"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Mütevazılıkla kendine hakkını teslim etmek arasındaki çizgi

20 Ocak 2017

Başlığı attım durdum. Aklımdakileri rahatça yazamıyorum bir türlü. Hani o derece kendi kendime bile kendi hakkımı teslim edemiyorum.
Bu artık mütevazılık değil, kendini ezmek.
Çoğu zaman bunun bir Ankaralılık hali olduğunu düşünüyorum.
Yani tam kendimi beğeneceğim bir gülme tutuyor hali!
Memur çocuğuyuz ya, kendimizi kazara onaylarsak veya övünürsek burnumuz havada gibi durabilir ve bu çok ayıp bir şey olur ya mesela.
Yakışık almaz.
Hem ya el âlem yanlış anlarsa? Ah bu el âlem var ya bu el âlem...
Asalet biraz da sessizdir ya gibi bir dolu şey de var tabii.
En ufak kendi kendimi başarmış hissettiğim bir konuda hemen bir saklanma isteği.
Hatta geçen sene bir arkadaşım yarışın birinde şöyle demişti; “Yonca sen çok güçlüsün ama galiba ayıp olacak diye kendini frenliyorsun...”
Yemin ederim bunu düşündüğüm, hissettiğim oldu. Bunu yazarken anlatamam nasıl zorlanıyorum şu an. Saçlarımın dipleri yanıyor.
Veya bir başarıma birisi dolu dolu onay verdiğinde, masanın altına kaçmak istediğim de çok.
Onu bırakın, bir iltifat edene, teşekkür ederim deyip iltifatı alacağıma binbir türlü kusurumu söyleyip iltifatı alamadığım daha çok.
Yahu teşekkür et, yerine otur işte ne var! Hiç mi hakkım değil sanki? Bu kadar mı görmüyorum o hakkı kendimde? Bu kadarcık değer vermiyor muyum kendime?
Bu nasıl adalet yahu? Başkasına adil, kendine bu kadar vahşi olabilir mi insan?
Çok garip değil mi bu?
Sonra bunu azcık paylaştım, bir baktım hiç de yalnız değilim.
Bu Ankara’yla alakalı değil.
Belki yetiştirilmeden, belki aileden, belki de ben böyleyim.
Başlığını attığım çizgi bir şekilde bozuk yani.
Ezik miyim?
Hayır. Bu cümleyi yazınca da gülme tuttu...
Ezdiriyor muyum peki kendimi? Hakkımı aramadığım oluyor mu?
Kimi zaman evet.
“E ezdirme Yonca! Ara hakkını!” diyeceksiniz, çünkü ben de diyorum kendime, ama karşımdaki olayda duruş ve tavırdan etkileniyorum.
Yani karşımda insani değerleri olmayan birileri olunca, her şey çok anlamsız, değersiz geliyor. Karşımdakine derdimi anlatmak için kendimden ödün vereceksem, hakkımdan vazgeçmeyi tercih ediyorum gibi bir şey oluyor.
Kimi zaman bunu yapınca, içim rahat. Kimi zamansa bir yarım kalmışlık hissi. Bazen de kendimi özgüvensiz hissetme üzüntüsü çöküyor içime.
Sonra böyle iyiyim kafası geliyor.
“Kandırıyor muyum yahu kendimi” şüpheleri de hemen peşinden...
Sonra, bunu söylemek de haddime değil belki ama; hadsiz özgüvenle tamamen cehalet üzerinden satış yapıp prim yapanları görüyorum ve asabım daha çok bozuluyor.
Haddin varken susarsan meydan da hadsizlere kalır işte diyorum... Hadi yine kendime kızıyorum yani. Ne yaparsam yapayım hep hata bende yani.
Anlatamam ne büyük bir tartışma var içimde.
Elbet bir gün hadsiz özgüvenle, hadli-haklı özgüven arasındaki o dengeyi de bulacağım.
Şu ara bu konuya taktım.
Bir de çalışkanlığa.
Çok ama çok çalışkan olmak istiyorum diye sayıklıyorum gece gündüz.
Bütün bunları düşünmeden, sadece çok çalışkan olmak, çok çalışmak istiyorum.
Kararlarımı uygulamak, sonuca vardırmak, sonsuz üretken olmak istiyorum.
Bir saniye boş durmak istemiyorum. Arıları bu kadar seven ben, aynı arı gibi olmak istiyorum. Doğan güneş ile batan güneş arası vızır vızır çalışmak...
İçgüdüsel çalışkan olmak...
Yaşlandıkça daha cesur, daha adil ve dürüst olmak, daha çok çalışmak ve çalıştığımın farkında olarak kendi kendime hak ettiğim hakkı teslim edebilmek, kendimi o ince çizgiyi kırmadan takdir edebilmek istiyorum.
2017’den başlayarak hayatımın geri kalan kısmı için kendime seçtiğim amaç budur.
Yazıya da döktüm ya, mühürlendi artık.
Olur.
Yonca “damga”

 

Yazının devamı...

