"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Yaşar Sökmensüer

Gececil Hayvanlar

19 Şubat 2017

Severler birbirlerini, evlidirler, mutludurlar, uyumludurlar. Yolundadır herşey.

Lâkin bir gece yürürlerken aniden herşey değişir. 

Bambaşka bir kadındır karşısındaki...

Annesinin, babasının tüm itirazına rağmen onunla evlenen, elinden tutup onu o yola bizzat sürükleyen, içindeki koru körükleyen o kadın, birden bire yok olmuştur sanki.

Yok da olmamıştır üstelik, karşısındadır adamın.

Ama yüzü, saçları, bedeni, kokusu, ses tonuyla aynen karşısında duran kadın, artık karısı, sevgilisi olan “o kadın” değildir.

* * *

“Edward, gerçek bir dünyada yaşamasaydık uyumlu olabilirdik. Ben gerçek bir dünyada yaşıyorum ve daha sağlam bir geleceğe ihtiyacım var” der Susan.

Erkek henüz kadının, “kendi gerçek(lerinin)” dünyasında sağlam, güçlü, gelecek vaat eden bir başka erkeğin bakışına yakalandığını bilmemektedir.

Susan’ın o ani, beklenmedik ayrılık söylevinin karşısında çaresizdir. Hazırlıksız yakalanmıştır.

Sevdiği ve onu seven kadındır karşısındaki... Ama “sevdiği kadın”, karşısındaki aynı kadının içine defnedilmiştir.

Edward çaresizce eşelemeye, sevdiği ve kendisini çok seven o kadını mezardan çıkarmaya çalışır.

Nafile... Edward’ı seven Susan’ı kendi içine gömmüştür kadın. Bir kaç gün geçse de çürümüştür artık, “o kadın”ın Edward’a olan duyguları.

* * *

Belli... “Giderayak”tır artık Susan’ın cümleleri, ayaküstü pansumandır.

“Sen çok mükemmelsin, romantik ve duyarlısın...” diyecek olur erkeğe.

Araya girer Edward, “Zayıfsın... diye getireceksin gerisini yine”.

“Öyle bir şey demedim” karşılığını verir kadın.

Edward “Hep söyledin, daha önce de söyledin, neden bir daha söylemeyesin...” deyince, anlarız ki o mükemmel, romantik, duyarlı, sevdiği kadına karşı yumuşacık erkeğin, kadının “sağlam gelecek” tahayyülündeki özeti, “zayıflık”tır.

Ayrılırken erkeğin son sorusu, “Beni seviyor musun?” olur, kadının son yanıtı ise “Evet, seni seviyorum”...

Ve Susan, Edward ve onun veremediği “sağlam gelecek”le son bağını da “kürtaj”la koparır.

* * *

Moda tasarımcısı, yönetmen Tom Ford’un “Nocturnal Animals - Gececi(l) Hayvanlar” filmini izledim geçen gün.

Susan ile Edward’ın hikayesini, Ford’un yani bir görsel tasarımcının renkleri, çarpıcı objeleri, bazen abartılı ama hoş kesitleri, masalsı geri dönüşleri, estetiği, müzikleri  fonunda izlemeyi çok sevdim.

Hikayemize dönersek... Edward’dan ayrıldıktan 20 yıl sonra Susan’a postayla bir dosya gelir.

Bir roman dosyasıdır gelen. Bir zamanlar Susan’ın “Hep kendini yazmaktan vazgeçmelisin” dediği Edward yazmıştır.

Romanın adı “Gececi(l) Hayvanlar”dır. Yani Edward’ın birlikteyken Susan’a taktığı lakap... Hep gececildir, uykusuzdur, gece kuşudur Susan zira.

Romanı geceyarısı okumaya başlar... Biz de filmi, iyi romanların insanı sürüklediği görsellik eşliğinde, Susan’ın metni okurken hissettiği gerilimi de üzerimize şallayarak, izlemeye başlarız.

* * *

Gerilim dozu yüksek romandaki erkek, ölümcül, çok sert bir mücadelenin içine düşer.

O kaos, aynı zamanda kendisinin “zayıflık” diye adlandırılabilecek o haliyle mücadelesidir. İnsanlık haliyle...

Zayıflık, korku, panik, bir şey yap(a)mamak, tutukluk, saklanmak, pişmanlık, utanç, öfke ve öfkenin/acının yan etkisi olarak vahşi bir cesaret, korkuyla kamçılanan saldırganlık ve içindeki “zayıflık”ın boğazını sıkan intikam arzusu...

Eğer sağır, kör ama inadına geveze bir egonun tutsağı olmadıysanız, hemen her insanın yaşamının bir anında, kendi cehennetinde yüz yüze kalabileceği duygular...

* * *

Filmi izlerken “Ben olsam ne yapardım?” sorusunun kıyısına da geliyorsunuz.

Film icabı olsa da... O soruya, psikolojik savunma mekanizmalarımızın kurnaz, işini bilir “senaryo”larıyla değil, içtenlikle yanıt vermeye çalışmanızı tavsiye ederim.

Belki bir fırsattır.

İnsanları, insani özellikleriyle infaz ederken aklımıza pek gelmeyen bir adalet  pratiği... Empati, diğerkâmlık...

Pek yapmıyoruz bunu, değil mi?

