"Noyan Doğan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Noyan Doğan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Noyan Doğan

Trafik sigortasında fiyat tartışması bitmiştir

27 Şubat 2017

 Sigorta sektöründe düzenleme ve denetleme yapan, yani sigortacılığın bağlı olduğu Hazine Müsteşarlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanı ve Başkan Yardımcısı Mehmet Şimşek. Nasıl bitirdi? 17 Şubat’ta, NTV televizyonunda yaptığı açıklamayla.

MEHMET ŞİMŞEK AÇIKLADI

Peki, ne dedi, Mehmet Şimşek? Açıklamalarını aynen sizlerle paylaşıyorum ki, orasını cımbızlamışsın, burasını kırpmışsın, kendine göre yontmuşsun denmesin:

“Trafik primlerinin düşmediği algısı yanlış bir algıdır. Son bir yılda, ortalama yüzde 9 civarında enflasyon var. Primlerin artmamış olması, reel olarak düşmesi anlamına gelir. İkinci olarak primlerde de düşüş var, yüzde 10 civarı. Dolayısıyla toplamda yüzde 20 civarında primlerde düşüş var. Geçen senenin nisan-mayıs aylarında bu konuları konuşurken, buna benzer düşüşü sektör taahhüt etmişti ve biz de öngörmüştük. Bu sektörde çok oyuncu var ve rekabet var. Vatandaşımızın çok iyi piyasa araştırması yapması lazım. Biz, bu konuyu kolaylaştırdık. Sigorta Bilgi ve Gözetim Merkezi var, bunun da bir internet sayfası var. Giriyorsunuz oraya, aracınızın niteliklerini, özelliklerini yazıyorsunuz ve teklif alıyorsunuz. Bu teklifler arasında büyük farklar vardı. Hatta çok abartanları bile biz, idari cezalandırdık. Teklif vermek istemediği için, iş yapmak istemediği için cezalandırdık. Ama bu yükümlülük. Diğer branşlardan kazanacaksınız, bundan kaçacaksınız, olmaz. Biz dedik ki, bu sektördeyseniz, teklif de vereceksiniz. Teklif ortalamanın birkaç katı üzerindeyse idari cezalar verdik. Aslında görevimizi yapıyoruz. Yasal düzenleme yaptık, öngörülebilirliği artırdık. Primlerin düşmediği algısı gerçekçi değil.”

KİME, NE MESAJ VERDİ?

Bu açıklamanın üzerinde söylenecek bir şey var mı? Artık, yok. Bence bu açıklamanın doğurduğu birkaç sonuç var. Bir; kamu, 2016’nın nisan ayında yaptığı yasal düzenleme sonrası, sigorta şirketlerinden beklediği ve istediği fiyat indirimini aldı. İki; devletin, fiyatlara müdahale etmesi, hatta primleri belirlemesi yönünde çağrıda bulunanlara, kamu müdahalesi olmayacağı net bir şekilde ortaya kondu. Üç; ‘sigortacılar keyfi hareket ediyor’ eleştirisi yapanlara da başta yasal düzenleme olmak üzere tüketici lehine her türlü önlemin alındığı, yüksek fiyat vererek, trafik sigortası satan şirketlerin cezalandırıldığı mesajı da verildi.

FİYAT YÜZDE 20 DÜŞTÜ

Son olarak, merak edenler için şu bilgiyi de vereyim. Şimşek’in, açıklamasında değindiği, geçen senenin nisan-mayıs aylarında ortalama (tüm sürücülerin trafik sigortasına ödediği fiyatın ortalaması) trafik sigortası primi 683 liraydı. Bu yılın şubat ayında ise ortalama fiyat, 614 lira. Demek ki, 9 ayda fiyat, yüzde 11.23 düşmüş. 2016’nın sonunda, yani aralık ayında ise prim, 614 liraydı. Yüzde 9’luk enflasyon oranında zam yapılmış olsaydı, şubat ayında fiyatın 674.71 liraya çıkması gerekirdi. Oysa yüzde 9’luk enflasyon zammı yapılmadı, geçen seneden bu yana da yüzde 11.23 indirim uygulandı ve trafik sigortasının fiyatı yüzde 20.23 düştü. İşte, Şimşek’in, “yüzde 20 primlerde düşüş” var dediği hesap da bu.

Yazının devamı...

Sicil affından nasıl yararlanacaksınız?

23 Şubat 2017

Haksız da değiller, sicil affı yaklaşık 12 milyon kişiyi ilgilendiriyor ki, bunların 2 milyona yakını da küçük ve orta boy işletme sahibi. Bu aftan kimlerin, nasıl yararlanacağı konusunu anlatayım ama peşin peşin söyleyeyim, çok da olumlu bir tablo çizmeyeceğim.

27 TEMMUZ SON GÜN

Sicil affıyla ilgili düzenleme, 27 Ocak’ta, Resmi Gazetede yayımlanan Torba Kanun ile resmen başladı. Aftan; geçmişte bireysel ya da ticari kredisini ve taksitlerini ödemeyen, çeki karşılıksız çıkan, senedi protesto olan, kredi kartı borçlarını ödemeyen ve bunlardan dolayı da finans kuruluşları tarafından ‘kara listeye’ alınan tüm kişi ve kurumlar yararlanabilecek.