Çocuk üzerinde kurulan baskıdan alınan zevk

13 Ocak 2017

Ama biri üzerinde otorite kurarak onu disiplinli kılmaya kalkarsa, o artık disiplin olmuyor.
Ya kölelik oluyor, ya mecburiyet.
Geçenlerde bir sohbete tanıklık ettim. Yine...
Bu ilk değil.
O kadar çok benzer sohbetlere denk geliyorum ki, kasılıp kalıyorum.
Kimi zaman yaklaşabilir, hissiyatımı paylaşabilir olduğum birilerine denk geliyor, açık açık bu duygularımı anlatıyorum.
Kimi zaman karşımdaki kişiye ulaşabiliyorum, kimi zaman feci tepki alıyorum.
Bazen ben tam anlatamıyorum, bazen karşımdaki kesinlikle duymak istemiyor.
Kimi zaman da çaresiz, sessizce sadece tanıklık ediyorum. Elim kolum bağlı kalıyorum.
İki anne, birbirlerine çocuklarını nasıl “kontrol” ettiklerini anlatıyorlardı.
Bakın kontrol dedim. Gözetmek değil, kollamak da değil.
O kadar katı, o kadar gergin ve bu hallerinden nasıl zevk alarak anlattıklarını eğer videoya çekip gösterebilsem kendilerine, eminim şoka girerlerdi.
İnsan o anda belki farkında olmuyor büründüğü görüntünün. Kapılmışsın bir şeye gidiyorsun çok düşünmeden.
Kontrol delisi, canavara dönüştüğünün farkında değilsin belki.
Bu ödevle başlıyor, oda toplamakla devam ediyor, arkadaşla görüşmeye kadar uzuyor.
Çocukların hiçbir özel alanı, kendilerine güvenilme hakkı yok gibi.
Feci ve sürekli bir şüphe, endişeden de öte paranoyalar, her hareket üzerinde kurulan baskı ve bütün bu kontrolcü otoriteden aldıkları keyfi anlatırken, annelerin iyi bir şey yaptıklarını sanmaları, beni acayip üzüyor.
Evet üzüyor. Ama sadece bu değil. Ben esas bundan endişe duyuyorum.
Çocuk olsam, bana bu kadar güvenilmese, özel hayatıma bu kadar saygısızlık edilse, bu kadar tepeme baskı kurulsa yemin ederim her türlü pisliğe kafam daha çok çalışırdı.
Yalanlar uydurmaya daha meyilli olurdum.
Nasıl olsa zaten, ne yaparsam yapayım, güvenen yok.
Ne dersem diyeyim şüphe var düşünsenize. Doğru söylediğime değmezdi. Sonuç hep aynı olurdu.
Mutsuzluktan, öfkeden ölürdüm içim içim.
Annemin beni kontrol etmekten başka işi mi yok diye, bir de üstüne ona acırdım.
Ve bir çocuk olarak anneme böyle bir duyguyla bakmak istemezdim de. Karman çorman olurdum. Allak bullak.
İçinde bulunduğum bu duruma da, birileri kalkıp sürekli “agresif ergen işte”, “dengesiz” filan dese, iyice delirebilirdim.
“Bana sıfat takıp durmayın” diye dellenirdim.
Şu da var, annemin zamanında kendi ailesinden çektiği yetmemiş, şimdi de bana çektiriyor diye düşünürdüm.
Sürekli koşulsuz itaat etmemi bekliyorlar. Benim fikrim, ihtiyaçlarım, farklılıklarımı saygıyla gözetmiyorlar.
Beni dinleyen yok. Sayan, insan yerine koyan yok. Tek istedikleri her şeyi kabullenmem.
E kendileri böyleler?
Bana da bunu ektiklerine göre, normal gördükleri bu.
Peki şimdi ne diye şikayetçi ve öfkeliler?
Aynen böyle şeyler düşünürdüm.
Bugün geldiğim noktada benzer tutumlarda sadece Türkiye’deki ebeveynlerde bunu gözlemlemiyorum.
Başka ülkelerin ana-babalarında da var otoriter disiplinciler.
Gel gör ki eğitim başka yerden kapatıyor o açığı veya toplumsal düzen, veya kanunlar gözetiyor hakları.
Özgürlükler belirliyor farkı.
Ama senin ülkende, hak hukuk adalet ve özgürlüklerde sallantı varsa, olanlar oluyor.
Hayal ettiğin yere değil de, en korktuğun kabusa doğru ilerliyorsun.
Farkında bile olmadan, o düzene ortak olmuş, hatta sistemi besleyen çocuklar yetiştirmiş oluyorsun.
Sen o sistemin ta kendisi olmuşsun, ayılamıyorsun.
El alem baskısıyla, çevrendeki basma kalıp bir örnek söylemlerle gözün kalbin körelmiş, uygun adım ilerliyorsun.
“Çocuğuna nasıl davranıyorsun söyle, sana geleceğini söyleyeyim” desem, atasözü olur mu sizce?
Yonca
“düzenbaz”

Yazının devamı...

