"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Yaşar Sökmensüer

Şehrimi bir damla zehirle seviyorum

16 Temmuz 2017

Doğduğumuz büyüdüğümüz şehirdeki bütün değişimleri hüzünle kaydetmemizin nedeni bu. Hüzünlenmek için illa somut bir yıkıma da gerek yok. ‘Eskiden bu okulun kapısı paslıydı ne güzel’ diye üzüldüğüm de oldu.

Konu doğduğumuz yerin mazisi olunca asla vazgeçemeyeceğimiz takıntılar var çünkü. Renkler var, sesler var, kokular var, binlerce ıvır zıvır var. Sonsuza kadar yitirilmiş anlar var.

İnsan zamanını durdurmak istediği yere aittir.

* * *

Emrah Serbes’in “Hikayem Paramparça” kitabındaki bu satırları, şehrine bağlılığı asla solmayan bir çok insana dair çok şey anlatıyor bana.

Hele mevzu “Ankara sevgisi”yse...

O sevgi, sosyal medyada, muhabbetlerde hep nostalji eşliğinde geliyor masaya.

Pierre Nora

Yazının devamı...

Bir film, bir sahne ve bir dolu şey

5 Temmuz 2017

Belleğimizde kalan o sahne, yaşadığımız anlarla da bütünleşerek gelebiliyor gözlerimizin önüne.

Hatta “de ja vu” gibi, kuvvetli, gizemli duygular yaratıyor bazen.

Yazımın girizgahını böyle kurarken, doğrusu büyük tereddüt yaşadım.

Zira Titanic filmindeki Leonardo Di Caprio’nun muhallebici dönemine montajda eklenen Napoliten aşk rolleri gelirse akıllara diye düşündüm.

Hani az sonra batacak vapurun ucunda “olsak tayyare” sahnesi…

“An müziği”ni (My Heart Will Go On) söyleyen Celine Dion’a da “Batan geminin malları…” makamından bir şeyler söylerdi de dilim, boş ver.

* * *

Caprio

Yazının devamı...

Unutmanın U’su...

30 Haziran 2017

Şehrimizi, unutulmaz an(ı)larımıza eşlik eden mekanlarıyla, meydanları, heykelleri, parkları, sokakları, hatta o sokaktaki iğde ağaçlarıyla, onların kokusuyla hatırlar, öyle anarız.

Belleğimizde o bütünlük içinde korur varlığını. O mekanlar, o objeler, geçmişteki o “an”ı, bugüne yeniden yerleştirir.

“Hafıza mekanları”dır hepsi. Bazen bizi oralara, o zamanlara götürür, bazen onlar bize gelir.

O şehirde, o ülkede yaşayan insanların kolektif hafıza nesneleridir hepsi.

Yok edilirse, unutmanın davetkâr kucağına sürükler bizi...

* * *

Ankara yitirilen, unutulan hafıza mekanlarının, meydansız başkentidir artık.

Lawrence Durrell,

Yazının devamı...

Temsili İller Bankası ve at kestaneleri...

23 Haziran 2017

Asıl orada anlarsın ülkeyi, orada hisseder, hatta dokunursun.

Sokaklarında, meydanlarında -hakkıyla- dolaşmak bile insanı kendi cürmünce seyyah yapar.

Zira her kuytusunda geçmişine dair bir iz yakalar, yüzlerce yıllık binalarını kitap gibi çevir çevir okursun.

Bir şehrin asıl tarihini sadece müzeleri değil, o şehrin insanlarının bir zamanlar oturduğu, dolaştığı, çalıştığı, eğitim gördüğü, eğlendiği, ibadet ettiği, hatta gömüldüğü yerler ortaya koyar.

Çünkü tarihi hâlâ ve göz önünde yaşatan, o hayatları yaşayan dokusuyla -birbirine eklenerek- hatırlatan hafıza mekanlarıdır hepsi.

O tarihi, o yaşanmışlığı koruyan şehirler, külliyen uygarlığın canlı abideleridir.

