"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Sporcuyu takviye mi öldürür?

Hayır. Cehalet ve bilgisizlik öldürür.

Bu yazının içinde gerçekler olduğu için uzun. Bir işe ciddiyetle yaklaşan kişiler olayı kapsamlı anlatmaktan kaçınmadıkları için uzun.
Üşenmeyin lütfen sonuna kadar okuyun.

***

Tıpkı klimanın bir tek Türkleri çarpması gibi, tıpkı koşan çocukların bir tek Türkiye’de terleyerek hasta olduğuna inanıldığı gibi, sporcuyu da bizde nedense ya yaptığı spor ya da aldığı takviye öldürür inancı oluştu.
Yakın dönemde “Fitness” dünyasında 2 sporcunun hayatını kaybetmesi üzerine ortalık karıştı.
Bir klasik Türk filmi olarak yine, bu konuda bilen bilmeyen yüzlerce yorumda bulundu.
Federasyonlar sallandı, salonlar sorgulandı, antrenörler sıkıştırıldı.
Unutmayalım ki biz birbirimize oturduğumuz yerden “ilaç tavsiye” eden bir toplumuz.
O yüzden icabında doktor, antrenör, profesör ve hatta yargıç da olabiliyoruz. Cezayı da kafamıza göre istediğimiz birine kesebiliyoruz. Şahaneyiz yani.
Sorulması gereken sorular şunlar olmalı:
Sporcu hangi maddeleri kullanmış?
Bu “maddeleri” ona temin edenler kimmiş?
Belli bir gözetim altında mı kullanılmış, kafaya göre mi, tavsiye üzerine mi?
Ayrıca belki de ölümlerin kullanılan takviyelerle hiç alakası yok.
Cevapları -bizim ülkemizde- tam anlamıyla bilmek çok zor.
Dünya’nın bir çok ülkesinde reçete ile satılan ilaçlar bizde reçetesiz bile satılabilirken, takviyelere kim neden haddinden fazla dikkat etsin, öğle değil mi!

***

7 senedir koşuyorum. Lisanslı “atlet” oldum.
Spor dünyasında bulunan profesyonel atletlerimizden, antrenörlerimizden, olağanüstü tecrübeli sporculardan oluşmak üzere ciddi, harbi, işinin ehli hem yerli hem de yabancı sporcu/antrenör çevrem oldu.
Bir kere şunu bir kenara yazın çünkü kesin bilgi:
Bizde bilgisi olan değil ağzı olan konuşuyor. İnandırıcı ve satıcı olman uzman olmana yeter.
Sporculuğu, bilgisi, eğitimi, tecrübesi iyi olsun olmasın, satışta kuvvetli olan, dahası birilerini büyüleyerek iş yapıp insanları zaaflarından kullanarak para kazanan çok.
Ha bir de, üç günde iş bitirenler makbul bizde.
Düşünsenize bir bebeği karnınızda 9 ay büyütüyorsunuz, 9 ayda değişen tüm bünyeyi alınan onca kiloyu, 3 ayda eski haline getirmeyi hayal ediyorsunuz. Olacak iş mi?
Bir çocuğu büyütürken ne kadar çok sabır gerekiyorsa, bedeniniz için de o kadar sabır gerekiyor.
Lütfen kendinize ve kimlerle çalıştığınıza çok dikkat edin.
Bilinçli olun. Doğru soruları sorun.Araştırın.
Saati yüzlerce binlerce dolara antrenörlük, koçluk yapan herkes işinde uzman olmayabilir. Uzmanlarla çalışıyor olabilir ama gelin görün ki, içinde bulunduğumuz dönemde uzmanlar da kimi zaman “modaya” uymayı seçebiliyorlar “trend” olmak uğruna.
İşinin ehli olanlarsa, inanın ne konuşmak istiyorlar ne de bu işten tonlarca para kazanmak. Onlar da bu ortamda kendilerini korumak istiyorlar.
Ayrıca inanın doğru adamların moda veya meşhur olmakla hiç işleri yok. Sporcular çünkü. Kafaları başka çalışıyor. Şikeci değil, fairplayciler.

***

Sporcu ölümleri ve takviyeler üzerine binlerce şehir efsanesi üretilip yazıldı.
Tıpkı doping konusunda yazılan ve hiçbir bilimsel gerçeğe dayanmayan saçmalıklar gibi, bu konu da yanlış ve eksik biliniyor bizde.
Çünkü biz spora ve sporcuya ciddiyetle yaklaşmak gerektiğini bilmeden büyüyoruz.
Doğuştan spora yetenekli doğan çocuklarımızı bile “oturan boğa” yapmayı tercih ediyoruz. Nitekim sürekli antrenman kovalamak hayli mesai!
Allah’ım uzatmayacağım dedikçe uzattım. Çünkü bu konuda çok doluyum.
Oysa benim tanıdığım harbi koçlar ve spor/beslenme konusundaki uzman tıp doktorları ben kadar sinirlenmiyorlar ortamdaki cehalete.
İşimize ve doğrulara bakalım, zamanımızı kifayetsiz müsterihlere harcamayalım diyorlar.
Haklılar.