Ben Bunu Çok Sevdim

6 Ocak 2017


Çok yakında çıkacak. Hatta bu hızla giderse 1 aya her şeyi toplamış olurum.   
2016’ın son dönemi elim, kolum, gönlüm iyice bağlandıydı sanki.
Kilitlendim.
Bir şeyler yapacağım ama ne bilemedim... Çok bunaldım.
Sonra, evde kıvranırken aklıma bir fikir geldi.
Fikrimi söylemem bile 2 haftamı aldı.
Hadi bari Instagram’da paylaşıp duyurayım demeden daha, yine bir mucize oldu, arkası da sular seller gibi geldi.
Şimdi buradan da duyuruyorum. Hâlâ zaman ve az daha yer var kitapta.
Hayalim ve fikrim, yazılarımın yazılar doğurmasıydı.
Kolektif bir kitap yapmak istedim.
Benim yazılarımda neyi sevdiğinizi, size ne hissettirdiğini yazmanız ve böylece yazılarımdan yazı doğurmaktı fikrim.
Bugüne kadar yazdığım tüm yazılarımdan en sevdiğiniz 4 tanesini seçip açtığım özel e-posta adresine yollamanızı istiyorum.
Yazılarımın hepsi şu linkte:
www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas/
Bu linkten veya hatırladıklarınızdan en sevdiğiniz 4 yazımı seçin, sonra da:
“Yonca ben bu yazını çok sevdim çünkü” diye başlayıp her biri için ne isterseniz yazın. Veya biri için yazın. Ama size ne verdi o yazı, ne hissettirdi, neden onu sevdiniz, doya doya yazın.
Sonra da şu e-posta adresine yollayın: benbunucoksevdimyonca@gmail.com
En önemlisi lütfen bana kendi isminiz soyadınızla mı, yoksa bir rumuzla mı kitapta yer almak istersiniz, onu da belirtin.
Bu kadar.
Böylece bu kitapta siz de varsınız...
Ben Bunu Çok Sevdim fikri, bana Çalıkuşu’ndaki “Ben Gülbeşeker’i çok sevdim” aşk cümlesinden çıktı geldi.
Sevmeye değer bulduğumuz ortak bir şeyleri ortaya çıkarıp ebedi kılmak istiyorum.
Sevdiğimiz o şeyin bizde nasıl duygular uyandırdığını elime alıp tutmak, sihirli kitaplığıma koymak istiyorum.
Saklamak istiyorum.
Hepimizin sevdiği o şey, başkalarının da sevdiği bir şey olur böylece belki.
Hatta şunu da düşündüm, kitapta yazının arkasından boş bir de sayfa bırakacağım. Böylece kitabı alan da kendi duygularını yazsın, kitap kişiselleşsin her yazıda. Her okuyanın kendi yazısını yazdığı, yazıştığımız bir kitap olsun bu kitap.
Bir benden bir sizden...
Fikrimi paylaşır paylaşmaz posta kutusuna herkesin seçtiği yazılar ve yorumları gelmeye başladı.
Yazdığımı hiç hatırlamadığım yazılarımı kim neden sevmiş okurken yaşadığım duyguları tarif etmem imkansız.
Şoka girdim.
Kendimi Nobel almış yazar gibi hissettirdi bana okuduklarım.
Ben yazarken ne düşünmüşüm, okuyan neler hissetmiş. Kimine cesaret vermişim, kimine bir sevdiğini anlaması için kendi başarısızlığımı... Hayatımda hiç bu kadar etkilenmedim. Yani kendi yazdıklarımdan değil tabii, yazdıklarımın karşıda bir yerde yaptıklarından... Bu köşede yalnızsın çünkü. Okuyandaki etkisini bilmek, ancak o sana ulaşırsa mümkün.
İnsanın kalbini açmasının etkisi o kadar büyük ki...
Çok hızlı hareket etmemiz ve kitabı derleyip basmamız lazım.
Hızlı davranın. Seçin, yazın yollayın.
Sevgi doğuran bir kitapla başlamak istiyorum bu yıla.
Nasıl başlarsan öyle gider ya.
Yonca
“bas bas”

Yazının devamı...

Gitmeden beni uyandır

30 Aralık 2016

17 Aralık Cumartesi günü yine dinlerken, “Where did your heart go” çalmaya başladı.

Arda’nın yanına gittim, başladım anlatmaya:

12-13 yaşımdayım. Kardeşimle bana ranza alınmıştı. O ranzada altta yattığın zaman, üst yatağın altındaki tahtalara yazmak çizmek en büyük zevkti.

Gri metalik teybim vardı. İki kasetli. Bi kaseti bi yerde başa alırken öbüründe hala müzik dinleyebildiğin. Büyük lükstü o iki kasetli teyp.

Beyaz bir dolap vardı odamda. Lake, parlak, kaygan beyaz. Üzerinde posterlerim. Tabi ki George Michael posteri ve etrafı kalpler kalpler. Poster aslında Wham’di ama ben öbür çocuğu hiç sevmediğim için, posterden onu kesmiştim, sadece George Michael vardı benim dolabımda.

Ya Zana gelir, ya Gülüm kalmaya. O dolaba sırtımızı yaslar, deli gibi dinleriz aynı şarkıyı yüz kere. Kaset sarar büyük panik. Bazen aynı kasetten 2 tane alırdım, ne olur ne olmaz diye.

Önce Careless Whisper.

Dinlersin ve başlarsın ranzanın tahtalarına aşık olduğun çocuğun adını gizli kodlarla yazmaya. Her ne derdin varsa, o tahtalara yazarsın. Fransızca yazıyoruz ki kimse anlamasın. Sanki ‘J’aime Cri Cri’ yazıp 150 kalp yapınca, kimse aşık olduğunu anlamıyor.

Allah’ım o ne şahane bi saflıktır, salaklıktır!

14 yaşımda da bu şarkı, Where did your heart go, ne çok dinledim be Arda.

Sonraki ‘Faith’ senesi oldu. Ölüyorum George Michael diye diye ve en fenası, Side’ye gittik Tansu başımızda, sırf o şarkıyı söylerken nefis dans etti diye Bachir’e aşık oldum bi de.

Ve sıkı dur bi itiraf daha sana Arda,

Ben Destina’ya hamileyken, adam müthiş bir jazz albümü yaptı, Songs from the Last Century hani, sorunlu hamilelik diye sürekli yatıyordum da hani doktorum izin verdi kalktım. Hava alayım diye çıktım dolaşmaya. Bir müzik dükkanının vitrininde gördüm, gözüm döndü. Lanet olsun yanımda tek kuruş para da yoktu o an. Ben de dayanamadım etiketi koparıp CD’yi çantama atıp çıktım! Çaldım resmen CD’yi.