Tek şart ise, düzenlemenin yürürlüğe girdiği 27 Ocak tarihinden itibaren 6 ay içinde, borcun tamamının ödenmesi ya da yeniden yapılandırılması. Daha açık şöyle anlatayım. Geçmişte, bankadan kredi kullandınız ama ödemediniz veya da kredi kartı ile harcama yaptınız ödeyemediniz; 27 Temmuz 2017 tarihine kadar borçlu olduğunuz bankaya gidip, borcunuzun tamamını ödeyeceksiniz.

‘Benim o kadar param yok, olsa zaten öderim’ diyorsanız da bankaya gidip, borcunuzu yeniden yapılandırıp, taksitlere böldüreceksiniz. Malum bazı bankalar bu tür alacakları varlık yönetim şirketlerine devrediyorlar, sizin borcunuz da devrolmuşsa, bu sefer varlık yönetim şirketi ile masaya oturup, anlaşacaksınız. Borcunuzun tamamını ödediğinizde ya da yeniden yapılandırdığınızda sicil affından yararlanmış olacaksınız. Üç gün ile bir ay içinde de sisteme, borcunuzu ödediğiniz ya da yapılandırdığınızın kaydı geçmiş olacak. Ama siz yine de bankadan bu işlemi yaptığınıza dair bir belge almayı ihmal etmeyin.

FAZLA UMUTLANMAYIN

Gelelim asıl konuya. Yani okuyucuların ‘sicil affından yararlandıktan sonra bankalardan kredi alabilir miyim, kart kullanabilir miyim?’ sorusunun cevabına. İşte burası belirsiz. 27 Ocak’ta uygulamaya giren kanun özetle, şöyle diyor: Borçluların, Bankalar Birliği Risk Merkezi nezdinde tutulan kayıtları (borcun ödenmediğine dair kayıt kastediliyor) borcun ödenmesi ya da yeniden yapılandırılması halinde; bu kişilerle yapılan finansal işlemlerde kredi kuruluşları ve finansal kuruluşlar tarafından dikkate alınmayabilir. Altını çizeyim, ‘dikkate alınmaz’ demiyor, ‘dikkate alınmayabilir’ diyor. Yani sicil affının uygulanıp uygulanmayacağı konusu, bankaların tercihine bırakılmış. İsterse sicilinizi temiz görüp, kredi ya da çek defteri verebilir; istemezse vermez.

Açıkça söyleyeyim, bu kayıtlar bankaların elinde. Geçmişte borcunu ödemeyen kişi ya da kuruluş olarak kayıtlarda yer aldığınız ve sicil affı adı altında çıkan kanun da bu konuyu finans kuruluşlarının inisiyatifine bıraktığı müddetçe fazla umutlanmayın derim.

Yazının devamı...

15 soruda yeni sağlık sigortası

22 Şubat 2017

1- Kimler, Genel Sağlık Sigortası (GSS) kapsamında?

Nüfusun tamamı zorunlu GSS kapsamında sağlık hizmeti alıyor. Çalışan ve emekliler Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bağlı olduklarından bakmakla yükümlü oldukları kişilerle birlikte GSS kapsamında devletin sunduğu sağlık hizmetinden yararlanıyor.

2- Çalışmayanlar nasıl sağlık hizmeti alıyor?

Gelir testi yaptırıyor, gelirlerine göre GSS için aylık prim ödeyerek, hem kendileri hem de bakmakla yükümlü oldukları kişiler sağlık hizmeti alabiliyor.

3- Çalışmayanlar ne kadar prim ödüyor?

Gelir testine göre 2017 için aylık geliri 592 liranın altında olanlar GSS için prim ödemiyor, devlet karşılıyor. Geliri; 592 lira ile 1.777,5 lira arasında olanlar 71 lira, 1777,5 lira ile 3.554 lira arasında olanlar 213 lira ve geliri 3.554 liranın üzerinde olanlar 426 lira ödüyor.

4- Gelir testine göre primler nasıl belirleniyor?

Prim, aynı konutta yaşan kişilerin gelir ve giderine göre belirleniyor. Gider düşüldükten sonraki tutar o konuttaki kişi sayısına bölünerek, aylık gelir tespit ediliyor ve GSS primi belirleniyor.

5- Gelir testi yaptırmayıp, sağlık hizmeti alamayan var mı?

Her yıl 10 milyon kişi devletin sunduğu sağlık hizmetinden yararlanmak için gelir testi yaptırıyor. 3 milyona yakın kişi de gelir testi yaptırmayıp, hiçbir sağlık hizmetinden yararlanamıyor. Gelir testi yaptıranları 11,7 milyar liralık test giderini de devlet karşılıyor.

6- Yeni düzenleme ne getiriyor?

Meclis’te görüşmeleri süren Torba Yasa ile artık gelir testi yaptırılmayacak, ailenin gelir-giderine bakılmayacak. Devletin sunduğu sağlık hizmetinden yararlanmak isteyenler, asgari ücretin yüzde 3’ü kadar bir tutarı, yani 53,3 lirayı, aylık yatırarak GSS kapsamına girmiş olacak.