Benim kişisel olarak tanıdığım; beraber yarışma ve çalışma imkanı da bulduğum bilgilerine dediklerine kulak astığım iki harbi iyi antrenör var;
Fırat Dizman ve Halil Emre.
Aslında isimlerini vermek istemiyorum. Dahası bunu onlar da istemiyor.
Fırat Dizman olağanüstü bir insan, baba ve antrenör.
Halil Emra ise İznik Ultra Maratonu’ndaki 80km’yi ikinci kez denemeye çıkmadan önce çalışmaya başladığım koçum.
İkisi de profesyonel ve çok yönlü sporcu.
Fırat ile Yalova triatlonunda tanışmıştım. O benim bu amatör ruhumla profesyonel çabama takdir göstermişti ben de onun bilgisi karşısında şoka girmiştim. Hale bakın, işini iyi bilen birini görünce şaşırıyoruz ortamda...
Kendisi bana sporcu ölümlerinden sonra aşağıdaki detaylı bilgileri yolladı. Doğru şeyleri yazan birisi olmalı, yoksa herkes ortamdaki bilgi kirliliği içinde daha büyük yanlışlar yapacak dedi.
Sporcular da, antrenörler de medyada çıkan yanlış bilgi ve yönlendirmelerden isyan ediyorlar.
Bir kere sporcu olmak ve yetiştirmek için önce bir insanın anatomisine, fiziğine, kanına, genine bin bir türlü detayına bakmak gerek.
Bugün Dünya’da ağzımız açık izlediğimiz kim varsa, üç günde o hale gelmiyor.
Çok sıkıldım doğru şeylerin anlatılmamasından. Çok sıkıldım bi gıdım ter dökmemiş sporcu bedeni ve ruhunu bilmeyen insanların bana bile laga luga akıl vermesinden.
Ne zaman ki bunca kilometre koşup kas kaybetmeye başladım o zaman anladım ki bi şeyi yanlış ve eksik yapıyorum.
Bir de cahil inadım vardı.
Beslenmemi adam eden, sağlığımı bana armağan eden doktorum Nurhayat Gül’ü de dinlemediğim zamanlar oldu. Eşşeklik ettim, ağzımın payını aldım.
Yalova triatlonu sırasında Fırat Dizman, Doktorum Nurhayat Gül ve ardından da antrenörüm Halil Emre, birbirlerinden habersiz bana aynı kilit cümleyi kurduklarında kafama dank etti.
Bana söyledikleri şuydu;
“Bizde profesyonel atlet/sporcu dedin mi illa bu işten para kazananlar akla geliyor. Oysa sen de uzun zamandır profesyonel atletler gibi antrenman yapıp çok uzun mesafe yarışlarında onlarla bir yarışıyor, haftanın 6 günü ciddi çalışıyorsun. Ama kendine profesyonelce davranmayarak uzun vadede büyük zarar veriyorsun. Oysa senin de profesyonel sporcu gibi yaşaman ve davranman gerek. Kendini ve yaptığını ciddiye al!”
Dedikleri çok doğru.
Uzun lafın kısası, aşağıda Fırat Dizman’ın anlattıklarını ciddiyetle okuyun şimdi. Hiçbir spor takviyesine dair isim vermiyor Fırat. Bu konuda da haklı bir hassasiyeti var.
Kendisine verdiği bilgiler için çok teşekkür ediyorum.
Fırat’ın anlattıklarını olduğu gibi paylaşıyorum.
Yazının devamı Cumartesi de devam edecek...
Yonca
“atlet”

“Supplement” yani takviye

Sporda beslenmeden bahsetmek için; sporcu, antrenör, beslenme, supplement yani takviyeler ve medya’dan da bahsetmek gerek.
Biz insanlar fabrikalarda imal edilen, basma kalıp bir şablondan çıkmıyoruz.
Her bireyin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerek.
Ayak numaralarımız aynı olsa da, farklı ayakkabılarda rahat edebiliyoruz.
İşte bu bireysel farklılıkları ölçerek uygulamalar yaptığımızda her bireyde başarıyı yakalama şansımız var.
Bu yazıda yasaklı maddelerin veya herhangi bir takviyenin de adını anmayacağım; çünkü insanımız her şeyde kolaya kaçmakta.
Görsele veya okuduğu ilk yazıya itibar etmekte.
Bugün birçok doktor, beslenme uzmanı bile uzmanı olmadığı bir konuda bilgi vermekte.
Biri karbonhidratı kesin derken, diğeri protein zararlı diyebilmekte.
Oysa bunlar da kişiden kişiye, o kişinin yaşam şekline ve ihtiyaçlarına göre değişkendir. Dahası, hangi karbonhidrat ve hangi protein tam olarak o da anlatılmamakta.
Şimdi size bir şeyleri madde madde tek tek anlatacağım.