Neden yaptım bilmiyorum. Yaptım.

Kitap çalıp başıma bela açmışlığım var ama tek çaldığım CD’de George Michael CD’si o oldu iyi mi.

Böyle anılarım var işte bu adam ve müzikleriyle. Senin de böyle anıların var mı?”

Arda durdu, durdu güldü ve:

“Ya Yonca sen bunları nasıl hatırlıyorsun, benim bir anım varsa bile onu da hiç hatırlamıyorum, sinirim bozuldu” dedi. Güldük.

Ben de gittim aynı gün, bu olayı Demet ve Ayşen’e anlattım. Gülüştük.

Noel gecesi eve çok geç döndük, yattım uyudum.

Sabaha karşı tuvalete kalktım.

Cep telefonumun şarjı azalmış. Şarja takarken baktım George Michael gitti gibi bir şeyler post etmiş birileri.

İrkildim. Üzerinde durmadım. Telefonu şarja taktım, yattım.

Sabah gözümü açtım.

Aşağı indim kahvaltı ettim.

Fonda Where did your heart go çalıyor, ev inliyor.

Ve elime telefonu aldım, George Michael da gidivermiş.

Boğazımda bir yumru, telefona sarıldım...

Zana ve Gülüm’e mesaj attım. Dolabı, ranzayı, yukarıda Arda’ya anlattıklarımı onlara da hatırlattım.

Bu sene giden gidene...

Bazıları gidiyor ama ölmüyor, çünkü müzik baki.

Çünkü benliklerine cesurca sahip çıkarak, ilham verip armağan ettikleri özgürlük ebedi.

Çok aşık anılar bıraktılar bize.

Kalbin her nereye gittiyse orada mutlu ol George Michael.

2016’yı yitirdiklerimizin müzikleriyle, sözleriyle uğurluyoruz farkında mısınız.

2016, ne güzel insanları ve müzikleri sevmişiz, dinlemişiz hatırlatarak veda ediyor bize.

Belki de bile isteye arka arkaya giderek bizi gençliğimize götürüp o cesareti hatırlatmak istiyorlardır.

2016 bize, mor yağmurlar yağdıran, bir zeytin dalı gibi kaldır beni diyen, özgürlük diye diye dans ettirenlerle birlikte gidiyor.

Son olarak...

Rogue One’ın en son sahnesinde, Prenses Leia beliriyor ve “bize ne getirmişler?” sorusuna, “MUT” diyor.

Perde kapanıyor.

Bundan daha şahane bir veda olamazdı değil mi?

Ve... Bence... 2017, 2016’nın bizden aldıklarıyla geliyor...

Özgürlük, cesaret, barış ve umut.

Yonca

“faith”

Yazının devamı...

Ekranı karartıp (yine) yas tuttuğumuzun ertesi günü

13 Aralık 2016

Yas tuttuk.

 

Müzik sustu, eğlence sustu, futbol devam etti. Çünkü tabi ki devam edecekti. Çünkü hayat devam edecekti... Etmeliydi.

 

Maçı izledik. Evde yemek pişirdik. Ailemizle sohbet ettik.

 

Evlerimizde, sokaklarda suçlu gibi, gizli gizli güldük, gülerken vicdan azabı çektik.

 

Dün doğan çocuklarına anneler sağlıkla kavuştukları için tabi ki sevindiler. İnsanların bazısı evlatlarını defnederken, bazıları kucağına aldı, ilk defa sesini-nefesini duydu.

 

Bi espriye güldük. Sonra aman ayıp olmasın diye imtina ettik daha fazla gülmekten. Zaten öyle tam da dolu dolu gülemedik. İçimizden gelmedi.

 

Çocuklarımız oynamaya devam etti kendi köşelerinde. Onlara bakıp “ulan ben bu çocuğu nasıl bir Dünya’ya getirdim, nasıl bir Dünya’ya bırakıyorum, ona nasıl bir Dünya sunuyorum” diye iç geçirdik. Kocamızla gözgöze geldik. Sessiz sessiz pişman olduk.

 

Vicdan azabı çektik içimizde beliren bazı mutluluklardan.

 

Bazımız siyah giyindik. Bazımız nefes alamaz oldu. Ekranlardan ayrılamadık.

 

Gözlerimiz şişti ağlamaktan.

 

Korktuk.

 

Çok kez, yine, bir kere daha, isyan ettik.

 

Yine canımızı bu kadar çok ve bu kadar sık yakan bu ortak belada, bazımız birlik olabildi, bazımız zerre umursamadı birlik denen şeyi, bazımız öfkemizi daha da azdırdı, bazımız hiçbir şey anlamadı.

 

Ve gün oldu bugün.

 

Dün bitti yani.

 

Peki şimdi ne olacak?

 

Bugün ne yapacağız?

 

Terörün tanımı ezelden beri belli.

 

Masumu vurur. Amaç acının en kötüsü, ölümün en fazlası, en çok ses getiren olmasıdır.

 

Ne kadar suçsuz insanı yakalarsa o kadar iyidir terör. Seni ne kadar sindirir, korkutur, güvensiz kılarsa o kadar başarılıdır terör. Veya seni ne kadar bölerse o kadar mutlu olur.

 

Herkes öyle ya da böyle bilir terörün ne “mal” olduğunu. Çok iyi bilirsin neler yapabilecek bir “canavar” olduğunu.

 

Ya da bilemezsin. Başına gelir de anlarsın.

 

Terör dediğin, her zaman sana bombayla veya bedensel ölümle acı vermez. Kimi zaman söylemiyle, yarattığı güvensizlik ve korkuyla da öldürür, diri diri gömer seni.