7- Farklı prim ödemeleri olacak mı?

Tek prim ödemesi olacak, 53.3 lira ödenecek.

8- Bu haktan kimler yararlanacak?

Hem kişinin kendisi hem de bakmakla yükümlü oldukları kişiler sağlık hizmeti alabilecek.

9- 53.3 lirayı ödeyecek gücü olmayanlar ne yapacak?

Bugün olduğu gibi gelir testine girecek ve aylık geliri 592 liranın altında çıkarsa, GSS primini devlet karşılayacak.

10- Bugüne kadar gelir testine hiç girmemiş olanlar ne yapacak?

Yasa çıktıktan sonra 12 ay içinde testi yaptırarak, ödeyeceği prim tutarını belirleyecek. Geçmiş borçları ile birlikte gecikme zamları ve cezaları da silinecek.

11- Geçmişte borcu olanların durumu ne olacak?

Geri dönük borçlar 53 lira üzerinden yeniden yapılandırılacak ve 12 ay ödeme imkanı sağlanacak.

12- Bugünkü prim üzerinden ödeme yapanlar yeni haktan yararlanacak mı?

Yararlanacak, yasa çıktıktan sonra primleri 53 liraya düşecek.

13- 18 ve 25 yaşındakilerin durumu değişecek mi?

18 yaş altı çocuklar anne-babası üzerinden sağlık yardımından yararlanabilecek. 18 yaşın üzerindeki erkek çocuklar, lise ve dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını, yükseköğrenim görüyorsa 25 yaşını doldurmamış ana veya babasının sağlık güvencesinden yararlanmaya devam edecek. 25 yaşın üzerindekiler yeni düzenleme ile aylık 53 lira prim ödeyerek sağlık hizmeti alabilecek.

14- Emeklilikte yaşa takılanların durumu ne olacak?

Emekli olup da yaşı bekleyenler, SGK’ya prim ödemediklerinden sağlık hizmetinden yararlanamıyordu. Yeni yasa ile bu kişiler aylık 53 lira ödeyerek sağlık hizmeti alabilecekler.

15- Düzenleme ne zaman başlayacak?

Yasa Meclis’ten geçtikten sonra 1 Nisan itibariyle uygulama başlayacak.

SORU-CEVAP KÖŞESİ

- Babam 1968’de vefat etti. Ben engelliyim ve SGK’dan emekli oldum. Babamdan emekli sandığından maaş alabilir miyim? Ahmet Yavuz Taner.

Çalıştığınız ve emekli olduğunuz, aynı zaman da SGK’dan emekli maaşı bağlandığı için artık babanızdan dolayı herhangi bir maaş bağlanmaz.

- Eşimden ayrıldım, babamın emekli maşından faydalanıyorum ama başka bir işte SGK’lı çalışmak istiyorum. Babamın emekli maşının kesilmemesi için ne yapmalıyım? Aylin Ünver

Babanızın SGK’dan mı, Emekli Sandığından mı emekli maaşı aldığını belirtmemişsiniz. Eğer SGK’dan ise başka bir işte çalışmaya başlarsanız, haktan yararlanamazsınız.

- Kendi isteğiyle işten çıkan biri işsizlik maaşı başvurusu yapabiliyor mu? Hakan Altan

Kendi isteği ile işten ayrılanlar işsizlik fonundan maaş alabilmek için müracaatta bulunamıyor.

- Prim günümü doldurup, 9 sene çalıştığım işyerimden istifa ettim. Fakat tazminatımı alamadım. Ne yapmalıyım? Uğur Çalkırın

Tazminata hakkınız doğuyor. Bunun için hukuki yola başvurmanız gerekir.

- 2012 yılında GSS kapsamında borçlandırma yapılmış ve 18 yaşını doldurduğum için bunu babam üzerinden yapmışlar. Babama çıkan prim borcu bana da çıkmış. Bu borç silinmiyor. Ne yapmam lazım? Serdar İlker

Borcunuzu yeniden yapılandırmanız gerekiyor. Meclis’te önümüzdeki günlerde çıkacak olan yasa kapsamında geçmiş borçlarınızı yapılandırabilirsiniz.

Yazının devamı...

Bireysel emeklilik fonları, Varlık Fonu’na devrolur mu?

13 Şubat 2017

Öncelikle belirteyim, gelecek yazılarımda Varlık Fonu konusuna detaylı değineceğim ama şimdilik şu kadarını söyleyeyim, bence çok doğru bir uygulama ve böyle bir fon kurulmasında geç bile kalındı. Eğer iyi yönetilir, kuruluş amacına da hizmet ederse hem ekonomiye hem de Türkiye’ye yabancı sermaye gelmesine büyük katkısı olur.

TEKNİK OLARAK DA MÜMKÜN DEĞİL

Gelelim, emeklilik fonlarının Varlık Fonu’na devredilip, devredilmeyeceğine. Hemen söyleyeyim, böyle bir şey söz konusu bile değil. Ne Hazine’nin, ne Maliye’nin, ne ekonomi yönetiminin, kısaca kimsenin gündeminde böyle bir konu yok. Kaldı ki, emeklilik fonları bir şirket ya da şirket hissesi olmadığından, ‘fonların devri’ diye bir şey teknik olarak da mümkün değil.