Yazının devamı...

Adını ne koysak

17 Şubat 2017

Hatta, adı olanlara bile yeni isimler buluyoruz kendi dünyamızdan:

“Ben ona İbrahim değil İbişim derim...”

“Ad koyma”da egemenliğin ebeveynlere kaldığı ana alan ise çocuğunun ismini seçmek.

Lâkin tercih, siyasetten modaya, muhafazakardan postmoderne, tarihten geleceğe, yerelden uluslararasına dönemin rüzgarından da etkileniyor tabi.

* * *

Haberlerden öğrendik; bir vatandaşımız yeni doğan kızına referandum rüzgarında “Evet” ismini vermiş.

Haberde 3 eşli, 8 çocuklu babanın diğer evlatlarının ismine yer verilmemesi kanımca büyük eksiklik.

İklimi, süreci daha iyi anlayabilirdik.

Dert değil... Asıl merakım o çocuğun ileride şu diyaloğun altından nasıl kalkacağı:

“İsmialinizi öğrenebilir miyim?”

“Evet...”

Evet Hanım’ın bu yanıtının ardından gelen suskunluğun süresini merak ediyorum.

Hayal bu ya; Evet Hanım’la, Hayır Bey evlense... Ne romanlar, ne filmler çıkar.

* * *

Kimsenin çocuğuna verdiği isim üzerine ahkâm kesmek haddim değil elbet.

“Anne ve babanın teoride nadir özgürlüklerinden, tercihlerinden birisidir”, der geçerim.

Ama o alan da, iklim nedeniyle pek özgür olamıyor doğrusu...

Bazen isimler Nüfus Memuru’nun dönemsel filtresine takılıyor, bazen nine-dede, ata ismi mecburiyetiyle kuşaktan kuşağa geçiyor.

Onu da çocuğa bir (hatta bir kaç) isim daha vererek çözüyoruz. (İkinci isimlere hâlâ “göbek adı” diyorlar mı bilmiyorum) 

* * *

Siyasetten feyz alan, sağdan-soldan isimler, herhalde en çok 80 öncesinde yaygındı. En azından bizim çevremizde...

“Solcu isim” rüzgarı, “Fidel”le tavan yaptı. Hem de 2003 yılında... Belki Oliver Stone’un o yıl gösterime giren Comandante (Son Efsane) belgeseli de etkili olmuştur, eğer seyredildiyse...

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre o yıl tam 260 çocuğa Fidel ismi verilmiş.

* * *

Çocuklarımıza verdiğimiz isimle, onu değil kendimizi, kendi hayallerimizi, ideallerimizi, sıfatımızı herkese ilan ettiğimizi, bir nevi meydan okuduğumuzu düşünüyoruz belki.

Koyduğumuz isimle (de) takdir edilmek istiyoruz.

Yahut dünyanın/dünyamızın, insanların -bizim- adlandırdığımız gibi olacağını sanıyoruz, nafile.

Zira sevdiğimizle birlikte “yarattığımız” o şey, o düşünce, bizi baştan çıkarıyor. O yaratıya bir imza gerek, sonuçta.

“Çocuğumuzun ismi ne olsun?” deyince, serinkanlı davranamamız, Google'ı, sözlüğü dağıtmamız bundan.

* * *

Etrafa da bakıyoruz bazen. Kendimizi ait hissettiğimiz çevremize, güce, dünyaya...

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’nin istatistiklerine bakıldığında, 2000’li yıllarda giderek artan bir biçimde Kuran-ı Kerim’de geçen isimlere rastlıyoruz.

Bir de istatistiklerde ilk sıralarda yer almasa da, “postmodern” isimler var. Önemli bir kısmı zannımca “Aman bil(in)dik isim olmasın” kaygısından tetikleniyor.

Eskiden Müslüman olan Jasmin’i Yasemin, David'i Davut yapardık, şimdi Yasemin oluyor Yasmin. Maksat enternasyonal...

Rüzgarın getirdiği Alize de var, milli tarihi sollayıp sırtını mitolojiye dayayan Ares de...

Kodu mu oturtan isimler, zaten her dönem gözde.

Polat Alemdar gibi sırtını bir diziye yaslayanı ise, tadından yenmez.

* * *

İsim koymak yaman bir iş.

Çünkü bazen anlık politik, popüler rüzgarların etkisinde, orijinalliğin heyheyinde takılan isimler, çocuklara yaşamınca yük olabiliyor.

Belki de sorun, ismi bir bebeğe (bebeğimize) koyduğumuzu sanmak.

Biz bir bebeğe değil, bir yetişkine isim veriyoruz.

Ömür boyu taşıyacağı bir isim...

Yükse o isim, sadece “bebek” masumdur.

 

Yazının devamı...

  Keyfimin kahyası

28 Ocak 2017

Kuşağım “en hakiki meyhaneleri” -neyse ki- ucundan yakaladığı için, bilirim de severim.

O farklı havasını yahut o farkın kırıntısını nerede görsem tanırım.

Eskişehir’de 47 yıldır varlığını koruyan Regulateur Restaurant’ta karşıma çıkan ev yapımı hardal, kızartılırken hiç yağ çektirilmemiş patates köftesi, beni bir anda AOÇ Merkez Lokantası, eski Gar Lokantası ve Bahçelievler 7. Cadde’deki Kokteyl Restaurant’a taşır. 