* * *

Amsterdam

Yazının devamı...

Dizi dizi evler, roller, entrikalar

11 Haziran 2017

Evini sadece başkaları, onların evine dair muhtemel beğenileri için döşemek nasıl bir psikolojidir...

Tümüyle kendisi için döşemek, nasıl?

Hangisinin evi daha çok eleverir, gözler önüne serer kendini...

Hangisi insanı evinde bile yabancı hissettirir?

* * *

Evini, en azından önemli bir bölümünü başka insanlar beğensin diye düzenleyenlerin, çoğu kez başkalarının beğenilerini “moda” olarak paketleyip sunan trendlere yakalandığını sanıyorum.

Ama insanların evleriyle de beğeni arayışının, onları evrensel yahut batılı modellerden çok, ulusal dekorasyon geleneklerine sürükleyebildiğini de biliyoruz.

Bilhassa bizden önceki kuşaklarda...

Yazının devamı...

Merhamet yorgunluğu

9 Haziran 2017

“Merhamet yorgunluğu”nun iki farklı biçimi var.

İlki mesleki kavramsal tanımıyla, “ağlamaktan helâk olmak” deyimiyle açıklanabilenecek bir durum.

Tıpta, özellikle hemşirelerin hastalarla daha içli-dışlı, sabitlendikleri yataklarında parmaklarının altındaki zil olmalarıyla işleyen bir süreç.

Ölmekte olan bir hastaya pamukla su vermekten, onu hiç kimsenin ziyaret etmediği bilgisine kadar giden “çileli ömür” tanıklığı.

Bu hâl, uzun ya da ekstra mesai benzeri, merhamet yorgunluğu da yaratıyor.

İşi dışındaki hayatına da sızıyor, bir çoğunun. Eve “iş”, hüzün götürüyor.

* * *

Düşündüğüm diğer anlamıyla merhamet yorgunluğu ise farklı.

Yazının devamı...

Hava Durumu’nda ağlayamamak

7 Haziran 2017

Ekranlar, gözüyaşlı reytinge tahvil edilecek merhamet bekliyor.

Reytingin ters çevrilebilen fanusunu, gözyaşı doldurmazsa kum dolduracak zira.

Açıkhava sinemalarının afişinde yazardı ya; “En acıklı, ağlatan film...”

Rekabet orada daha acıklı gerçekleşiyor.

Sadece haberler mi...

Düğünlü dernekli evlilik programlarından hafiyesi Müge’ye, Survivor’dan dizilere, her yer, her mevsim gözyaşı.

Bir tek “Hava Durumu”nda ağlamaklı olmuyoruz artık.

Hava durumunu sunan bazı sunucular,

Yazının devamı...

Öldüğümü haber vermek için aradım

4 Haziran 2017

Eskiden içerideki ölümcül hengame ölümlülere görünmesin diye, camları kirli beyaz yağlıboyayla kabaca sıvanan acil servisler, ambulans pencereleri gibi...

O kalın buğu görüşü kapasa da, ölümü düşünmene engel değil.

Abartmazsan dert de değil. Bazen daha ileri gidip camın buğusunu ovalamaya çalışman bile, çoğu zaman sıradan bir deliliğin alt edilebilir emareleri..

Ama o buğulu cam onu her an “görmeni”, iliklerine kadar hissetmeni, hayatının tüm okumalarını ölümlü olma bilgisi üzerinden yapmanı önleyebiliyor.

Her sabah seni uyandıran cep telefonu alarmı, “Her fani ölümü tadacaktır, sen de öleceksin” diye fısıldamıyor yani.

O sayede, ömrünün önemli bir bölümü “henüz çok erken”le geçiyor, son dilimleri de “daha zaman var moruk”la...

Zira ölümle aranda o buzlu cam var.

Hele ölüm olunca mesele, içinde koç gibi, gerçekleri görmekten kaçma refleksi, itiyadı var.

Yazının devamı...