Şöyle anlatayım: Bireysel emeklilik sisteminde milyonlarca kişinin birikimleri, emeklilik şirketlerinin kurduğu onlarca fonda, portföy yönetim şirketleri tarafından yönetiliyor. Bu fonların için de yatırım enstrümanı olarak; hisse senedi var, faiz var, döviz var, hazine bonosu var, devlet tahvili var, gayrimenkul yatırım ortaklığı senetleri var. Var da var yani. Ortada devrolacak bir yapı yok. Eğer ki, otomatik katılıma yönelik fonlar da dahil tüm emeklilik fonları, tek bir şirket tarafından yönetilseydi –ki, otomatik katılım uygulaması başlamadan önce böyle bir düşünce vardı ama kabul görmedi- o zaman belki, bu fonların yönetimi Varlık Fonu’na verilebilirdi.

DÜZENLEMEDE NE YAZIYOR?

Şimdi birileri diyecek ki, ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz, bu söylenti nereden çıktı’. Nereden çıktığını bilemem ama ben size ateşin ne olduğunu söyleyeyim. 23 Aralık 2016 tarihinde, ‘Otomatik Katılımda İlk Yıl Getiriniz Garanti’ başlıklı yazımda da bu konuya değindim. Otomatik katılıma yönelik yapılan düzenlemede, çalışanların birikimlerinin hangi fonlarda değerlendirileceği de yer aldı. Sisteme giren her çalışanın ilk yıl birikimleri başlangıç fonunda değerlenecek, bir yıldan sonra ise birikimler standart fonlara aktarılacak. Bu standart fonların yatırım yapacağı alanlar da yine düzenlemede belirtilmiş. Düzenlemede yazan maddeyi aynen sizlerle de paylaşıyorum: “Standart fonun asgari yüzde 10’u, Türkiye Varlık Fonu’nda veya altyapı projelerine yatırım amacıyla kurulmuş şirketlerin ihraç ettiği sermaye piyasası araçlarında yatırıma yönlendirilir.” İşte, ateş dediğim bu. Daha açık bir anlatımla; Varlık Fonu, bir fon kurabilir, portföy şirketleri de eğer isterlerse, çalışanların birikimlerini bu fona yatırabilir. Ne kadarını yatırabilir? Ancak yüzde 10’unu; o kadar, daha fazlasını değil.

Buradan da anlaşılacağı üzere Varlık Fonu’nun işlevi, menkul kıymet ihraç etmek, fon kurmak ve bu fona yatırım yapılmasını sağlamak. Yoksa söylendiği gibi emeklilik fonlarını devralmak değil. Eğer, Varlık Fonu, başarılı ve getirisi yüksek bir fon kurarsa neden yatırım yapılmasın?

Diyeceğim o ki, ‘emeklilik birikimleri Varlık Fonu’na devrolacakmış, otomatik katılım yıllar önce kurulan sonra da hiç olan fonlara dönecek’ gibi bir endişeye gerek yok. Çünkü ortada böyle bir şey yok.

Yazının devamı...

Konutların % 44’ü deprem sigortalı

10 Şubat 2017

ÇANAKKALE’nin Ayvacık ilçesinde üst üste yaşanan depremler, yıkılan konutlar, sokakta kalan insanlar, kurulan çadırlar Türkiye’nin deprem kuşağında olduğunu ve depreme karşı hazır olunması gerektiğini bir kez daha ortaya koydu. Ayvacık depremi bir gerçeği daha hatırlattı, 5.3’lük depremde bile konutların yıkılabildiğini; tıpkı, İstanbul, Van depremlerinde olduğu gibi.

Ayvacık’ta yaşananları görünce aklıma, çok uzun zamandır gündemde olmayan Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) geldi. Hani şu, 99 Marmara depreminin hemen ardından, depremlerin yarattığı kaybın sigorta sistemi aracılığı ile azaltılması amacıyla zorunlu deprem sigortası uygulaması için kurulan DASK’tan bahsediyorum. Aradan tam 16 yıl geçmiş. Bir hatırlatma daha yapayım, 2012 yılında yürürlüğe giren Afet Sigortaları Yasası ile bu tarihe kadar sadece tapu işlemlerinde aranan deprem sigortası, yasa ile su ve elektrik aboneliklerinde de zorunlu olarak istenmeye başlandı. Yine hatırlıyorum, o dönem, elektrik ve su aboneliklerinde sigortanın zorunlu hale getirilmesi, deprem sigortasına talebi de artırmıştı.

İSTANBUL’UN ORAN YÜZDE 54

Çanakkale’deki deprem sonrası, DASK’ta durum nedir, Türkiye genelinde konutların kaçı deprem sigortası yaptırmış diye merak ettim ve küçük bir araştırma yaptım. Sizlerle de paylaşayım.