Lâkin Ahmet Telli’nin hüzünlü bir ironiyle şahane dile getirdiği gibi, yok olup gitmiştir çoğu:

 “Ama artık meyhaneler kalmadı Ankara’da /Belki bundandır Cemal Süreya’nın Kızılay’da /Huzursuz bir zürafa gibi dolaşması...”

* * *

Çoğu kapandı o meyhanelerin yahut kılık, mutfak değiştirdi.

Ankara’da yitirilen, yok edilen onca şeyin arasında, kapanan, kaybolan meyhanelere ayrı üzülürüm.

Mevzu meyhaneyse, sadece mekân değildir kapanan.

Müdavimleri anında başka adrese yerleşse de... Çoğu kez ömürlü olmaz o eski, o ehlikeyf, bildik insan manzaraları.

O şenlik, rindlerin akşamı dağılmış, servisten kalkmıştır o “nazlı beyaz” karafakiler.  Bir şeyler eksik, bir şeyler yitirilmiştir.

Yeni bir meyhane, yeni terlik gibidir zaten.

Ayağının alışması zaman gerektirir huylu bünyede. Vurur bazen:

“Közde sarımsak da mı yok?”

* * *

Oturursun yeni mekâna... Dudağına etli etli değen kalın rakı bardağı bile tadının kaçmasına yeter. 

Yahut, meze tepsisine zengin dursun diye iliştirilen rengi baygın Rus Salatası’nın, adıyla var tadıyla yok uyduruk domates ezmesinin, konserve köz kırmızı biberin, soğansız, sirkesiz, yeşil biberi acısız, ayçiçek yağlı “şehirli” çoban salatasının işi nedir mesela meyhanede...  Düşünürsen, canın sıkılır.

Meyhane mi denir, fiks düğün mönüsüyle “içkili restoran” döndüren mekâna.

Biracıda dipsosa talim rakı içmişsin, ayvaz kasap hep bir hesap.

* * *

Kapanan her meyhaneyle birlikte, rakı sofrandan mezeler, “ağız tadın” eksilir.

O sade ritüeli de delinir, rakı masasının. 

Beni müşkülpesent sanmayın; çilingir sofrasında can eriğini tuzlayıp, çay bardağında rakı keyfini "Emmoğlu"ndan öğrenmedi bizim kuşak.

Fakat "meyhane"ye gittiysen o ayrı. Adına sanına uygun, "hane" beklersin tabiatıyla. 

Onun da sadece havası, mönüsü değil, servisi de maharet ister.

Dudak payını, su payını, buz payını bir türlü denk getiremeyen, hatta rakıyı koyup da suyunu eklemeden içine buz yuvarlayan garsonla -aman aman- nasıl başa çıkarsın?

Peki ya, tabağında eşref saatin için ayırdığın küçük tulum peyniriyle kavun parçasını ilk fırsatta kapıp götürürse... Bir çatal peynir için peşinden koşasın gelir.

Cacık diye önüne içine az salatalık, hatta marul rendelenmiş, üstüne maydanoz, toz kırmızı biber serpilmiş, sarımsaksız yoğurt birikintisini getirirse... “Dereotu var mı?” dediğinde, yakında dere ararcasına sağa-sola bakarsa...

Büyü bozulur.

* * *

Meyhanede garsonluk, kadehi elinde kimbilir nerelere giden müşteriye mihmandarlık, müşkül, yaman iştir elbet. Takdire şayandır. Haklarını helal etsin hepsi.

Fikrimce en makbul garson, rakıyı, suyu, buzu, yedek rakı bardaklarını -eksiksiz- masaya sıralayıp kaybolan, “self sâkiliğe” hûşûyla imkân tanıyanlardır.

Bırakınız, rakımızı kendimiz koyalım.

Bırakınız, suyumuz/buzumuz elimizin altında kalsın.

Bırakınız, orada keyfimizin kahyası olalım. Kahyadan geçilmeyen bu ülkede...

Ne kaldı zaten meyhanelerden geriye, kim kaldı.

* * *

Zaman geçer... Hatıralar solar, hafıza mekânları yok olur, yok edilir insanın.

Meyhaneler tarih olur, usulca kocar gedikli kuşaklar; öyle “korsan ağzıyla” içmez, içemezsin artık.

Sonra,  “o eski heyecan ölür /an gelir biter muhabbet /çalgılar susar heves kalmaz /şatârâbân ölür /(...) görünmez bir mezarlıktır zaman /an gelir /Attila İlhan ölür”:

“Kadehlerde rakı /nazlı beyaz

vaniköy korusunun `teşrinler’deki sisi

gramofonda incesaz /meyhane musikisi

o şenliklerden heyhat kim kaldı...”

Yazının devamı...

Yine mi güzeliz

13 Ocak 2017

İstanbul’da peşpeşe yaşanan “kedi evi” vakalarına bakın.

Psikolog Alper Engeler, daha önce Moda’da kaldırıma yaptığı “kedi evi” yüzünden tartıştığı Hızır Erdoğan tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Üsküdar Ünalan Mahallesi’nde sokağa kedilerin sığınması için kutu bırakan gençler saldırıya uğradı.

Videosunu izleseniz, saldıranların öfkesinin 100 yıllık kan davasından beslendiğini sanırsınız.

