"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Hissizlik

Hiçbir zaman doğruyu bilemedik.

Doğrulara ve gerçeklere ulaşmak hep çok zor oldu bu ülkede.

Doğru söylenerek de büyütülmedik.

Hala daha yalancı büyüklerin Dünya’sında büyütülüyor çocuklar.

Anne babalar gezmeğe giderken bile doktora gidiyoruz diyorlar. Hala...

Çocuklarına en basit gerçeği söyleyemeyecek kadar korkak insanlar coğrafyası burası.

Babalarından korkan, korkutulan çocukların diyarı.

Kendi yakın çevremdeki “eğitimli” ailelerin çocuklarının bile anne babalarına basit bir konuda “hayır” deme hakkı kısıtlı.

Koşulsuz itaat etmek, ettirmek işin en kolayı.

Analarından destek değil, köstek gören çocukların ahıyla lanetlenmiş bir toprak parçası burası.

“Baba beni okula gönder” demek zorunda olduğun, “anne beni o adama verme” diye feryat figan eden; karanlık odalarda çocukların tecavüze uğrayıp “rızası vardı” denerek suçlu bulunduğu bir toprak parçası burası.

Çocuk “gelin” diye bir tanım var sözlüğümüzde.

Ölü var dediğin zaman, bir sayı geliyor akla ilk, ya da “kaç tane?” sorusu... düşünsene.

Yüzlerce kişi ölüyor daha bir gün önce, ertesi gün 3.5 yaşında bir çocuk serseri kurşuna hedef oluyor, ölüsü arada kaynıyor pek tabi bunca felaket içerisinde.

Adamın biri çıkıyor “ayol burası Orta Doğu ne var yani, her gün olur böyle şeyler” diye yazı yazıyor.

Basite indirgiyor acıları, olağanlaştırıyor olağandışı olanı.


Bir diğeri senden benden olmayana, koca bir ülkenin kutsal saydığı hayvanı küfür gibi kullanmayı yakıştırıyor. Üstelik demokrasi istediğini anlatmak istiyor bunu yaparken. Saygı duyduğum bir büyüğüm. Hayal kırıklığı yaşıyorum hiç beklemediğim yerlerden benzer hatalara düşüldüğünü gördükçe.

Bombayla parçalanmış bedenlerin parçalarını birleştirerek kimlik teşhisi yapmaya çalışırken adli tıp doktorların; dışarıda bir anne, bir baba, bir sevgili gözleri donuk sevdiğinin ölüsüne kavuşmak için sabrediyor.

Ölüye kavuşmanın sabrı ve mutluluğu üzerine bir yazı yazmak zorunda kalıyor bir gazeteci arkadaşım. Ben okumaya dayanamıyorum sonuna kadar, o sonuna kadar sabrediyor yaşarken...

“İstifa edecek misiniz?” sorusu sırf kendini tatmin etmek için sorduğun, cevabının bir sırıtma olarak kalbinde patladığı bir hatıra olarak ekleniyor diğerlerine.

Yas ilan ediliyor. 3 gün.

Yas bitince bitiyor mu yas?

“Canlı var mı canlı?” diye bağırıyor o adam, patlama sonrası birilerinin çektiği videoda.

Yok, deprem değil olan. Doğal afet değil bu. Kimse beton altında değil diyeceğim... Ama deprem işte!

Psikolojik, sosyolojik, diplomatik, insani deprem...

Et parçalarının altında kalmışız bu sefer... “Canlı var mı canlı!” diye inliyor etraf.

Var.

Yaşayan ölüler var.

Güçlendirilmiş bomba deniyor patlatılana.

Bomba yeterince güçlü değilmiş, bilyelerle güçlendirilmiş.

Patladığında etraf kan gölü.

Bi ötesi atom bombası desem, atom bombası atılmışçasına yaşamaya alıştık zaten.

Rakamlar uçuşuyor havada.

Kaç ölü sorusuna...

86 oluyor 90. Bir ara 128 deniyor. Sonra 95’den 97’ye oturuyor.

97’de dondu şimdilik. Aman 100 olmasın da diyeni var sağda solda.

98’e tamamız sanki!

Yazdıklarıma inanamıyorum, öylesine vahşiyiz!

Soma’da da böyleydi. 200-220 kişi denmişti ilk başta. O aradaki 20 insan canı değil de, basit rakamlarmışçasına.