Türkiye’de, sigortalanabilir toplam konut sayısı 17 milyon 719 bin. Bunun 7 milyon 719 bini zorunlu deprem sigortası yaptırmış. Yani, tüm konutların yüzde 44’e yakını depreme karşı sigortalanmış. Tabi bu toplam sigortalı konut sayısı. Bölgeler bazından incelendiğinde ise durum farklı. Marmara bölgesinde konutların neredeyse yüzde 54’ü zorunlu deprem sigortası yaptırmış. Mesela İstanbul’da 3.6 milyon konuttan 1.9 milyonu sigortalı. İstanbul’da sigortalılık oranı yüzde 54’e yakın. Yalova, Tekirdağ, Sakarya’da bu oranlar daha da yüksek. Yalova’da sigortalı konut oranı yüzde 71, Tekirdağ’da yüzde 66,70, Sakarya’da yüzde 65.20.

GÜNEYDOĞU’DA DURUM KÖTÜ

Ancak Marmara’dan çıkıp diğer bölgelere bakıldığında maalesef tablo bu kadar iyi değil. En kötüsü de Güneydoğu Anadolu. Sürekli yıkıcı depremlerin yaşandığı Güneydoğu’da, 991 bin 460 konuttan sadece 305 bini sigortalı. Bu bölgede konutların depreme karşı sigortalanma oranı yüzde 30’un biraz üzerinde. Güneydoğu’da öyle iller var ki, tabiri caizse durum vahim ötesi. Mesela Şırnak; konutların sadece yüzde 7’si sigorta yaptırmış. Keza, Batman’da da sigortalılık oranı yüzde 17’lerde.

Diyeceğim o ki, 16 yılda, depreme karşı sigortalılıkta geldiğimiz nokta bu; tüm konutların yüzde 44’ü. Yani, her 10 evden 4’ü sigortalanmış. Yeterli mi? Buna da şükür ama yetmez. Depremlerle sürekli sallanıyorsak, İstanbul için büyük bir deprem bekleniyorsa ve bu sigortada zorunlu ise; konutların en az yüzde 70’inin depreme karşı sigortalanması gerekiyor.

AYVACIK’TA HASAR GÖREN BÖLGE SİGORTA KAPSAMINDA DEĞİL

DEPREMİN yaşandığı Çanakkale’de ise 126 bin 590 konuttan 72 bin 946’sı sigortalı ki, bu da yüzde 58’e yakın sigortalılık oranı anlamına geliyor. Ayvacık’ta sigortalı konut sayısı 4 bin 568. Diğer ilçelerde sigortalı konut sayısı şöyle: Bayramiç, bin 252, Bozcaada 642, Biga 10 bin 26, Eceabat bin 171, Ezine 3 bin 123, Gelibolu 8 bin 622, Gökçeada bin 291, Lapseki 2 bin 906, Merkez 34 bin 690, Yenice 741, Çan 3 bin 799. Deprem sonrası ise DASK’a, 7 konuttan hasar ihbarı geldi ve önümüzdeki günlerde bu ihbarların biraz daha artması bekleniyor. Deprem, il çe ilçe merkezlerindeki konutları etkilemezken hasarlı binaların çoğunluğu çamur sıva ile yapılmış yığma taş binalar. Ancak depremin yaşandığı ve konutların ağır hasar aldığı bölge, köy olmasından dolayı zorunlu deprem sigortası kapsamına girmiyor ve sigortası da yapılmıyor. Dolayısıyla konut hasarları deprem sigortasından karşılanmayacak.

Yazının devamı...

Bu düzenleme yatırımcının zararına olur

9 Şubat 2017

 Aslında gözlerden kaçtı, otomatik katılıma yönelik düzenlemeler ile birlikte bireysel emeklilik sisteminde de bazı değişiklikler yapıldı. Hepsini tek tek sıralamayacağım ama bunlardan bir tanesi hem önemli hem de ilginç. Düzenlemeye göre, bu yılın Temmuz ayından itibaren, otomatik katılıma yönelik kurulan emeklilik yatırım fonu portföyünün yüzde 30’dan fazlasını tek bir portföy şirketi yönetemeyecek. Bu düzenleme, 2018’in başından itibaren otomatik katılımın dışındaki tüm emeklilik fon portföyüne de uygulanacak.

Bu ne anlama geliyor? Anlatayım. BES’te, katılımcıların birikimlerini portföy şirketleri yönetiyor. Kişiler sisteme, emeklilik şirketleri aracılığı ile giriyor, aylık ödemelerini şirketlere yapıyor, şirketler bu birikimleri portföy yönetim şirketlerine devrediyor; portföy şirketleri de birikimleri yine sizin seçtiğiniz emeklilik planlarına yönlendiriyor.

YENİ DÜZENLEME NE GETİRİYOR?

Peki, mevcut düzen nasıl işliyor? Emeklilik şirketleri, kurdukları emeklilik fonlarının yönetimi için portföy şirketleri ile anlaşıyor. Tabi, emeklilik şirketleri ile portföy şirketleri arasında performansa bağlı, yani katılımcının birikimlerini iyi yönetip, belli getiri sağlamaya yönelik bir anlaşma da var. Var; çünkü kişiler getiri performansını beğenmezlerse emeklilik planlarını, fon dağılımlarını değiştirebildikleri gibi emeklilik şirketini değiştirebilirler. Yani portföy şirketi iyi hizmet vermezse, getiri sağlamazsa, emeklilik şirketi müşterisinden olur. Şunu da belirteyim, toplam emeklilik şirketi sayısı 18, portföy şirketi sayısı ise 50’ye yakın.