* * *

Bu hastalıklı öfkenin, pervasız saldırganlığın tüm semptomlarını, trafikte de görmeniz mümkün.

O en ot bitmemiş, bakımsız bahçeleri karlar kraliçesinin ülkesine çeviren doğada, trafik manzaraları yine bir halta benzemiyor.

Yollarda kara-buza, 4 mevsim âleme meydan okuyan sürücülerin, sulusepken haleti ruhiyesi mesela.

* Karda sürekli sol şeridi işgal eder, olmadı rahatça sağ-sol makas yapmak için yolu ortalar. Böylece üç şeritli yolu iki şeride düşürür.

* Camdaki karı temizlemeyip, ön camda el kadar bir yeri kazıyıp, gördüğü yer de anca o kadar  olduğu için “at gözlüğü” ile gider.

* Dörtlüleri yakınca kendini geçiş üstünlüğüne haiz araç varsayıp, kaya-kaya “Savulun, ben geliyorum” tavrıyla seyreder. Her dış etkiye “hızla” karşılık verir.

* Aynı “Açılın geliyorum” tutumunu, korna çalarak, selektör yaparak (da) gösterir. O “boy ölçüşmeci” tavrını, arabasının ana donanımı yapar.

* * *

* Buzun üstünde freni kazıklayıp ya da gazı kökleyip, otomobil kayınca da fara yakalanmış tavşan gibi olacakları öylece izler.

* Yol kenarında kar-buz birikti diye, arabasını yolun ortasına -nerede durduysa oraya- park eder. Tepki gösterince de, detone Adamo edasıyla “Ama her yerde kar var” diye diklenir.

* Kar yağdı, OHAL var bahanesiyle, normalde yapılmayacak herşeyi yapar. Park eden arabaları tıkayacak şekilde arkalarına park eder, kırmızıda geçer, ters yola girer.

* Arabayı -kendince- iyi ısıtmak, hatta içini “hamam gibi yapmak” için sabahın köründe, motoru dakikalarca çalıştırır. Motor sesini aragazıyla mahalle için “motor ısıtma vakti” eyleyip, milleti uyandırır.

* Otomobilin üstünde günlerdir birikip artık kümelenen karları hiç temizleyip, anayolda kardanaraba gibi gider. Ve hızlandıkça “çığ”ını arkadan gelen arabalara savurur.

* Kabak yaz lastiğiyle trafiğe çıkıp, kendini yokuşa vurur. Araba patinaj yapıp yolu, tüm trafiği tıkayınca da yüzüne “mağdur kuzu” ifadesi yerleştirir. (Ayazda yürüyen insanlara arabasını itmeleri için öyle bir “Bir el atın birader” der ki, adama okkalı bir pandik atasın gelir)

* Karın, buzun ortasında, bagajındaki ambalajı açılmamış zinciri çıkarır ve resimli, açıklamalı kullanım kılavuzuna doğru dürüst bakmadan, zinciri takmaya çabalar. Asla takamaz.

* Kar lastiği taktırınca, kutba inen kızaklı uçak misali son hız gider. Tuhaf tuhaf bakanlara da, kar lastiğini işaret edip, “Bir şey olmaz” sırıtışını takınır.

* Klaksonlar, camdan cama efelenmeler, iki karış işaret dilleri yine gırla gider.

Sen de, trafik sıkıştıkça Garfield gibi buğulu camlara yapışan gergin suratlara bakıp, kara gömülü rakı bardağı buğulaması hayal edersin.

* * *

Bunlar karın tadını kaçırır da...

Bizim muhitlere, merkeze, trafik hengamesine uzak mı uzak, dağ başındaki o karlar ülkesine vardın mı, tadı yerine gelir kışın.

Karın bile tadı başkadır... (Evet, çocukluğumdaki gibi tattım da, ondan biliyorum)

El donduran buz gibi bir kaynak suyunu yudumlamak gibi geldi bana.

Ve sürükledi, getirdi tabi bir çok şeyin yanında, çocukluğumu, ilk gençliğimi de...

Öyle de sıcaktı.

* * *

Bir yıl oldu taşınalı... Ayrıldığım yerle, Bahçelievler-Emek’le ilgili -elde var- duygularımla, taşındığım yerdeki duygularımın muhasebesini artık yapabiliyorum.

Sonuç iki kelime, “İyi etmişiz...” Ve bu örnekte her gün benliğini yitiren, başkalaşan eski muhite vefa, şiirdeki gibi “İstanbul’da bir semt adıymış” maalesef.

O semtli olmak, orada yaşamak, aslında "o zamanları", çocukluğu, ilk gençliği özlemekmiş.

Buralarda ise... İçimde 4 mevsim kendini yeniden üreten bir çocukluk, ergen haşarılığı -zıp zıp- geziyor.

Çöp adamlar-kadınlar, kalpler çizili camın buğusuna bakıp, o anların, anıların hatırasına, kara gömdüğüm incecik rakı bardağını kaldırıyorum.

Koca bir ömür boyunca tokuşturulan bardaklar, kadehler... Yanımızda ince bir Müzeyyen Abla...

Kulaklarım çınlıyor:

“Yine mi güzeliz, yine mi çiçek... Hamdolsun.”


