Osmanoğulları’nın en önemli bestekárı Seyfeddin Efendi’nin kayıp besteleri bendedir

Güncelleme Tarihi:

Osmanoğulları’nın en önemli bestekárı Seyfeddin Efendi’nin kayıp besteleri bendedir
Oluşturulma Tarihi: Ekim 02, 2006 00:00

Sultan Abdüláziz’in en küçük oğlu olan ve Fransa’da sürgündeyken 1927 Ekim’inde 52 yaşında vefat eden Şehzade Mehmed Seyfeddin Efendi, çok önemli bir müzisyendir ve Osmanoğlu ailesinin yetiştirdiği en önemli bestekár, bence odur.

Bugün sadece iki saz eseriyle birkaç iláhisi bilinen ve sadece bu eserleriyle bile gayet başarılı bir bestekár olduğu hemen farkedilen Seyfeddin Efendi’nin koleksiyonumda kendi elyazısıyla 70 küsur eseri bulunuyor. Yakın bir gelecekte yayınlayacağım bu notalarla, Türk Müziği repertuvarı yepyeni ve parlak eserlere kavuşacak.

ŞEHZADE Mehmed Seyfeddin Efendi, Sultan Abdüláziz’in en küçük oğluydu. 1874’te Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu ve hayata sürgünde, 1927 Ekim’inde güney Fransa’nın Nice şehrinde veda etti.

Sanatla uğraşmak, Seyfeddin Efendi’nin ailesinde gelenek ve sıradan bir iş gibiydi. Babası Sultan Aziz hem ressam hem bestekárdı, ağabeyi Halife Abdülmecid Efendi de aynı yolu seçmiş, hattá daha da ilerleyerek tam bir profesyonel ressam olmuş, Türk resmine öncülük etmişti. Bir diğer ağabeyi Şevket Efendi piyanistti.

Seyfeddin Efendi de aynı yolda yürümüş ve zamanının önde gelen sanatçılarından olmuştu. Resimle ve heykelle uğraşır, ramazanlarda İstanbul’un büyük camilerinin minarelerine mahyalar dizerdi. Minarelerin arasını bizzat ölçüp tellerin üzerine kandiller dizer, şerefeye çıkıp telleri gerer, sonra da kandilleri yağ ile doldurup bizzat yakardı. Ama, bütün bunların ötesinde önemli bir müzisyendi. Tanbur çalıyordu ve bestekárdı.

Seyfeddin Efendi’nin bugün sadece iki saz eseri, Hüzzam ve Bayati peşrevleri ile birkaç iláhisi biliniyor. Her iki saz eseri de gerek melodileri, gerekse teknik yapıları bakımından Türk Müziği’nin önde gelen en parlak eserlerinden kabul ediliyorlar.

Osmanoğlu ailesinin bence en önemli bestekárı olan bu san’atkár şehzadenin bestelediği ve çoğu klasik formlardaki eserlerinden 70 küsurunun kendi elyazısıyla olan notaları şimdi bende bulunuyor. Seyfeddin Efendi’nin Nice’de yaşayan ve bugün hayatta olmayan torunu Hurrem Sultan’ın bundan birkaç sene önce bana verdiği ve nefis bir elyazısıyla yazılmış olan bu eserlerin yanında, şehzadenin yakın dostu ve Türk Müziği’nin efsane ismi Tanburi Cemil Bey’in elyazısıyla olan notalar da var.

Şehzadenin bende bulunmayan ama Türk Müziği’nin en geniş özel nota koleksiyonunun sahibi olan musiki üstadı Cüneyd Kosal’ın lutfettiği dini eserleriyle daha da zenginleşen koleksiyonunu yakın bir gelecekte yayınlayacağım ve bu yayınla, Türk Müziği repertuvarı yepyeni ve parlak eserlere kavuşacak.

Boğazına düşkün háfız bir tencere pilavı yiyip çatladı

HÁFIZ Áşir, ondokuzuncu yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin en ünlü seslerindendi. Adının önündeki "Háfız" lákabından da anlaşılacağı üzere, devrin birçok efsane sesi gibi Kur’an’ı çok küçük yaşlarında ezberlemişti.

Falsosuz, asil, oynak, tatlı ve zengin bir sesi vardı ve sesi eskilerin "perdeli" dedikleri şekildeydi, yani iki oktavı aşan tam 17 adet perdeyi aynı letafette ve müzikalitede çıkartabilirdi. Devrinin birçok müzisyeni gibi nota bilmezdi, zira geleneksel metodla, yani meşkle yetişmişti. Ama háfızlığın kazandırdığı ezber kabiliyeti sayesinde hem dini, hem ládini repertuvara büyük ölçüde hákimdi.

İstanbul’un çeşitli camilerinde, özellikle de Eminönü’ndeki Yenicami’de müezzinlik eden Áşir Efendi, pláklar da doldurmuştu. Orfeon’a okuduğu "Kuzu" isimli eserle büyük şöhrete erişmiş, satış rekorları kıran bu plákla halkın sevgilisi haline gelmişti. Anafartalar Muharebeleri’nin yıldönümlerinde Çanakkale’de düzenlenen mevlid törenlerine devlet tarafından Şaşı Osman, Aksaraylı Cemal ve Ali Rıza Sağman ile birlikte davet edilmesi de ádet olmuştu.

Áşir Efendi, bir taraftan ticaret yapar ve Sirkeci’de, tramvay yolu üzerinde gramofon ve plák dükkánı işletirdi. Dükkánından içeriye adım atanların birşey satın almadan çıktığı görülmemişti; zira Áşir Efendi tatlı diliyle ne yapar eder, söze "İki gözümün elifi..." diye başlar ve en müşkülpesent müşteriyi bile ikna ederdi.

Çok dindar oluşu ve boğazına düşkünlüğü ile de bilinen Háfız Áşir’in ölümü, bu yemek merakından oldu, fazla kaçırdığı pilava kurban gitti ve kallavi bir tencere etli pilavı midesine indirdikten sonra çatlayıverdi. Ama çatlarken bile kelime-i şahadet getirmiş ve gözlerini "Allah, Allah" diyerek yummuştu.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!