 

Tıpkı o baba gibi. Yaşayan ölüdür artık o baba. Nasıl yaşıyor denebilir ki!

 

O baba, hafta sonu İstanbul’a eğlenmeye gelen oğlunu taksiyle tesadüfen oradan geçerken teröre kaptırmış, yitirmiş; “Yok ben istemiyorum oğlum şehit olsun...Oğlum katledildi. Terörü lanetlemeyle bitseydi.. Yıllardır lanetliyoruz. Yarın çiçek bırakırlar. Başka bir şey yapmazlar. Ben istemiyorum.” diyor...

 

Daha ne desin. Haklısın diyor, başımızı eğiyoruz.

 

Nitekim birileri bu silahları, bombaları yapıyor ve satıyor.

 

Birileri de alıp senin benim üstümde kullanıyor.

 

BU bir ticaret, yapıldığı yerin adı da CAN PAZARI.

 

Bu yazdığımı bütün Dünya biliyor, biliyor da bu gerçek değişmiyor.

 

O polisler peki?

 

Görev için orada, milletin can güvenliği için o soğukta saatlerce bekleyen polisler...

 

Baba olanı, olacağı, veya seveni sevdiceği olan/olmayan da denilemez. İnsanı kimliğine, sıfatına, rütbesine, titrine, işine gücüne, dinine, ırkına osuna busuna göre kategorize etmek nedir Allah aşkına?

 

Her biri hepsi can işte!

 

Oradan geçen, hiçbir şeyle alakası olmayan insanlar bombalar patlayınca, bir varmış bir yokmuş masal oldular.

 

Ekran karşısında çıldıran, gazeteler elimizde okudukça kuduran bizler varız bir de.

 

Kardeşiz biz diye diye kendimizi avutmaya çalışıyoruz işte...

 

Hayatımızdan utanarak, o sırada içinde bulunduğumuz güvenli duruma hem şükredip hem de bundan şüphe duyarak; hem hayatta olan sevdiklerimize şükredip hem olmayanlar için kahrolarak yaşayan henüz hayatta olan bizler...

 

Yaşamak mı yahu bu!

 

Yıllardır yastayız biz, yıllardır.

 

Yaşadığını saklayarak, utanarak, gizleyerek, ikiyüzlü mutluluklara hapsedilerek, iki günün bir başı mateme bürünerek yaşamak mı yaşamak?

 

Peki hala hastanede olanlar?

 

Hayatta kalmaya çalışanlar?

 

Hayatta kalıp nasıl bir hayatları olacak henüz bilmediklerimiz?

 

Hani sanki terör şehre, evimizin dibine inmese bitmiş mi?

 

Her gün bu ülke zaten şehit vermiyor mu?

 

Her gün PKK ile savaşmıyor mu?

 

Her gün türlü çeşit bir savaşın içinde can vermiyor mu?

 

Veya bunlar olmadığında bebekler tecavüze uğramıyor, madenlerde göçük altında işçiler kalmıyor, yurtlarda yangınlar çıkıp çocuklar yanarak can vermiyor mu?

 

Bütün bunlar olurken birileri hala daha kalkıp vehameti BİLE kendine yontmuyor, kendi çıkarına veya oyununa göre konumlandırmıyor mu?

 

Hangi konuda ortak fikirdeyiz, birleşiriz bilen var mı?

 

Hangi felaket bizi birleştirir yani?

 

Deprem mi?

 

Sel mi?

 

Savaş mı?

 

Yangın mı?

 

Çocuk sevgisi mi?

 

İnsan hakları mı?

 

Sevgi mi?

 

Kin mi?

 

İntikam mı?

 

Vatan mı?

 

Toprak mı?

 

Aile mi?

 

Aşk mı?

 

Ne?

 

Hangi evrensel değer bizi BİR kılar, birleştirir hatırlayan var mı?


O yüzden bir kere daha şiddet ve terör kavramının tanımı nerede başlıyor onu sormak istiyorum ben?

 

Biz dün yine karardık. Yine yas tuttuk. Matemdeyiz dedik. Yabancı ülkelerden, eş dosttan başsağlığı mesajı bekledik. Ünlülerin ne yapacağını merak ettik. Kim ne twit atmış, hangimiz duygusunu en şahane paylaşmış onu inceledik, aradık, “repost” ettik.

 

Peki bugün şu anda ne giyiyoruz, ne tutuyoruz, ne diyoruz, ne yapıyoruz?

 

Ben işte her zaman, en çok bu kısmını, yani illa bunu merak ediyorum.

 

Balık hafızalı yalnız ve diri diri ölü ülkem insanının bitmek bilmeyen acı eşiğini yükseltip dayanabilme kapasitesinin nerede biteceğini de merak ediyorum.

 

Her yeni göreceli büyük “olay” arşivlerimizde referans noktası olarak yaşıyor.

 

Listeliyoruz arka arkaya bu sene olan felaketleri.

 

Yıllık toplam ölü sayımız şu oldu diyoruz.

 

İstatistik bilgisi oluyor canlar.

 

Bu coğrafya terörle, savaşla beslenen, can pazarıyla yürüyen, öfkenin şiddettin en çok sattığı coğrafya.

 

Sevgi yok bu coğrafyada.

 

Kin nefret öfke var.

 

Olay olduktan sonra cinnet halinde şiddete şiddetle cevap vermek için yanıp tutuşma şehveti var.

 

Etkiye tepki var.

 

Değişim için çaba yok. Sen benden öte, ülkeler birleşip gerçekten ne yapıyor bunun için?