1- SPORCU KİŞİ

Sporcu kişinin sağlık geçmişi nedir?
Bu sorunun cevabı Türkiye de bilinmiyor. Yani genetik rahatsızlıklarından, geçirdiği hastalıklara, alerjilerilerinden, kullandığı kronik ve akut ilaçlara dair kesin bir bilgimiz yok. Bu konuda neredeyse profesyonel sporcular veya kulüpler bile ciddi bir çalışma yapmıyor veya çok nadir yapılıyor.
Ayrıca sporcunun gittiği spor salonlarında yaptıklarına çok fazla hakim olma şansımız da yok. Adam gelmeden önce ne yedi, ne içti, neler yaptı bilemiyoruz.
Kullandığı takviye var mı? Varsa nedir?
En yakın arkadaşı, belki de ailesinden biri veya özel antrenörü biliyordur. Ya da hiçbiri bilmiyordur.
Ülkemizde maalesef okumuyoruz, araştırmıyoruz. Sadece kulaktan dolma bilgilerle takviyeleri bırakın yasaklı maddeleri kullanan bile var.
Hala daha insanlar birbirine kalp hapı, şeker hapı veya tansiyon hapı gibi hayati fonksiyonu olan ilaçları reçetesiz alıp verebiliyor.

Hadi bunlar normal sporcular için geçerli. Bir de bu işi podyuma taşıtan sporcular açısından ele alalım. Sporcunun egosu, antrenörün egosu, çalıştığı kulübün egosu var. Bir de rakiplerin ne yaptığı meselesi var.
Rakip takım veya kişi işin içine girince, yasaklı maddelerin kullanılmasıyla sağlanacak başarı, sporcuyu bu yanlış yola çok erken ve hızlı bir şekilde itiyor.
Ülkemizde ne sporcu ne de takviye kullanımı iyi bilinmezken, bu maddelerin kullanılması maalesef korkunç sonuçlara yol açabiliyor.
Ülkemizde hala “suppement” yani takviye ile, yasaklı maddeler karıştırılıyor.
Bu ikisinin birbiriyle uzaktan yakından bir bağı yok.
Spor salonlarına gelen bir üye neye göre karar vermiş kimden ne duymuş bilinmez, haftada 2 gün 2 takviye kullanmaya karar vermiş geliyor.
İşte burada antrenörün önemi devreye giriyor.

2- ANTRENÖR – KOÇ

Antrenöre düşen en önemli iş, ona sorulan sorulara vereceği cevaplar.
Antrenör vicdanı olan, bilgili, etik bir antrenör mü? Yoksa aklı fikri maddiyatta olan bir insan mı?
Bakın, sporcu size “fitness” için gelmiş ve “Ben sağlıklı ve biçimli bir vücut, sağlam kas ve kemik dokusu, iyi bir duruş, azalmış bir yağ tabakası istiyorum” diyorsa, gelen kişinin vücut yapısı, genetik durumu ve getireceği basit hemogram, kan yağları karaciğer ve birkaç basit hormon testlerinden sonra verilecek basit ve uygulanabilir bir beslenme normal şartlarda bir takviyeye ihtiyacı olup olmadığını, veya ne kadar ihtiyacı olup olmadığını gösterir.
Yani bu iş bir doktor, bir beslenme uzmanı ve bir antrenörün ortak çalışması olması gereken bir şey.
Bu söylediğimin uygulamada o kadar kolay olmadığını, insanların sürekli olarak buna zaman ayıramayacağını biliyorum.
Ama işin doğrusu bu!
Ve bunun için de şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz; üye salona geldiğinde o antrenör her şey olmak zorunda; doktor, beslenme uzmanı, masör vs.
Bu da demek oluyor ki bir çalıştırıcı her türlü tıbbi ve sportif gelişmeyi sürekli takip etmeli, gelişmeye ve araştırmaya açık olmalı, hayat boyu eğitimine devam etmeli.
Bugün doğru kabul edilen bir konu yarın yanlış olarak karşımıza çakabiliyor.
Ancak günümüzde beden eğitimi ve spor bölümlerine öğrenci alımından başlayarak eğitim ve öğretim süreci içinde özellikle 2000 yılından beri inanılmaz yanlışlıklar, boşluklar oldu. O yanlışlıkları, boşlukları değerlendirerek mezun olan bazı kişiler şu anda “büyük işler” yapıyorlar. İnsanlara yanlış eksik bilgilendirmelerde bulunarak sağlıklarıyla oynuyorlar.

Devamı Cumartesi günü...

X