 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Hatıraları temize çekmek

8 Ocak 2017

Her şey kızak olabilirdi meselâ, hatta -az mucitlikle- kayak. (Murat’ın tokyo bantlı tahtadan kayağı -düşe kalka- aklımızdadır)

Yokuşlardaki doğal buz pistlerinde ise, zaten köselesi aşınmış her ayakkabı paten.

Sıkıştırdın mı mühimmat gibi depolanan, kartopu da vardı bedavadan.

Heryeri saran malzemesiyle, Kok kömürü gözlü, Beypazarı havucu burunlu kardan adam da...

Karda yakılan ateşin çevresindeki muhabetler, közüne gömülen patatesler, ekstrası...

Yani karda heryer bir zamanlar Kış Lunapark’ıydı biletsiz.

* * *

Zaman hızla geçti... Şiir oldu, şarkı oldu o günler; “Hani mevsimler kimseyi dinlemezken /Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken /Eskidendi, eskidendi, çok eskiden.”

Artık o partal, kırmızı burunlu silüetler, o tüm sokakların çocukları, Attila İlhan’ın deyişiyle “soğuk aynalarda kilitli”.

Şimdiki çocuklar dersen, ana-babasıyla -şakacıktan- kartopu oynamaya mahkum.

Pencerelerin buğusunda kıvranan yüzleri, naylon çam ağaçlarının, bilgisayar ekranlarının yanıp sönen ışıklarıyla alacalı...

* * *

Nostalji böyledir ya; o yıllarda sıcaktı sanki kar, hiç üşütmezdi bizi.

Hemen her gece, sabahı bulurduk arkadaş evlerinde.

Defalarca çay demlenirdi.

Evlerde, bazen Emin’in odasında, kapağı kıpkırmızı olan odun sobasında demini sohbetten alırdı çay, uzun uzun, ağır usul.

Bazen Bahçelievler'de Laz Selo'nun Ahu Kıraathanesi’nin mahir ocakçısıyla biteviye...

Ne sohbet sallamaydı, ne de çay.

* * *

Geceyarısı, sabaha karşı kar yağdığında sızardık sokaklara.

Geceyi sabaha erdirenlerden başka kimse olmazdı, yollarda. "Bozaaaa"cının 22.00'da biterdi mesaisi...

Dolaşıp, henüz ayak basılmamış sokaklara adım izlerimizi bırakmayı severdik.

“Buradan biz geçtik, bu karı ilk biz yaşadık” derdi, karda uzayıp giden hükümdar ayak izlerimiz.

“Karda yürür, izimizi de belli ederdik” de denilebilir.

* * *

Ayak izlerimiz, ne çok yerinde vardı bu şehrin. (Ah o herşeye burnunu sokan tabiatımız)

Şimdiyse kentlilerin ayak izi haritasının da değiştiğini, iyice daraldığını düşünüyorum.

Haftasonu AVM’lerde kalabalığa kuyruklanan izleri saymazsak... İşten eve-evden işe, okuldan eve-evden okuladır, belki bir çok insanın yegane istikâmeti. 

Navigasyonunu açsan, “Salına da salına da gel /Hadi yavrum, dön dolaş yine bana gel” türküsü çalar.

* * *

Teknoloji, bilhassa birbirini kovalayan iletişim cinlikleri, hayatı el şakası gibi etkiliyor şüphesiz.

Bu etkileri, hemen her ânı ceplere, ipadlere kilitli, her geçen gün büyüyen cemaatle burun buruna yaşıyoruz.

Bu kilitlenme, elindeki/önündeki ekrana odaklanma, ilişkileri, sohbetleri de sabote ediyor tabi.

İki kelâm etmek için masaya oturanların lafı, balla değil portalla kesiliyor.

* * *

“Gezme”nin bile yerini, “internette gezinmek” aldıysa, var bir arıza. (Buna bir de “sörf” deniyor ya, bilmeyen ekstrem bir şeyler, kültürel faaliyetler yapılıyor sanır)  

Ekranlar, insanı uzaklara, “sonsuz”a ulaştırırken, adımlar evlerin, AVM’lerin koridorlarını arşınlıyor çoğu kez.  

Çocukları, trafiğinden bilmemnesine o “tekinsiz”, oynamaya değil sadece hızlıca bir yerden bir yere gitmeye ayarlı sokaklara salmak da mümkün gözükmüyor.

Besmeleyle salsan, akranı sokakta değil ki zaten.

Bir punduna getirip sokağa aksa, bir gün pencereden "aşkolsun sana çocuk" diyerek takdirle, uzun uzun izlediğimiz velet gibi, tek başına çamurda, bir su birikintisinde tepinecek.

Eh geriye, TV’sinden ipadine ekranlar kalıyor, cebine giriyor.

* * *

Bu çoraklıkta kar, yıllar sonra insanı nostaljiye sürükleyen, bazen dejavu üreten “malzeme”ler arasında özel bir yer kaplıyor sanırım.

Hani o naftalin kokulu, nafile malzemeler...

Herşey harika mıydı o zamanlar, elbet değildi. Ama çocuksun ya, o delikan var ya, öyle gelirdi.

İmkânları, temel gereksinmelerin sağlanmasını filan, bir de mum ışığında ders kitabını hatmedene, sabahın köründe, ayazında kömürlüğe gidip, sonra da sobayı tüttürene sorun derim.

