"Güzin Abla" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Güzin Abla" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Güzin Abla

Yeniden hayata döndüm

Lavanta kokan beyaz çarşaflar. Eve geldiğimizde, nedense ilk aklıma gelen bunlardı. Yatak odasındaydım; öylece kapıda durmuş, içeriye bakıyordum ama orada değildim.

İçeriye girip, şifoniyerin çekmecesini yavaşça çektim, beyaz kar gibi çarşaflar göründü, aynı anda, hafif lavanta kokusunu duydum. Çarşaflara okşar gibi dokundum, minik dantel lavanta torbası tozpembe renkteydi. Gözlerim yaş içindeydi; yatağın ucuna oturdum. Kocam, az önce benim durduğum yerden gelip yanıma oturdu. Sanki benden çok, onun teselliye ihtiyacı vardı.

Check-up yaptırmak için gittiğimiz hastanede doktorun tahlil sonuçlarını okumasını bekliyorduk. Nedense içimde tarifsiz bir sıkıntı vardı; bir an evvel evimize gitmek istiyordum. Doktor, tekrar tekrar tahlil sonuçlarıma bakıp inceledikten sonra, gözlerini kaçırarak, kocama bir şeyler anlatmaya başladı. Çünkü ben, doktorun söylediği ilk cümleden sonra, oturduğum yerden fırlamış, ellerimle yüzümü kapatmış, ‘Allahım... Allahım’ diye inliyordum. Doktor, tedavi şeklini anlatıyor ve daha sonrası için, gidebileceğimiz yabancı ülkenin adını söylüyordu ama kulaklarımda sadece, beni can evimden vuran cümlesi yankılanıyordu:’Kanda hücre çoğalması. Kanda hücre çoğalması.’

Eve gelirken yolda çok ağladım. Kocam, hastalık kendisinde olsa bu kadar üzülmezdi. Biz otuz senedir evliydik, sevgiliydik, arkadaştık; her şeydik. Elli yaşındaydım, meğer ölüm için genç sayılmazmışım. Kocamın, direksiyondaki elini tuttum; kasılmıştı, gözünü hiç kırpmadan ileriye bakıyordu. Elini tutunca, arabayı kenara çekti, kontağı kapatıp motoru durdurdu. Bana sarıldığında içinin titrediğini duydum, kalbi kalbimde atıyordu sanki. O kadar çaresizdik ki; ikimiz de ağlıyorduk. Çocuklarımıza nasıl söyleyecektik? Anneme, kardeşlerime, yakınlarıma ne diyecektik? Herkesi çağırıp, hepsine aynı anda ve bir kerede mi söylesek, diye düşündüm. Yok, yok en iyisi bu gece de rahat uyusunlar.

Şok olmak bir yana, adeta vurgun yemiştik. Çıldıracak gibiydik. Bu hastalık neden beni bulmuştu? Hep başkaları kanser olurdu; bizler, etrafta hasta olanları duydukça, gördükçe, çok üzülür, kahrolurduk.

Bir gece, içim yanarak uyandım, sessizce kalktım. Her odanın kapısında durup içerisini seyretmeye başladım. Evimizi yeni almıştık. Alın teriyle, zor kazanılan helal parayla alınan bir mülktü. Kızımız, bu evden beyaz gelinliğiyle çıkmıştı, oğlumuz askere gitmişti. Bu güzel, tatlı telaşları atlatınca, eşimle yuvamızı özenle döşemiştik. 25. evlilik yıldönümümüzde, eşimin bana aldığı gümüş objeyi sehpanın üzerinden alıp, sevgiyle yanağıma bastırdım.

Bana bir şey olduğunda, o ne olacaktı? Yaşlı komşumuzun dediği gibi, nazara mı uğramıştık? İnanır mısınız, benim rahatsızlığımda, evde yaşanan üzüntülerden çiçeklerimiz bile sararıp, soldu. Yeşil muhabbet kuşumuz Şurup bile yemeden içmeden kesilip öldü.

Oğluma, durumu üstü kapalı ve hafife alarak izah ettik. Allah’tan, askeriyede o zaman cep telefonu yasaktı da; ortak telefondan, sadece birkaç kelime konuşabiliyordu. Kızım ise olayın birebir içindeydi; onun, benim için çektiği acıyı, çırpınışlarını değil yazmak, hatırlamak dahi istemiyorum.

Ertesi sabah erkenden hastaneye gittik. Kan almalar, tomografiler, üç ayrı doktorun sıkı muayenesi, elimizde dosyalarla, oradan oraya koşuşturmalar ve akşamüzeri konsültasyonun sonucunu beklemek. Tek kelime etmeden, deri kaplı koltuklarda kaderimizi bekliyor ve koşuşturan insanları, anlamsızca seyrediyorduk... Olur ya, belki de nazar, bir yerlerden kırılır, geçerliliğini kaybederdi.

Hemşire, bizi doktorumuzun odasına götürdüğünde aniden panik atağa girdim; başımı iki elimin arasına alıp, yere eğdim. Doktor yanıma gelip, bir elini omzuma koydu ve diğer eliyle başımı kaldırıp yüzüme baktı; hiçbir şey söylemese de, anlamıştım bakışlarındaki umutsuzluğun şifresini. Bu, ikinci vurgundu. Eşimin elindeki dosyalar yere düştü. Doktor, hastalığımdan emin olmak için iliğimden kan almak istedi. Hiç öyle büyük enjektör görmemiştim. Kalça kemiğime girip ilikten kan örneği alınacaktı. ‘Dört gün bekleyeceksiniz’ dedi doktor. Eve geldiğimizde anladık; dört gün değil, dört asır demişti.

KÖTÜ GÜNLER BİTTİ

Sevinçler anlıktır diye düşünüyorum, üzüntülerde çok detaylar vardır; en iyisi bunlara hiç girmeyeyim. Şimdi yaşanacak güzel günler var... Hem bütün bunlar tam altı yıl önceydi. Geldi, geçti. Fırtına dindi.

Ameliyatlar, içtiğim atom kapsülü, kapandığım çelik kaplı hastane odası, bir aylık radyoaktif karantina, altı ayda bir yapılan kontroller, testler, taramalar, tahliller ve en kötüsü de, her seferinde ölüp ölüp dirilmeler bitti.

Şimdi inanılmaz güzellikler içindeyim. Neredeyse dört senedir hiç durmadan yazıyorum. Yarışmalara öyküler, şiirler yolluyorum ve romanımın 300. sayfasındayım. 7 yaşındaki torunumla çok iyi arkadaşız. Bazen bitiremediği çilekli lolipopunu bana verir. Çilek kokulu bu lezzete bayılıyorum, sanki sağlıklı bir yaşam gibi. Bir de düşünün, sizi çok seven torununuzla el ele tutuşmuş, sinemada çocuk filmi izliyorsunuz; nasıl müthiş bir keyif! Sizce bunu hak etmedim mi?

* Ergül İlter
X