İşte, 1 Temmuz’dan itibaren bu düzen değişecek. Emeklilik şirketi fonların tamamının yönetimini bir portföy şirketine veremeyecek, ancak yüzde 30’unu devredebilecek.  Bu da şu anlama geliyor ki, emeklilik şirketleri en az dört portföy şirketi ile çalışacak. Yeni düzenleme bunun zorunlu kılıyor. Peki, neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu? İki nedeni var. Birincisi, emeklilik fonlarının getirileri konusundaki şikayetleri ortadan kaldırmak; ikincisi de fonların getiri performansını artırmak. Artar mı?

EMEKLİLİK ŞİRKETİNE SINIRLAMA

Burada bazı tereddütlerim var. Bugünkü durumda emeklilik fonlarının yüzde 80’ini, içinde hem bağımsız çalışan hem de banka iştiraki olan 25’e yakın büyük şirket yönetiyor.  Kim bunlar? En az 50-60 kişinin çalıştığı, daha profesyonel, kurumsal, yatırım yapan, sadece emeklilik değil diğer fonları da yöneten, yeni ürünler çıkartan şirketler. Kimse alınmasın, gücenmesin ama pazarda, iki masa, 3-5 kişiden oluşan ve emeklilik fonlarını yönetmeye talip portföy şirketleri de var. Hal böyleyken, yeni düzenlemenin başta getiriler olmak üzere kime, ne faydası olacak, neyi değiştirecek, o tarafını anlamış değilim.

Hayır, amaç, rekabetse; 14 yıldır fonların yüzde 80’ini belli şirketler yönetiyor. Emeklilik şirketlerinin de bu portföycüleri seçmesinin nedeni de belli. Bu neden de karakaş kara göz ya da ‘bizim bankanın şirketi’ değil. Sonuçta yönetilen, kişilerin birikimleri ve yönetimde tek kriter de getiri. Ne mi demek istiyorum? Bu düzenleme; fonların, belli performansı gösteren şirketlerden alınıp, 2-3 masadan oluşan, düşük performans sergileyen şirketlere verilmesinden başka bir işe yaramaz diyorum.

Bu uygulama hayata geçerse, özellikle bireysel emeklilik katılımcıları açısından şöyle bir sorun da yaratacak: Zorlamayla emeklilik şirketi, vatandaşın birikimini, dört şirkete yönettirirse; vatandaş, kimin daha iyi getiri sağladığını, kimin kötü yönettiğini bilemeyecek. Bilemeyince, emeklilik şirketini değiştirmek için bir gerekçesi olmayacak. Yani, tam bir karmaşa yaşanacak.

Tamam, getiri konusunu rekabete açalım, burada sorun yok. Bunun da yolu belli. Fon getirisi için belli bir kriter konur, bu kriterin üzerine çıkan şirketler yola devam eder, altında kalanlar oyundan çekilir. Böylece iyi yöneten şirket ile iyi yönetmeyen ortaya çıkar. Bu kadar basit. 

Yazının devamı...

Bu yazıyı okumadan hastaneye gitmeyin!

8 Şubat 2017

VATANDAŞIN, ister kamu olsun, ister özel, isterse de üniversite hastanelerinde muayene olmak için ödediği katkı payı yüzde 20 ile yüzde 60 arasında arttı. Bundan sonra, özel hastanede muayene olacaklar cebinden 15 lira, devlet hastanesinde muayene olacaklar ise 6 lira ödeyecek. Önce, bilmeyenler için muayene katılım payı nedir, kısaca ona değineyim, sonra konunun detayına gireyim. Genel sağlık sigortası kapsamında sigortalıların, emeklilerin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin; kamu, özel ayrımı olmaksızın tüm hastanelerde muayene olabilmek için ödedikleri ücrete, katılım payı deniyor. Bu para kime ödeniyor? Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK). Hastaneler bu ücreti hastadan alıyor, olduğu gibi SGK’ya iletiyor. Şimdi, ‘neden böyle bir uygulamaya ihtiyaç duyuldu?’ diye soracaksınız. Tek bir gerekçesi var; o da, hastanelerin gereksiz yere kullanımının önüne geçmek. ‘Komşum bugün hastaneye gidiyor, ona eşlik edeyim, hazır gitmişken bir de muayene olayım’ diyenleri caydırmak için konulmuş bir uygulama. Şaka değil; gerçekten de muayene katılım bedeli alınmasının gerekçesi bu.

NE ÖDEYECEKSİNİZ?

İşte bu ücret, 2017 başından itibaren arttı. Peki, neydi de ne oldu? 2016’nın sonunda özel hastanede muayene olduğunuzda 12 lira katılım payı ödüyordunuz, şimdi 15 lira ödeyeceksiniz. Geçen sene devlet hastanesinde 5 lira muayene ücreti ödüyordunuz, şimdi cebinizden 6 lira çıkacak. Geçen sene üniversite hastanesine 5 lira öderken, artık 8 lira ödeyeceksiniz. Tabi, bu kadarla da sınırlı değil. Bir de hastalardan alınan ilaç katılım bedeli var. Bu da 3 kutu ilaca kadar 3 lira, 3 kutuya ilave her bir kutu için de 1 lira eczaneye ilaç katılım bedeli olarak ödeniyor. Kime ödeniyor? Sosyal Güvenlik Kurumu’na. Yani, bu paralar hastanelerin kasasına ya da eczacının cebine gitmiyor. 