Ama nostalji hatıraları temize çektiği, istenen şekliyle dolaşıma açılabildiği, hatta ayıkladığı için güzel, esasında.

Geçmişi hoş hatırlamak tamam da, hayatı geçmişten ibaret sanmak, hatıralarla yaşamak başka...

O zaman yanılsama, sokulgan bir mayın gibi kaçınılmaz:

“Soğukta it gibi titreye titreye, o "okusana ulan" mektebine yürümek bile çok güzeldi azizim...”

* * *

Velhâsıl kar da, seyrederken, güzelliğini atkısı, beresi, termal taydı, kaz tüyü montu, miflonlu çizmesiyle sıkı sıkı, mevsim geçirmez yaşarken başka...

Ona mecbur, maruz kalındığında, başka.

Benim için derseniz... Bir yönüyle hüznün güzelliği. Diğeriyle, güzelliğin hüznü... Elde var, bahçe manzarası.

Doğanın geri çekilme, uykuda zamanı.

Ya insanın?

Bir gün ansızın kızak kaymayı, kartopu oynamayı, kardanadam yapmayı, karda serseri sarsak dolanmayı bırakan insanın... 

Benim gibi, onun da belki dudaklarının arasından o mahut, o uykulu cümle dökülecek:

“Kimbilir, kaç kar daha kaldı layığınca yaşayacağımız...”


Yazının devamı...

Kar hâlleri

6 Ocak 2017

Şimdi karın nereye, nasıl yağacağı, bir hafta önceden belli oluyor.

Ateşin kulaktan ölçülmesiyle bebeler için gözüyaşlı bir çağı daha kapatan teknoloji furyasında, Meteoroloji de ölçümlerinde pek ıska geçmiyor artık.

Karın gelişini, 5 günlük hava tahmin raporlarıyla izlemek, şüphesiz kullanışlı...

Lâkin hikayesi, insan, canlı manzaraları için yine sokaklar lâzım bize.

Karın, ayazın kime, nasıl geldiğini de, oradan hissediyoruz zira.

* * *

Yılbaşı biletleriyle nefes alan Milli Piyangocu, epeydir kahvelere, meyhanelere yöneldi misal.

Talih Kuşu da üşür abiler.

Kış ayazıyla geldi ya... Kestaneci elini mangalında ısıtacak, simitçi yerinde uygun adım sayacak.

Çöpçülere Can Yücel’in şiiri bile serin kaçacak, gecenin bitmezinde:

“Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri /çöpçülerin elleriyle okşardın beni... Yalnızlığım benim, süpürge saçlım”

* * *

Radyoda nostaljik DJ’ler, Adamo’dan, Nilüfer’den, Ajda Pekkan’dan yahut Cem Adrian’ın yağdıran performansıyla “Her yerde kar var (Tombe La Neige)”ı bulacak arşivden.

“Karda zordur yürümek, yürümek karda zordur, yürümek zordur karda...” diye gıdım gıdım değişen nakaratı, çok uzaktaki karlı tepeler gibi gözükecek bize.

Bazı hatıralar bile, zamanla soğuk gelecek.

* * *

Kış geldi ya... Liseli aşıklar, artık gözden uzak-dilden ırak park sıkıntısı çekmeyecek.

Başlar başa, omuza yaslanacak... Kar herşeyi örttüğü gibi, sırları da alacak kuytusuna.

Fanlı, infrared, yağlı-panelli, yahut sarma telli bilumum elektrikli ısıtıcılar endam edecek öğrenci odalarında...

 

Elektrik saatinin kancasının düşürüldüğü o eski zamanlar yâd edilip, ısınmanın bedeli, akıllı sayaçların aklına, yarısı “Enerji Hariç Bedeller (Kayıp, Kaçak, İletim, Dağıtım, Satış Hizmeti), Vergiler ve Fonlar”dan ibaret faturaların -olmayan- insafına terk edilecek.

* * *

Tiryakiler taze alınan kararla, artık camlı bölmelerde az biraz üşüyerek değil, ta dışarıda tüttürecek -ciğere ayaz gibi vuran- sigarasını.

Ve -hâlâ kaldıysa- “Tabii cep kanyağı” kolay ulaşılan raflara aktarılacak, Sakarya’daki tekel büfelerinde.

Belki de yerini -on the snow- cep viskilerine  bırakmıştır çoktan.

* * *

Kar, bahçeleri bahara kadar emanetine alan bir yorgan olacak.

En çıplak, en çorak, bakımsız bahçe bile “Bi de beni böyle gör” diyecek, apartman sakinlerine...

Çam ağacı, prensesliğin -gerim gerim- keyfini çıkaracak, yaprakları dökülen onca zevatın arasında.

Bahçesiz manzaralar, naylon çamların şıngırtısında, ışıltısında medet arayacak.

Ve her dam, her ayak izi, gecenin karanlığında bembeyaz, başka bir masal anlatacak, pencere insanlarına...

* * *

Sokak köpekleri, gündüzleri de yiyecek arayacak mecburen. Başı eğik, çaresizce...

Kediler, yeni park eden, motoru hala sıcak arabaların kaputuna bırakacak pati izlerini.

Mevsim dona çekince, içecek bir yudum suyu zor bulacaklar.