 

Yaşamak bir HAK ve ÖZGÜRLÜK olduğu için uğrunda bir şeyler yapmamız gerekir.

 

Kimse ölmeden, öldürülmeden, katledilmeden, teröre şehit ve kurban verilmeden ne yapacağımızı düşünmemiz ve neyse gereken onu yapmak gerekir, ve en az on yıllardır gerekir.

 

Çünkü terör 3 günde çözülecek, gözünü açınca puf uçacak bir kabus değildir.

 

Çok sabırla, azimle hemen dünden çalışmaya başlamış olmak da gerekir.

 

CANa olan oluyor, biz lanet okuyoruz.

 

İsyan ediyoruz.

 

Meclis’de hala kavga filan çıkıyor.

 

Ben, bir adım sonrasını ve bir adım öncesini düşünüyorum. O kısımlarında aktivist olalım istiyorum.

 

Dün kararttığım ekranı, yazdığım kahır dolu satırları bugün üzerimden atıp hayatıma devam ederken, bir sonraki sefer yine kararıp açılacak olduğum günü beklemek istemiyorum.

 

Sosyal Medya’da da, köşemde de isyanımı, hüznümü paylaştım arkamı dönüp “tamam en azından millete karşı görevimi yaptım, şimdi işime bakayım” durumuna düşmek ve böyle olmak istemiyorum.

 

Dayanamıyorum.

 

Tepkilerimizi her nasıl gösteriyorsak gösterelim, saygım sonsuz.

 

BİR DE bu konuda öyle bir adım atalım ki, bir daha o siyahı giymek zorunda kalmayalım istiyorum.

 

Yazıyorum yazıyorum yazıyorum.

 

Ne işe yarıyor inanın bilmiyorum. Kendimi Dünya liderlerinin elinde oynatılan kukla gibi filan hissediyorum.

 

Ben YONCA kişisi, elimden gelen neyse onu aktif olarak yapıyorum diyerek kendimi tatmin etmeye devam ediyorum.

 

Dahası, ben Yonca ne işe yararım ve sonucu nereye yarar onu buldum, biliyorum o konuda da durmuyor emek veriyorum.

 

Umut ekip hayat biçmeye devam etmek için çabalıyorum.

 

Elimden bu geliyor... Başka bir şey gelse, canımı dişime takar onu da yaparım, en azından bunu biliyorum.

 

Çok zor zamanlardan geçiyoruz, çok uzun zamandır.

 

Böyle zamanlarda bana tek iyi gelen şey; koca koca duvarların, taşların içinden çıkan minnacık yeşil bir filizi düşünmek.

 

Eğer o taşların içinden hayatı nerede bulacağını bilip güneşe uzandıysa o minnacık can, umut illa vardır diyorum.

 

Terörü gerçekten, ama gerçekten bitirmek isteyen Dünya birliği istiyorum.

 

Yonca

“kahır mektubu”

 

Ben, bu yazıyı daha önce de yazdımdı.

17 Şubat 2015’de, “Siyah Giydiğinin Ertesi Günü” adında Özgecan’ın ardından yazmıştım. Terör kelimesi yerinde, bu sefer kadına şiddet vardı. Ne acı...

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/yonca-tokbas_232/siyah-giydiginin-ertesi-gunu_28220942

Yazının devamı...

Zavallı domuzcuklar

27 Kasım 2016

Daha önce de bir aile görmüştüm, hatta yine burada yazmıştım onları. Ama bu sefer gördüğüm domuzcuklar hayli şaşkın gibiydiler. Bir de kalabalık. Hiç de öyle öbür aile gibi ne yaptıklarını, nereye gittiklerini biliyor gibi değildiler.
Sonra, geçtiğimiz hafta sonu yine eve gittim. Gece vakti vardım evimize. Bahçeme, ağaçlarıma bir bakayım, kış vakti az da olsa hasret gidereyim diye. Sitede dolaştım azcık. Kirpi kardeşi gördüm, mutlu mesut takılıyordu bıraktığım kedi mamalarıyla. Kediler de hallerinden memnundu.
Tek tanıdık olmayan ve beni yaz başından beri düşündüren şey, bu yaz koyumuzda Nef’in başladığı yeni inşaattan gelen gürültüydü. Bir de sabah kalkıp gördüğüm manzara...
O koca tepe tıraşlanmış, doğal dokusu, insan yapımı bir doğalımsı dokuya döndürülmeye başlanmış. Herkes bana ne kadar şahane ve doğal bir ortam yaratılacağını anlatmıştı. Ben de ayol buralar zaten doğal ortam ya demiştim.
Ha diyeceksiniz sen kimsin laf ediyorsun? Haklısınız. Nitekim ben de bir yazlık sahibiyim aynı koyda.
Sırf bu yüzden utanarak yazıyorum ama bir yandan da doğaya olan gönül borcumu sonsuz bir çaresizlikle ödemeye çalışıyorum, farkına varıp kendime kıl olduğum günden beri.
Neyse uzun lafın kısası, o gece gördüğüm o şaşkın domuzcuklar inşaattan kaçanlarmış. Yani o koyun o kısmında yaşayan ve şu anda nereye gideceklerini bilmediklerinden kendilerine yaşam alanı yaratmak için koşturan domuzcuklarmış.
Karşılaştığım birkaç kişi daha söyledi, sitelerin bahçelerine girip korku içinde ne yapacaklarını bilmeden oradan oraya sürüklenirken bizim siteye de uğramışlar.
Belki o gece dolaşırken duyduğum ve acaba bu ses ne sesi dediğim şey onların sesiydi...
O kadar üzüldüm ki...
Bu ne ilk ne de son biliyorum.
Domuzcuklar, kuşlar, arılar, tırtıllar, kaplumbağalar, türlü çeşit solucan, balık, tilki... Aklınıza ne gelirse yuvasından oluyor bu ülkede sürekli.
Biz insanların doğayı yıkıp kendimize sözümona doğal ortamlar yaratma sevdası adı altında arsızlığı bitmedikçe bu böyle devam edecek.
Her yer boş ev dolu. Her yer satılık... Her yer alıcı bekliyor ve hâlâ daha inşaat yapılıyor.
Sırf bu yüzden bazen koşarak kaçmak istiyorum bu ortamdan.
Sonra da kal Yonca diyorum, kal! Diktiğin ağaçlara, zeytinlere, nara, duta, kayısıya, muza; bahçeni kendine yuva seçen kirpiye, kedilere, kuşlara, arılara, her sabah akşam uğrayan baykuşa sahip çıkmak için kal.
Kal ve korumak için diren...
Yonca
“gamlı baykuş”