300 dendi. 400 olmadı diye şükredildi. Şuna bak, küsüratı varsa da unutuldu bunca zaman sonra. İstifa yoktu orada da.

Aslında hiçbirimiz bir türlü ikna da olamadık o madende kayıp sayıya. Hep bir şüphe var 700’müydü yoksa?

Sürekli sansür var hayatımızda. Sansürleyen devlet olmasa, sen kendini sansürlüyorsun. Daha çok can yakma, yazdığınla yangını körükleme, insanları azdırma filan diye kendine telkinde bulunuyorsun.

Oysa isyanın Allah’ını yaşıyorsun her dakika.

Demokrasi dendiğinde tüylerim diken diken.

Afili bir küfür basıyorum hemen.

Hay sizin demokrasinize!

Benim demokrasiden anladığım bu değil. Anlamak istediğim de!

Ölünün de, dirinin de dini, mezhebi, görüşü, kılık kıyafeti veya oy verdiği parti filan soruluyor ve ona göre ah vah veya bela okunacak. Ona göre sevilip sayılacak.

Çocuk öldü.

Genç öldü.

İnsan öldü.

Adı Barış olan, izinli bir mitinge güle oynaya giden, halay çeken insanların parçalarının ağaçlardan meyve gibi yere düşerek toprağa kavuştuğu ülke olduk pat diye.

Gerçek bu.

Polisin en acı anında insani içgüdüsünü yitirdiği, sana kucak açacağına üzerine gaz sıkıp giriştiği ortamı kanıksadığımız bir alışkanlığımız var artık.

Yerde kan gölü içinde yüzen ölü bedenler, havada biber gazı;

Vardığımız demokrasi ortamı.

Milyonlarca insanın, yıllardır maruz kaldığı travmalarla yetiştirmeye çalıştığı sağlıklı ve mutlu olmasını beklediğimiz çocuklar var dahası.

Sinmiş, korkmuş çocuklar.

Ne doğa sevgisi, ne hayvan, ne çiçek böcek sevgisi var.

Çocuk sevgisi var mı?

Sıkılıyor herkes anası babası mutlu olsun diye evlenip proje tamamlansın diye doğurup büyütmek zorunda kaldığı çocuklardan.

Okulun parası ayrı bela, doktoru bakması ayrı.

Ne öğretmenlerin tahammülü var “farklı ve hareketli” çocuklara, ne ailelerin.

Basıyorlar ilacı ki, ona dayatılana konsantre olsun. Düzeni bozmasın.

Uğraştırmasın.

Hissizleşmiş bir şekilde sağa sola savrulan, ağaçlardan düşen et parçalarını vatandaşın bulduğunu duyup sen kendi etlerini kopartmak isterken;

Sahneye çıkmış “Bana ne ben oynamıyorum sizinle” diyebilen utanmaz, arsız, pişkin politikacılar var.

Oy almışlar birilerinden seçilmişler hem de!

Düşünsene bir Cumhurbaşkanın var.

Var ama yok.

Ödün patlıyor çıkıp 2 kelam edecek asabın iyice bozulacak, iş zıvanadan çıkacak diye.

Üstelik halkın yarısına yakınından oy almış bir partinin lideri kendisi. Kendini çoğunluğun sesi olarak görüp de içine karışamıyor korkmadan.

Yaralı halkının ne ölüsünün ne dirisinin yanına yaklaşamıyor.

Çocukları bildiğin işi kılıfına uydurmuş tüymüş olan bitenden az önce.

Gözünün önünde muhteşem bir kaçış planı var yani.

Saray ne kadar büyük, birilerinin sana yaklaşması o kadar zor hani.

Herkes depresyonda ve ilaçlı ya memlekette... Acaba diyorum ondan mı bu abuk atalet, hala daha oy vermeye gitmeyen var şu halde...

Başbakan var bir de. Dediklerinin her biri canlı bomba etkisi yapıyor bünyede.

Canlı bombanın patlamışını adalete teslim ettiğini söylüyor, şu acı içinde sırıtabilenleri bağrına basıyor. Canlı bombaları biliyor ama tutuklayamıyor. Onlar makul şüpheli değil ama ben “bir kedi gördüm galiba” desem makul şüpheliyim.

Arkadaşım,

Senden benden başka kimsenin tek bir hatası yok yani.

Aslına bakarsan ölenler de akıllı olacaktı ölmeyeceklerdi kardeşim!

Bütün suç onlarda!