Kasımpatının da mevsimi bitecek, yeni yılı görmeden...

Zaten çoktan apartman boşluğuna taşınmış sardunyalar.

* * *

Karla geçimsiz değilim; “Devam edecek” diyorlar, etsin madem.

Bu mevzuda yazılarım da berdevam.

Yazının devamı...

Eski bir yılbaşı kartı

30 Aralık 2016

Kadehine uzanmak için kıpırdadı ve bozdu sessizliğini:

“Yılbaşını dışarıda geçirmeliydik...”

Önce iç çekişinin sesli olmasını engelledi kadın, ardından yavaşça yanıtladı adamı:

“İlişkimizde, ‘dışarıda’ diyebileceğimiz hiç bir yer kalmadı artık. ‘Dışarı’ya gittiğimizde, her yeri ‘içeri’ yapıyor birlikteliğimiz. Artık bizim için ‘dışarı’ yok, her yer bu dört duvar.”

“Ustalıkla seçtiğin kelimelerin, yeni yılın ilk kavgasına hazırlandığımızı haber veriyor bana” diye söylendi adam, sesini kontrol etmeye çalışarak.

“Bir kez olsun, kelimelerimle kavga etmemeye çalış” dedi kadın. Karşısındaki adamla değil kendi kendine konuşur gibi... Usulca, çengelli iğne gibi ekledi:

“Bir kez olsun o kelimeleri cümle yapan hâlimizi, gerçekleri düşün. Bizi kelimeler değil, hikayemiz getirdi buralara...”

“Gerçekler” diye mırıldandı adam, “Tek gerçek, artık hayallerimin bile kalmaması... Zenginliğini yitirdim hayatımın. Gerisi hikaye...”

Kadının bakışları, elinden bırakmadığı uzaktan kumanda aletine kilitlenince, adam yakalanmış gibi irkildi.

Ekranda, “Ho, ho, ho” dedikçe kayan ak sakalının altından kara bıyıkları gözüküyordu yerli Noel Baba’nın.

* * *

Sadece bazı evler mi...

Yılbaşı, topluca tartışılan bir mevzu nicedir.

Senede bir gündür, şarkıdaki gibi... Ama o bir gün bile fazla geliyor bize herhal.

Belki lüzumundan fazla önemsediğimiz ya da lüzumu kadar(cık) bile iplemediğimiz için.

Geliyor ya yeni yıl... Hemen başlıyoruz, neyini, nasılını, nereden gelip nerelere gittiğini, ahını-vahını bildik cümlelerle tartışmaya... Bir tarafta muharebe, ötede hattı müdafaa.

Hani “yılbaşı münazaraları” başlığını verip biraraya getirsen, reytingi yıldızlı dizi olur. Oturur, milletçe seyrederiz.

* * *

Vitrin süsleri, bacadan-kapıdan Antalya Demreli Noel Baba, çam ağaçları, ecnebi hindiler, kaldırılan kadehler sızar tartışmaya.

Bazen yeni yıl hutbeleriyle alevlenir ya da yatışır münazara...

Olmadı, meydanlardaki toplu yılbaşı partileri taciz eder ekranları, gazete sayfalarını.

Öyle ki, bir kaç yıl önce İstanbul’da bizzat yaşandığı gibi, bir yanda Noel Baba tartışılırken, öte yanda Noel Baba kılığına giren sivil polisler Taksim’de tacizci avı başlatır.

Oysa yılbaşıdır işte; eti-budu anca glu glu kadar.

* * *

Kimi stiline, yaşam tarzına, kimi olanağına, kimi geleneğine, keyfine göre kutlayacak/geçirecek yılbaşını.

Kimi kutlamayacak.

“Biz niye yeni yılı, dünyadaki, o güzelim Batı’daki gibi topluca kutlamıyoruz ki yahu” muhabbetine girmeyeceğim elbet.

Bir o eksikti zaten; tüy dikmek için manzaraya.

Herkesin yılbaşısı kendine...

Büyük acılarla geçen 2016’yı, sosyal medyada topluca kovalayan tweetlere, mesajlara bakın...

Tekaüte ayrılan hiç bir Noel Baba, böyle beddua yememiştir giderayak kızağında.

* * *

Yılbaşını, o geceyi yeni bir başlangıç olarak gören, öyle dileyenler ise belki yeni bir anlam katacak hayatına... Öyle heveslenecek. Umutlanacak.

Belki o “başlangıç”, o kararlar ertesi gece eskiyecek. Öyle alışacak. Unutacak.

Umut dersen; elimizde Edip Cansever’den mülhem bir kartpostal:

“Kış sanki iyi geçecek, bakıp duracaksın

Yılbaşında eski bir sevgilinin gönderdiği bir karta...”

 

 

Yazının devamı...

Koyu gözler, yanan gözler

27 Aralık 2016

Bazılarını, çok ama çok azını bir kaç başlık, bir kaç satır arasıyla medyadan öğreniyoruz.

En çok neleri, nasıl severdi, neyi özlerdi, sohbeti coşturur muydu herkesi, yoksa boynu büküktü mü biraz. Efkârı nereden gelir, nerelere uzanırdı... 

Başı mı dönerdi iki bira içse, ustası mıydı türkülerin...  Öldükten sonra, hepsi bir kaç cümle, bir iç(e) çekiş.