 

Fidel Castro

Ben Küba’yı hiç görmedim. Gidemedim. Hep hayal ettim.
Gidenlerden, görenlerden, okuduklarımdan, anlatılanlardan bildim. Hiçbir okuduğum, dinlediğim Fidel’siz bir Küba’dan bahsetmedi.
Bu iki kelime hep aynı cümle içindeydi; Küba Fidel - Fidel Küba...
Fidel Castro, 90 yaşında arkasında tarihe saygı dolu bir miras ve Küba’sını bırakarak gitti.
Sokak, müzik, dans, sanat, eylem, adalet, eşitlik, halk, bağımsızlık; cesaret, diktatörlere nanik, vazgeçmemek inandığın doğru için bir daha bir daha yeltenmek...
Ne istersen var onun mirasında...
Instagram’da paylaştığım bir fotoğrafı var, Atatürk Kocatepe’de siluetini bana çağrıştıran.
Halkı için direnişten, ayaklanmaktan kaçınmayan o düşünen, düşündüren adam.
Gidişine bencilce kendim için de üzüldüm.
Hayattayken gidemedim ülkesine diye...
Yonca
“ilham”

 

Yazının devamı...

Utanç

20 Kasım 2016

Hatta tacizin, psikolojik ve duygusal şiddetin ta kendisidir.
“Tecavüzcü mağdurla evlenirse cezası ertelensin” şekilli bir önerge verildi.
Önergeyi imzalayanların ve hatta açıklamaya kalkışanların listesi kalabalık.
Bense bu sene, bir senelik bir dava sonucunda, taciz davamı kazandım.
Yani ben, taciz MAĞDURU, açtığı davasını kazanmış, tecavüze uğramadığım ve/ya şanslı olduğum için bu korkunç sonla buluşmamış yetişkin bir kadınım.
Bir kızım var.
Bir de oğlum.
İkisi de kanunen hâlâ çocuk sayılan yaşlarda.
Bu ülkede sadece kız çocukları değil, erkek çocukları da taciz/tecavüz mağduru üstelik.
Bu ülkede yaşını doldurmamış, konuşmaya başlamamış bebeklere yaşlı adamlar tarafından tecavüz ediliyor. Bu ülkede ensest istatistikleri ya yok ya eksik!
Ensest, taciz, tecavüz sadece kırsalın da sorunu değil.
Şehirde, yan komşunda, belki de kendi evinde var.
Çapı bilinmeyen korkunç bir yara bu.
En fenası, hâlâ daha çevremde, kadınlarla ilgili tacizkâr espriler, küfürler gayet doğal gayet olağan karşılanırken, bunlara kimi zaman umarsızca gülebilen, o incitici ve tehlikeli muhabbete katılabilen kadınlar da olabilirken, bu önerge için bazılarının kayıtsız kalmasına ne demeli...
Toplumun her kesimini, her yaştan çocuğunu, kızını erkeğini ilgilendiren böylesi birlik olunası bir konuda bile ayrılabiliyorsak, ne düşünmeliyim?
İstendi mi bu ülkede bir ortak çığlıkla yer yerinden oynatılıyor ve bir şeyler değiştiriliyor.
Peki bugüne kadar taciz ve tecavüzü meşru kılan, affeden, kabul eden, mağduru diri diri gömen bu önergeler, bu imzalar, bu vicdandan, değerlerden, sevgi ve saygıdan nasip almamışlar için ne yaptık?
Geldi bıçak kemiğe dayandı yine, son dakikaya mı kaldık?
Yarın son.
Susma, durma, uyuma.
Tecavüz meşrulaştırılamaz.
Ayaklan!
Yonca “isyan”

 