İnsan barış için halay çekerken bi bomba patladı diye ölür mü bea!

En kötü günümüzde gösteriyor herkes gerçek yüzünü.

“Uygun zaman değil” diyerek buluşamıyorlar, konuşamıyorlar bir türlü.

Senin yan yana gelmesin diye birbirine düşman etmek için uğraştığın herkes birlik olmuşken ölüyor ve, sen onlar için bile yan yana gelemiyorsun ya... yuh be canım.

Kılıçdaroğlu çabalıyor, onun çabasını da beğenmeyenler var.

İyi niyet, samimiyet, çabalamak, dürüstlük, insanlık oy toplamıyor da; hırsızlık, ayrımcılık her daim prim yapıyor bu topraklarda.

İnsan düşünceler içinde izliyor bütün bunları.

Çocuklarım yanımda, beraber izliyoruz olanları. Olmayanları...

Saklamıyorum berbat gerçeklerimizi onlardan. Utanıyorum çok ama çok. Ben sırıtamıyorum onların soruları karşısında. Başımı eğiyorum.

Mesela tam o sırada Levent Kırca’nın vefat haberi geliyor.

Olacak o kadar!

Düşünsenize koca bir nesil yetişti kara mizah göremeden, bizim güldüğümüz gibi rahatça gülemeden.

Tek bir adam kalmıştı güldürerek düşündüren o da diyeceğini dedi gitti hakkı teslim edilmeden.

Hayatımın amacı açık kalpliliğimle umut vererek insanların şu hayatta her nasıl olmak istiyorlarsa onu olmaları, ne yapmak istiyorlarsa onu yapmaları için yüreklendirmek.

Sürekli tekrarlıyorum kendime.

Yonca, ne yapabilirsin şu durumda sence?

Açıkçası içimden tek kelime yazı yazmak gelmiyor.

İçimden 1metre koşmak da gelmiyor.

İçimden yatağa girip yorganı üzerime çekip uyanmadan uyumak geliyor.

Kabus gibi çöküyor üzerime Cuma günü için teslim etmem gereken Kelebek yazımı düşündükçe.

Ne yazacağım ki?

Yazmak özgürlüğüm. Dü.

Böyle özgürlük mü olur yahu!

De işte kaçmak, uyumak, sinmek de yapabilecek olduğum en büyük kalleşlik gibi geliyor barış için canından olanları düşününce.

Bu kadar insan boşuna mı öldü Yonca?

Bunca insan, bu toplumu barış ve demokrasi, emek ve eşitlik için yan yana getirmeye çabalarken havaya uçtu.

Yakınları ayakta durmaya çalışıyorken, “yeter artık kimse ölmesin!” diyebiliyorken canını kaybettiği gün; ben uykuya mı sığınacağım...

Yuh ulan bana da!

Alt tarafı klavye oynatacağım günün sonunda hislerime dair, isyanıma, tarihe ettiğim tanıklığa dair.

Politikacıların bahanelerine benziyor bahanelerim gitgide...

Uyumak, kaçmak, kendimi kandırmak...

Allah kahretsin beni de!

İnsan benzemek istemedikçe en kötüsüne benzer oluyor farkında bile olmadan bu ülkede.

Kalktım yazıyorum bunları. Mide bulantıları içindeyim.

Hayatı durdurmak değil, barışa hızla koşarak varmak için çabalamam gerek diye diye zorluyorum kendimi.

Bi gayret zorluyorum inanın ben de kendimi.

Elimi kolumu gözümü sıkıp sıkıp ölümlerden hayat, umutsuzluktan umut yaratmaya, bulmaya, yazmaya çabalıyorum.

Bu ülkede masumcacık insanlar barış derken ölüyorsa; hayata, barışa, demokrasiye, emeğe sarılmamız gerek acilen ve çok daha sımsıkı.

Oy ver Türkiye oy!

Savaşa değil. Sandığa git.

Silaha, savaşa, şiddete sarılma.

Seni benzetmek istedikleri canavara değil, hayata sarıl...

Benim umudum her şeyden önce kendimden var.

Kendimden umut kesmediğim sürece yapabileceğim bir dolu şey var.

Bende başlıyor her şey... Ben bitince bitiyor.

Bitmedim daha, bin şükür.

Hayatı çalınanlar adına...

Hırsızı yakalayıp adalete teslim etmek için...

Barışa, özgürlüğe, hayata...

Yonca

“bi gayret”

X