Daha açık şöyle anlatayım. Özel hastaneye gidip muayene oldunuz, doktor ilaç yazdı, eczaneden de ilacınızı aldınız, cebinizden ödeyeceğiniz para 18 lira. Kamu hastanesine giderseniz 9 lira.

2 DOKTORA MUAYENE

Daha bitmedi. Asıl ilginç olanı, aynı gün hastanede birkaç doktora muayene olursanız, her bir muayene için ayrı ayrı katılım bedeli ödenmesi. Diyelim ki, özel hastanede, dahiliye doktoruna muayene oldunuz ve bunun için de 15 lira katılım payını ödediniz. Rahatsızlığınızın dahiliye ile alakası olmadığı ortaya çıktı ve başka uzmanlığı olan doktora görünmeniz söylendi. Aynı gün o doktora da gittiniz. Bir 15 lira da ikinci muayene için ödüyorsunuz. Üçüncü bir doktora görünürseniz, bir 15 lira daha cebinizden çıkıyor. Şunu da belirteyim, SGK’nın, ikinci muayene için sizin adınıza özel hastaneye ödediği tutar, 14 lira.  Özetleyecek olursak; SGK ile anlaşmalı özel hastaneye gider, aynı gün içinde iki doktora muayene olursanız, ilaç katılım bedeli ile birlikte cebinizden çıkacak tutar 33 lira.

EK İKRAMİYE İÇİN BAŞVURULAR BAŞLADI

30 yıldan fazla hizmeti olan memur emeklilerinin ek ikramiye alabilmeleri için müracaatlar başladı. Bir yıl içinde başvurmayanlar haktan yararlanamayacak. 30 yıldan fazla hizmeti olan memur emeklilerinin, ek ikramiye alabilmeleri için yasal başvuru süresi başladı. Bir yıl içinde başvuru yapacak olanlara ikramiyeleri ödenecek, bir yılı geçirenler haktan yararlanamayacak. SGK, kimlerin, nasıl ikramiye alacağına yönelik açıklama yaptı. Buna göre; 2015’in Temmuz ayından önce emekli olanların kendisi ya da bu tarihten önce vefat edenlerin kanuni varisleri, 30 yılı aşan her tam hizmet yılı için ek ikramiye alabilecek. Ödenecek ikramiyeler, görevden ayrıldıkları tarihteki emekli keseneğine esas aylık üzerinden ve aylıkların başlangıç tarihindeki katsayıları esas alınarak hesaplanacak. Ek ikramiyenin 7 bin 500 lirasına kadar olan kısmı başvuru tarihine göre üç ay içinde ödenecek. 7 bin 500 liranın üzerindeki tutar ise ilk ödeme tarihinden itibaren hesaplanacak kanuni faiziyle birlikte 2018’in aynı ayı içerisinde ödenecek.

DAVALAR NE OLACAK?

EK ikramiye için başvurular ise, yasanın yürürlüğe girdiği Ocak ayının 27’sinde başladı ve bir yıl boyunca da devam edecek. Süre, 27 Ocak 2018’de dolacak. Bu tarihten sonra başvuru yapacaklar, ikramiye hakkından yararlanamayacak. Bugüne kadar ikramiye talebi için müracaat etmiş, ancak dava açmamış olanlar, yasanın uygulamaya girdiği 27 Ocak 2017 tarihi ile birlikte başvurmuş sayılacak, yeniden müracaat etmelerine gerek kalmayacak. Önceden dava açmış olanlar ve davası devam edenlerin de başvuru yapmaları gerekmeyecek, dava öncesi yapmış oldukları başvuru tarihinden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ikramiyeleri üç ay içinde ödenecek. Daha önce bu konuda açılmış tüm davalar düşecek.

 

Yazının devamı...

Denizde hayalet gemi tehlikesi

6 Şubat 2017

DENİZLERİMİZDE 50’nin üzerinde sahibi belli olmayan hayalet gemi büyük risk oluşturuyor. 160’ın üzerinde batmış ancak sigortası olmadığından çıkartılamayan gemi de tehlike saçıyor. Bu girişten sonra önce kısa bir bilgi vereyim ki, tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılsın, ardından da konunun detayına gireyim.

Son birkaç yıldır sürekli trafik sigortasını, sigortadaki fiyat artışını, trafikte dolaşan sigortasız araçları konuşuyor. Oysa bir de deniz araçları ve deniz trafiği var ki, orada durum daha da vahim. Nasıl ki, trafikte, sürücülerin, başkalarına karşı verecekleri maddi ve bedeni zararlara karşı zorunlu trafik sigortası yaptırılıyorsa; deniz araçları da zorunlu sigortalanıyor. İster küçük olsun ister büyük, yolcu taşıyan tüm deniz araçları, hem yolcuların uğrayacağı bedeni zararlara hem de başka deniz araçlarına verecekleri maddi zarara karşı sigorta yaptırmak zorunda. Gemiler ise bunun üzerine bir de çevreye verecekleri zararlara karşı sigortalanmak zorunda.

