olmuştu. Ancak ortaokulu yoktu, ortaokul birinci sınıfı 12 km uzaklıktaki Mercan nahiyesinde okudum. 7-8 çocuk bir Murat 124’e sıkışıp sabah gidip akşam dönerdik. Ortaokula ikinci sınıftan itibaren Erzincan’da devam ettim, sonrasında Erzincan Lisesi’ni bitirdim.
Dışişleri Bakanlığı’na girip diplomat olmaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz?
Lise yıllarımda Ermeni terör örgütü ASALA’nın diplomatlarımıza yönelik saldırıları yoğun şekilde sürüyordu. Haberlerden etkileniyor, uluslararası ilişkilere merak ve ilgim artıyordu. Özellikle lise son sınıfta pilot olamazsam diplomat olmayı iyice kafama koymuştum. Nitekim Hava Harp Okulu’ndan mülakatta elendikten birkaç hafta sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandığım haberi geldi. Çok mutlu olmuştum.
Bakanlığa girdiğiniz dönemlerde, “Ben de ileride onun gibi olmak isterim” dediğiniz bir diplomat var mıydı?
34 yıl önce, Aralık 1986. 21 yaşında genç bir diplomat adayı olarak Dışişleri’nde göreve başladığımda, en büyük idollerimizden biri o zamanki Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’ydu. Bundan dolayı yıllar sonra rahmetli Halefoğlu gibi Almanya’da Büyükelçi olarak görev yapmak benim için gerçekten büyük bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Ayrıca o yıllarda Haluk Bayülken, Hasan Erşat Işık, Coşkun Kırca, Kamuran İnan, Oğuz Gökmen, Ercüment Yavuzalp, Zeki Kuneralp, Semih Günver gibi iyi dil bilen, tecrübeli, ülkemizi başarıyla temsil etmiş, karizmatik ve biz genç diplomatlar için moda tabirle ‘rol model’ olan çok sayıda isim vardı.

Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu
KENDİNE GÜVENEN BİR TÜRKİYE VAR
Almanya’yı her yönüyle iyi tanıyorsunuz. Mainz ve Nürnberg Başkonsoloslukları ile Bonn Büyükelçiliği’nde görev yaptınız. O dönemlerdeki Türk-Alman ilişkilerinde öne çıkan ögeler nelerdi?
Türkiye-Almanya ilişkilerinde inişli-çıkışlı dönemler olsa da, iki ülke arasındaki tarihi geçmişe sahip siyasi, ekonomik, askeri ve beşeri boyutları olan çok yönlü ilişki, her iki taraf için de her zaman vazgeçilmez önemde olmuştur. Bugün olduğu gibi Almanya’da görev yaptığım önceki dönemlerde de Türk toplumunun yaşadığı sorunlar, ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla mücadele, ticaret ve yatırım ilişkilerimiz ile ülkemizin AB’ye üyelik süreci gibi konular ilişkilerimizde öncelikli yere sahipti. Diğer yandan, bölgesel ve küresel gelişmeler Türk-Alman ilişkilerinde daha önemli bir rol oynamaya başladı. Almanya’da görev yaptığım ilk yıllarda Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Almanya’nın yeniden birleşmesiyle oluşan dinamikler, ikili ilişkilerimizin gündemini de etkiliyordu. Bugün ise Suriye ve Libya’da yaşanan gelişmeler ile düzensiz göç gibi farklı bölgesel konular Türk-Alman ilişkilerinin üst sıralarında yer alıyor.
Ayrıca, Türkiye’nin son 20 yıl içerisinde her alanda gelişmesi ve güçlenmesi de Almanya ile ilişkileri etkiliyor. O yıllardaki daha pasif, deyim yerindeyse daha alttan alan, uysal ve taviz vermeye zorlanan Türkiye’nin yerine bugün kendine güvenen, hak ve çıkarlarını kararlılıkla savunabilen, daha bağımsız bir dış politika izleyen bir Türkiye var. Almanya’nın ve daha geniş anlamda AB’nin bu yeni ve güçlü Türkiye’yle eşitlik, saygı ve güvene dayalı ilişkiler geliştirmekte zaman zaman zorlandıklarını görüyoruz. Ancak bu durumun geçici olduğuna ve er ya da geç Türkiye’yle yeni gerçekliğe dayanan eşit göz hizasında ilişkilerin geliştirileceğine inanıyorum. Geldiğimiz aşamada Türk-Alman ilişkilerinde son 4-5 yıldır yaşanan zorlu dönemin artık geride kalmaya başladığını, karşılıklı saygı ve eşitlik temelinde dostluk ve anlayışın hâkim olduğu, her alanda iş birliğinin tekrar ön plana çıktığı, iki tarafın da yararına gelişmelerin yaşanacağı yeni bir zaman dilimine girmekte olduğumuzu söyleyebilirim.
O dönemlerde, bir gün Almanya’nın yeni başkenti Berlin’de Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edeceğiniz hiç aklınızdan geçer miydi?
Büyükelçi olmak her diplomatın mesleki kariyerinde ulaşmak istediği nihai hedeftir. Sadece bizde değil, bütün dünyada böyledir. Bakanlıkta göreve yeni başladığımda büyüklerimiz mesleğimizi maratona benzeterek bazen geriye düşsek de yarışı bırakmadan sabır ve sebatla çalışarak yola devam etmeyi, önemli olanın hedef noktasına varmak olduğunu söylerlerdi. Dolayısıyla büyükelçi olmak benim de hayalimdi. Yine de 1999 yılında görevimi tamamlayıp Bonn’dan ayrılırken bir gün Berlin’e büyükelçi olarak döneceğimi düşünmemiştim. Sayın Dışişleri Bakanımız telefonla arayıp Berlin’e büyükelçi olarak atandığımı tebliğ ettiğinde çok sevinmiş, başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, devlet büyüklerimizin beni bu önemli ve şerefli göreve layık görmelerinden gurur duymuştum.
Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu
HANAU SALDIRISI BİZİ DERİNDEN SARSTI
4 yılı aşkın bir süre görev yaptınız. Sizce bu süre içinde iki ülke arasındaki ilişkilere damga vuran en önemli olaylar hangileridir?
2 Haziran 2016 tarihli sözde Ermeni soykırımı kararı, 15 Temmuz hain darbe girişimi karşısında Alman hükümetinin gösterdiği geç ve zayıf reaksiyon, ülkemizdeki yeni anayasa referandumu ve seçimlerin Alman iç siyasi tartışmalarının parçası haline getirilmesi, siyasilerimize yönelik alınan kısıtlayıcı tedbirler, Almanya’nın FETÖ kaçaklarına güvenli bir liman haline gelmesi ve Alman tarafının bu konuda ülkemizle iş birliği bir yana, bilgi değişimine dahi yanaşmaması, ayrıca Almanya’nın geçtiğimiz yıllarda ülkemizdeki bazı yargı süreçlerini gerekçe göstererek aldığı tutumun etkisiyle, dönem dönem ilişkilerimizde krizler ve gerginlikler de yaşadık. Maalesef yine bu dönemde sayıları az olan ama sesleri yüksek çıkan Türkiye karşıtı marjinal siyasetçilerin de ilişkilerin bozulması yönünde sürekli yıkıcı ve kışkırtıcı girişimlerine şahit olduk. Tüm zorluklara rağmen diyalog kanallarını açık tutmaya ve ilişkileri normalleştirmeye çalıştık. Bu noktada Alman hükümetinin ve özellikle Şansölye Merkel’in Yunan tarafının bütün baskı ve kışkırtmalarına rağmen Doğu Akdeniz’deki gelişmelerle ilgili adalet ve hukuka dayalı sağduyulu duruşunu ve bölgedeki tansiyonunun düşmesi yönünde oynadıkları kolaylaştırıcı rolü takdir ettiğimizi de belirtmek isterim. Gündemimizde yer tutan bir başka başlık, Almanya’da artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile vatandaşlarımıza yönelik saldırılar oldu. Son olarak Hanau’da yaşanan ve 4 Türk’ün de hayatını kaybettiği saldırı hepimizi derinden sarsan bir hadise olmuştur.

EĞİTİM, GÜVENLİK VE DİN HİZMETLERİ
Almanya’daki Türk toplumu bu ilişkilerin şekillenmesinde ve şekillendirilmesinde ne gibi bir rol oynadı?
Burada yaşayan Türk toplumu, Türkiye ve Almanya arasındaki en önemli sosyal ve insani bağı oluşturmaktadır. Bu bağ ne kadar kuvvetli olursa, ilişkilerimiz de o derece güçlü olur. 60 yıl önce Almanya’ya gelen insanlarımızın çocuklarının ve torunlarının bugün bu ülkenin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu görüyoruz. Çok sayıda Türk ve Türk asıllı insan Alman bilim, siyaset, ekonomi, kültür, sanat ve spor hayatında önemli konuma sahiptir. Bundan sevinç ve gurur duyuyoruz. Bu başarı hikâyelerinin gelecekte de artarak devam etmesini bekliyoruz.
Almanya’daki insanlarımızın barış, huzur ve refah içerisinde yaşamaları bizim için her zaman ilişkilerimizde en önemli önceliklerden olmuştur. Türk toplumunu yakından ilgilendiren ve her iki ülkenin birlikte çalışmasını gerektiren eğitim, din hizmetleri ve güvenlik gibi çeşitli konular bulunmaktadır. Diğer yandan, son dönemde tekrar artış gösteren yabancı düşmanlığı, ırkçılık, İslam karşıtlığı ve ayrımcılık olayları toplumumuzu doğrudan etkilemektedir. Türk toplumu ve onu temsil eden dernek ve kuruluşların en azından ırkçılık, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı gibi kendilerini doğrudan ilgilendiren meselelerde siyasi görüş, etnik köken ve mezhep ayrımı gözetmeksizin bir araya gelerek ortak bir tutum ortaya koyabilmeleri eskiye göre çok daha önemli hale gelmiştir. Çocuklarımızın eğitimi konusu da Türk toplumunun geleceği bakımından büyük önem verilmesi gereken bir alandır. Bu konuda ailelere de büyük sorumluluk düşmektedir. Bu ülkenin sağladığı imkânlardan yararlanarak çocuklarımızı en iyi şekilde eğitmeli ve onları güvenli bir geleceğe hazırlamalıyız.

Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu
PROF. DR. ŞAHİN VE EŞİ İYİ BİR ÖRNEK

90’lı yıllardaki Türk toplumu ile günümüz Türk toplumu arasında farklılıklar ya gelişmeler sizce nelerdir?
Zaman içerisinde Türk toplumunun Almanya’ya çok daha iyi entegre olduğunu, eğitim düzeyinin yükseldiğini, mesleki başarılarının arttığını görüyoruz. Bununla birlikte, başta eğitim ve istihdam olmak üzere, Türk toplumunun gelişimi açısından hâla mesafe katedilmesi gereken alanlar mevcut. Diğer yandan, Türk toplumunun anavatanıyla olan gönül bağının güçlenerek sürmesi önemli ve bizleri mutlu eden bir durumdur. Diğer birçok ülkenin diyasporasından farklı olarak, Türklerin bu bağlarını sıcak tutmaları, korumaları önemli ve değerlidir. Türkiye’yle süren bu sıkı bağlar buradaki insanımızın iki ülke ve toplum arasında köprü oluşturmasına da katkı sağlamaktadır. Bu, hem Türkiye’nin hem Almanya’nın yararınadır.
2050 yılında Almanya’daki Türk toplumunu nerede görüyorsunuz?
Biraz önce de belirttiğim gibi daha şimdiden, insanlarımızın Almanya’da bilimde, sanatta, sporda, ekonomide, siyasette ve daha birçok alanda önemli başarılara imza attıklarını görüyoruz. Kovid-19 aşı çalışmalarıyla tüm dünyada takdir toplayan BioNTech firmasının kurucuları Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin başarıları bu anlamda güncel ve iyi bir örnektir. Benzer bir şekilde, Dr. Dilek Gürsoy’un yapay kalp alanındaki başarılı çalışmalarıyla Almanya’da 2019’da yılın doktoru seçilmesi hepimizi sevindirdi. Türk toplumu içerisinde daha birçok başarı hikâyesi var. Bu hikâyelerin çocuklarımızı ilerisi için eğitim ve meslek alanında daha da motive edeceğini düşünüyorum. Türk toplumunun Almanya’daki varlığı ve konumunun, önümüzdeki on yıllarda daha da güçleneceğine yürekten inanıyorum. Yıllar geçtikçe ve yeni nesiller eklendikçe, Almanya Türk toplumunun yaşadığı ülkede kök salacağına, bununla birlikte soylu ve asil kimliğine ve kökenine bağlılığının devam edeceğine inanıyorum.