Milas Zeytin Hasat Şenliği

Bu hafta sonu Milas’ta zeytin kokusu içinde zamanın durduğu bir ortamdaydım.
Çocuklardan büyüklere zeytin geleneğini aktarmak için yapılan oyunlara katıldım. Zeytin ve zeytinin yağında nasıl markalaşmalıyız konusunda kafa yorulan bir panelde, zeytinin hayatımdaki yeri adına minicik bir konuşma yaptım.
Zeytinyağının hak ettiği ve olması gereken nokta için çok çalışılan, emek verilen bir çabanın içinde yer aldım.
Milas yöresinde yetişen Memecik zeytinini daha yakından tanıdım. İçerdiği zenginlik sayesinde ne çok hastalığa şifa ve çare olduğunu bilimsel çalışmalar yapanlardan dinledim.
Dünyada zeytin ağacı açısından bu kadar zengin ve bereketli olup bu kadar az zeytinyağı tüketen bir toplum olmamıza, zeytin ağacına bu kadar kolay ulaşırken ona bu kadar haksızlık yapabiliyor olmamıza dair öğrendiklerime içerledim.
Zeytinyağına dair ne çok eksik, ne çok yanlış bilgimiz olduğunu gördükçe, zeytini ve yağını daha çok anlatmam gerektiğini anladım.
Doğru ve kaliteli zeytinyağı için erken hasadın, zeytinin bekletilmeden çuvallarla değil kasalarla hemen fabrikaya taşınmasının, bekletilmeden soğuk sıkımının yapılmasının önemini daha iyi kavradım.
Milas Kaymakamı Fuat Gürel, Milas Belediye Başkanı Muhammet Tokat ve Milas Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Reşit Özer’in, Milas Zeytin Hasat Şenliği ile, zeytine nasıl hakkını teslim etmeye çalıştıklarına tanıklık edip minnet duydum, teşekkür ederim.
Zeytin sayesinde bir araya gelen insanların gönülden çabasını görmek yetmezmiş gibi, zeytinyağında dünya çapında gururumuz olan sevgili Osman Menteşe’den nene ve dedesinin muazzam aşk hikayesini o tarihi eser evlerinde dinleme şansına erişmek, kendi kişisel tarihim adına büyük bir onur ve şanstı...
Aşkı böyle onurlandıran, sahiplenen, koruyan ve yaşatanları görmek bana bambaşka bir duygu yaşattı. Çok etkilendim. Bir gün o evin Masumiyet Müzesi gibi, Aşk Müzesi olmasını hayal ettim...
Zeytin dostları sayesinde yine ömrüm uzadı.
Zeytin aşkı adına...
Milas sana gönülden teşekkür ederim...
Yonca “zeytinli”

 

 

Yazının devamı...

Canımsın zeytin

17 Kasım 2016

Yarın ve öbür gün, zeytin içinde, zeytin dolu bir hafta sonu bekliyor beni 3. Milas Zeytin Hasat Şenliği’nde...
“Zeytin hayattır” demelere, yazmalara doyamadım sizlere.
Doyamam ki zaten.
Elim kolum zeytinyağı olsun, saçlarım zeytin koksun diye diye çıkıyorum yola.
Ölümsüz ağaçtır zeytin; ömrüne ömür, sağlık, bereket, şifa, deva katar.
Öyle bir ağaç ki, bakmaya doyamazsın. Baktıkça içine dalar gidersin.
Baktıkça bakasın, gidip sarılasın gelir.
Güçlüdür, dayanıklıdır, asildir... Sol bileğimdeki can damarımın üzerindeki dövmemdir zeytin.
Barıştır... Tarihtir... Mitolojidir... Hikayedir... Çoook fazla şeydir zeytin.
Bu sene zeytin hakkında o kadar çok şey öğrendim ki Zeytin Dostu Derneği sayesinde, minnetim sonsuz onlara. Öğrendiğim şeylerden biri de zeytin ağacının nasıl budandığına dair şu sihirli cümle oldu:
“Öyle bir buduyorsun ki zeytinin dallarını; ağacın içinden hem güneş geçecek, hem kuş rahatça uçup gidecek...”
Siz hiç bu kadar ihtişamlı, masalsı, dokunaklı bir budama tarifi duydunuz mu hayatınızda?
Sürekli bu cümleyi düşünüyorum, zeytin ağaçlarına, dallarına bakarken...
Öyle bir budayacaksın ki, içinden güneş geçecek, kuşlar uçabilecek...
Şiir gibi değil mi?



İlk defa katılıyorum ben de Milas’daki bu hasat şenliğine.
Programda ne varsa hepsini yapmayı planlıyorum.
Zeytin yeme yarışından hasada; çocuklarla zeytin sıkımından büyüklerle zeytin kırmaya, sohbet ve panellere kadar hepsinde varım.
Amaç zeytine dair tüm geleneklerimize sahip çıkmak. Yörenin zeytiniyle ilgili farkındalık yaratmak.
Memecik zeytini, bu yörenin zeytini.
Antik çağlardan beri Milas topraklarında yetişiyor.
Bu sene ilk defa Yalıkavak’ta bahçemdeki 9 ağacımızdan hem zeytinlerimi, hem zeytinyağımı almak nasip oldu bana da. Nasıl başka bir duygu anlatamam, sığmaz buralara.
Bir insanın dikip büyütüp toplayıp tadına baktığı şeyin kıymeti bambaşka.
Hayatımı zeytine, zeytinle birlikte komple doğaya, toprağa, çiçeğe, böceğe, arıya adasam yine doyamam.
Herkesin büyüyünce olmayı hayal ettiği bir şey vardır ya, benim de yaşlandıkça hayallerim netleşti.
Sağlığımda toprağa yaklaşıp toprakla haşır neşir olacağım bir minik hayatçık planlıyorum.
Sade, az, öz, kendime yetecek, kimselere muhtaç olmadan her şeyimi paylaşabilecek olduğum bir toprak ana olmayı hayal ediyorum sürekli. Buna çabalıyorum.
Yavaş yavaş yaklaşıyorum da hayalime, çocuklar büyüyüp kendi hayatlarına uçmaya yakınlaştıkça ben de kendi hayalime yakınlaşıyorum.
Burnumda resmen zeytin kokusu yazıyorum bu yazıyı.
Muğla il sınırları içine girip, memlekete kavuşma vaktim gelmiş benim.
E hadin gari...
Zeytin vakti...
Yonca
“taş kırma”

Yazının devamı...