ZARARI KİM KARŞILAYACAK

Bir-iki örnekle anlatayım ki, daha iyi anlaşılsın. İstanbul Boğazı’nda iki yaka arasında yolcu taşıyan motorlar çarpıştı. Kazada ölen ve sakat kalan varsa devreye sigorta giriyor ve ölenlerin yakınlarına vefat tazminatı, sakat kalanlara da sakatlık tazminatı ödüyor. Ya da tehlikeli madde taşıyan iki gemi çarpıştı ve tehlikeli madde –geminin yakıtı da olabilir- denize döküldü. Sigorta gereken müdahaleyi yapıp çevre kirliliği için tüm masrafları ödüyor. Öyle az buz rakamlardan bahsetmiyoruz; çevre temizliği dediğiniz, milyon dolarlar tutuyor.

Gelelim, sahibi belli olmayan, terk edilmiş hayalet gemi konusuna. Geçen sene Aliağa açıklarında bir kuru yük gemisi fırtınada sürüklenerek Foça’da karaya oturdu. Evvelki sene ise yine terk edilmiş bir kuru yük gemisi, sürüklenerek hem başka gemilere zarar verdi hem de karaya oturduğu sırada sızan yakıt, denize yayıldı.

HER AN FACİA YAŞANABİLİR

Uzatmayayım, özellikle; İzmir Körfezi, Marmara Denizi’nde böyle terk edilmiş 50’nin üzerinde gemi bulunuyor ve bunlar sahipsiz olduğundan, sigortası da yok. Hal böyle olunca bu gemilerin başka gemilere ve çevreye verecekleri zararları karşılayacak bir sorumlu da yok.

Açıkça söyleyeyim, bu işin şakası yok. Bugüne kadar yaşanmadı ama hayalet gemilerden biri sürüklenip, turistik bir yerde karaya otursa, içindeki yakıtta denize sızsa; aylarca sürecek ve milyar doları bulacak temizlik çalışmasını kim karşılayacak? Durum bu kadar vahim. Daha da vahimi, hiçbir kurumun bu konuda girişimde bulunmaması. Sözün özü, sayıları her geçen gün artan terk edilmiş gemilerin, denizlerimizden temizlenmesi gerekiyor. Gerekiyor ki, büyük bir facia yaşanmasın.

SİGORTASIZ BATIK 160 GEMİ ÇIKARILAMIYOR

GEÇTİĞİMİZ hafta Tanzanya bayraklı Bereket isimli gemi Zeytinburnu’nda battı ve çevre kirliliğine neden oldu. Bu gemi de 3 yıldır hacizli, sahibi belli olmayan gemilerden biri ve 3 yılın sonunda kendi kendine battı. Sigortası olmadığı için de su altından çıkartılamıyor ve uzmanlar, sigortasızlıktan İstanbul denizinin ortasında batık bir geminin yıllarca su altında kalacağını, çevreye ciddi zarar vereceğini söylüyor. Uzmanlar, batan ve sigortasız olduğu için çıkartılamayan 160 gemi olduğunu vurguluyor.

ÇOĞU ZORUNLU SİGORTAYI YAPTIRMIYOR

AĞIRLIKLARINA ve kullanım amaçlarına göre toplam 14 bin 500’e yakın deniz aracı bulunuyor.  Balıkçı teknesi, yatlar, yolcu gemilerinin de içinde bulunduğu 100 gros tona kadar olan gemilerin çoğu sigorta yaptırmıyor. 300 gros tona kadar olan gemilerin (gezinti teknesi, ticari yat, yolcu motoru) yarısı zorunlu sigortayı yaptırıyor. Üç bin gros tona kadar olan deniz araçlarının (kuru yük gemisi, yolcu gemisi, feribot, tanker) tamamına yakını zorunlu sigortayı yaptırıyor. İç denizlerde 3 bin 236 adet su aracının ise tamamına yakını zorunlu sigortayı yaptırmadan, kaçak seyrediyor. Özetle, 14 bin 500 deniz aracının sadece yarısı zorunlu olan sigortayı yaptırıyor, yarısı; başkalarına verecekleri hem maddi hem de bedeni zararlara karşı teminatsız.

HAYALET GEMİ NEDİR?

DENİZLERDE hacizli olan ya da sahipsiz, terk edilmiş gemilere hayalet gemi deniyor. Sayıları 50’nin üzerinde olan bu gemiler, özellikle İzmir, Körfez ve Marmara’da bulunuyor. Sahipleri Türk, ancak vergisel avantajlar nedeniyle yabancı bayraklı gemiler. Bir kısmı da offshore şirketler üzerine kayıtlı ve merkezleri belli değil. Sigortalarının süresi ise ya dolmuş oluyor ya da Türkiye’ye girdiklerinden geçerliliği bitiyor. Bu gemiler Aliağa, Eskihisar ve Yenikapı’da demirleniyor ve terk ediliyor. Sigortasız olduklarından hem çevre kirliliği açısından hem de diğer gemilere ve yolcu gemilerine verecekleri zararlar açısından da büyük tehlike oluşturuyorlar.

Yazının devamı...