IRKÇILIĞA HER ALANDA SIFIR TOLERANS GÖSTERİLMELİ
Hanau saldırısında hayatını kaybedenler için düzenlenen anma etkinliğinde konuşurken neler hissetiniz?
O gün de söylediğim gibi, sözün bittiği noktada olduğumuzu hissettim. ‘Irkçılığa karşı artık harekete geçilmesi için daha kaç insanın ölmesi gerekir?’ diye düşünüyordum. Irkçılık olgusu bizim kültürümüze yabancıdır. İnsanlarımız ilk defa Avrupa’da ırkçılıkla karşılaştı. Maalesef son 30 yılda Hanau saldırısıyla birlikte 50’nin üzerinde Türk Almanya’da aşırı sağ terörün kurbanı oldu. Mölln’de, Solingen’de ve NSU’ya verdiğimiz kurbanların hatıraları hâlâ taze. Ancak maalesef Hanau’dan sonra bile ırkçılığı önemsizleştiren, hatta inkâr edenler var. Cinayet ve kundaklamalardan günlük hayatta karşılaştığımız ayrımcılığa kadar her düzeyde var olan ırkçılık sorunuyla yüzleşilmeli ve etkili stratejiler geliştirilmeli. Yalnız buradaki insanımızın değil, Alman toplumunun da büyük çoğunluğunun vicdanını yaralayan bu hadiselerin geçiştirilmemesi, örtbas edilmemesi, tam aksine tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulması ve gereken derslerin çıkarılması büyük önem taşıyor.
Almanya’da yabancı, göçmen, Türk ve İslam düşmanlığı son yıllarda tedirgin edici düzeyde arttı. Bizler ne yapmalıyız? Alman tarafından beklentilerimiz nedir?
Bu saydıklarınızın sadece Almanya’da değil, maalesef Avrupa genelinde de giderek güçlendiğini müşahede ediyoruz. Söz konusu tehditlerle mücadele, Almanya’nın güvenliği ve toplumsal bütünlüğü açısından da önem taşımaktadır. Bizler üzerimize düşeni yapıyor, Türk toplumunun hak ve çıkarlarının korunması için Alman makamları nezdinde gerekli uyarı ve girişimlerde bulunuyoruz. Alman tarafından beklentimiz, başta Türk toplumu olmak üzere Almanya’daki göçmen kökenlilerin güvenliği ve huzuru için gereken tüm adımların kararlı ve samimi bir şekilde atılmasıdır. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ayrımcılığa karşı hayatın her alanında ‘sıfır tolerans’ gösterilmeli, toplumsal düzeyde ve siyasette bu yönde yeni bir yaklaşımın ve düşünce yapısının yerleşmesi için çalışılmalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, Türk toplumunun bir bütün olarak diğer göçmen gruplarıyla da birlik içerisinde bu tehditlere karşı durması, haklarını Alman makamları ve karar alıcıları nezdinde takip etmeleri ve bunlar üzerinde etkili olacak yöntemleri geliştirmeleri önemlidir.

Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu

TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ İKİ TARAFIN DA YARARINA
Türkiye yaklaşık 5.5 milyon insanıyla teorik olarak Avrupa Birliği’nde (AB) ‘tam üye’ olarak yerini çoktan aldı. Ama 57 yılı aşkın süredir resmen bekletiliyor. Türkiye’nin tam üyeliğine tanık olabilecek miyiz?
AB içinde bazı ülkelerin, siyasetçilerin ve uzmanların Türkiye’nin AB’ye üye olmasının jeopolitik, ekonomik ve felsefi olarak getireceği katma değerin bilincinde olduğunu biliyoruz. Ancak maalesef bu konuda makul ve bilge sesler son zamanlarda zor duyulur oldu. Bunda özellikle 2000’lerin ikinci yarısından itibaren tırmanışa geçen popülist yaklaşımların payı var. Popülizmin gürültüsü aklı selimin sesini bastırıyor. Türkiye’nin AB üyesi olup olmaması temel bir gerçeği değiştirmez: Türkiye iki yüzyıldan fazla bir süredir oluşumuna katkı verdiği Batı değerlerinin temelini oluşturan evrensel ilke ve değerleri benimsemiş bir ülkedir. Bugün AB üyesi olan birçok ülkeden daha eski tarihlerde Avrupa Konseyi ve NATO başta olmak üzere, Batı kurumlarının kurucusu veya üyesi olmuştur. AB bir gün, 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nde sahip olduğu vizyoner bakış açısını tekrar kazanır ve Türkiye’nin katılım sürecini samimi ve ön yargısız bir şekilde ilerletmeye karar verirse, ekonomi ve dış politika alanlarında iki tarafın da karşılıklı olarak kayda değer kazançlar elde edeceği tarihi bir süreç yaşanabilir. Ancak bunun mümkün olabilmesi, her şeyden önce, sürecin bazı AB üye devletlerinin milliyetçi jeopolitik gündemlerinden ayrıştırılabilmesine bağlıdır. Kısa vadede ise pragmatik bir şekilde gerek ülkemiz gerek AB için önemli karşılıklı ilgi ve çıkarların söz konusu olduğu alanlarda ilerleme sağlayabiliriz. Bu meyanda Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, vize serbestisi ve göç konusunun ortaklaşa iyi bir şekilde yönetilmesi için 18 Mart Mutabakatı’nın yenilenmesine odaklanmamız her iki tarafın da yararına olacaktır.
Pilot olmak istiyordu, diplomat oldu

Almanya’nın eski Başbakanı Gerhard Schröder, Prof. Gregor Schöllen’le birlikte yazdığı ‘Son Şans-Şimdi Niçin Yeni Bir Dünya Düzenine İhtiyacımız Var’ adlı kitabını imzalayıp Büyükelçi Ali Kemal Aydın’a gönderdi.

False