Çoğunun hikayesi, yakınındaki bir kaç kişinin kırık-dökük kelimeleriyle hatıra külliyatına ilişiyor. Ve her geçen yıl, usulca soluyor evrak-ı metrukesi...

İnsan unutur çünkü, yahut “hatırlama” periyotları seyrelir zamanla...

Ki, giderek daha az “hatırlamak”, belki de büyük acıların tek bünyesel panzehiridir. 

* * * 

Dayanılmazdır başlangıçta... Can alan felâketlerin çoğu, “belirsizlik” eşliğinde gelir çünkü.

Bazen, ne, nasıl, kim, nerede, neden, ne zaman sorularının ağır bombardımanında bırakır insanı. Yürek, "Şimdi ne olacak, ne yapacağım?" sorularıyla alevlenir.

Meselâ uçak kazaları... “O” uçağın düştüğünü öğrenirsin, hiç umulmadık bir anda, hiç olmadık yerlerden... 

“Bir yerden bir yere, şu kadar yolcu taşıyan uçak düştü” der, ajanslar. Saatler gibi geçen dakikalarca, hatta bazen günlerce, sadece o cümle. 

O an, bağrına basan soruların hepsi yanıtsızdır. 

Oysa “can”ın oradadır... Umut kırıntıların, büyük uçak kazalarından kurtulma oranının düşüklüğüyle orantısız mücadele eder, başa çıkmak etmek ister. 

Öyle bekleşirsin, sabahlara dek havaalanında... O’na en yakın yer, sadece orası gelir sana. 

Sonra başucundaki, konsolun üzerindeki resmi/resimleri TV haberlerinde görürsün.

O yüzü toprağa vermeden önce, son bir kez görüp göremeyeceğini dahi bilemeden...

 * * *

Rusya’nın 92 yolcu taşıyan uçağı Karadeniz’e düştü, 70 metre derinliğe...

Kazada hayatını kaybedenlerin çoğu, 88 yıllık Kızıl Ordu Korosu’nun müzisyenleri.

Toplam sayısının yıllar içinde 80’e indiği belirtilen efsane Koro’nun 64 üyesi...

 * * *

 Koro’nun yıllar önce belleğime yerleşen, büyük, ön tarafı abartılı şapkalarıyla görüntüsü gözlerimin önünde.

 Tenorların, basların, baritonların birlikte koşuşturduğu, kuvvetli bir nehir gibi çağlayan, bir an inen, bir an yükselen ezgileri de... 

 Seksenli yılların ikinci yarısında izlemiştim.

 Kızıl Ordu Korosu ilk kez Ankara’ya gelmişti.

 Atatürk Spor Salonu’ndaki konsere, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay ve eşleriyle birlikte kalabalık bir general/subay topluluğu da üniformalarıyla katılmıştı.

 Basket sahasında koronun hemen önüne yerleştirilen koltuklara, önden arkaya genişleyen bir düzen içinde, rütbe sıralamasıyla oturmuşlardı.

 Kızıl Ordu korosunun üniformalı üyeleri, 80 darbesinin hazan mevsimine ayarlı konsere İstiklal Marşı’yla başladılar.

 Büyüleyici, çok sesli bir yorumla...

 * * *

Konser bittiğinde, beş yıl önce hayata veda eden Orgeneral Torumtay ayağa kalkıp koro şefini tebriğe giderken, hiç unutamayacağım bir sahne yaşandı.

Hiç plansız, spontane...

Atatürk Spor Salonu’nu dolduran izleyiciler arasından önce cılız bir sus duyuldu:

“Öp, öp, öp...”

Ve ardından salon tempo tutmaya başladı; “Öp, öp, öp...”

O günlerde seyircilerin önemli bölümünü oluşturduğunu düşündüğüm “1978 kuşağı”nın, 12 Eylül’ün görünen, yüz yüze hissedilen etkisini bir nebze yitiren ortamında muzır/muzip bir tepkisiydi aslında.

Zira Rus erkeklerinin, bilhassa askeri törenlerde “dudaktan öpme” geleneği vardı.

Koro şefiyle Torumtay, elbette sadece el sıkıştı.

Yıllar sonra Kremlin de törenlerde dudaktan öpme geleneğini kaldırarak, muhabbeti tokalaşmaya, sırt sıvazlamaya indirgedi.

 * * *

Üyelerinin yüzde 80’ini bir anda yitiren koro, yine olacak hayatımızda.

Marşlarıyla değil, gittikleri yere göre Tarkan’ın “Oynama şıkıdım”ından, Pink Floyd’un The Wall’una kadar, popülerden külte uzanan performanslarıyla...

Ama bugün, uzun yıllar dilimize O Çiçorniya (Ochi Chyornye) olarak yerleşen, o ünlü Rus (Gypsy) halk şarkısının sözleriyle:

“Koyu gözler, yanan gözler /Tüyler ürperten, harikulâde gözler /Seni nasıl seviyorum, nasıl korkuyorum /Şüphesiz seni meşum bir saatte düşündüm.

Koyu gözler, alev gözler /Uzak yerlerde beni yalvarıyorlar /Aşkın, barışın hüküm sürdüğü yerlerde /Acının, çilenin hiç olmadığı yerlerde...” 

Yazının devamı...